Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE'Yİ HIRİSTİYANLAŞTIRMAK VEYA İSLAMİYETİ ILIMLAŞTIRMAK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

Papa ve Avrupa, İslam'a hakaret edip, Müslümanlara saldırırken, AKP İktidarı hala Avrupa'nın sinsi ve stratejik isteklerini yerine getirme telaşında

Vatikan'a Vakıf Hediyesi

AB uyum yasalarını çıkarmak için 19 Eylül'de Meclis'i olağanüstü toplantıya çağıran AKP'nin çıkaracağı tasarılar arasında Vakıflar Yasa Tasarısı da bulunuyor.

Komisyon görüşmeleri sırasında yoğun tartışmalara ve Sevr dayatmalarını içerdiği eleştirilerine neden olan Vakıflar Yasa Tasarısı, Avrupa Birliği teslimiyetçiliğinin vardığı noktayı gösteren somut bir örnek olarak değerlendiriliyor.

Söz konusu tasarı Avrupa ve Vatikan'ın en çok önemsediği yasa tasarısı. Çünkü bu tasarı yasalaşırsa, Vatikan ve Avrupa binlerce mülk ile birlikte Ayasofya Camii'ni de azınlık mülkü olarak geri isteyebilme şansına kavuşuyor!  

Papa İslam Dünyası'na hakaret edip saldırıyor... Avrupa Birliği, Papa ile elbirliği yapıp Türkiye'nin altını oyuyor. Ama bütün uyarılara kulak tıkayan AKP iktidarı hâlâ Avrupa Birliği ve Papa'yı memnun etmek için taviz üstüne taviz vermekten çekinmiyor.

AB uyum yasalarını çıkarmak için 19 Eylül'de Meclis'i olağanüstü toplantıya çağıran AKP'nin çıkaracağı tasarılar arasında Vakıflar Yasa Tasarısı da bulunuyor. Alt komisyon görüşmeleri sırasında yoğun tartışmalara neden olan ve Sevr dayatmalarını içerdiği eleştirilerine neden olan Vakıflar Yasa Tasarısı, Avrupa Birliği teslimiyetçiliğinin vardığı noktayı gösteren somut bir örnek olarak değerlendiriliyor.

Söz konusu Vakıflar Kanun Tasarısı Avrupa'nın isteği doğrultusunda Gayri Müslim azınlıklara bir çok ayrıcalık tanırken, yabancılara da Türkiye içerisinde vakıf kurma hakkı veriyor. Aynı düzenleme ile yabancı vakıfların Türkiye içinde her türlü faaliyette bulunmasına imkan tanınıyor. Birçok kesime göre bu düzenleme özellikle son dönemde tartışma konusu olan ve endişe verici boyutlara ulaşan Misyonerlik faaliyetlerini daha kolaylaştıracak ve yasal altyapıya kavuşturmuş olacak.

AKP hükümetinin AB Uyum Paketi içerisinde öncelikli tasarılar arasına aldığı Vakıflar Kanun Tasarısı gayrimüslim azınlıklar için Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan Cemaat Vakıfları'na pek çok ayrıcalıklar getirdiği gibi pek çok da haklar tanıyor. Tasarı bir zümreyi destekleyici nitelikte yani gayri Müslimler için vakıf kurulmasını öngörürken, Anadolu'da isimsiz veya müstear isimle hazineye geçmiş pek çok kilise ve gayri Müslim arazilerinin de tekrar gayri Müslimlere verilmesine olanak sağlıyor.

Azınlık vakıflarının üzerinde hak talep ettikleri ve vakıf mülkü arasında saydıkları binlerce mülk arasında Ayasofya Camii'nde bulunuyor. Konunun uzmanları söz konusu düzenlemelerin yasalaşması halinde Avrupa'nın ilk iş olarak Ayasofya Camii'nin kiliseye çevrilmesi ve azınlık vakfı malı olarak tescil edilmesini isteyeceğini belirtiyor. Bunun yanı sıra üçüncü şahıslara geçmiş binlerce bina üzerinde de hak iddia edecek olan azınlık vakıflarının Türkiye'nin kendi getirdiği düzenleme ile kendini zor duruma düşüreceği vurgulanıyor.

Söz konusu Vakıflar Yasa Tasarısı'nın bu tartışmalı düzenlemelerinin hayata geçirilmesi konusunda en fazla ısrarcının Avrupa ve Vatikan olması bu endişeleri daha da dikkat çekici hale getiriyor.[1]

Papa, şiddeti İslam'la özdeşleştirmeye çalışıp paranoyasını devam ettiredursun, son 10 günün ölüm bilânçolarını yansıtması bakımından hazırladığımız bazı haber özetleri, şiddetin kimlerden nasıl beslendiğini ortaya koyması bakımından ibret verici.

15 Eylül 2006: Bağdat'ta 2 günde 100'den fazla ceset

Irak'ın başşehri Bağdat'ta en az 51 ceset bulundu. Irak hükümet sözcüsü son 24 saat içinde en az 51 kişinin cesedinin bulunduğunu kaydetti. Cesedi bulunan kişilerin öldürülmeden önce gözlerinin, kollarının ve bacaklarının bağlandığı belirtilen açıklamada, cesetlerde işkence izleri de bulunduğu bildirildi. Aynı gün, 115 kişinin de yaralandığı bildirildi.

13 Eylül 2006:  Bağdat'ta Pazaryeri can pazarı

Bağdat'ta Pazaryerinde meydana gelen patlamalarda 61 kişinin öldüğü kaydedildi. Ayrıca amerikan askerinin açtığı ateş sonucunda da yaralananlar olduğu belirtilirken, net yaralı sayısı ile ilgili bilgi verilmedi. Son bir hafta itibariyle başkent Bağdat'ta meydana gelen çatışma ve patlamalarda ölenlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor.

12 Eylül 2006: NATO operasyonunda 40 sivil öldü

Afganistan'da NATO'nun düzenlediği operasyonda en az 25 sivil hayatını kaybetti. Yerel yetkililer ve bir insan hakları örgütü, NATO'nun eylül başında başlattığı operasyonda en az 40 sivilin öldüğünü duyurdu. Kandahar'ın batısındaki Zari ve Pençvayi yörelerinde çatışmalar yüzünden 7200 aile de evini barkını terk etmek zorunda kaldı.

11 Eylül 2006: 500 Taliban üyesi öldürüldü

Afganistan'daki NATO yetkilileri, Medusa adını verdikleri operasyonda 500'den fazla Taliban militanının bertaraf edildiğini açıkladı. Yetkililer ayrıca çatışmalarda sivil kayıplar da olabileceğini söyleyerek, bunların sayısının belirleneceğini kaydettiler.

10 Eylül 2006: Afganistan'da 94 Taliban üyesi öldürüldü

Pencvayi ve Zari bölgelerinde dün gece başlayan ve bu sabaha kadar süren operasyonda, 94 Taliban militanı öldürüldü. Operasyon sürüyor... ISAF'ın 2 Eylülde Afgan güvenlik güçleriyle işbirliği içinde başlattığı "Medusa" operasyonunda, bugüne kadar yaklaşık 420 militanın öldürüldüğü belirtiliyor.

10 Eylül 2006: Afganistan'da açlık tehlikesi

Kuraklığın hüküm sürdüğü Afganistan'da, milyonlarca insanın açlık tehlikesiyle yüz yüze olduğu bildirildi. Açlık tehlikesinin can alma boyutlarına ulaştığı belirtilirken, NATO gücü Afganistan'a gıda yerine bomba yağdırmaya devam ediyor. Hasat kaldırma oranının yüzde 95 oranında düşmesi ve NATO'nun Taliban üyelerine yönelik başlattığı kapsamlı bombardıman dolayısıyla ekim alanları tarihin en büyük kıtlıklarından birini yaşıyor.

08 Eylül 2006: NATO'dan Afganistan'a ek güç kararı

NATO Askeri Komite Sözcüsü Albay Brett Boudreau, ''Tüm ülkeler, taahhüt edilmiş olan sevkıyatın tamamlanması gerektiğine ilişkin olarak, mutabakata vardı'' dedi. NATO yetkililerine göre ittifak üyeleri, NATO'nun bu ülkedeki barışı koruma misyonunu yerine getirebilmesine yönelik personel ve silah desteğinin ancak yüzde 85'ini karşılamış durumdalar. Yetkililere göre ülkeye 2.500 asker takviyesi daha yapılması gerekiyor.

06 Eylül 2006: Türk askerine ahlaksız teklif

NATO operasyonları Afganistan'da her gün 100'e yakın insanın ölümüyle sonuçlanırken, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ve askeri komutan James Jones, operasyonda Türk askerlerinin öncü rol oynaması gerektiğini söyledi.[2]

Osmanlının, dolayısıyla Türk varlığının yok sayıldığı bir dönemde, New York Times'de 14 Aralık 1918 tarihinde çıkmış olan bir yazıda şu satırlar yer alıyordu:

"Bize göre Türkiye'nin düzenli bir yönetime kavuşabilmesi için tek çare, ülkenin Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden derlenmiş bir yabancı yöneticiler grubunun denetimi altında yönetilmesidir.  Kendi kendilerini yönetmekten aciz olduklarını ispatlayan Türk'lerin ÜSTÜN bir kuvvet tarafından denetlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur."

Ve maalesef Türkiye'yi 10 Kasım 1938 den beri onlar ve onların uşakları yönetmeye başlamıştır.

Ülkenin şu anki fotoğrafı da bunların eseridir...

Londra çevrelerinde oldukça yaygınlaşan bir söylentiye göre Türk'leri devlet yönetimi konusunda eğitme görevinin ABD'ye verilmesi kararlaştırılmıştır.

Batı'nın rahley-i Tedrisinde okuduktan sonra Batı hayranı, kendi öz varlığına yabancı aydınlarımız, batılı patronlarından aldıkları emirle "Türk'leri adam etme" misyonunu üstlenmiş durumdadır...

Milli Mücadele sürecinde bu kafa yapısına sahip olanların bir kısmı İngiliz şemsiyesi altında, diğer bir kısmı ise Amerikan mandacılığından yanaydılar.

Meşhur İsmet paşamız da bunlardan ikinci gurubun başını çekenlerden birisi idi. Hatta bu değerli fikirlerini Sivas Kongresi'nde bile dile getirilmesini sağlamıştır.

Bugün bu kafa yapısının mirasçıları AB şemsiyesi ve himayesi altında Türkiye'de etnik ve bölücü kesimden İslâmî kesime, hatta Alevî toplumuna kadar değişik unsurları kışkırtıyor. Birçok konu AB'nin ilgi alanına giriyor. Artık gerek AB, gerekse IMF ve çokuluslu şirketlerin sözcüsü Dünya Bankası; nasihat ediyor, toplantılar yapıyor, yetkililere, taraflara yol gösteriyor, akıl öğretiyor, aba altından sopa gösteriyor, zaman zaman da utanmadan tehdit etmeye çalışıyor.

Görünen o ki Batı'nın yıllardır bıkmadan usanmadan Türkiye'yi ve Türk'leri hizaya sokma ve İslam'ı ılımlaştırma çabaları devam ediyor...

Batılı sırtlanların bu kadar cesaretlenmesinin tek sebebi, şahsiyetsiz, dirayetsiz ve ferasetsiz yöneticilerdir.

Cumhuriyetin ilanıyla doğrudan Hıristiyanlık propagandası yapmak yasaklanmıştır. Cumhuriyet Türkiyesi'ne hıyanet ve hakaret etmeyi âdet hâline getirmiş ahmak ve alçak unsurların yanı sıra Misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek isteyen kesim mensupları, şöyle bir fikir geliştirirler.

"Bütün bu insanları resmen ve ismen Hıristiyan yapamayız. Ama önemli değil. Esas bu insanları Hıristiyan'ca yaşamayı ve Hıristiyan felsefesini bunlara aşılamayı başarırsak mesele kalmaz."

AB dönem başkanlarından Jacques Delors'un "AB'nin bir Hıristiyan kulübü olduğu" yolundaki sözlerini teyit eden diğer AB yetkililerinin ifadelerini hatırladıkça; AB'ne giden yolun başlangıç noktası olarak, Tanzimat'tan itibaren gelişen olayları akıl süzgecinden geçirdiğimizde, ılımlı İslam safsatasının, Müslüman Türk'ü fikren ve fiilen Hıristiyanlaştırmak amacı güttüğü görülecektir.                                                                    

Ülkenin tam bir açık pazar olmasının şartlarını oluşturmak, Müslümanlığa karşı Hıristiyanlığın galebe çalmasını sağlamak "Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun" ana fikri olmuştur.

Bu fikri kısaca "Osmanlı bütünlüğünü korumak, ancak Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu giderek düzeltip, neticede onları iktidar yapmak" diye ifade edebiliriz.

Şu an o noktaya gelinmiştir!!! Türk siyasetindeki bazı kişilerin soy köklerini incelediğinizde, yukarda belirtilen hadisenin gerçekleşmiş olduğunu görmekte zorluk çekmezsiniz...

Bu politikanın temsilcilerinden Lord Palmerstone'un şu sözleri, bu gerçeği açıklaması bakımından kayda değerdir: "-Türklere, Müslüman oldukları için hiçbir şekilde taraftar değilim; eğer Hıristiyan yapılabilirlerse, son derece mutlu olacağım."

Bu istek doğrultusunda, Tanzimat Fermanı ilân edilirken, İngiliz Elçisi Canning, Sultan'dan "Müslümanların din değiştirme hakkını ilân etmesini isteme cüretini" dahi kendinde görebilmiştir.

Ne var ki sonradan ortaya çıkan Mustafa Kemal adında genç bir Osmanlı subayı batının bütün plan ve projelerini alt üst edecektir.

İşte bunun için, Barbar Batılının bir hedefi Milli Görüş'ü, diğer hedefi "ATATÜRK'Ü YOK ETMEKTİR"

Tazimatla başlayıp I. Dünya Savaşı'na kadar geçen sürede Osmanlı Türk toprakları üzerinde açılan misyoner okulları (azınlık ve yabancı misyoner okulları olarak 10.000 civarında okul); Batılı emperyalist devletlerin bizi kültürel sömürgeleştirme, Hıristiyan ahlakını yerleştirme hareketine giriştiklerini göstermesi açısından önemlidir.

Bu okullar yıkıcı faaliyetlerini sürdürmüş, meyvelerini toplamak hazırlığı içerisindeyken, Kurtuluş Savaşı'nı takiben kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ve Lozan sonrası Atatürk'ün büyük stratejisi ile hevesleri kursaklarında kalmıştır.

Bu gün ise sadece İstanbul ve civarında Dünya kiliseler birliği adı ile açılmış 250 ye varan misyonerlik faaliyeti gösteren yerler vardır.

İslamcılık oynayan AKP'ye sormak lazım: Bu yeraltı kiliseleri niçin ve kimlerin kanatları altında açılıp faaliyet yapmaktadır? Hatta pervasızca ülkenin her yerinde uyduruk İnciller nasıl dağıtılmaktadır?

Tayyib ekibinin ve Fethullah Gülen'in istediği şeriat Kuran'ın değil, Amerika'nın istediği bir şeriattır. Vatikan güdümünde bir şeriat, dahası Hıristiyanlaşmış bir İslam anlayışıdır.

Ülkemizde bulunan misyonerlerin, Halit ağa caddesinde bulunan dünya kiliseler birliği pastörü Maykılın ayda birkaç defa yaptığı Trabzon'a ziyaretlerinde Koç grubuna ait olan uçağı kullandığı konuşulmaktadır.

O zaman bu misyoner grubun ülke içindeki koruyucusunun da koç grubunun olduğu düşüncesi doğmaktadır...

Bugün gelinen nokta dünden farklı mıdır?..

Geniş bir beyin yıkaması yapılmaktadır. Kültürsüzleştirme ile kimliksizleştirme bizi millet yapan temelleri sarsmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin şehir ekonomileri, hayat biçimleri bakımından ülkenin geri kalan kısmına yabancılaşmaktadır.

Marazlı basın-yayın yoluyla:

  • a- Hiçbir insan için, bir Avrupalıya, Amerikalıya benzemekten daha güzel bir şey olmayacağı fikri ve Batı uygarlığı topluma benimsetilmeye çalışılır.
  • b- Hiçbir uygarlığın Avrupa ve Amerikan uygarlığından üstün olmadığı ana fikri geliştirilip, yerli halkın daima aşağılık bir varlık olduğuna, hiçbir zaman düzelmeyeceğine inandırılır.

Gelişmiş zengin emperyalist ülke yönetiminin etkisindeki kitle haberleşme (büyük basın; basın-yayın dağıtımının tekelleşmesi ve karşıt fikirlerin yayınlanmasının ve dağıtımının engellenmesi; radyo; sinema, televizyon, reklâmcılık) faaliyetleri ile netice alınmaya çalışılır.

Hani şu AB'ne girmek için olmazsa olmaz şartlardan insan hakları, anayasal vatandaşlık vb. ifadelerle, Türkiye'de 14 ya da 24 etnik grup yaratılarak; bunu Türk Devletinin üniter yapısını yıkmak pahasına kabul ettirmeye çalıştıkları dönemde bu misyonerlik çalışmaları, AB'nin dayatmalarıyla çakışmıyor mu?

Günümüzde en az ulaşılabilmiş Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde faaliyet hızlandırılmıştır. Kürtler, Alevîler ve Lazlar öncelikli hedef olarak seçilen topluluklardır.

Misyoner kuruluşların gücü; vakıf kaynakları, bağış, kilise gelirlerinden kesintiler ve gayrimenkul kiraları ile Batılı devletlerin hükümetlerinin gizli ödeneklerle finanse etmesiyle sağlanmaktadır.

Şah dönemi İran'daki rejim aleyhtarı şeriat yanlılarına destek verip ülkelerinde barındıran Fransa ve Almanya gibi sabıkalı ülkeler şimdilerde Kaplancılar vb. cemaatlere, azınlık ırkçılığı yapan kuruluşlara, PKK ve yandaşlarına bu amaçlar doğrultusunda kucak açmalarının nedeni, İslam'ı, Türk insanını veya Kürt insanını çok sevdiklerinden ve benimsediklerinden dolayı değildir.                                              

Batılı örgütler; Avrupa'daki, özellikle Almanya'daki Türkleri, Müslüman kimliği ile Almanlaştırma amacı gütmektedir. Bu proje ABD patentlidir. Hayata geçirilmesi ve Alman Devletinin çıkarlarına uygun şekillendirilmesi için çalışmalar son hızla sürdürülmektedir.

Alman İslâm'ı diye isimlendirilen bu stratejik çalışma iki amaca dayanmaktadır.

a) Almanya'daki Türklerden, Almanya'da bir İslâm azınlığı yaratmak;

b) Türkiye'deki üniter yapıyı parçalamak.

Alman resmî politikası, Almanya'daki Türk toplumunun "etnik bir azınlık" oluşturmasından korkmaktadır. Bunu engellemek için de 3 milyondan fazla olan Türk toplumunu bölmek ve kendi içinde kutuplaştırmak amacıyla kültürel kimliği öne çıkarıp, millî kimliği uzun vadede silerek, yerine "etnik" ve "Mezhepsel" kimlikleri geçirmeye çalışmaktadır.

Bu çalışmalar sonucunda Türkler ülkelerinden koparılmış, silik, yozlaşmış, kendi toplumuna yabancı; kimlik bunalımı içerisinde, ne Türk ne Alman olabilen kozmopolit bir topluluk hâlini alacaktır.

Bu amaca dayalı olarak Türkçe derslerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalar da hız kazanmıştır.

Ülkemizde Kürtçe yayın yaptırmak Kürtçe eğitim yaptırmak için çırpınan batılar kendi ülkelerinde bulunan TÜRK çocuklarının öğrenmesi gereken Türkçe dersleri kaldırtmışlardır.

Buna siz batı demokrasisi ve Haçlı emperyalizmi diyebilirsiniz...

Misyonerlik faaliyetinde bulunan tarafından kendi isimlerine olmasa da buldukları mayası bozuk bazı kişiler adına, anaokulu adı altında birçok okullar açılmıştır...

"Verheugen'in denetimine kızmamak gerek. Adaylık statüsünü istediğimiz anda bu şartları kabul etmişsiniz zaten. Üstelik bu yalnız bize uygulanmıyor, yeni adayların hepsi aynı süreçten geçiyor" ifadelerinin önümüze dikildiğini gördüğümüz an (bizleri son derece rahatsız eden gelişmeleri ve birtakım gerçeklerin Türk insanından gizlenmekte olduğunu bilmemize rağmen); Kopenhag kriterleri diye isimlendirilen bu emrivaki taleplerinin gerçek yüzünü gören Türk milletinin tepkisine karşı, olayı örtbas etme gayretindeki politikacının çirkin yüzünün ortaya çıkışı, suçluluk duygusu ile çözüm arayışı ve de kıvırışı tam bir gaflet, dalâlet hatta hıyanet belgesi niteliğindedir.

Türkiye'de ulusal bir onur ve bilinç olduğunu göstermek zorundayız. Yapılan ve dayatılanlar haysiyet kırıcı olup üniter yapımızı yıkmaya, yeni kapitülasyonlar yaratmaya yöneliktir.

Osmanlıyı çöküş yıllarında biz değil, Avrupa yönetirdi; Avrupa ne isterse o olurdu.

Osmanlı topraklarında şehirlerimizi bizim valilerimiz değil, Avrupa ülkelerinin konsolosları idare ederdi.

Postahaneleri bile özel olup, bu Avrupa vatandaşlarından vergi alınmaz hatta gümrükte arama yapılamazdı.

Avrupalılar suç işlediklerinde tutuklanamaz, yargılanamaz hatta cinayet dahi işleseler kendi elçiliklerine teslim edilirlerdi.

Devletin gelir ve gideri "Duyun-u Umumiye" denilen tamamen yabancıların kontrolündeki kurum tarafından denetlenir, gerekirse gelirlerine el konurdu.

Bugün istenen, yine o günlere dönmektir.

Kardinal Gülen Kimin Misyoneri?

Ortadoğu haritasına bakarsanız bölgede tek "laik" ve "demokrat" ülkenin Türkiye olduğunu görürsünüz. Yunanistan "demokrat" bir ülke, ancak "laik" değil. Anayasasının Vinci maddesi "Ortodoks Cumhuriyet" olduğunu söyler, İsrail "demokrat" tır, ancak "laik" değildir. Arap ülkelerinde "laiklik" geçerli olmadığı gibi "demokrasiden" de söz edilemez.

Washington'un reçetesi açık. Türkiye'yi "biraz İslamlaştırmak", Arapları "biraz demokratlaştırmak" reçetesinin adı "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)" değil mi? Türkiye'nin İslamlaştırılmasının anlamı laiklik dışı siyasal yapıyla, resmen olmasa da fikren ve fiilen "manda"laştırılmasıdır

1962-65 yılları arasında Papa 6. Paul, "İkinci Vatikan Konsili" adıyla bir toplantı düzenledi. Bu konsilde, temel ilkelerden vazgeçmeden Hıristiyanlığın çağdaş yaşama uygun olarak yeniden örgütlenip yayılmasına karar verildi. Böylece, genç kuşakların saygı ve nüfuz yitiren kiliseden uzaklaşmaları önlenecek, şirin kilise görüntüsü yaratılacaktı. Genç kuşaklar barış istemiyorlar mıydı? O halde kilisenin barışseverliği öne çıkarılacak, "dinler arası diyalog" başlatılacaktı. Bu konsilden sonra Fener Ortodoks Patrikliği başta olmak üzere, Hıristiyanlığın öteki mezheplerinin başları ile Vatikan arasında yoğun bir diyalog trafiği yaşandı.

İkinci Konsil'in kararları arasında Müslümanlar konusunda şu sözlere yer verildi: "Katolik Kilisesi'nin Müslümanlara da saygısı büyüktür. Onlar da tek, var olan, bağışlayıcı, kadir-i mutlak, cennetin ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan 'Tanrı' ya taparlar. Onlar da, inancıyla kendi inançları arasında güçlü bağ kurdukları İbrahim' in kendisini Tanrı'ya adadığı gibi Tanrı'nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeye çaba gösterirler. Tanrı olarak benimsemeseler de İsa'yı peygamber olarak yüceltir, bakire annesine saygı gösterir, her zaman içtenlikle anarlar. Ayrıca, Müslümanlar da, karar gününü, ölümden sonra tekrar dirilişin sonrasında Tanrı'nın vereceği kararı beklerler. Bu nedenle onlar da, dürüst yaşamaya önem verir, Tanrı'ya özellikle dua, sadaka ve oruçlarıyla taparlar."

Vatikan için "diyalog", aynı zamanda "misyonerlik (dini yayma görevi)" ile birlikte geçerli bir yöntemdir. "Diyalog" demek, "dini yaymaya ortam hazırlamak" demekti. Bu düşünce, 2. Konsil kararı ile gençlerin gözünde "barışsever kilise" olgusunu da pazarlayan en önemli anahtar oldu. "Diyalog" ve "misyonerlik", Vatikan için birbirinden soyutlanamaz. "Kötü" olan Müslümanlara da 2. Konsil'den sonra "cici" olarak bakma yöntemi geliştirildi. Çünkü yoksul Müslümanlar da zengin Hıristiyanlık için "aday" konumundaydı.

Vatikan, "dinler arasında diyalog" için Türkiye'deki Müslümanların "resmi örgütü" Diyanet İşleri Başkanlığı yerine, kendisine "Rabb'in (yaratıcının) aciz kulu" diyen "hoca efendi" M. Fethullah Gülen'i seçti... Nurculuğun piri "Said-i Nursi'nin de Hıristiyan dünyası ile ilişkilerinin güçlü olduğu" yalanını öne süren hoca efendi hazretleri, kullandığı bu kalkan ile Vatikan'ın istediği "diyalogu" Papa 2. Jean Paul 'e yazdığı bir mektupla başlattı. Hoca efendi 9 Şubat 1998'de Vatikan'da Papa'nın huzuruna çıkarak "Hıristiyan dünyası ile diyaloga" girdi. Bu girişimini gerçekleştirmek için de sabırla Türkiye'deki Hıristiyan ve Yahudi liderler, hatta bazı aydınlarla kol kola girerek "diyalog" ortamının takıyyesini yarattı.

Türkiye'nin AB üyeliğine adaylığının gerektirdiği düşünce ve din özgürlüğü kuramları, ABD'nin BOP'u, hoca efendinin ekmeğine yağ sürdü. Sırtını ABD ve AB'ye dayayan hoca efendi, Vatikan'dan da "icazet" alınca, uluslararası alanda maddi ve manevi yapılanmasını hızla yoğunlaştırdı.

"Diyalog" ve "misyonerlik" Vatikan'ın özünde var, demiştik. Hoca efendinin hızla yayılmasında "misyonerlik" olgusunun rolü inkâr edilemez. Hoca efendinin Papa ile görülmesinden sonra, "Müslüman misyonerleri" de "Vatikan Misyonerlik Okulu'nda" öğrenim görmeye gittiler. Vatikan'ın "rahleyi tedrisinden" geçtiler. Aralarında bir Türk TV haber kanalının Roma muhabirinin de bulunduğu Gülen'in misyonerleri bugün işbaşında.   Bu gerçek,  Dışişleri Bakanlığı'nın  "kriptolarında" olduğu kadar,  MİT'in "kozmik" kasalarında da yer alıyor olmalı.

Şimdi ABD'nin BOP'a ve dinler arası diyaloga neden önem verip bu iki olguyu birleştiren halkaya Gülen'i oturttuğu, neden baş tacı ettiği daha iyi anlaşılmaktadır. Abdullah Öcalan'a "af" kavgasına dikkatleri çekip "hoca efendiyi" aralanan kapıdan salıverip Türkiye'ye dönme ortamının sağlandığı da unutulmamalıdır. Hoca efendi acaba Nurcu mümin mi, yoksa Vatikan'ın bir misyoneri mi? Veya GOP için önümüzdeki seçimde Çankaya'ya Humeyni gibi oturtulacak bir aday mı? Recep Tayyip Erdoğan, Köşk yolunda rakip gördüğü için mi hoca efendiden hoşlanmıyor?

Vatikan-Washington arasındaki "Da Vinci şifresini" aratmayan perde arkası oyunların hedefi, kuşkusuz Türkiye'de "laikliğin" yıkılması ve İslam'ın yozlaştırılmasıdır.

Paşa 150 Bin $'la Fethullah'tan Randevu Alsaydı?

Bir yanda bakıyorsunuz; Ordumuza yani Türkiye'nin en köklü kurumuna;  Türkiye'nin en toy siyasi oluşumu, "Yolsuzluk" kartını oynayarak tarihinin en ciddi saldırısını gerçekleştiriyor...

Bu saldırının; Başbakan'ından; yardımcısına, müsteşarından, milletvekiline; haklarında nitelikli zimmetten görevi suiistimale kadar birçok yolsuzluk davası bulunan iktidar kadroları tarafından gerçekleştirilmesi tablonun vahametini bir kat daha arttırıyor...

Tablonun diğer yüzünü çevirdiğinizde...

TSK'nin profili ayaklar altına alınırken; birilerinin "Dinlerin buluştuğu kent İstanbul'da bir yanına Patriği, diğer yanına Hahambaşı'nı alarak oturacağı makam" için hazırladığı bir vaizin profili yükseltiliyor.

Zaman'la başlatılan ve Fethullah Gülen'in Türkiye'ye dönüşünün zeminini hazırlayan kamuoyu kampanyası yoğunlaşarak derinleştiriliyor...

Daha doğru düzgün Pennsylvania yazamayan muhabirlerin çanak soruları eşliğinde Fethullah Gülen "Amerika kuklalığından", "Halk Kahramanlığına" terfi ettiriliyor...

Ve bütün bunlar zamanında 28 Şubat sürecine çanak tutan yazarlar ve sayfalar üzerinden yapılıyor!?

Fethullah Gülen'in huzuruna çıkmak için bu gazeteler para veriyor mu, bilmiyoruz ama normalde Gülen hazretleri ile görüşmek isteyenlerin cemaat tarafından nasıl yönlendirildiği; "Hoca efendi" ile görüşmek için hangi vakıflara ne kadar para ödettirildiği, erbabınca biliniyor.

Bazı kaynakların belirttiğine göre; Hoca fendi'nin görüşme listesine girmek için; cemaatin gösterdiği vakfa 100-150 bin dolarlık bir bağışı hazır etmeniz gerekiyor.

O meşhur Pennsylvania ormanları altında, tek başına yürürken resmedilmiş resminin altına özellikle yazmaya özen gösterdikleri üzere; yeğeninin evinde kalan; kendi evi ve hatta tek dikili bir selvisi bile olmayan bu mahzun adam, Siyonist Amerika'nın atacağı, İslam Halifeliği hayalleri kuruyor!

Fethullah hazretlerinin huzuruna çıkmak için gereken para ile müteahhitten borç alan paşanın mal beyanına geçirdiği rakamın benzerliği de akla muzip bir soru getiriyor:

"Tuncer Kılıç paşa, birilerinden borç ile Fethullah Hoca'nın görüşme listesine girseydi bu duruma düşer miydi?"

Soru muzip ama işaret ettiği yön gerçek:

Neticede; TSK'ne karşı Yolsuzluk üzerinden gerçekleştirilen operasyonun dosyalarını AKP iktidarına; Gülen cemaatinin Emniyet içindeki üst düzey kadroları sağlıyor...

Tayyip Erdoğan'a telefonda:'Merak etme Recep abi, o paşanın dosyası hazır' diyecek kadar yakın duran "avcı" kadrolar bir yandan 28 Şubat hıyanetini milli menfaatler doğrultusunda dönüştüren ekiplerden intikam alırken; diğer taraftan boşalan rant alanını kendi ekipleri ile dolduruyor!

İstanbul'da PKK itirafçıları ile kurdukları şebekeler üzerinden Yahudi ve Ermeni işadamlarından para koparanlar; bir yandan da coğrafyanın en kirli medyasına "Temizlik", "Yolsuzluk" kahramanlığı yaptırarak; gizli olması gereken telefon görüşmelerini çarşaf çarşaf yayınlatıyor!

Emekli kadroları deşifre ederken; görevdeki kadrolara da: Bize ve ABD'ye karşı "hareket edersen kendini çarmıha gerilmiş bulursun" mesajı çok net bir şekilde iletiliyor.

Böylece: "Yolsuzluk" edebiyatı üzerinden para muslukları el değiştiriyor ve bu arada eski "Yolsuzluklar" yenilerine yer açmak için tasfiye ediliyor.

Sonuçta olan millete, ülkeye, milli müesseselerimize ve Silahlı Kuvvetlerimize oluyor!

Sahi bu arada Paşalardan; MİT mensuplarına herkesin telefon görüşmesini çarşaf çarşaf yayınlatarak yolsuzluk mücadelesi yapan kadrolar...

Bir zahmet Başbakan'ın işadamları ile ve işadamı/mafya sınırında duran işadamsı isimlerle (Çamlıca sırtlarında yapılan bir kaç tanesini yayınlasalar yeter) yaptığı görüşmeleri de yayınlasalar da; yolsuzlukla mücadele nasıl yapılırmış görelim diye arzu ediliyor!

Fethullah Gülen'e göre: Ulusalcılar Sancı Oluşturuyor!

Fethullah Gülen, Avrupa Birliği'ne (AB) karşı oluşturulan 'ulusal cephe' girişimlerini Yeni Aktüel Dergisi'ne değerlendirmişti, "ölseler bir araya gelmeyecek kimseler ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya çalışıyor." diyen Fethullah Gülen'in ulusal cephe hakkındaki zehir-zemberek açıklamaları kendisine ele vericiydi.

İşte röportajdan ilgili ana başlıklar:

Son yıllarda Türkiye'nin dünya ile bütünleşmesi, bu arada direnç noktalarının da oluşması konusunda yorumunuz nedir?

"Dünyadaki hemen her yerde geniş istikbal vaat eden girişimler belli dirençlerle karşılaşır. Bu bazen bu girişimlerin uzun vadedeki müspet neticelerini kestiremeyen kesimlerden gelir, bazen de belli bir menfaat etrafında kümelenmiş kimselerden. Onlar bu tür girişimlerin kendi menfaatlerini haleldar edeceği endişesini taşır sürekli. Türkiye'nin dünya ile kucaklaşması, buluşması kaçınılmaz bir süreç. Teknoloji, eğitim, ekonomi ve ticaret, her şey hızla küreselleşiyor, kucaklaşıyor. Bu sürece karşı tek başına, dünyadan tecrit edilmişlik içinde yaşayamazsınız.

"Hareketleri Suni ve İğreti"ymiş!..

AB sürecinde son günlerde yaşanan kavga ve tartışmalara bir bakıverin. Ölseler bir araya gelmeyecek kimseler ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya çalışıyor. Kimlikleri, söylemleri, hassasiyet ve dünya görüşleri bu derece farklı, üstelik birbirleriyle hiçbir diyalog geliştirme niyet ve isteği olmayan insanlar muvakkaten bir araya geliyor. Gerçekten her söz ve hareketleri suni ve iğreti duruyor. Elbette daha derinde milletin ruhunu ve temel dinamiklerini örselemeye yönelik çabalar da vardır. Bunların kolay kolay pes edeceğini sanmıyorum. Onlar her türlü açıklığın ve şeffaflığın karşısında. Toplum ve siyaset ilişkileri şeffaflaştıkça belki de deşifre olmaktan korkuyorlar. Türkiye büyük bir ülke iradeli, azimli ve kararlı olursa sancıları aşar. Sancısız bir gelişme beklememeli.

Milli Menfaatler Önemli Ama, Amerika'ya karşı her hareket "kemiksiz"miş!

Milli ve bölgesel menfaatlerimizin korunması önemli ama kimin nerede, niçin ve hangi gayeyle durduğuna iyi bakmalı. Suni ya da iç menfaat ilişkileri er geç kendini mutlaka ele verir. Ulusal cephe adı altında oluşturulmaya çalışılan dalganın sınırları belli değil. Hedefi, niyeti ve çağrı yaptığı hassasiyetleri farklı farklıdır. Kemiksiz, kimliksiz ve hedefsiz bir dalga. Her açıdan manipülatif bir organizasyon olduğu belli.

Hıristiyan MİT'ci Zekeriya Öztürk Danıştay Tertibinde Rol Aldı

Hıristiyan MİT'çi Fethullah'ın adamı

M. Zekeriya Öztürk. MİT elemanı. TSK'den istifaya zorlandı. MİT tarafından Ulusal Kanal'a gönderildi. İP Genel Başkanı Perinçek tarafından görevi tespit edilince kovuldu. En son Danıştay suikastını "ulusalcılara" yıkma tertibinde yer aldı. Hıristiyanlığı da tespit edilen Öztürk, bu kez ulusalcı hareketleri hastalık olarak değerlendirerek Zaman gazetesinde İP'ye saldırdı.

Mehmet Zekeriya Öztürk, Aydınlık okurlarının yakından tanıdığı bir isim. TSK'den davranış bozuklukları nedeniyle istifaya zorlanan Öztürk, 2003 yılında Mit tarafından Ulusal Kanal'a ve işçi Partisi (iP)'ne gönderilmiş, kimliği açığa çıkınca da kovulmuştu. Danıştay saldırısı olayında adı geçen ve tertipte rol alan Öztürk, kafasını bu kez Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesinden çıkardı. Görevi gereği söz konusu gazetede İşçi Partisi ve lideri Doğu Perinçek'e saldırdı.

Öztürk'ün kimliği nasıl saptanmıştı?

Zekeriya Öztürk'ün kimliğini ve görevini Doğu Perinçek 01 Haziran 2006'da açıklamıştı. Danıştay suikastını ulusalcılara" yıkma tertibinde yer alan MİT bağlantılı üç elemandan biri. Ertaç Giray, İsmail Paker ve Zekeriya Öztürk. Üçlünün görevi, Danıştay'a saldırı olayından sonra, saldırıyı gerçekleştiren Alparslan Aslan'ı ulusalcıların yönlendirdiği şeklindeki tertibin içinde yer almak.

Bu üç elaman "kilit isim" olarak sunulmak istenen Muzaffer Tekin'in, 17 Mayıs 2006 akşamı polise teslim olmasını engelleyerek, kaçmasını sağladılar. Böylece Tekin kaçak durumuna sokulacak, denetim altında tutulacak. Tekin, bu gerçeği, 26 Mayıs 2006 günü Ankara Terörle Mücadele Şubesi'ndeki sorgusunda ifade etti.

Eymür'ün avukatı, Öztürk'ün de avukatı

Bu arada Zekeriya Öztürk, Muzaffer Tekin'in kimlik kartını alıyor. Gerekçe Av. Ertaç Giray'a vekâletname çıkartmak. Ertaç Giray Eski Sarıyer C. Savcısı. Banker Bako olarak tanınan Baki Cengiz Aygün, polis tarafından aranırken Giray'ın bürosunda saklandığı saptanmış, 1999 yılında "suç işleyeni saklamak" suçundan mahkûm edilmiş ve savcılıktan ayrılarak avukatlığa başlamıştı.

Ertaç Giray, MİT Kontrterör Dairesi Başkanvekili iken tasfiye edilen ve ABD'ye kaçan Mehmet Eymür'ün avukatı. Doğu Perinçek'e suikast soruşturması dosyasında Mehmet Eymür'ün Ertaç Giray'a vekâletname verdiği belgeli. Giray, aynı zamanda Zekeriya Öztürk'ün de avukatı.

Fetullahcı MİT'cinin Hıristiyan olduğu anlaşıldı!

Perinçek, Öztürk'ün Teğmen iken Hıristiyan olarak kiliseye gittiğini ve haç taktığını da açıklamıştı. Öztürk savunma olarak da misyonerlik faaliyetlerini ortaya çıkarmak istediğini söyledi.

Askeri çevrelerden alınan bilgiye göre de, Zekeriya Öztürk, yüzbaşı rütbesinde iken, paranoyak tavırları ve davranış bozuklukları nedeniyle, TSK'nin adını lekelememesi için ordudan istifaya zorlandı. Ancak kendisini "emekli binbaşı", hatta gizli bir takım görevler yürüten bir TSK mensubuymuş gibi tanıttı. 2003 yılında Süleymaniye'deki Çuval olayından sonra, MİT tarafından Ulusal Kanal'a gönderildi. Önce bazı uydurma "bilgiler" getirdi. Birkaç kez Doğu Perinçek'i ziyaret etti ve Danışman olmak istediğini söyledi. Hatta İP mitinglerine katılıp Perinçek'in yanında gözükmek ve Parti'den yüksek düzeylerde bir resmî görev almak için adeta çırpındı. Bu şüpheli ve acemice talepleri reddedildi.

Kimliği açığa çıkınca Ulusal kanal'dan atılmıştı

Ulusal Kanal Haber Merkezi, Zekeriya Öztürk'ü altı ay boyunca yalan bilgi akışını değerlendirmeye aldı.

Ulusal Kanal binasına birkaç kez silahla girmek istedi; görevlilere verilen kesin emir nedeniyle giremedi. Zararlı olabileceği ve tertiplerde kullanılabileceği düşünülerek, Ulusal Kanal'dan atıldı."



[1] Milli Gazete / 16 09 2006

[2] Milli Gazete / 19 09 2006


Bu yazarin diger makaleleri

  Şeriata küfür etti Şeytan ile huzur etti Nice yüz bin kusur etti Yine...
Devami
  Helmut Schmidt: "İran tehdit etmiyor, sadece tedbir alıyor!.." Bu...
Devami
  AKP, kesenin ağzını açtı ve 1.5 trilyonluk kongre yaptı...
Devami
  Ahmet Akgül Hocamızla "Ekümenik patrikliği ve Hıristiyan Mahkemesi" üzerine;...
Devami
  ELDEN GİDİYOR!          Ey evladı Fatihan, ey ehli vicdan, Şakası yok ha...
Devami
  Ucuz politikalarla, kuru kahramanlıklarla ve hamasi nutuklarla Milli Görüşte...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6394

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR