Reklam
Reklam
Reklam

OSMANLI İSLAM’IN, AMERİKA BATI’NIN TEMSİLCİSİDİR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 Bazı bilim adamları tarih boyunca medeni bölgeler ve ülkeler üzerinde kurulan iki büyük imparatorluk kabul etmektedir. Bunlardan birisi Roma İmparatorluğu, ikincisi ise Osmanlı İmparatorluğudur. Roma İmparatorluğu Batılın ve dehşetin, Osmanlı Hak ve adaletin temsilcisidir. Bu günkü Birleşik Amerika ise; zulmün, sömürünün, vahşi işgallerin, şeytani hile ve fitnelerin, haksızlık ve ahlaksızlık sisteminin üzerine kurulan Siyonist Yahudi güdümlü bir devlettir. Hatta, Roma İmparatorluğu (son 1300 senesi) Yozlaştırılmış Hıristiyanlığın; Osmanlı İslam’ın; Amerika ise Kabalist Yahudi anlayışının devlet ve medeniyete dönüşmüş şekli gibidir.

Evet, Osmanlı da, Amerika da; bugünkü topraklarını sonradan ele geçirmiş ve vatan edinmiştir. Ve elbette Türkiye’de ABD’de buraların artık asli sahibidir. Ellerinde tutabildikleri sürece de bu geçerlidir.

Ancak Osmanlı Anadolu’yu “FETİH”le, Amerika ise “ZULÜM”le zapt etmiştir.

Fetih’le ele geçirmede:

1-   O ülkenin halkıyla değil, hain yöneticileri ve zalim askerleriyle mücadele edilir.

2-   Fetihler Milli ordularla (ordu-millet şuuruyla) gerçekleştirilir.

3-   Masum ve savunmasız halkın, inancına, yaşam tarzına ilişilmez ve her türlü hakları ve kazanımları geri verilir.

4-   Oranın eski sahipleri, bu yeni fetihçilerin sağladığı adalet, huzur, emniyet ve bereket ortamı nedeniyle, memnuniyetlerini göstermiş, yeni yöneticilerini desteklemiş, hatta hiçbir zorlama olmadan isteyerek ve benimseyerek onların dinlerine girmişlerdir.

Ama zulümle işgalde ise:

  1. a)   O ülkenin zulüm düzeniyle mücadele edilmemiş, bizzat masum ve savunmasız halkı ezilip kesilip nesli tüketilmiştir.
  2. b)   Kiralık yabancı askerler veya maaşlı profesyonel canilerle hücum edilmektedir.
  3. c)   O ülkenin yerüstü ve yeraltı zenginlik kaynakları, hayvanları ve ormanları vahşice sömürülüp bitirilmiştir.
  4. d)   Hak ve adalet yerine, nefret ve husumet tohumları ekilmiştir.

İşte bu tespitler, hemen barbar Batı medeniyetini ve özellikle Amerika Birleşik Devletlerini hatıra getirmektedir, çünkü onları tarif etmektedir.

Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt:

“Vahşetin mimarları ABD ve İsrail’dir” diyordu.

Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt, ünlü Amerikan dergisi FP (Foreign Policy)'ye yazdığı makalede, Amerikan politikalarının ve İsrail yayılmacılığının Ortadoğu'daki vahşetin başlıca nedeni olduğunu söylemişti. Walt, "Amerika bir yol ayrımındadır ve Ortadoğu'da gerçek bir aktör olma rolünü kaybetmek üzeredir. İsrail'in Filistin topraklarında sinsice yürüttüğü yerleşmeler, aşırı Yahudi gruplar tarafından yürütülüyor. Ancak, şimdiye kadar hiçbir İsrail hükümeti bunu durdurmaya çalışmadı. Daha doğrusu, 1967'den beri, her İsrail hükümetinin bilinçli ve şevkli bir politikası olarak, Filistin topraklarında Yahudi yerleşim yerleri açılarak Filistin toprakları daraltıldıkça daraltıldı. Böylece de İsrail işgali pekiştirildi" demişti.

Walt, ABD'nin işgal için İsrail'i durmadan finanse ettiğini de kaydederek, "Özelde Gazze'de, genelde ise Ortadoğu'da içine saplanılan bu şiddet ortamının oluşmasında ABD başlıca sorumlulardan biridir.”

ABD İsrail'e milyarlarca dolar gönderiyordu

İsrail, Filistin topraklarında her gün Yahudi yerleşim birimleri açıp Filistin toprakları üzerindeki işgalini genişletmeye devam ettikçe, ABD'nin yaptığı tek şey, Filistinlileri Batı Şeria'ya doğru sürmek ve İsrail'in işini kolaylaştırmaktı. Hatta İsrail'e milyarlarca dolarlık para aktararak İsrail'i finanse etti. İsrail ise ABD'den aldığı bu devasa parasal yardımlarla Filistin topraklarında her gün yeni Yahudi yerleşim birimleri açtı. Böylece de Filistin toprakları fiilen ikiye böldürüldü ve insani felaket kaçınılmaz olarak başladı. Buna ek olarak da, İsrail askeri birlikleri, Yahudi yerleşim birimlerini korumak için gerekli parayı ABD'den karşıladı" tespitleri ilginçti.

"Amerika; adalet değil, bölüp yönetme peşinde koşuyordu"

Walt, ABD'nin Ortadoğu'da samimiyetsiz ve suçlu olduğunu de belirterek şunları dile getirmişti: "ABD, Hamas'ı izole ederek, İsrail'e koşulsuz destek verdi. Hamas'ın demokratik yollarla halktan aldığı ezici oy çoğunluğuna rağmen ABD, Filistinlilerin iradesini tanımadı ve Hamas'ı izole etmeye çalıştı. İsrail de bu arada Gazze üzerinde felç edici bir kuşatma ve abluka başlattı. ABD, aktif olarak Filistin güçlerini yok etmeye ve büyük bir aptallıkla El-Fetih'in Gazze'de darbe yaparak Hamas'ı devirmesi girişimine destek verdi. Ancak Hamas, El-Fetih güçlerini bozguna uğrattı ve kendi konumunu pekiştirdi. İsrail'in Gazze'de başlattığı son operasyon da ABD tarafından açıkça desteklendi ve bu durum aslında ABD'yi de artık Ortadoğu'da barışın sağlanması konusunda gerçek bir aktör olmaktan çıkardı. Ortadoğu'da süren şiddet ve insani dram bizim eserimizdir. Bizler, adalet değil, bölüp yönetmenin peşindeydik ve artık Ortadoğu'daki politikalarımız bir batağa saplandı. Konuyu çözmedeki koşulsuz İsrail taraftarlığımız ve samimiyetsizliğimiz, bugünkü kanlı Ortadoğu'nun oluşmasının başlıca nedenidir."

İsrail'in barış gibi bir gündemi yoktu

Barış konusunun İsrail'in gündeminde yer almadığına dikkat çeken Walt, "Hiçbir Amerikan hükümeti, İsrail'in yayılmasını durdurmayı ne düşündü ne de denedi. 1992'de, başkan Bush, İsrail'e aktarılan parayı kısa süreliğine durdurma kararı aldı, ancak buna karşın İsrail yerleşim birimleri daha da süratle yayıldı ve ABD de İsrail'e yeniden koşulsuz yardım ve destek verdi. Oslo barış görüşmeleri döneminde, ABD müzakerecisi Aaron David Miller de, 25 yıl boyunca yaptıkları barış ve görüşme taleplerinin hiçbirinin İsrail yönetimi tarafından yanıtlanmadığını, hatta ciddiye bile alınmadığını belirtti. Ortadoğu'da Yahudi yerleşim birimlerinin Filistinlilerin yerlerinden yurtlarından çıkarılarak bu topraklara el konulmasıyla da aslında tüm barış görüşmeleri gerçekçiliğini yitiriyordu. İsrail, kısa sürede 70 bin yeni Yahudi yerleşim birimini Filistin toprakları üzerinde kurdu ama ABD başkanı Bush, barışı baltalayan bu girişimlere karşı hiçbir önlem almayı düşünmedi" şeklindeki ciddi ve cesaretli çıkışları dikkat çekmişti.

İnsaflı ABD’li yazar ve yorumcular Amerika’nın vahşet ve cinayetlerini ortaya koyup kınarken, bizde eski GKB Hilmi Özkök’ün “Amerika ile Osmanlı’yı aynı kategoride göstermesi” kafa karıştırıyor ve Amerikan mezaliminin Osmanlı üzerinden meşrulaştırılması olarak okunuyordu.

(E.) GKB Hilmi Özkök Türkiye’ye yeni isim arıyordu!

Kritik zamanlarda AKP iktidarının yardımına koşan Hilmi Özkök, bu kez de yeni isim tartışması başlatmıştı. Gerçi Özkök, “ben yeni isim verelim demek istemiyorum” diyor, ama bu sadece tepkileri törpülemeye yönelik bir açıklamaydı. Hilmi Özkök, Ergenekon savcılarına ifade vermeden önce de birlikte görev yaptığı arkadaşlarının darbe planladığı iddiası hakkında "var da diyemem yok da" sözleri de böyle okunmalıydı.

Hilmi Özkök'ten "Osmanlı-Amerika" açılımı

Hükümet'in her kritik anında yardımına koşan Hilmi Özkök, bu kez Kürt açılımı için devreye giriyordu. Özkök, Kürt açılımı için Hükümeti cesaretlendirecek açıklamalar yapıyordu. "Özkök, Milliyet'ten Fikret Bila'ya verdiği açıklamalarında şunları söylüyordu: "Mesela Osmanlı demiş, Selçuklu demiş, Amerikalı demiş. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişlerdir. Hatta tarafsız olsun diye başka uluslardan kral ödünç alanlara bile rastlamak mümkündür. Ama hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız. Bunları ifade ederken Türkiye'nin adını değiştirmeyi teklif ettiğim sanılmasın. Esasen bunu düşünene ve ifade edene rastlamadım. Amacım çözüm yollarının çeşitli olabileceğine işaret etmektir."

Özkök bu açıklamasıyla muhtemel tepkileri törpülemeyi amaçlamıştı. Hilmi Özkök, daha önce de, hakkında bilgi sahibi olduğu iddia edilen darbe planları için benzer bir üslup kullanmıştı. Özkök bu planlar için "var da diyemem yok da diyemem" diyerek Ergenekon savcılarının önünü açmıştı. Özkök, şimdi de aynı üslupla, çok önceden başlatılmış bulunan Türkiye'nin adı tartışmasına eski bir Genelkurmay Başkanı olarak destek veriyordu.

Aslında bu durum, Özkök'ün Türk Ordusu'ndaki görev süresi ve sonrasındaki icraatı incelendiğinde sürpriz değil. 4 Temmuz 2003'te askerlerimizin başına Irak'ın kuzeyinde çuval geçirildiğinde de gıkını çıkarmamış ve Türk Ordusu'nun itibarına yönelik ABD'nin büyük operasyonunun sineye çekilmesine önderlik etmişti. Özkök, 20 Nisan 2005 günü İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki konuşmasında da, mealen milli egemenliğin yerine küresel egemenliğin geçtiğini savunmuştu.

Özkök Genelkurmay’a nasıl taşınıyordu?

Özkök'ün bu çizgisinin ipuçları ve şimdiki konumunun temeli 2000 yılı öncesine dayanıyor. Özkök'ün ikinci başkanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı zamanından kurduğu ilişkiler daha sonraki operasyonlara izini belli etmeden katılmasını da sağlamıştı.

ABD'nin Irak'a yönelik hazırlıklarını yoğunlaştırdığı 2001 sonu Türkiye'ye yönelik operasyonun doruk noktasıydı. 2001 Kasım ayında ABD'nin Irak'a müdahalesi için hazırlıklar sıklaşmıştı. ABD'li heyetlerden biri gidip biri geliyordu. Ancak Türkiye, Irak'a ABD müdahalesine karşı olduğunu açıkça beyan ediyordu. Bir yandan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu bir yandan Ecevit, ABD'nin Irak müdahalesinin Irak'ın kuzeyindeki Kukla Devlet'i pekiştireceğine dair açıklamalar yapıyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de Org. Kıvrıkoğlu ve Ecevit ile uyum içindeydi. Bu nedenle hem Ecevit, hem de Org. Kıvrıkoğlu ABD'nin hedefiydi.

İşte tam o sırada Ecevit'in Başbakanlığı bırakması gerektiği kulaklara fısıldanmaya başlandı. Bunları söyleyenler arasında kimi askerler de vardı. Fikret Bila'nın "Sivil Darbe Girişimi ve Ankara'da Irak Savaşları" adlı kitabında belirttiğine göre, görevdeki bir komutan da açıkça Ecevit’in gitmesi ve yerine Hüsamettin Özkan'ın gelmesi gerektiğini söylemişti... Ecevit'in sağlık sorunları gerekçesiyle görevi bırakması gerektiği propagandası yaygınlaşmıştı. Dönemin TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, "Türkiye'yi yöneten birisi var mı" diye imalı konuşuyordu. Daha sonra TÜSİAD'ın Cem-Dervişli formülleri piyasaya sürülecekti.

Aynı dönemde Org. Kıvrıkoğlu'nu emekliye sevk ettirmek için ABD'nin Hükümet içinde bir çalışması başlamıştı. Başrolde Mesut Yılmaz ve Bahçeli vardı. Bir yandan da Ordu içinde nifak çabaları yoğunlaşmıştı. ABD ordu içindeki elemanlarını da harekete geçirmişti. Oysa ABD'nin Irak'a Türkiye'nin itirazlarını dikkate almadan gireceğini anlayan Milli güçler, bu dönemde Org. Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin uzatılması fikrini savunmaktaydı. Aynı dönem hem Yılmaz'a hem de Bahçeli'ye yakın olan Şenkal Atasagun'un meşhur MİT şemasını el altından dolaşıma soktuğu sıralardı. Şema, 2002 yılı Temmuz ayında, yani Org. Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin uzatılmasının resmi olarak gündeme geldiği Yüksek Askeri Şura'dan önce dağıtılmıştı.

Hilmi Özkök, daha GK ikinci başkanlığından itibaren Emniyet'le çok yakın ilişkiler kurmuştu. Kara Kuvvetleri komutanlığına geldiği 2000 yılında Emniyet'i ziyaret etmiş ve dönemin Genel Müdür Yardımcılarından birine konuk olmuştu. Özkök'ün, Kıvrıkoğlu gibi olmayacağı "irticaya ve ABD'ye karşı yumuşak bir tavrı olduğu" o günlerde sınırlı çevrelerde konuşuluyordu. Bu ziyaretten sonra Emniyet ve dolaylı kaynaklardan, Özkök'ün de Kıvrıkoğlu gibi olduğu, aralarında bir çizgi farkı olmadığı alttan alta yayılmaya ve aklanıp saklanmaya başlanıyordu.

Kirli oyunun yeni aktörü Obama oluyordu

"Obama, görevi teslim almasının üzerinden daha 48 saat geçmeden Hamas'ı kınıyor, Gazzelilere yönelik savaşın sorumluluğunu örgüte yüklüyor; Amerikan halkına ve dünyaya, yönetiminin İsrail'in güvenliğinden sorumlu olduğunu bildiriyordu. Oysa Bush'un söyledikleri de tam olarak buydu.

O halde Filistinliler ve Araplara, önümüzdeki dört - belki de sekiz yıl - boyunca saçma bir oyunun yeniden sunulması vaat ediliyordu. Bu oyunda yönetmenliği eski dışişleri bakanı Condoleezza Rice yerine, yeni dışişleri bakanı Hillary Clinton yapıyordu. Anlamsız oyunun perdeleri boş bir halka içinde dönen mekik yolculukları ve 'müzakereci' oturumlarından oluşurken, perde arkasında İsrail yerleşim birimleri inşaatını sürdürüyordu. Sorulması gereken şuydu:

Acaba Obama Filistin sorununa, silahlı direnişi uluslararası hukuka uygun olarak meşru yöntem kılacak şekilde bir işgal sorunu olarak mı bakıyor, yoksa kendisini tıpkı selefi ve önceki başkanlar gibi ABD'deki Yahudi hareketlerinin gölge örgütü Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nin (AIPAC) atadığı İsrail'in savunma avukatı olarak mı görüyordu?

Bush döneminde başkan yardımcısı Dick Cheney liderliğindeki yeni muhafazakârlar AIPAC'ın iktidar uzantısıydı. Şimdiyse yeni Beyaz Saray Genel Sekreteri Rahm Emanuel liderliğindeki yeni bir 'yeni muhafazakâr' grubu yer almıştı. Emanuel'in Cheney'den farkı, üstelik İsrail pasaportu da taşımaktaydı. AIPAC eski ABD başkanı Harry Truman'dan başlayarak Bush'a kadar bütün başkanların dönemlerinde, ABD'de iktidar organının temel motoru olarak kalmıştı. Obama dönemi de istisna olmayacaktı. Sorulması gereken daha önemli soru şu: Filistin sorunu ne zamana kadar Siyonist Yahudilerin etkisi altındaki süper bir gücün rehini olarak kalacaktı?

Kienzer, “Başarısızlık savaşa yol açar” diye uyarıyordu.

ABD'nin, dünyanın stratejik haritasını çarpıcı biçimde yeniden çizme şansına sahip olabileceği İran'dan başka bir yer yok. İran'la ABD arasında kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmada başarılı olunması, iki ülkeye de muazzam stratejik yararlar sağlayacak ve kati surette dünya barışına katkıda bulunacaktır. Başarısızlık savaşa yol açabilir. Bu, Obama ve Bayan Clinton'ın İran'a yönelik yeni yaklaşımlarını yönetmek üzere kimi seçeceklerine fazlasıyla bağlıdır” diyen Stephen Keinzer. (New York Times'ın eski Ortadoğu büro şefi) Böyle bir savaş sonrası İsrail’in başına geleceklerden korkuyordu.

Cihat ve cihan medeniyeti: Osmanlı İmparatorluğu!

Yeditepe Yayınları, İstanbul’un fethini anlatan yedi önemli vesika, hatıra ve mektubu, "1453 İstanbul Kuşatması" adıyla yayımladı. Yazarların tamamı Hıristiyan’dı, metinlerin ortak özelliği; Türk ve Müslüman düşmanlığıyla yazılmış olmalarıydı. Hepsinde de gözle görülür bir abartma ve saptırma söz konusuydu.

İstanbul’un fethi,  Türk ve dünya tarihinin en önemli olaylarından birisi sayılmaktadır. Fetih, köhnemiş ve çürümüşlüğüyle artık insanlığın önünde bir ayak bağı haline gelmiş Bizans İmparatorluğu'nu tarihten süpürüp atmıştır. Böylece sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun değil, aynı zamanda etkisini dünya çapında gösterecek olan önemli tarihsel gelişmelerin de önü açılmıştır.

Bu fetih en az 200 yıl boyunca insanlık tarihini veya en azından Avrupa tarihini belirleyecek olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçek anlamda kurumlaşmasını da sağlamıştır.

Ne yazık ki bizim tarihimiz açısından bu kadar önemli bir olay, o günün Türk tarihçileri tarafından yeterince kayda alınmamış, bu günküler de onlara bağlı kalmıştır. İstanbul'un fethine ilişkin bilgilerimizin esas kaynağı, çoğunlukla fethi tek yanlı ve Türk düşmanı bir perspektifle yazmış olan Latin ve Rum kökenli tarihçiler olması acıdır.

İstanbul’un Fethi ve Rönesans’ın doğuşu

Engels'in de belirttiği gibi İstanbul'un fethi, "insanlığın ortaçağdan kurtuluşunun ve yeni bir çağın", yani Rönesans'ın da başlangıcıdır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

1453 yılıyla birlikte bilim, siyaset ve ticaret de, geri dönülmez şekilde yeni bir mecraya akacaktır.

Örneğin Anadolu'nun, İstanbul'un ve boğazların Türklerin eline geçmesi, Cenevizli tacirleri başka bir ticaret yolu aramaya itmiştir. Karadeniz artık eski geçiş yolu olma işlevini göremez hale gelince yeni ticaret yolları arayışına girilmiştir. Tabii ki Cenevizlilerin İstanbul'daki imtiyazları devam etmiştir, ancak ticaretin seyri yeniden yoğunlaşmak ve hızlanmak için kısmen yavaşlamıştır. Kitapta Fatih Sultan Mehmet'in Cenevizlilere verdiği imtiyaza ilişkin belge de yer almaktadır.

Afrika’nın tamamının yanı sıra Amerikan kıtasının Avrupalılarca keşfi, İstanbul'un fethinin en önemli ve dolaylı sonuçlarından birisi olmaktadır.

Kitaptaki metinlerin hepsi Türklerin korkusuz ruh hallerinden ve cesaretinden, güçlü yapılarından, atılganlıklarından, ellerindeki yeni tür ve güçlü silahlardan, savaş hile ve yeteneklerinden, kendilerine olan güvenlerinden, disiplin ve coşkularından, farklı din ve kavimlere mensup savaşçıların birlikteliğinden, ekip çalışmasından ve ortak davranıştan bahsediyor, ama kasıtlı ve ön yargılı bir yaklaşımla Türklerin acımasızlığını ve gururlarını gündeme getiriyor.

Osmanlı dönemin en gelişmiş devleti sayılıyordu

Fatih Sultan Mehmet'in devleti, o dönemin her açıdan en gelişmiş ve en ileri devlet olma özelliğini taşıyordu. Bunu o günün yabancı tarihsel metinlerinde de görüyoruz.

Dönemin en büyük askeri gücü Osmanlı'nın elinde bulunuyordu. Batılılarca Fatih Sultan Mehmet; Serkses, Büyük İskender, Annibal, Scipio gibi büyük tarihsel komutanlara eşdeğer görülüyordu. Ducas'a göre en büyük topları Fatih döktürüyor ve onların balistik hesaplarını da o yapıyordu. Surları dövmek için tepelere "yüz elli çift öküz tarafından zorla çekilen dehşetengiz toplar yerleştiriyordu."

Fatih Sultan, "her geceyi İstanbul'u nasıl ele geçireceğini düşünerek uyanık geçiriyordu. Kâğıt ve mürekkep alarak istihkâmların krokilerini çiziyor, daha sonra bu işin erbabına, kuşatma aletlerinin nereye yerleştirileceğini ve nasıl ilerleyeceğini; istihkâmların ve hendeklerin nasıl tanzim edileceğini; kale hendeklerine ve merdivenlerin dayanacağı surlara nasıl yaklaşılacağını gösteriyordu. Bu yolla bütün planlarını gece yapıyor; sabah olduğunda da orijinal ve maharetli planlarını uygulamaya geçiriyordu."

Sultan fatih, barışçı ve birleştirici bir rol oynuyordu

Doğu'dan, Almanya'dan, Macaristan'dan, Bohemya'dan ve diğer Latin halkların bilim adamları adeta Fatih'e koşuyordu, çünkü itibar ve para Onun elindedir.

Ticaret, Osmanlı toprakları üzerinden yürütülmektedir, çünkü bu topraklar oldukça güvenli ve bereketlidir. Dini hoşgörü de Osmanlıdadır ki bu aynı zamanda en gelişkin siyasi sistemin ve hukuki adaletin bizde olduğu anlamına gelmektedir. Sakızlı Leonardo, "Rumların, Latinlerin, Almanların, Macarların, Bohemyalıların ve bütün Hıristiyan halkların Osmanlı Türklerine imrenip özendiklerine ve onların dinini ve adetlerini benimsediklerine" şahitlik etmektedir.

Osmanlı en ileri bilimsel atılımların ev sahibidir, İslam merhamet medeniyetinin temsilcisidir ve egemenliği altına aldığı bölge halklarını birleştirerek, bir dünya imparatorluğu olduğunu göstermiştir.

Ünlü ortaçağ tarih uzmanı Ernst Werner'e göre, 1453 yılından önceki İstanbul nüfusu 50 bin civarındadır. Fetihle birlikte boşalan İstanbul 25 yıl gibi kısa bir süre sonra 120 bin civarında insan barındırır. Bunların yüzde 60'ı Müslüman, yüzde 35'i Hıristiyan Rum ve geri kalan yüzde beşi ise Yahudilerden oluşmaktadır.

Fetih’le ilgili abartmalar gözden kaçmıyordu

Hıristiyan metinlerde görülen ortak özellik, Türk ve Müslüman düşmanlığıyla yazılmış olmalarıdır, ancak yazar Rum kökenliyse, metninde ayrıca Papa düşmanlığı hemen göze çarpmakta, yok eğer Latin kökenliyse bu kez de Türklerin yanı sıra Ortodoks Rumlar da düşmanlıktan nasibini almaktadır.

Bu konudaki en eski yabancı metin Tedaldi'ye aittir ve Aralık 1453 tarihini taşımaktadır.

Yazarların büyük çoğunluğu savaşa dair duyduklarını aktarmaktadır. Bu nedenle de hepsinde gözle görülür bir abartmaya rastlanır. Bazı metinlerin büyük bir kısmı fetihten yüz yıl sonra kaleme alınmıştır ki bu durumda neyin doğru neyin yanlış olduğu bile tam olarak anlaşılamamaktadır. Örneğin kimi metinler kuşatmaya katılanların sayısını 100 bin verirken kimisi de bu sayıyı 200 bine çıkarmaktadır. Aynı şey şehri savunan Bizanslıların sayısında da ortaya çıkmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet, haftalar süren zorlu bir kuşatmadan sonra Bizans’ı yıkmıştır ve bütün direnişe rağmen İstanbul Fatih’in elinden kurtulamamıştır. Avrupa’nın Hıristiyan hükümdarlarının çırpınmaları ise hiçbir işe yaramamıştır. Büyük laflar edilmiş, ancak pratikte Bizans yıkılmaktan kurtarılamamıştır. Bir kere daha Hak Batıla ve Hilal Haç’a galebe çalmıştır.

Çünkü Müslüman Türkler oldukça kararlıdır ve ulvi bir misyon bilinciyle savaşmaktadır. Ölenin yerine anında yüz kişi koşmaktadır. Mü’minlerin ahiret inancı ve cennet özlemleri, dünya hayatı ve heveslerinden çok daha fazladır.

Ayasofya, artık İslam’ın mabetgahı ve kutlu fethin hatırasıdır. Osmanlı, ilimde “içtihat” (çağdaş problemlere, ihtiyaçlara uygun ve İslam temelli yeni ve yeterli çözümler üretme) şuurunu; siyasette ise “cihat” (ülkesinde ve yeryüzünde hak ve adaleti, barış ve bereketi kurma ve koruma) sorumluluğunu yerine getirdiği müddetçe yükselip zirveye tırmanacak, ama ilimde taklitçiliğe ve siyasette tembelliğe başlayınca içten içe çürüyüp yıkılacaktır. Çünkü zayıf bünye, Haçlı ve Siyonist virüslere fırsat kazandıracaktır.

 

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

  1990'lı Yıllar'ın ortalarında (Yani Refah Partisi 1995 Genel Seçimleri'nden...
Devami
  Böyle, "Yıldız İstihbarat Teşkilatı" yanında "bir çocuk oyuncağı" mesabesinde...
Devami
  Erbakan Hocamızın; Siyonistlerin: “Kim, ben mi? Yahu ben hiç Dinime...
Devami
  İNSANIN YOZLAŞMA SÜRECİ VE NEDENLERİ        Dört kutsal kitabın ve yüzlerce...
Devami
  STRES KAVRAMI, KORUNMA VE KURTULMA KURALLARI          Stres; ekonomik zorluk ve yoklukların,...
Devami
Son zamanlarda, özellikle itaat ve sadakat bağını koparmak isteyenler tarafından: “Erbakan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1262

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR