Reklam
Reklam
Reklam

Kemalist Münafık'ı ve İsmet Aşık'ı Yalçın Küçük'ün Taktiği:ÖVER GÖRÜNÜP SÖVMEK, YERERKEN YÜCELTMEK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 24
ZayıfMükemmel 

 

En sonunda sebataistliğini ve kirli mahiyetini itiraf eden Yalçın Küçük, "Gizli Tarih" kitabında Atatürk düşmanlığını, aşağıdaki sözleriyle açığa vuruyor!.. Bu arada İsmet İnönü hayranlığını da öne çıkaran Yalçın küçük "överken sövmek, yererken yüceltmek" taktiğini kullanıyor...

Ve içindeki gizli kini kusarken, kelimenin tam anlamıyla mide bulandırıyor!

İşte Atatürk'le ilgili yorumlar:

Atatürk vefasızmış ve en yakınlarına kazık atmış (mış)!..

 

Ama ne kadar acıdır; bin dokuz yüz yirmi altıya geldiğimizde, yanında, sevdiklerinden kim kaldı? Ve eğer sevdiklerimiz kalmazsa sevgimiz kalır mı? Gibi pek çok sorumuz var. Artık Zübeyde Ana yok idi ve Fikriye, intihar mı etti yoksa katledilmiş olmasın; hep beraber Selanik'ten gelmişlerdi ve bu ikinci şıkkı reddediyoruz. Ya da resmi tarihi reddediyoruz; çünkü eğer Mustafa Kemal güçlü ise, kati fiilini düşünemeyiz. Peki, Fikriye mi, biz ne kadar fakiriz, Kemal Paşa Hazretleri'nin sevgilisi idi, Çankaya'da, bugünkü Türkçe ile "first first lady", Türkçe düşmanlarının telaffuzuyla, "först först leydi'', oldu ve bir gün yok oldu; resimleri dahi yok olmuştur. Vesikalık bir resmi var, uzun yüzlü ve güzelce olduğunu söyleyebiliyoruz.

Bu kadar merak-fukarası bir cumhuriyetin yaşayabileceğine inanmakla büyük hata ettik.

Modernist ve feminist Latife'yi de tam zamanında, diri diri mezara indirmiştik.

İnsanoğlunun en büyük yaşatanı ve en büyük zehri, alışmaktır.

Domuzlar, burunlarını pislikten, güzel olduğu için değil, alıştıkları için koparamıyorlar."[1]

 

Doğruyu söyleyenleri hep uzaklaştırırmış!..

Devr-i hayatlarında Mustafa Kemal'i ikaz hatasını irtikâp edenlerden daha sonra pek malumat alınamamıştır. Unutulmaya terk edildiler." (Sh:131)

İnsana en büyük ceza, insan'dan çıkarmaktır.

Peki, Amasya Yaranı ne haldeler; Hamidiye Kahramanı Rauf, Mustafa Kemal'in, Şişli'de bir apartmanda en çok buluştuğu Rauf, Amasya'ya gelerek, Anatolia'da, muvakkat bir hükümet tesisi için, Amasya Tamimini hazırlayanlardan sabık Bahriye Nazın Rauf, Lozan Müzakereleri sırasında, Ankara'da Başvekil Rauf, var olabilmek için Londra'ya kaçabilmişti. Rauf'u, İngiliz yanlısı olarak biliyoruz ve bildiğimiz yere nefi oldu. Menfi, sürgünde yaşamak mı, idamdan daha alçak bir yaşam olduğunu hep anlatıyorum; çünkü yaşayarak biliyorum.

Demek ki, 1925-1926 periyodunda, refik-i sadık'ı Rauf'tan da kopuyordu ve bir dahi birbirini görmediler. İnsanın yol arkadaşından kopması kadar, insanın içini kavuran pek az vak'a olmalıdır; bu kavrulma da malumumuzdur. Üzerime yağan cezalar meyanındadır.

 

Hep sevdiklerinden kopmuş olanlar, hep ve hiç gülmezler.

Atatürk, sayesinde yüceldiği Kazım Karabekir'i bile dışlamış mış!..

Belki Kazım, Kemal'i, riyaseti istediği zaman alabileceğini hesaplayarak öne sürmüştü; Mustafa Kemal Paşa'nın riyaseti alabilmesi için, her yerde Kazım tarafından desteklendiğini hep naklediyoruz. Bu masalda, Kazım olmazsa Kemal olmazdı, yollu iki "k" teoremi var. Ama Kazım, İzmir İstiklal Mahkemesi'nde, daha çok gururunu kurtarmak üzere konuştu, sehpadan korkmayan bir hali hiç terk etmedi; gelecek tarihe adını yazmak, bu ihtirası, eskiler arasında, en ziyade Kazım Paşa'da buluyoruz. Darağacı'ndan döndü, gururluydu, amma, eski refiki, comrade in arms, Mustafa Kemal Paşa yaşadığı sürece gözaltında yaşamak zorunda kaldı. Ve Kazım Paşa, uzun gözaltı yıllarımda, ihtilal yolunu ve riyaset heveslerini terk etti; İsmet Paşa'nın cumhur reisliğinde meclis reisliğine razı oldu." (Sh:125)

Rıza Nur doğruları anlatırmış ve M. Kemal Çerkez Ethem'i kıskanırmış!..

İşte şimdi Nur Tarih'inden bir rivayet aktarmamın zamanıdır; Rıza Nur, şunları da yazıyordu: "Mustafa Kemal, Ethem'in kazandığı şöhreti bir türlü hazmedemiyordu. İçini kurtlar yiyordu. Ethem'i kendisine tehlike görmeye başladı. Onu imha fikrine düştü. Ali Fuad'ın Ethem ile beraber olduğuna kani idi. Ordu Kumandanı Ali Fuad ve Ethem'in kuvvetleri o vakit Şark Cephesi müstesna yegâne kuvvetti. On bin kişi kadar idiler." Mukayese için veriyorum, Küçük Han iki bin askere sahipti, demek ki kıymet-i harbiyesi var. İnkâr edemiyoruz." (Sh:160)

Kurtuluş Savaşı destanını M. Kemal değil,kayıp kahramanlar yazmışmış!...

Çanakkale ayrı, Gelibolu'yu, bir kale savaşı veya meydan muhare-ı görmek çok yanlış ve yanıltıcıdır; düşman savaş gemileriyle sahildedir, sürekli birlik çıkarmaktadır, plajlarda İngiliz savaş muhabirleri special correspondents, cirit atıyorlar ve plajlar birbirine akmaktadır. Ne bir tek komutan ve ne de bir tek kahraman var; hep doğru yapan komutanlar ise ancak resmi tarihte yaratılabilmektedir. Mustafa Kemal Bey'e gelince, Gelibolu'da, zaman zaman harikalar yaratırken zaman zaman da büyük hatalar yapıyor ve hem Esat Paşa'dan ve hem de Enver Paşa'dan azar işitiyordu. Esat Paşa da belki de bu nedenle, yazmış olmasına karşın, hatıratının tamamının yayınlanmamasını istiyordu, ortaya çıkan eseri yüksek tutuyorlardı, Mustafa Kemal'i çok fazla önemsediklerini düşünemeyiz, ama eseri koruyorlardı, susmak durumundalar.

Bu tedbirlik var, Esat Paşanın erken tasfiye edildiğini biliyoruz Kardeşi Vehip Paşa ile birlikte bu cephede komutandılar; Vehip Paşa bir mahir rezistans paşasıydı, şüphesiz Malta'yı gördü, amma Malta'dan kaçtı İtalya'ya çıktı, fakat Türkiye'de değil, Habeşistan'da savaşabildi. Muhtemelen Türkiye'ye kabul edilmedi; teorem budur.

Kurtuluş savaşımız bir de kayıp kahramanlar tarihidir."[2]

Mustafa Kemal Musul'u İngiliz'lere rüşvet olarak bırakmışmış!..

Minimalizmin elinde Cumhuriyet Türkiye'sinin, bu modanın dışında, kalabilmesini düşünemeyiz. Aksine tüm edebiyata rağmen, Türk elitistlerin, güveni tam bulduklarını da söyleyemeyiz. Öyle ki, 1926 yılında, Musul'un Büyük Britanya'ya verilmesini artık sadece bir "hediye" olarak görebiliyoruz. Bunun arkasında hem güvensizlik ve hem de milli gayretsizlik olmalıdır; ikincisi, Batı'daki lider emperyalist devlete yaranma kompleksinin bir diğer adıdır. Demek ki minimalist ve güveni tam duyamamış önderliğin bu modanın, bu konstrüksiyon rüzgardan etkilenmemesini düşünemiyoruz.

Kaldı ki Gelibolu'da çok ve Sarıkamış'ta çokça ve kütlesel ölçüde, erkek kırımı yaşamıştık, okumuş erkekleri kaybettik; maddeten, feminizme giriş yapmak zorundaydık. Öte yandan, uzun ve büyük savaşlardan çıkmış hiçbir önderlik halk düşmanlığı yapamaz, çünkü savaşan, eninde-sonunda halk'tır, Gelibolu'da tek kahraman vardır ve halk'tır, Maraş'ta "kahraman" olan halk'tır, Antep'te "gazi" halk'tır, Urfa'da "şanlı" hiç kuşkusuz emekçi halktır, dünyadaki rüzgârlar bir yana, bunlar varlar, halkçılığa itiyorlar.

Şüphesiz modernisttir, ancak ne ölçüde orijinaldir, bu soruyu bırakıyorum, ama Mustafa Kemal'den daha çok İsmet Bey'in damgasını çalmaktadır, geçerken, buna işaret etmem verimlidir. Düşündürücü, demek istiyorum.

Bir paradigma var, otuzlu yıllar, Cumhuriyet Türkiye'sinde "altın çağ" idi. Ayrıca bu dönemde, yöneten Mustafa Kemal Paşa idi; "ayrıca" yerine "çünkü" diyebilirdim. Analitik olmaya çalışıyorum; yoksa sol düşünce ve tarih doktrininde "çünkü" dendiğini biliyoruz. Sol doktrin, "altın çağ" ile Mustafa Kemal Paşa arasında mutlak bir bağ kuruyor; sebep-netice rabıtası tabir ediyoruz. Birisi varsa diğeri yoktur; birisi diğeri için sine qua non halidir."[3]

Mustafa Kemal Hep Figüranmış!

Sadece maksimalistler mi; tüm tanıklar, hiçbir tanıklık bırakamadan yok oldular. 1926 yılına geldiğimizde, Zübeyde Ana, mümtaz evladı hakkında, bir tek sözcük bile bırakmadan bu dünyadan ayrılmıştı. Üvey Babası Ragıp Efendi'nin akrabası, belki sevgilisi ve belki metresi, Abdürrahim'den Vamık Volkan'ın başak ettiği bilgi kırıntılarına göre, bir ara Çankaya Köşkü'nün hanımı Fikriye, bir gün Çankaya yokuşunda ölü bulundu, intihar etmiş olması mümkündür, ama öldürüldüğüne inananları da biliyoruz.

Demek ki, iç savaşlar, bitmemiş yaşamlarla doludur. Biz sadece Çankaya'dan bir Fikriye geçtiğini biliyoruz. Aslında bilmiyoruz, sadece duyuyoruz.

Modern ve pek feminist, Uşakizade Latife, 1926 yılına gelindiğinde, çoktan Mustafa Kemal tarafından boşanmış ve diri diri mezara konmuştu. Bu İsviçre'de okumuş cesur kadının, dişe dokunur bir tek not bile bırakamaması, ne derin korku içinde yaşadığına ve daha doğrusu yaşatıldığına da işarettir. Sanki Çankaya'da yaşamamıştır, yaşamların silindiği bir dünyada idiler.

Ne beceriksiz bir oyun, kötü bir bulvar tiyatrosu, ikide bir Latife'yi anlatma iddiası ile çıkanlar, yıllar yılı, aynı temcit pilavını sunuyorlar. Bunlardan tek öğrenebildiğimiz, ne ölçüde kısırlaştıklarıdır; eski ve bunamışlara özgü soruların dahi dışına çıkamıyorlar.

Doğru, iç savaşlar hep korku üretiyorlar ve korku bırakıyorlar. Latife'den gayrı en yakını muhtemelen Albay Arif idi, kurtuluş savaşı sırasında bir ayı beslediği için "Ayıcı" Arif olarak da biliniyordu, Mustafa Kemal ile omuz omuza dolaşabiliyordu, bu hal, çeşitli dedikodulara da yol açabiliyordu, İzmir Suikastı çerçevesinde asıldı. Hep asılmayacağına inanıyordu, en yakın arkadaşı Mustafa Kemal baştaydı, "oyundur, asılmam" diyordu. Asıldı.

Ama Büyük Kurtarıcı, gerçekten başta mıydı; masallar, inanılmaz sorular ile açılmaktadır. Bu soru, yirmi beş-yirmi altı yılına aittir;

Cumhuriyet'in kuruluşu olarak teorize ediyoruz. Ancak öyleyse, Hegelyen dünyada reel'dir. Ve bu bir masaldır, Cumhuriyet kurulurken, Büyük Kurtarıcı başımızda mıydı, bunu sorma cüretini, kendimizde buluyoruz.

Eğer yoksa Gazi'yi ibra ediyoruz. Masalımızı bilerek yazdığım kesindir; "ibra" etmenin kendisinin iyi olduğunu da biliyorum.

Bir soru, bin soru'ya kapıdır. Şimdi açılan şudur, Mustafa Kemal hiç başta oldu mu? Bize "işte yöneten" dedikleri zaman, hep yönetilen olması ihtimali var. Doğru mu; "masal" mikyasında doğru'dur ve doğrudan daha doğru da diyebiliriz. Ama hep kuşku duyuyorum."[4]

M. Kemal işgalci güçlerin adamıymış!..

Burada önemli üç nokta var, birincisi, Mustafa Kemal ile Damad Ferid arasındaki münasebetin mutlak mahiyetini ancak daha sonraki bir tarihçinin açıklayabileceğidir. Bu, sahih bir tespit olmakla birlikte, bu münasebetin, kesin niteliğini, exact character, yazan bir ta­rihçiden hala mahrumuz.

İkinci husus, "Erzurum Valisi" olarak tayin edildiği iddiasıdır. Şüp­hesiz, tayin kararnamesinde bu ifade yer almıyor, amma, çok geniş bir erkân ile yola çıkması ve tadat edilen vazifeler, böyle bir enterpretasyonun çok da yanlış olduğu intibaını vermemektedir. Bu durum ise, Kemal Paşa Hazretleri'nin, Erzurum'da toplanan kongre azaları tara­fından kabul edilmemesini ve hatta reddedilmesini daha da manidar yapmaktadır.

Burada, üçüncü hususa geliyoruz, kelamı dikkate alacak olursak, Kemal Paşa, "hem müttefiklerin ve hem de Osmanlı Hükümeti'nin temsilcisi", representative of both the Allies and the Ottoman Govern­ment, kapasitesinde, Şark'ta idi. Öyle mi, eğer öyle ise, bunun, Erzu­rum Kongresi azalan tarafından da bilinmesi tabiidir. Eğer bu da mümkünse, Kongre Azası'nın Paşa Hazretleri'nin üniforması ve yaver kordonundan rahatsız olmalarının sebebine inmiş oluyoruz. Üniforma ve yaver kordonu bahanedir; Heyet, Paşa'nın müstevlilerin adamı ol­masından ciddi mertebede şüphe ediyordu; maalesef, bu netice önü­müzdedir.

Masal ya, tekrar ele alabiliriz, Damad Ferid-Mustafa Kemal müna­sebeti ve tayin sırasında da mülakatı mühim olmakla beraber, bunun izni, arşivlerde bulabilir miyiz; sanmıyorum. Peki, arşivlerde izi olma­sa da, hiç bilinmediğine de ihtimal verebilir miyiz; zannetmiyorum. Kemal Paşa, o demlerde, Pera Oteli'nde ki pek lüks idi veya yine Meş­ruiyet Zamanı'nın en mutena semti olan, "Lüküs Hayat" operetini ve "Şişli'de bir apartıman nakaratını hatırlamak zorundayız, Şişli'de temaslar ve kabuller yapıyordu. Kaldı ki, daha sonra çok ünlendiği için biz hep Mustafa Kemal'i biliyoruz, benzerlerinin, az olmadığını da tahmin ediyoruz.

Peki, kimlerle temas ediyorlardı ve bu sorunun cevabı kimlerle etmiyorlardı ki, olmalıdır. İsmet Paşa Hazretleri, hatıratında, Seyit Ab-Şeyh Sait İsyanı vesilesiyle asılanlar arasındadır, taharri memurlarının, İngiliz Hükümeti temsilcileri olarak gittiğini de haber Böyle dönemlerde emperyalizmin doğrudan veya dolaylı temsilcileriyle mülakat iktidar işareti dahi sayılıyordu; emperyalizmin etlikleri arasındadır, anlamına geliyordu."[5]

Enver Paşa çok seviliyormuş, M. Kemal'in sevildiği tartışmalıymış!..

Hiç şüphe yok, içeri girseydi, Enver'in böyle bir muameleye tabı olmazdı Enver, eninde-sonunda, Kahraman-ı Hürriyet idi; bugünkü Enver uzun yıllar süren karalamaların mahsulüdür ki buna resmi ta­rih adı da veriyoruz. Enver seviliyordu, Kemal Paşa'nın sevildiği tartışmalıdır. Erzurum Kongresi'ne kabul edilmek istenmemesi, sevilmemesi ye daha da önemlisi güven duyulmamasından kaynaklanıyordu. Doğru üniformasını ve yaver-i şehriyari kordonunu çıkarmadığı için kongre'ye kabul edilmek istenmediği kaydediliyor; doğrudur, ancak; bu sadece bir bahane idi. Çünkü bütün mücadele sultanı ve halifeyi kurtarmak adına yapılıyordu ve ağalar ile şeyhlerden terekküp eden bu cemaatı, 1791 Fransız Meclisi ile karıştıramayız. Kaldı ki, Kazım Pa­şa daha önce pek çok heyetin kendisine gelerek, Kemal Paşa'ya karşı tavır aldıklarını haber veriyor. Yani M. Kemal'in kabulünü sağlayan kendisidir.[6]

Hangisi masal; bütün Birinci Dünya Savaşı'nı, bir Anafartalar-Sarıkamış ikilemine indirgemek büyük bir marifet ve muzaffariyet'tir. Bu o zamanlar yoktu; o zamanlar o kadar fukara değildik, demek istiyo­rum. O zamanlar, Çanakkale ve Kut Zaferleri'ni biliyorduk ve her iki­sinde de Mustafa Kemal'i bulamıyorduk.

Sadece kahramanların değil kaynaklar ve tanıkların da ortadan kaldı­rıldığı bir periyot yaşadık. İdamdan dönen ve susturulan Kazım Paşa'nın evine, yazdıklarını ve evrakı almak için baskın yapılması son de­rece semboliktir; resmi tarih yazımı için gerekiyordu. Bu arada Karabekir'in de yaman komiteci olduğu da ortaya çıkmaktadır, hem "yaz­dıklarımı yaktılar" deyu bağırıyor ve hem de kopyalarını almak tedbirliliğini göstermiş olduğunu ilan ediyor.

Kazım, Gazi Hazretleri'nin kendi yüzüne karşı, şunları söylediğini haber veriyor: "Muntazam tuttuğunu işittiğim hatıratını vesikalarıyla birlikte getir de göreyim. Hiçbir tarafta herkes gibi benim İstiklal Harbi'nin banisi olduğumu ve Türk milletini ölümden kurtararak ona İstiklali'ni bahşettiğimi söyleyeceğine, kendini de benim payeme çıkar­tacak propagandalar yaptırıyorsun! Bir millete ancak bir gazi olur. Bu yürüyüşe ayak uydurmaya çalış. İstiklal harbi'ni nasıl emirlerimle başardıksa, bundan sonrası da başka türlü olmaz!" Kazım Paşa, "hatı­ramı elden almak için üç kere evimi bastırıp arattı" yollu eklemektedir. Bir de şu var; "O ancak bir gölge yakalamıştır." Kazım Paşa'nın "O" de­diği Kemal Paşa idi. Kazım'ın evrakın kopyalarını sakladığını anlıyo­ruz, daha önce de haber vermiştim."[7]

 

Atatürk Düşmanı, Sabataist İzmir Suikastcileri, Hepsi Kahramanmış suçsuz ve Asılsız Yere Asılmış(mış!)...

Eğer o tarihte yaşayanlar arasında birisine "efsanevi ihtilalci de­memiz gerekiyorsa, Doktor Nazım, buna en layık olanıdır. Vladimidir Jabotinsky, ol zamanda, dünya siyonist teşkilatı'nın üst memuru ola­rak İstanbul'da bulundu, teşkilat yaptı, Autobiography'sinde, "Nazım Bey, the secretary general of the Young Türk Party, the author and initiator of the revolution, and possibly the decisive personal factor which accelerated the downfall of the Ottoman state" minval üzere ta­rif ediyordu. Bu çok malûmattar Siyonist dirijana göre, 1908 İhtilali'ni kuran ve başlatan Nazım idi ve Osmanlı devletinin sonunu hızlandır­dı; nakletmek mecburiyetim var.

Bir güzel Ankara gecesinde, Ağustos 1926, asıldığında, çok yakında bir yerde balo vardı ve Dışişleri Nazırı Doktor Tevfik Rüştü'nün de orada olduğunu tahmin edebiliriz; Doktor Tevfik Rüştü, İbrani asıllıdır ve Doktor Nazım'ın eşleri kız kardeştiler, biri asılıyor ve diğeri dans ediyordu. Belki ikisi de dans ediyorlardı; belki asılmak da dans etmektir.

Doktor Nazım, Mehmet Cavit, Naili Keçeli'nin dedesi Naili ve Hil­mi, aynı davadan asıldılar. Hilmi, Bab-ı Ali'yi basanlar arasındadır, sonra elini çekmiş ve eteğini sıvamıştı, Ardahan'da ticaret yapıyordu, her halde kalmasını istemediler. Her halde Hilmi de bunu bildi, asılır­ken, "benim bir şeyden haberim yok, yalnız ben Babıali'yi bastımdı, bunda böyle kabiliyet vardır, bir gün bizi de basar, diye, asılıyorum" yollu bar bar bağırıyordu. Bu bağrıştan, maksimalist-minimalişt kav­gasının bir de kabiliyet dimansiyonu olduğunu çıkarıyoruz.

Tabii aynı soru Mehmet Cavit için de geçerlidir; hayli müeddep Pakalın da kadınlara düşkünlüğünü kaydediyor ama çapkınlığı nedeniy­le asılmış olduğunu düşünemeyiz. Cavit, Şehzade Burhanettin'in eşi Aliye Nazım'ın da gönlünü çalabilmişti; bu ara, sadece adına, Yahudi nahak yere asılan Doktor Nazım ve Mehmet Cavit'in yazgılarını çıplak İbraniyet'e bağlıyamıyoruz. Kaldı ki, Celal Bayar'ın, İbrani asıllı olma ihtimali hayli yüksektir, Talat'a ilaveten, Cavit'in de yerini bularak mezarını yaptır­dığını biliyoruz. Celal Bey", Cumhurbaşkanı olunca, Aliye Hanım'a ma­aş bağlatmayı da ihmal etmemiştir, dayanışma tamdır, görüyoruz.

Devamla, Canbolat da büyük bir ihtilalci idi; İstanbul'da pek önem­li vazifeler deruhte eylemişti, Mustafa Kemal Paşa'nın yakını veya pek güvendiği idi, o kadar öyle ki, Paşa, Mütareke'de, memleketi kurtar­mak için Sultan'a gönderdiği istidada, bir yeni meclis-i vükela arz ile kendisinin ve bu arada Canbolat'ın nazır edilmesini yazıyordu. İz­mir'de, suikast gerekçesiyle asıldı; yiğit bir ihtilalciydi ve belleklerden ve bellekleriyle beraber silindiler.

Rauf, sadece 27 Mayıs sonrası, nisbi hürriyet havasında yayınladığı hatıratında, pek kısadır, "en yakın ve mahrem arkadaşları olarak yine Ali Fethi, İsmail Canbulat ve ben vardım" demektedir. Yine Rauf, mahrem refiki Mustafa Kemal'in, 15 Ekim 1918 tarihinde, Padişah'a gönderdiği arizayı da neşretmişti ki şöyledir:" "Muhterem Padişahımı­za olan sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temini selameti itibariy­le arz ederim ki, sadaretin Tevfik Paşa Hazretleri'ne tevcihi ve müşa-ün-ileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir." Rauf, Kemal, İsmail, her gün buluşurduk, diyordu; Canbolat, suikast sırasında Mısır'da bulunuyordu. Asıldı, Rauf, erken davranıp Lon­dra'ya kaçarak kurtuldu; en kişiliksiz olan Fethi Okyar idi, kaldı.

Pek çok yiğit idiler ve hepsi asıldılar.

Tarihlerden kazındılar.

Geriye kalan, masaldır.

Hala yazılmadılar."[8]

İzmir Suikastı senaryosunu, Atatürk kendisi hazırlamışmış!..

Şu sözleri masalımıza almak zorundayım: "Siz açık söylemiyorsunuz. Fakat herkesin kanaati şudur: Mustafa Kemal Paşa'yı, Siz, Lozan'dan aldığınız ilhamlarla bir inkılâba teşvik ediyorsunuz ve bunda, İstiklal Harbi'nde ilk Mustafa Kemal Paşa'yı tutan arkadaşların uzakta kalmalarını ve hatta ezilmelerini istiyorsunuz!" Müthiş bir ön-görüş var, konuşma sanki Atina'da bir trajedi sahnesindedir, "bu arada ben de dâhil olduğum halde mahvımıza kadar yürümek isteyenler görülmektedir" de demektedir. Henüz İstiklal Mahkemeleri, bu bapta, işletilmemişti, mücadelenin başında, askerlikten kaçanlar ve daha doğrusu kurtuluş savaşından yan çizenler için tedvin edilmişti ve bir gün kaçak askerler misli, böyle bir Mahkeme'nin önünde maznun sandalyesinde olacağını düşünmesi imkânsızdır, ama yine de, sanki çok yakında, henüz, "İzmir Suikastı" yokken, idamla yargılanacağını hissetmekte olduğunu duyuyoruz. Müthiş ve Ankara'dayız.

İzmir Suikastı, bir ihtiyaçtır.

İhtiyaç, Engels'in öğrettiği üzre, keşfin anası olmaktadır."[9]

İstiklal Madalyalı-İstiklal Mahkemesi Üyesi-TBMM Üyeleri, M. Kemal'i Liderliğe layık bulmazlarmış!..

Zekai Bey-Adana, Halil İbrahim Bey-Antalya, Rasih Efendi-Antalya, Sırrı Bey-Ergani, Hacı Tahir Bey-Isparta, Hüsrev Sami Bey-Eskişehir, Şevki Bey-İçel, Ali Rıza Efendi-İçel, Atıf Bey-Bayazıt, Osman Nuri Bey-Bursa, Muhittin Baha Bey-Bursa, Necati Bey-Bursa, Veli Bey-Burdur, Hafız Mehmet Hamdi Bey-Biga, Hamit Bey-Biga, Emin Bey-Canik, Hamdi Bey-Canik, İhsan Bey-Cebelibereket, Mazhar Müfit Bey-Hakkâri, Yusuf Bey-Denizli, Mustafa Zeki Bey-Dersim, Hamdi Bey-Diyarbekir, Şevket Bey-Sinop, Refik Şevket Bey-Saruhan, Nebizade Hamdi Bey-Trabzon, Abdülkadir Kemali Bey-Kastamonu, Fikret Bey-Kozan, Refik Bey-Konya, Tevfik Bey-Kangırı, Neşet Bey-Kangırı, Cevdet Bey-Kütahya, Necip Bey-Mardin, Tahsin Bay-Maraş, Ethem Fethi Bey-Menteşe, Dr.Tevfik Rüştü Bey-Menteşe, Hakkı Paşa-Niğde, Bahri Bey-Yozgat.

Aralarından Mustafa Kemal Paşa'yı çıkarıyoruz, Rauf, Kazım, Ali Fuad ve Refet'e gelince, maksimalist olduklarını söyleyemiyoruz; ve Kemal Paşa ile aralarında ciddi bir doktrin farkı da göremiyoruz. Daha tutucu, daha dindar, sultan yanlısı veya halife meraklısı olduklarını da iddia etmek isabetten uzaktır; hepsi aynı tavdadırlar. Tabii, içlerinde, saltanatı veya hilafeti korumak yanlısı görünenler olmuştur, ancak, bu sadece görüntüdedir. Sadece muhalefet programı olarak ileri nülahaza etmemiz yerinde ve isabetlidir. Mesele şurada, esas itibariyle, Kemal Paşa'yı, reis sultan veya halife makamın layık telakki etmemektedirler; mesele budur.

 

 

Atatürk, Halife Meraklısı ve Mandacıymış!..

Öyleyse, Mustafa Kemal'in Saray'a damat olma rivayetinin ehem­miyetini kaybettiğini tespit edebiliyoruz. Bu, masalımız yanında, res­mi tarihin sukut ettiği anlamına da gelmektedir.

Paşa, hatıratında şunları ilave ediyordu: "Meğer kendisini, bana, Atatürk göndermiş. Hepimizin aynı düşüncede olduğumuzu göster­mek istemiş. Bana Hayri Efendi'nin geleceğini, ne maksatla gönderdi­ğini bildirmediği halde, ben de, Atatürk'ün gösterdiği tepkiyi göster­miş oldum." Ne olabilir, İsmet Paşa, "bu teklifi şiddetle ve isyan duy­guları ile reddettim" iddiasındadır.

Pratik, bürokratik usullere bağlı, modernist birisi idi; kararları uzun zaman gerektiriyor ve bu mütereddit tabiatlı olduğu manasına da gelebiliyor. Ankara'ya iki kez gelmişti, birinde kalmadı ve belki sa­dece "havayı kokladı", sonra geldi; her ikisinde de hoşamedi ile muka­bele edildi. Demek ki itiraz çekmeyen ve müfid değerlendirilen albay­dı; bütün bu tahlillerin arkasından, ben, Paşa Hazretleri'nin şiddet ve isyan ile reddetmiş olduklarına itibar ediyorum.

Diğer noktaya gelince, resmi edebiyatın bir zaafına dikkat çekmek istiyorum; resmi yazıcılar, Kemal Paşa Hazretleri'nin pek çok kelamı­na, lafzının dışında, bir tefsir getiriyorlar. Bir ölçüde hadis müfessirlerini andırıyorlar; "sınadı", denedi, "teskin etmeye çalıştı", kişiliğini göstermek istemedi veya "aynı düşüncede olduğumuzu göstermek is­tiyordu" misli tefsirler birbirini takip etmektedir. Bu tür iradi tefsirle­rin, tarih yazımında hiçbir değeri yoktur; bunları yan yana getirecek olursak, sözüne hiç güvenilmemesi gereken bir Mustafa Kemal ile kar­şılaşıyoruz. Bunu, bir haksızlık ve yanlış yol sayıyorum.

General Harbord, Sivas Kongresi'nin oy birliğiyle Amerikan Man­dası kararı aldığı ve bunu bildirdiği görüşündedir. Harbord'un maruf raporunda, Mustafa Kemal'in şu sözleri de yer almaktadır: "After ali our experience we are sure that America is the only country able to help us. We gurantee no new Turkish violences against the Armenians wül take place". Bu sözlerin de, Amerikan Mandası'na kuvvatlı bir da­vet olarak değerlendirilmesini yerinde telakki etmek icap ediyor. Washington'da, Sivas Kongresi'nin Amerikan Mandası talep ettiğine mutlak itimat ediliyordu; resmi tarih, ne de olsa, fazla resmi'dir." (Sh:103)

Sivas Kongresi, Amerikan Mandasının tartışıldığı ve karara bağ­landığı meclis idi, ateşin taraftarları biliniyor ve biliyoruz. Amma velakin, kararlı muhalifleri olmadığını da söylemek durumundayız, var çok az idiler ve ağırlıktan mahrumdular. Bu arada, "Türkiye'de Ameri­kan Mandası Meselesi" mevzulu bir monografi yazmış olan Doktor Mine Erol, "ancak Mustafa Kemal Paşa niçin Amerikan mandası le­hinde konuşanlara, söz alarak, açık ve kesin bir cevap vermedi" soru­sunu da vaz etmektedir. Sivas'ta Kemal Paşa Hazretleri'nin mandaya mugayyir bir kelamı olmadığı kesindir/Dolayısıyla Kemal Paşa Hazretleri'nin, kimseyi ve bu arada Halide Edip Hanım'ı "manda" ile it­ham etmesini hakşinas göremiyoruz. Masalımızda hakşinas olmak esas'tır; ne de olsa, masal anlatıyoruz.

M. Kemal, Şatafatı Seven, Saraya Damat Olmaya Heveslenen Bir Kumandanmış!..

Burada da, Kemal Paşa Hazretleri'nin, Şeyhülislam Hayri Efendi'ye, "önce İsmet Paşa'yı ikna edin" dediğini ileri sürecekler, bu kelamı bu yolda tefsir edecekler de çıkabilir; bu son derece çıkmaz bir yoldur. Bırakıyoruz.

Demek ki masal anlatmak, tarih yazmaktan daha ciddi bir mesai olmak icap etmektedir. Bu öncelikle masal kahramanlarını, yaşadıkları zamanda ve masal aktörlerinin gözleriyle görmeyi mecburi kılıyor; bu ise iptida, bir Mustafa Kemal kültü olmadığı manasındadır. Demek ki, maksimalist-minimalist savaşının sonundan evvel, Mustafa Kemal, henüz kabul edilen bir lider olmaktan çok uzaktı. Mücadelenin başında Mustafa Kemal'i, 1927 tarihli Nutuk'da, Mustafa Kemal'in kendisini resmettiği üzere seyredemeyiz. En fazla primus inter pares sayabiliriz; amma, bu da bir hipotez olmalıdır. Masalımızda bunun da gerisinde kalabiliriz.

Amma ve lakin Mustafa Kemal'in kendisini asla böyle görmediği mutlaktır; şatafatı seviyor ve damat olmayı hep istiyordu. Öyle istidlal eyliyoruz, bu da bir mertebe olmakla, taliplerinin çok olduğunu da tespit edebiliyoruz."[10]

Musul'u Hediye Eden ve Muhalefetlerini Sindiren Adammış!..

Yıl 1923, Musul'un milli hudutlar içinde telakkii mutlaktır ve amma hediye ameliyesi başlamıştır. Bunun için Musul'un mukadderatını talik etmek bir yol görünmektedir. Hulasaten, "hediye., hediye.." diye diye hediye edilmektedir. Buradayız ve yaşıyoruz.

Hüseyin Avni'nin, Erzurum Mebusu, ateşin hitabeti, çok açıktır; "kendi kendimizi aldatamayız efendiler" diyordu. Devamında şunlar var: "Musul bir sene intizarda bulunacak. Bu ne demektir, efendiler? Bu milletle istihzadır. İngilizlerden Mısır'ı aldınız mı, Kıbrıs'ı aldınız mı efendiler? Musul'u bugün sana vermeyen ne için yarın versin?" Demek ki, Lozan'da Musul Meselesi'ni tehire razı olmanın, İngilizlere "hediye" demek olduğunu teşhis edenler vardı; Ankara'da idiler ve seslerini yükselttiler.

Ne yapmalı; Hüseyin Avni, bu soru aklına gelince, Kemal Paşa Haz-retleri'ne dönmüştü, Meclis'tedir ve hitabetim sürdürmektedir: "Başkumandan Paşa'ya söylüyorum ki, Paşa, ordunun başına otur, başka işin yoktur. Mukaddes tanıdığın işi ben de tanıyorum, ben de seninle çömez olarak çalışayım. Fakat başkumandanlık vazifesini ifa et ve hudutlara bayrağını rekzet, bayrağını, süngünü gırtlağa daya." Ordunun başına geç, bayrağı dik; "başka işin yoktur", söyleneni tekraren okumuş oluyorum. Hüseyin Avni'nin, senin vazifen cenk yapmaktır, diyen bir hali var.

Mebusların, büyük kırımdan önceki hitap şekli son derece şayan-ı dikkattir, hiçbir yüceltme veya tapınmaya rastlamıyoruz. Bu hitabetten ise, Hüseyin Avni'nin bir maksimalist olduğunu anlıyoruz; maslup olmamıştır, fakat, Rıza Nur, Nur Tarihi'nde, "her vesilede Mustafa Kemal, Kara Vasıf. Hüseyin Avni ve Çolak Selahaddin'i ve hatta Erzurum mensubu Necati'yi hapse sokuyordu" notunu düşmektedir: Hüseyin Avni'nin Mustafa Kemal'i önemsediği açıktı, Paşa'nın milletvekili seçilmesini önlemek isteyenlerin karşısında yer almıştı; fakat maksimalisttir. Kaybolması iktiza edenler meyanındadır. Asılmadı, silindi."[11]

Musul'u Hediye Etmeye Bahane Üretmek Üzere Şeyh Saidi Hareketini Atatürk mü Tezgâhlamış!?

Ben yıldırmayı anlayabiliyorum, peki, yine de, neden bu kadar adam astılar? Daha az asarak aynı miktar yıldıramazlar mıydı, ellerinde asılan adam sayısı ile yılma endeksi arasında bir eğri olması gerektiğini düşünüyorum, demek yoktur. Olsaydı, daha bilimsel olurdu, diyoruz.

Cumhuriyet'i mi kuruyorlar; her soru, bir cevaptır.

Bir on yılda, 1915-1925, yabancı dilde çıkan kitaplara bakıyorum; hepsi, "İşte Türklerin Adaleti" lejandı ile çoğu, Harbiye Nezareti önündeki, şimdi İstanbul Üniversitesi ve Bayazid Meydanı, darağaçlarının fotoğraflarını basıyorlar. Yan yana yan yana, insanlar sallanıyorlar; masluplar, Mahmut Şevket Paşa suikastı davasından idama mahkum olanlardır. Tadat etmedim, amma, Mustafa Kemal Paşa suikastı nedeniyle asılanlardan çok azlar.

Ama orada ölü var, bombalar patlamıştı ve Hareket Ordusu Komutanı ve Başbakan Mahmut Şevket öldürülmüştü. İzmir'de bir balon bile patlamamıştı ve belki de sadece bir balon patladı, ortada bir suikast yok ve teşebbüs hali vardı. En çok konuşan Ziya Hurşid'in de kendisine bir-iki yıl ceza verileceği vaadi ile konuşmaya ikna edilmiş olduğunu düşünebiliyoruz. Doğru, neden, birkaç yıl ceza ile yetinmediler ve bu kadar büyüttüler; her halde cevap buradadır.

Her halde Cumhuriyet'in kuruluşundan evvele rastlıyordu. Genç bir cumhuriyetin bu denli hesapsız ve acımasız olmasını ihtimal veremiyorum. Mutlak zordalar ve zor ile hareket ettiler.

Peki, neden Takrir-i Sükûn nizamı ve Kürt İsyanı ile birleştirdiler ve peki neden, Musul'un hediye edilmesine tam bu aşın belirlenme anında karar verdiler; hepsi sorudurlar ve hepsi cevap'tır. Bizim masalımızda suikast avuçta çözülebilirdi ve Kürt İsyanı, her halde talik edilebilirdi. Önlenebilirdi, demek istemiyorum ve hâlbuki denebilirdi; muhtemel bir isyanın ertelenmesi mümkündü, yapılmamıştır. Burada, bir hediye meselesi ve temelinde de, pek minimalist bir muamele teşhis edebiliyoruz.

Masal mı; Kürt İsyanı'nın neden çıktığı konusunda, Ermeni asıllı Sovyet tarihçi Gasranyan, bizi, pek güzel aydınlatıyor ve şunları yazıyor "Vosstanie Şeyha Saida v ızvestnoy mere uckorilo reşenie mo-sul'kogo voprosa." Anlıyoruz, Şeyh Said İsyanı, Musul Meselesinin karara bağlanmasını hızlandırdı ve böylece, granıtsı mejdu Tursiey i podmandatmm Irakom, Türkiye ile Manda altında Irak arasında sınır çiziliyordu. Güzel, ancak zaman zaman resmi müverrihlerin iddialarının aksine, İsyan'ın başlamasında hiçbir İngiliz parmağı yakalamıyoruz. Bulabildiklerimiz, Londra'nın böyle bir isyandan çok kaygılandığıdır; Londra, zayıf Türkiye'de bu isyanın Musul'a yayılmasından ve iki tarafın birleşmesinden ürküyordu. Bu durumda, önleyememek, ertelememek ve hatta tahrik etmek şıklarında bir mesuliyet varsa, Türkiye'nin omuzlarına binmektedir."[12]

Peki bu hediye kararı kaç tarihlidir; bilemeyiz, zaman içine yayıldığını düşünebiliyorum. Amma yine de elimizde bir vesika var; Kazım, İsmet'i ziyaret etmişti ve İsmet hastaydı, iplerin kopmakta olduğu zamandadır ve Kazım, tarih düşüp, 30 Nisan 1924 demekteydi. "İsmet Paşa, biraz sukuttan sonra, bambaşka bir zemine geçti", Kazım Paşa'nın haberi budur ve bu habere göre, ateşli hasta İsmet-Paşa Hazretleri, "Kazım, Musul boş! Şunu işgal ediverse!" deyiverdi. Bu hayli mühim muhavere oldu; Kazım Paşa Hazretleri'nin, İsmet Paşa Hazretleri'ne cevabı ise çok acıklıdır, "bu hareket, İngilizlere karşı 'ilansız bir harp' olur" diyordu ve böylece, bu sözün, seksen yıl sonra, "peşmergeler ile savaş Amerika ile savaştır" şeklinde tekerrür etmesine şahadet edebiliyoruz. Kazım Paşa'yı "minimalist" kategoriye dere etmekle masalımız kendi içinde ahenkli kalmaktadır.

Paşa, bu mülahazalarında samimi mi idi, bu masalda samimiyet meselesi çok arka perdededir; bunu Kemal Paşa'nın bir manevrası olarak tahlil ettiğini anlıyoruz. İngilizler aynı, artık Musul'da bir başarı ihtimali göremiyor; İsmet Bey'e, "Mustafa Kemal Paşa'ya da söyledim" demekle, dediğini, "siz Musul'u, hilafeti lağvde acele etmeyerek her hangi bir şekilde almaya belki muvaffak olurdunuz", bize de nakletmektedir. Atılan adımların, Musul'u hediye istikametinde geliştiğini iddia eyliyor ki, masalımızla ahenk kurmaktadır.

İsmet'e Övgü Atatürk'e Sövgü

Atatürk Cumhurbaşkanlığı döneminde sadece kızlarla uğraşırmış!

Kemalist tarihçiler, Kemal Paşa'nın doğduğu andan itibaren kurtuluş mücadelesine kararlı olduğu konusunda yemin ediyorlar, doğru olması da muhtemeldir. Ancak Mustafa Kemal'i bir on dokuzuncu yüz yıl paşası olarak düşünürsek, bu türde, kuvvet görünce isyan refleksi var; kuvvet toplamaya eğilimlidirler. Bu da kurtuluş savaşındaki rolünü jüstifiye etmek için yeterli görünüyor; buradan devam ediyorum.

Kemal Paşa Hazretleri'nin Musul için Fevzi Paşa Hazretleri'ni de tahrik ettikleri anlaşılmaktadır, amma, "Musul uğruna kazandığımız istiklalimiz de tehlikeye düşer" düsturu, formülasyon Kazım'a aittir, minimalistlere hâkim olmuş durumdadır."[13]

 

 

Price'ın anlattıkları arasında başka masallar da var. 1938 yılındaki cenazede bulunmuş, Atatürk'ü yakınen tanımış ve araştırmış, Gazi'nin Otuzlu yıllarda önemli hiçbir işle uğraşmadığı ve hep manevi kızlarıyla vakit geçirdiğini haber veriyor. Manevi kızlar ise Paris'ten giyiniyorlar ve Paşa Hazretleri bunlarla oynamayı seviyor; bir Ankara akşamı yüzme havuzunun başında eğlenirlerken birden bire iki manevi kızına öylece havuza atlamalarını emrediyor, kızlar güzel roplarıyla havuza dalıveriyorlar, neşeli oldukları rivayet edilmektedir. Aynı gece Paşa Hazretleri, birden bire kızların annesine de aynı emri veriyor; anne de havuza dalmakta tereddüt göstermiyor, ancak yüzme bilmediği için bir miktar sorun yaşandığı da kayıtlarda var.

Bir tek İsmet Paşa Hazretleri bu eğlencelerin dışında kalabilmektedir. Mevhibe Hanımı da, mümkün olan ölçüde uzak tutmaya çalışıyor; Kemal Paşa çok ısrarcıdır, bu sahnelerdeki davranışlarını göz önüne getirdiğimde, İsmet Paşa ile Kont Karenin arasında bir akrabalık tespit eletebiliyorum. Ciddi, hürmetkâr ve buz soğukluğundadır; izin isteyerek işine dönmektedir." (Sh:199)

Atatürk Komünistleri Cezalandırdığı ve Mason Localarını kapattığı İçin mi kara listeye alınmış?

Şark İstiklal Mahkemesi'nde mevkuf maruf sermuharrirlerin de özel dertleri var. Mevkuflar ama her akşam Ahmet Bey'in konağında, İstiklal Mahkemesi azalan ile içki sofrası kuruyorlar; bu hiç şüphe yok, dert sayılmıyor, alışkanlıkları var. Divan Reisi Mazhar Müfid idi, daha sonra "Kansu" soyadını aldılar, her sabah Divan'a gitmeden önce tevkifhaneye uğrayıp İstanbul'un tanınmış gazetecileriyle sohbeti ihmal etmiyor; Ahmet Emin Yalman, sohbetin mevzuunun hiç değişmemesinden yakınıyordu. Mazhar Müfid, her gün bir dilber ile macera yaşıyor, çoğu gayri müslim ve hepsi nefisler, daima Mazhar Müfid'e mukavemet ediyorlar, Mazhar Müfid peşlerini bırakmıyor, reddedilmeyi cilve sayıyor, bir şövalye'dir ve sürekli taarruz ediyor, çözülüyorlar, zaten Divan Reisi Müfid'e dayanmak zordur, her defasında fethi tamamlıyor, zafer Müfid'tedir. Yalman, "doğrusunu isterseniz, İstiklal Mahkemesi'nde uğradığımız en ağır ceza, bu bitmez tükenmez aşk hikâyelerini dinlemek ve inanır görünmekti" diye yazıyordu. Her halde en dikkatle ve hayranlıkla dinlemiş olan Ahmet Emin'dir, çünkü tek Ahmet Emin salıverildi; bu sayede, Ahmet Emin'in Vatan'ı, beş ay, İstanbul'da tek gazete oldu. Masal ya, bugüne benziyor. Bugün mü, bütün gazeteler bir ve aynıdır; "tek'tirler" demek istiyorum.

Sabiha ise İstiklal Mahkemesi'nde maznun Zekeriya Sertel'den aldığı telgrafa pek şaşırmış görünüyordu; telgrafta, "müjde! Üç sene Sinop'ta kalebentliğe mahkûm oldum" yazıyordu. Sinop Cezaevi, deniz "seviyesinin altındaydı, hep rutubetli, Sabahattin Ali, şarkılarla meşhur olan şiiri ile unutulmaz yapmıştı; "kalebent", kale'ye bağlı, kale esiri, anlamlarına sahiptir, kalenin içinde hür'düler ve Zekeriya Sertel, üç yıl için bayram yapıyordu.[14]

Birde hipodrom Vaka-ı var, Mustafa kemal paşa hazretleri cumhurbaşkanı ve Celal Bey başbakandı, ama İsmet Paşa'yı tribünlerde gören halk, "bizi neden bırakıp, gittin" mealinde nümayiş yapmıştı, görülmemiş bir iştir. Bu nümayişten Kemal Paşa'nın çok rahatsız olduğuna dair rivayetlere sahibiz. Bir de, bu nümayişi, İsmet Paşa'nın "adamı" Ankara Valisi Tandoğan'ın tertiplediği iddiası var, manasını daraltmak istiyorlar. Güzel ama sonra, Tandoğan neden işten atılmadı; demek ki ipler İsmet Paşa'nın elindeydi. Doğru, masalımız da bu imadadır. Ol tarihte zor, İsmet Bey'lidir ve bir dahi teşhis eyliyoruz.

Peki, otuzlu yılların başındaki Serbest Fırka'nın kuruluşunu ne ile açıklayacağız; önümüzde sadece "demokrasi" denemesi var. Buna ise iki itiraz serd edebiliriz; birincisi, gerçek tarihte "deneme" olmayacağıdır. Deneme veya deney'in laboratuarda olduğunu biliyoruz ve kaldı ki, çok acımasız olduğu kabul edilmedikçe, bir liderin en yakınlarını kobay olarak kullanmasını düşünemiyoruz. Mustafa Kemal Bey'in kadim refiki Ali Fethi, hemşireleri Makbule, Ayıcı Arif telef edildiğine göre geriye kalan en mutemeti Nuri'nin Serbest Fırka'ya iltihakları, "deney" hipotezini nakz etmektedir. Bunu, olsa olsa, "ben de oradayım" yollu telakki eyleyebiliriz; güç yatırılmaktadır. Ve en mühimi yatırılan güç yetmemiştir, sonunda bunların ne hale geldiklerini hatırlayabiliyoruz; her halde bir masal üslubunda attan düştüklerini idrak edebiliyoruz.

İsmet Gerçek Güç Sahibi, Atatürk ise Gölgesi konumundaymış!..

Ne demeli; her halde, Kemal Paşa, altın çağın otuzlu yıllarının, başında, iktidarı, İsmet Paşa'dan almaya çalışıyordu; egemenler, aralarındaki kavgayı kendi aralarında çözemedikleri zaman, halka başvuruyorlar. Çok zaman da başvurduklarına pişman oluyorlar; İzmir nümayişlerinin tahlili kolay olmasa bile, halkın cumhuriyetten hoşnut olmadığı değerlendirmesi yapılmıştı. Kemal Paşa Hazretleri'nin, yıkılmadıkça, iktidarı İsmet Bey'den koparmanın imkânsızlığını idrak eylediği günlerdi; bir kabul var.

Kılıç Ali mi, Atatürk'ün Kılıcı demek yerindedir, İstiklal Mahkemesi'nin savcısı olarak kaç kişinin idamını istedi, sadece bu sorunun cevabını bilemeyeceğimizi biliyoruz. Atatürk'ün zaman zaman sesi ve zaman zaman gözü idi; bir dönem yalnıza "kılıç" oldu, anılarının bir yerine, Serbest Fırka'nın kuruluşunu anlatırken, "meydanın boş kalması, bu boş meydanda İsmet Paşa'nın istediği gibi at koşturması Atatürk'ü rahatsız ediyordu'' haberini sıkıştırması çok tuhaftır. Ancak bir masal çerçevesinde okunabileceğini biliyorum.

Masal mı, Kılıç Ali'ninkine bakarsak, hakim-i mutlak olan İsmet Bey'di. Hatıratı, ezbere değil de benim tertip ettiğim masala göre okunacak olursa gerçekten inanılmaz ve bu nedenle de masal'dır; Topçu İhsan, İttihat ve Terakki döneminde de önemliydi, katib-i mesul olmuştu, Kurtuluş Mücadelesi'ne erken katıldı, Topçu İhsan olarak maruftu, İstiklal Mahkemesi'nde reis olacak kadar mutemet bir kimseydi. Bahriye Vekili dahi idi ve sonunda, Yüce Divan'a gönderilen ilk bakan unvanını da kazandı. Mustafa Kemal'in yakınıydı, ama "yavuz-havuz" davasında mahkûm olup hapis yattı; yattıktan sonra da Kemal Paşaya "ellerinden öperim" misilli hürmet yolluyordu. Peki, neden mahkûm oldu, Kılıç Ali'ye göre, Kemal Paşa Hazretleri, Topçu İhsan'ın masumiyetinden hiç şüphe etmiyordu, ama İsmet Paşa ya da hiç gücü yetmiyordu. Bu masalda güçsüz olan Kemal Paşa'dır. Kılıç Ali, bunu "İhsancığım" diye söze başlayıp, "İsmet Paşa'nın, 'ya o, ya ben', diye ısrarı karşısında Atatürk, onu atıp seni iktidara getiremezdi" cümlesiyle açıklamıştı. İsmet Paşa, Kemal Paşa'nın çevresinden denizcilik bakanı İhsan'ı önce Divan'a ve sonra da kodese havale ederek iktidarın ellerinde olduğunu göstermek istemişti. Korkuttuğu ve gösterdiği kesindir; iktidar oyunu, eninde-sonunda bir korkutma sanatı'dır, bir daha temaşe ediyoruz." (Sh:59)

Yalçın Küçük; M. Kemal'i Tanrılaştıranların Avram Galanti Gibi Yahudiler olduğunu niye saklamış?

Minimaller varsa Tanrı'ya ihtiyaç da vardır.

Bu öldürme yoludur; bir insanı öldürmek mi istiyorsunuz, "Tanrı" yapınız, böyle diyoruz. 1925/1926 takvimindeyiz, çok insan kırıldı, "Tanrı" icat mevsimindeyiz.

Aydınlık'tan mı korkuyorsunuz, "Mesih" bulunuz; bunu da mükâleme eyliyoruz. Mesih'in ışığı hayli kuvvetlidir, gözü öyle alır ki, artık gö­remezsiniz; bunu da ilave ediyoruz. Obscurantisme başlar ve neden-sonuç ilişkisi ortadan kalkıyor; Mesih, bunun için iniyor. Aslında ışık ya da "nur" öylesine kuvvatlı ki, iniyor mu çıkıyor mu, buna da karar veremiyoruz.

Mesih, karar verememe hali'dir.

Başkaları veriyorlar, judaik ilm ve hurufiye bu konuda hayli vazıh­tır; hurufatın rakamları var. Mustafa, 199 ve Kemal, 91 ve elgazi, 1049; yekûn, 1339 olmaktadır. Mükemmel, Gazi Mustafa Kemal, yekünen, 1339 olmakla, işte bu 1339, İsevi takvimle 1923 veriyor ve buradan Ga­zi Mustafa Kemal'in 1923 yılında cumhur reisi intihap edileceğini ve de bihakkın edildiğini çıkarıyoruz. Bunu bize ifşa eden de, Türkiye Yahudiliği'nin büyük âlimi Avram Galanti'dir. Galanti'nin aydınlığı göz­lerimiz kamaştırmaktadır; medyun-u şükran olduk.

Ve biz hala 1925/1926 takvimindeyiz ve bir büyük kırım var ki ka­sıp kavurmaktadır. İşte bu ateşin kasırga eserken memleketteki büyük münakaşalardan biri de Mustafa Kemal'in heykelinin dikileceği yerdi, Beyazıd mı Eminönü mü, çok mühim bir tartışmaydı. Avram Galanti, New York'taki Hürriyet Heykeli'ne teşbih ile Saray Burnu'na dikilmesine şiddetle itiraz ediyordu. Bunu, Mustafa Kemal'i kavramamak, saymaktadır, haksızlık telakki ediyor.

O'nu Yahudiler Putlaştırdı. Ama Yalçın Küçük Bunu "Atatürk Kendisini Tanrılaştırdı" Şeklinde Sunmaya ve saptırmaya çalışmış!..

Daralfünün'da müderris ve daha sonra saylav Galanti, sual etmek­tedir: "Memalik-i muhtelifede, değişik memleketlerde, çıkan ve birin­ci derecede alakadar olan Arapça matbuat, ne gibi evsaf, vasıflar ile Mustafa Kemal'i tavsif etmedi?" Bu pek mühim suale cevabı, yine Galanti'de, buluyoruz. "Hatırımda kalan evsaftan bazılarını sıralıyorum: Esed-i İslam, İslam'ın Arslanı, Aynü'l İslam, Aynü'l Ayanü'l İslam, Mellah-ı Zevrak-ı İslam, İslam'ın Kayığının Kaptanı, Seyyacü'l İslam, İslam'ın Kalesi, Ekber-i Müşir-i İslam, Battal-u İslam, İslam'ın Kahra­manı, Münci-i İslam, İslam'ın Kurtarıcısı, Şemsu'l İslam, İslam'ın Gü­neşi, Kevkebu'l İslam, Necmü'l İslam, Zührü'l İslam, Melcü'l İslam, Setfü'l İslam, Tacı'l İslam, ilaahir..'' Devam edebiliriz, ancak Profesör Avram Galanti, bunlarla tatmin olmamaktadır. Devam ediyoruz.

Peygamber İşaya'nın bundan yedi asır önce söyledikleri var ve şu­dur; "Allah mütevazı ve mazlumlara beşaret, müjde, getirmek, münkesiru'l kalb, kalbi kırılmış, olanlara şifa vermek, esirleri hürriyete da­vet etmek, mahpuslara da mahbes, hapishane, kapılarını açmak için beni Mesih etti." İşte Tevrat'ta yazılı olan budur ve "bu yüksek ve be­liğ sözler, Mustafa Kemal'in mümtaz şahsiyetine tamamıyla tatbik olu­nur"; böylece Kemal Paşa Hazretleri'nin mesih ilanatı tamamlanmış olmaktadır. Her halde ilandan daha çok zamanı önemlidir ve masalımız kaçınılmazlık üzerinedir. Tekrarlıyorum.

Peki, bu Mesih mertebesi yeterli mi; çok yüksek olmakla birlikte hayli abstre olduğunu kabul ediyoruz. Profesör Galanti'nin de bunu bildiğini anlıyoruz, gerçi yıllar sonra bir kısım Türk mütefekkirlerinin bu Mesih ilanını çok ciddiye alarak musirrane bir şekilde istimal etmelerine şahit olduk, amma, Galanti'nin bu hayırlı geleceği tahmin etme­sine imkân yoktur. Bu nedenle bir de peygamber ihtiyacı duymuş ol­duğunu görüyoruz.

Mesih, İbramiyet'te "Allah" mertebesindedir, çok uzakta ve Peygamber aramızdadır."[15]

Avram Hoca, aynı takvimde şu vaazı yapmaktadır: "Otuz beş asır evvel yaşamış İbrani peygamber ile elyevm yaşayan Türk peygamber arasında dünya işlerinde büyük bir müşabehet vardır. Musa, büyük bir seciye sahibi idi. Mustafa Kemal de, büyük bir seciye sahibidir. Musa, Mısır'da esarette inleyen İbranileri kuvvetli pazu ile kurtardı. Mustafa Kemal de, esarete alınmak istenen Türkleri dahi kuvvetli pazu ile kurtardı. Musa, esaretten kurtardığı İbranilere hayatın ehemmiyetini anlatarak, hayat-ı içtimaiyelerini dünyevi kavanin ile tesbit, takviye ve tersin etti. Mustafa Kemal de esaretten kurtardığı Türklere, hayatın ehemmiyetini anlatarak hayatı içtimaiyelerini dünyevi kavanin ile tespit, takviye ve tersin ediyor. Musa, beni beşerin saadeti için çalıştı. Mustafa Kemal de, beni beşerin saadeti için çalışıyor..." Ve böyle devam ediyor, "Musa, ilahi peygamber olmakla beraber, dünyevi, sosyalist ve hatta biraz komünist bir peygamberdir" vaazı Karşısında tereddüde düşecekleri için, "Tevrat meydandadır" yollu buyurduktan sonra, "Mustafa Kemal, peygamberlik sahasında Musa'ya benziyor'' kelamı ile damgayı vuruyor. Artık hem bir Mesih ve hem de bir Musa Peygamberimiz var. Türkiye judaizminin müderris-i azam'ı Avram Galanti Hoca'va borçlarımız, her sayfada artmaktadır. Okumayı sürdürüyoruz.

Ne güzel de uyduruyor! Ne güzel de yakıştırıyor, demek istiyorum.

Almanca uydurması, "du hast ja keine ahnung wie gross du bist Mustafa Kemal" idi, bunu da, Profesör Avram Galanti'ye borçluyuz. Türkçesini de, "Sen, büyüklüğünün farkında değilsin ey Mustafa Kemal'", Avram Hoca'dan öğreniyoruz. Çok doğrudur; aslının, "sen güzelliğinden haberdar değilsin, ey Berlin!", Almanca bir şarkı sözü olduğunu da Galanti haber vermektedir. Kırım yıllarındandır.

Ne kadar isabetli, anlatmak zordur.

Büyüklüğünü anlatmak da, en çok Mustafa Kemal'e zordu. Zorluk, hep baştadır."[16]

Kurtuluşu  başkaları başarmış, Kemal Paşa kendisine yakıştırmışmış!..

Ne kadar şaşırtıcı değil mi; İzmir'in ve İstanbul'un işgalinden sonra İstanbul Kemal Paşa Hazretleri'nin İngilizlerden pasaport alarak Samsun'a sefer eyleyebildiğini bildiğimize göre çok erkenden işgal şehrimizde, "kurtuluşa kadar" bir tek bombalama, bir tek suikast, bir tek siyaseten yangın çıkmamıştı. Öyle mi, değil mi ve eğer öyleyse bi hakkın utanç vericidir. Gecikmiş utancımızı kayıtlara düşüyorum "milli" bir iş yapıyorum.      

Kuruluşta, Mustafa Kemal'den çok daha komple "kemalistler" teşhis edebiliyorum.

Kemal Paşa Hazretleri, adını verdiler.

Heykeli oldular.

Kuruluşta kemalistler, Mustafa Kemal'den ilerdedirler.

Kaldı ki çökmektedir.

Zaman-dışı rasyonalite var mı; henüz çöküşü, minimalizme bağlamak aşamasında değilim. Ancak çöküşü kavrayamayanların minimalist olduğunu kavrayabiliyorum.

Sovyetler, tepeden çökmüştü. Önce tepeleri çürüdü ve sonra yıkık taş bile atmadılar. Çökerken farkında bile görünmediler; tepedekiler kavrayamadı ve tabandakiler fark etmediler.

"Ey Türk Gençliği!",  artık uçurumun dibindedir.

Ve gerçekten bu düzenin temellerindedir. Çöküş mü, işte budur.[17]

Şimdi "Cumhuriyet" çökmektedir; kendi zıddını, temel yıkıcılarını, yaratabilmiş ve kendini, kendi devamından koruyabilmek tutuculuğuyla, kendi eliyle, zıddına teslim etmiştir. Mükemmel, dört başı mamur,, bir çöküş tablosunun önündeyiz; her çöküş, dirijanları babında bir miyobi veya aymazlık halidir, bunu da tekraren müşahede edebiliyoruz. O halde Cumhuriyetin zıddı kadroları yetiştirmeyi ve Cumhuriyet'i zıddına teslim etmeyi, teslimiyetçilerin anlamaları imkânsızdır; buna "anlaşılmazlık teoremi" diyebiliriz.

Travesti'lerin eski hallerini anlayabildiklerini sanmıyorum. Yine de daha iyi bir benzetme ile anlatamadığım için özürlerimi yazabiliyorum; hal şu ki, teslimiyetçilerin, teslim ettikleri ile şiirsel bir münasebet içinde olmaları mümkündür, bu teslim edenlerin teslim alanlarla özdeşleşmeleri halidir. Bir başka açıdan yaklaşacak olursak, bakırcının yaptığı ibriğe tapınması halidir."[18]

"1980 Kemalizmin Sonu" ise, niye ülkeyi Mustafa Kemal'den kurtaran(!) Kenan Evreni Seveceğine kin tutuyorsun?

"Önce, 1979 yılında, "Sosyalist İktidar" Dergisi'nde ve bir yıl sonra da, "Bir Yeni Cumhuriyet İçin" adıyla çıkan kitabımda yer aldı. "Yeni Cumhuriyet", 1980 Eylül Ayı, başında okuyucuya ulaşmıştı ve silahlı kuvvetlerin iktidara el koyacağını da haber veriyordu. Kitap çıkmıştı ki, 12 Eylül'de, haber verilen "el koyma" gerçekleşti.

Eylülist Darbe'nin üniversitelerde yaptığı tasfiye hareketi de, Profesör Erdem Aksoy ve Profesör Tunçer Bulutay ile birlikte benimle başlıyordu; önce biz üçümüz üniversitenin dışına çıkarıldık ve sonra arkasının geldiğini biliyoruz. Arkasından "Yeni Cumhuriyet" yasaklandı ve ben de sekiz yıl hapse mahkûm edilerek Sultan Ahmet mahpesine kapatıldım. Başka nedenler ileri sürülmüştür, gerekçe de farklıdır, hükümde, benim, "şeytana pabucunu ters giydirecek kadar zeki" olduğum da yazılıdır. Bunlar ayrı, ben hep, buraya aldığım birkaç sayfadan dolayı mahkûm edildiğimi ve kitabın yasaklandığını düşündüm. Kararda yoktur, ancak, hala aynı düşünceyi koruyorum.

Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyacağını, Necmettin Erbakan'ı hapse atmakla, Erbakan'dan daha çok dincilik yapacağını haber veriyordum. Bunlar "inanılması çok zor" haberlerdi; doğru çıktılar. 

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin zoruyla, ülkeye görülmemiş bir dinsellik giydirdiler. Daha önceden başlamıştı, ancak, eylülist rejim, dincilikte, ölçü tanımıyordu, yaşadık.

Düzen, insanını değiştirmek ve edilgen yapmaya muhtaçtı, başka yol bulsaydı öyle yapardı ve dinsellik tek yol göründü. Neden-sonuç ilişkisini kuramayan, akıl yürütme kabiliyetini yitirmiş bir halka ihtiyaç vardı; bu halkın sürüleşmesi demektir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bunu "kurtuluş" sayıyordu ve saymayanları tasfiye ettiler.

Din eğitimi veren okulları, İslam'ı ve diğer dinleri öğretmek için değil, halkı, bilgisizleştirmek için açtılar. Bilgisizleştirmede kütle üretimi için en iyi fabrikaları bulduklarına inandılar. Bunun, Kemalizm'in sonu olduğunu biliyorlardı ve tereddüt etmediler.

Oligarşi, fabrikalarda sükûneti, böylece bulabileceğini görüyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği'ni için yıkmak ve dışından kuşatmak üzere İslam'ı bir politik program haline getirmişti. Silahlı Kuvvetler, aynı yörüngeye girmekte hiçbir güçlük görmüyordu. Kemalizm'i red sürecini hızlandırdı. 12 Eylül, 12 Mart "in eksikliklerini tamamlama ve programı çabuklaştırma rejimidir."(Sh:279-280)

Türklerin Hiç İmanı Olmamışmış!

Mustafa Kemal Paşa'yı "Mesih" görmek de, "İngiliz adamı" saymak da, bir ve aynıdır; bunların yeri anaokulu'dur. En hakiki Kemal Paşa ise, masal 'dadır.

Namık Kemal, hayata tek kişi girdi ve çok-kişi oldu. Bu, dahi-aydın hali'dir.

Mustafa Kemal ise çok kişi'nin heykelidir. Bu, sınırlı koşullarda, kazanan önder-hali'dir.

Devamla, Sultan Hamid'i minimalist tesmiye edemeyiz; ürkek idi, çaresizdi, özgürlükten korkuyordu, tavizkar, fakat hiçbir zaman, minimalist olmadı. İrani Cemaleddin'i, şia damgası yememesi için, "Afgani" kabul ederek pan-islamizme sarılmasını da böyle anlayabiliriz. Batı'da kaybedilen toprakların karşılığında, imparatorluğu Şark'a kaydırmayı planlıyorlardı. Pan-İslamizm'inin altında bu yatıyor ve din, Türkler de hep politika'dır. Bu nedenlerde, Türklerin dini oldu, amma imanı olduğunu görene rastlamıyoruz."[19]

Bazı Yalanlara ve kasıtlı yamultmalara "doğru" nazarıyla bakılmasını sağlamak amacıyla, rüşvetli kelam cinsinden "Gizli Tarih" kitabında bazı gerçeklerde yazılmış:

Kıbrıs ve İsrail bağlantısı:

Kıbrıs'ın Osmanlı'dan koparıldığı zamanda, en güçlü emperyalist ülke olan Büyük Britanya'da Yahudi kökenli Disraeli başbakandı. Kıbrıs'ın bir bölümünün Türkiye'ye geçtiği tarihte en büyük emperyalist ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'ni de bir Alman Yahudi'si olan Kissinger yönetiyordu. Cumhurbaşkanı Nixon idi, ancak Nixon, şimdi öğreniyoruz, bir Yahudi gazetecinin açıkladığı skandal ile "watergate" deniliyordu, paralize olmuştu, istifa ederek hapisten kurtulmanın yollarını arıyordu.

Demek ki muzaffer askerlerimiz İzmir'e girdiklerinde, 1922 Sonbaharı, Filistin'de İngiliz mandası kuruluyordu. Ve 1948 yılında, Türkiye, Amerikan mandası altına girerken, ilanı 1947 Baharı'nda idi, Filistin'de, Israel Devleti ortaya çıkıyordu. Bu arada, Türkiye'nin bir "iç savaş" ile paralize olduğu da iddia ediliyordu. Bir birleşik kap mı, yoksa yapay ayrılık mı; her halde masal'dır.

Masallar da heyecan verebiliyor, 1922 yılında, Türk askerleri, Elenleri Ege'den kovarken, Filistin'de, Israel üzerinde İngiliz mandası oluşturuluyordu. 1948 yılında, Truman tarafından, Israel Devleti kurulurken, 1947 yılında, Türkiye, Amerikan mandasını davet ediyordu. 1958 yılında ise, Israel Devleti'nin kurucu Başbakanı ve Osmanlı tabiiyetinden Ben Gurion, tıpkı bir masaldaymış gibi, tebdil-i kıyafet Ankara'ya düştüğünde, İsraîloğulları ile Türkleri, "tamamlayan kavimler, complementary nations, ilan etmişti. Hepsini not ediyoruz.

Bu association dizisi masalımsıdır. İnanmak zordur, demek istiyorum.[20]

Türkiye'de Mossad katliamları:

Önce, Uğur Mumcu katledildi ve bunu Jandarma Umum Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'e suikast tamamladı. Uçak kazasıydı, amma, ben anında, "vezir düşürmesi" tabir ettim, Eşref Paşa, Almanya'da yetişmiş tek yüksek komutandı ve arkasından Devlet Başkanı Özal'ın, beklenmedik ölümü geldi. Şu anda, başta ailesi olmak üzere, Turgut Bey'in zehirlendiğine inananlar artmaktadır. Demek ki, darbe darbedir ve bütün unsurları ihtiva etmektedir. Devam ediyoruz.

Profesör Çiller'in soğuktan gelerek başbakan ve Demirel'in de cumhurbaşkanı olmaları, işte bu kan selinden sonradır. O tarihte SHP başında Erdal İnönü olmasaydı, Çiller Başbakan ve Demirel Cumhurbaşkanı olamazdı, çok gayretkeş olmuştu. Şimdi Erdal İnönü'nün önemi; katkısı olan her işte, İsrael parmağı görüyorum.

Yetmedi, görev taksiminden sonra Sivas Katliamı geldi, aydınlar. Sivas'ta diri diri yakıldılar. Demirel, cumhurbaşkanı, Çiller başbakan ve Erdal İnönü yardımcısı idiler. Aydınlar saatlerce yakıldılar.

Çiller, daha sonra, bir İsrael gezisinde, bir zamanlar Osmanlı mülkü olan topraklar için, tevratik "vaad edilmiş" topraklar kabulünü tekrarladı. Önceki bölümde sözü edilen, Erbakan'ın İsrael ile gizli ve çok önemli antlaşmavı imzaladığı zaman, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanıydı. Böylece misyonunu tamamladı, şimdi daha iyi görüyoruz.

Geldiler, imzaladılar, gittiler.[21]

İsrail'in Kurulması:

Bazen tereddüde düşüyoruz; hangisi masal, bu soruyu sık sık formüle etmemiz yerindedir. Kesin rakamlar bilinmiyor, Sultan Hamid'in hükümranlığının bir bölümünde, 1882-1903 tarihleri arasında, Osmanlı toprağı Filistin'e göçen Yahudiler, 20-30 bin arasında tahmin edilmektedir. Hamidiye ve İttihat-Terakki devirlerinde, 1904-1914 yıllarında ise 35-40 bin arasında Yahudi, Filistin'e yerleştiler. 1919-1923 arasında ise 35 bin mülteci not ediliyor; tahmin edilebileceği üzere savaş yılları hakkında bilgiye sahip değiliz. Ancak bu bilgilerden, Hamidiye ve İttihat ve Terakki iktidarlarında, Osmanlı Filistin'de, Yahudi yerleşimcileri için açık kapı politikası uygulanmıştı; öyleyse, masal ile resmi tarihi değiştirmek durumundayız.

Gelenlerin çok büyük bölümünün Rusya İmparatorluğu topraklarından göç ettiklerini biliyoruz. Rusya, başkalarının yanında, "pog-rom" sözcüğünü de bütün dillere ihraç ile yerleştirebilmiş haldedir, "massacre", katliam ya "kırım'" anlamındadır; Yahudilerin yaşadıkları yerlere giren kosaklar, yakıp yıkıp öldürüyorlardı, bu anlamdadır. Osmanlı Filistin'e göçen Yahudiler, pogrom anıları ile Rusya'ya kin taşıdılar ve sakladılar.

Göçenler Siyonisttiler. Kalanlar, "bundist'" ya da bolşevik oldular; kuşkusuz hepsi değil, politika yapanlar bunlardırlar. Bundist'leri, "alyansist" ya da benim önerdiğim terminoloji ile "rezervist" sayıyoruz. Siyonistler içinde Davud Ben-Gurion ile Vladimir Jabotinsky'yi özellikle hatırlıyoruz. İkisi de Konstantinopol'da bulundular.

Masallar, çok zaman gerçeğe çok daha yakındırlar.

Judaik tarihin son derece tartışmalı ve kavgalı olduğu vakası, bugün masal misali görünüyor: Jabptinsky, dünya siyonist hareketinin istasyon şefi olarak İstanbul'da idi. Ben-Gurion. istanbul Hukuk Mektebi'ni bitirip Meclis-î Mebusan'a girmeyi planlıyordu ve görünüşte rezervist bir çizgi izliyordu. Rezervizm, proto-siyonizm olarak da tezahür edebilmektedir; Jabotinsky ile Ben-Gurion"un yolları, Birinci Dünya Savaşı'nda sert bir şekilde birbirinden ayrıldılar. İlerde Jabotinsky, ayrı bir Siyonist örgüt ve Ben-Gurion ise Israel Devleti'ni kurdular.

Ben-Gurion, realist miydi yoksa Rusya'ya kin ile mi yanıp tutuşuyordu; savaşta, Alman-Osmanlı cephesinin galibiyetini istiyordu, Rusya'nın yenilmesi ile özdeştir. Jabotinsky, Rusya yajdnmi geri plana atabiliyordu; Israel'in kurulmasını, Osmanlı Devleti'nin tarihten silinmesine bağlıyordu; siyonist güçleri, İngiltere emrine vermeyi savundu. Cemal Paşa'nın Filistin'den çıkardığı ve Mısır'a yerleşen Yahudilerden "sion katır birliği" kurma projesi, Trumpeldor ile birlikte, Jabotinsky'ye aittir. Bu birliğin Londra tarafından kabulü ile Gelibolu'da Türklere karşı savaşmış olduğunu haber veriyorum, gizli bırakılan tarihtendir. Demek ki, Türkler, Gelibolu'da sadece Anzaklar ile değil bir de Yahudiler ile savaştılar. Hoş, Türk tarafına bir Alman Yahudi'si komuta ediyordu ve diğer taraftan, Sion Katır Birliği eratının büyük çoğunluğunun ise Rusya Yahudisi olduklarını tahmin edebiliyoruz.

Burada, en passant, Lloyd George, Truman ve baba-oğul Bush'ları aynı sepete koymanın zamanı gelmiş olmaktadır. Bu yeni diziye ise, Llyod George'un Sykes-Picot mutabakatını bir zihin egzersizi haline getirdiğini tespit ile başlamak isabetlidir; tamamım değilse de önemli bölümünü çöp sepetine atıyordu. Çöp sepetine düşenler, İtalya ve Fransa'ya yapılan vaadlerden vazgeçmekle, Büyük Britanya'nın, Musul'a, Filistin'e ve Irak'a yerleşmesi anlamındadır; mutabakatı revizyona tabi tuttuğunu görüyoruz."[22]

Truman Doktrini ve Yahudi'nin Amerikan Hegemonyası:

Siyaseten doktrin vaz edenler, hep alık mı; Harry Truman'ın adındaki "S." harfinin sırrı henüz çözülmemiştir, anne-babasının, Harry'nin, "Shippe" ve "Solomon'" dedesinin adlarından birisine karar verememeleri nedeniyle, bir harf olarak bıraktıkları rivayet edilse de, biz yine de smiling" sözcüğü yerine geçtiğini düşünmekte hiçbir sakınca görmüyoruz. Hep gülüyordu; Rooseveif in vakitsiz ölümü üzerine, başkan yardımcısı olan bu köylü oğlu çiftçi birden bire kendisini Amerikan başkanı bulmuştu, adı, Amerika'nın "büyük" başkanları arasında geçiyor. Anılarında, ağlamasa bile pek şaşırdığını ve büyük bir panik yaşadığını haber veriyor; entelektüel Rooseveif in yerine gelen bu üniversite görmemiş taşralı, atom bombasının atılması emrini verirken ise fazla tereddüt göstermiyordu. Hep gülen bir adamdı.[23]

Hem Sultan Hamid ve hem de yerini alan İttihat ve Terakki Hükümetleri, Berlin yanlısı politika izliyorlardı. Bu, Siyonist ve İslamist politikalardan bir sentez yaptıkları anlamındadır.  

Çanakkale'de Komutan, Almanya'da hala ve 1915 yılında Türkiye'de "Gelibolu Kahramanı" tesmiye edilen Liman Paşa'nın, "Lernan" da yazılıyor, Alman General Liman von Sanders'den söz ediyorum, Yahudi olup bazı kaynaklara göre Çanakkale Savaşı sırasında hususi koşer mutfağı bulunuyordu. Hem "leraan" ve hem de sander veya "sanders" adlarını Yahudiler taşıyorlar.

Hürriyetin Çıkışı

Israel Devleti'nin kuruluşu 14 Mayıs 1948 yılında ilan edildi. Hürriyet Gazetesi ise 1 Mayıs 1948 tarihinde yayına başladı.

29 Kasım 1947 tarihinde, Birleşmiş Milletler, Israel Devleti'nin kurulmasıyla ilgili kararı almıştı. Demek kuruluş ve çıkış için yedi aylık bir hazırlık zamanı gerekmişti. Sonra tartışmaların başladığını hatırlıyoruz.

Gazete, adının yanında, "Türkiye Türklerindir" ilanını yapıyordu, 1948 yılı için çok şaşırtıcı bulmamız isabetlidir. Ancak Çanakkale savunmasını yerinde izleyerek bize hayli kıymettar malumat bırakan, Amerika Birleşik Devletleri Konstantinopol sefiri Morghentau, Alman Yahudi'si olup Talat Paşanın nerede ise sırdaşıydı, Talat'ın bu lafı çok tekrarladığını da haber vermektedir. Demek hayli eski bir kelamdır.

Hürriyet neşri tarihinden itibaren "Yahudi" damgası yemişti, öyle rivayet olunduğunu biliyoruz. Resmiyette bu rivayet pek çok defa tekzip edilmişti, gazetenin sermuharririnin, 1949 yılında, bunu yalanladığını, yayınlamıştım. Bazı araştırmacılar da, Siyonist kaynaklarda bir gazete ihtiyacına dair işaretlere rastlansa da Yahudi teşkilatlarınca sermaye konduğu yollu malumat olmadığına dikkati çekiyorlar. Yerindedir."[24]

 

 

Siyonistlerin Türk ırkcılığı:

Bu uyanlarla, bir birlikte çıkışı tespit edebiliyorum; Siyonizm ile turanizm çıkışları, nerde ise, aynı on yıldadır. İkisinde de bir "ana" yurt tarifi ve tespiti var; bizde turanizm" tespiti Ziya Bey'e bağlanıyor ki, en yakın çalışma arkadaşının Moiz Kohen olduğunu biliyoruz. Daha sonraki yıllarda Munis Tekinalp adıyla Kemalizm' kodifiye eden Kohen'in, Siyonist kongrelere katıldığını ve Osmanlı topraklarını "vaat edilmiş" ülke ilan ettiğini biliyoruz. O halde Siyonizm ile turanizm'i simetrik iki program olarak düşünebiliriz ve her halde, Siyonizm, etkileyen rolündedir.

İki yanı var, turanizm'den söz ediyorum, birisi "Büyük Türkiye" çağrışımını içeriyor ve ikincisi, "Büyük Türkiye" Projesi'ni ölüme götürüyor. Bir bataklıkta ölümdür ki ölümlerin en kötülerinden birisi sayıyorum.

Bu ayrı, ancak turanizm'in "Büyük Türkiye" çağrışımını görmeden hep kötülemek, minimalizm'i açığa veren bir yaklaşım olmalıdır. Bu çerçevede, her yıl yapılan ve bir ilkokul müsameresini aşamayan Sarıkamış Gösterileri de minimalist ayinler arasında yer alıyorlar. Bazan daha gürültülü yapıyorlar; gürültünün yüksekliği ile ülkenin küçülmesine yatkınlık arasında bir korelasyon kurabiliyorum.

Açıklaması, masal'dadır.

Jön Türkler, bugünkülerden çok daha az dindardılar.

 

 

Kompozisyonları da daha laik olmalarını zorluyordu. Kaldı ki, Alliance Üniverselle Israelite programı da laisizmi gerektiriyordu; marjinal olduğunu düşünmek de bir falsifîkasyon'dur, dolayısıyla, jön türkizm'de pan-islamizm sadece dildedir. Jön Türklerin büyük önderi Enver'in İç Asya'da ölmesine rağmen turanist bir ideolojisi yoktu; Enver, maksimalist olmakla beraber turanizmi ciddiye almıyordu. Ciddi olduğunun kanıtlarından birisidir. Mustafa Kemal ise minimalist olduğu için, by definition, turanizme uzaktı. Ancak Enver'in pan-türkist programı daha ciddiye aldığını düşünebiliyoruz. Bununla birlikte Suriye'yi tahkim etmeyi ve Mısır'ı yeniden almayı planladıklarını biliyoruz. O halde ortada hayli sulandırılmış bir pantürkizm olduğunu tespit edebiliyoruz."(Sh:15)

Enver ile Hamid arasında bir devamlılık var. Kemal'de ise ayrı bir derinliği teşhis ediyoruz. Ancak Enver, yine de daha fazladır, gözü pek, hayalci, yenilmeyi bilmeyen ve hep bir teşkilat kurandır. Pan-islamizme pan-turanizm işte bu dönemde ekleniyor; maksimalisttiler İslam'ı aşıp iç Asya'ya doğru yayılmayı, kuruyorlardı; pan-islamizm ve pan-turanızm dillerindedi, Asıl inandırmak istediklerine hiçbir zaman inandırıcı olamadılar; hem Osmanist ekspansiyonizmi biliyorlardı ve hem kurtuluşlarını Garb emperyalizminde buluyorlardı.

İttihat Terakki'nin Sebataist Paşaları:

Şark'a doğru, panturanizm'a ihtiyaç duydular; Enver eline aldı. Cenuba doğru Panislamizm'ı yol açıcı saydılar. Musul, Bağdat ve Basra elde sanıyorlardı, Suriye ve Mısır ı geri alma işini Cemal üstleniyordu. Cemal Paşa, çoktan, Suriye Kralı misli davranıyordu; maksimalist idiler. Bir büyük savaşta yenildiler ve iç savaşta kırıldılar.

Pratik Türkçülüğü incelerken en çok Talat'a bakmak isabetlidir, o zamanlar Siyonist Almanya'ya en çok Talat güveniyordu ve Yemen'den sonra, kendini orada güvenli hissediyordu. Yerini Ermeni fedailerine Almanların haber vermiş olması ihtimal dâhilindedir; İngiliz gizli servis elemanları da olabilir, bilemeyiz, katleden de orada beraat ediyordu işi bitmiştir. Belki de en temkini. Talat idi ve triumvira içinde bu dünyadan ilk önce Talat göç etti ve yine trıumviradan Talat, daha sonrakisini tarihte, hiç eleştirilmedi. Dikkat çekçidir.

Alliance Üniverselle Israelite'de, Edirne'de "öğretmen" idi; bu ise, hep saklı tutuluyordu. Celal Bayar'ın, aynı okullarda talebe olduğu da hep mahfuzdur, o kadar öyle ki, bu rivayetten bir türlü emin olamıyoruz; ancak, yıllar sonra da olsa. Talat'ın cenazesini Bayar'ın getirdiğinden eminiz. Mektep bağı mı, Alyans İsraelit mi, tam masallara uygun düşmektedir.

Hep Selanik ve İzmir'i biliyoruz. Nedense Edirne'de Yahudilerin çok ve güçlü olduklarını hep ihmal ediyoruz. "Edirne'nin İstirdatı" önemlidir ve Talat'ın canla başla çalıştığını biliyoruz.

Cemal ile Enver ise çok daha saftılar, "naive" sözcüğü çok daha uygun düşmektedir; her ikisinin ihtilal haritasına gelince, idrake sığmamaktadır. Moskova'da, Roy ile tanıştılar, Hintli idi, ihtilalciydi, Cemal ve Enver, Komintern dirijanı Roy'u, Sovyetler'den daha çok kendilerinden telakki etmek için bu kadarını kâfi buldular. Ölümlerini hızlandırabilecek projelerini, Roy'a verdiler. Peki, Roy, kime; ölümlerinin çok geç kalmadığını biliyoruz."[25]

 



[1] Sh:123

[2] Sh:194

[3] Sh:53

[4] Sh:68-69

[5] Sh:92

[6] Sh:77-78

[7] Sh:79

[8] Sh:81-82

[9] Sh:98

[10] Sh:105

[11] Sh:107

[12] Sh:113

[13] Sh:117

[14] Sh:111

[15] Sh:134-135

[16] Sh:136

[17] Sh:17

[18] Sh:50

[19] Sh:70

[20] Sh:48

[21] Sh:286

[22] Sh:45

[23] Sh:37

[24] Sh:47

[25] Sh:73


Bu yazarin diger makaleleri

ABD büyükelçisi Ros Wilson DTP dışındaki partilerdeki ve AKP'deki, Kürt...
Devami
  Nasıl, ne zaman ve kim tarafından seçileceği hala belli...
Devami
  Türkiyede'ki Kuvay-ı Milliye dirilişini, Erbakan'ın D-8 ler girişimini, Rusya...
Devami
  Müzakere Tarihi Kopardık Diye Kimse Övünmesin Avrupa'yı Fethetmiyor, Teslim Oluyorsunuz!.. Girmek...
Devami
  ATATÜRK'Ü sağ ya da sol ekonomik ideolojilere kapılmış, ya...
Devami
  Petkim'i apar topar Yahudi'ye verdiler! Acelelerinin nedeni bir Yahudi'ymiş!...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 9924

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR