Reklam
Reklam
Reklam

“İKİ İRAN” GERÇEĞİ VE ILIMLI İSLAMCILARIN DÖNEKLİĞİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Mezhebi farklılıkları ve bazı aykırılıkları bir tarafa, İran halkı İslam’a bağlıydı, Batı emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşıydı. Ancak İran’daki etkin ve yetkin yönetici tabaka iki kısımdı: Biri, Şiilik taassubunu aşarak ümmet şuuruyla hareket eden İslami hassasiyetli ve Rahmetli Erbakan Hoca ile de münasebetli ve D-8 gayretlisi MİLLİ İRAN’dı… Diğeri ise, görünüşte ve sürekli İsrail’e horozlanan, ABD ve AB’ye atıp tutan, ama gerçekte ABD derin devleti olan Yahudi Lobileriyle ve Siyonist mahfillerle çok sinsi ve tehlikeli irtibatları nedeniyle danışıklı dövüş rolü yapan ve çoğu İran Yahudi dönmelerinden oluşan GİZLİ İRAN’dı.

İran sınırına yakın ilimiz Iğdır’da yakalanan ve İran istihbaratı SAVAK ajanları olduğu anlaşılan kişiler de, Doğu ve Güneydoğudaki Kürt halkımızı isyana kışkırtmak üzere ülkemize sızan ve MOSSAD’la irtibatları saptanan, Kirli İran’ın elemanlarıydı. Evet, malum ve melun güçler, bu en kritik süreçte, Türkiye ile İran’ı kapıştırmak ve Siyonizm için en önemli iki engelden kurtulmak için şeytani tezgâhlar kurgulamaktaydı.

Peki, Iğdır’da yakalanan İran SAVAMA ajanlarına Türk İstihbarat Kurumları ve askeri karargâhlar ve harekât planları hakkında (kendi çapında erişebildiği kadar) bilgi ve belgeler aktaran korucubaşıları, acaba aynı bilgileri PKK’ya da anlatmıyorlar mıydı? Kaldı ki bunlar basit bilgi kırıntılarıydı. Bunlardan çok daha önemli, gizli ve stratejik bilgiler zaten CIA’nın elindeydi ve PKK’ya onlar aktarmaktaydı.

O süreçte Milli Çözüm olarak bizim de yaptığımız onlarca uyarıya rağmen, CIA’nın ve AB kurumlarının talimatıyla Jandarma İstihbaratını lağveden, yani “yerinde saha çalışması ve bilgiler toplaması” yapan birimleri ortadan kaldırıp HERON’lara güvenen şu AKP iktidarına, sorumsuzluklarının hesabı bir gün elbette sorulacaktı. ABD’nin kiralık çetesi olan PKK’nın Türkiye’yi İran ve Suriye ile çarpıştırıp kendisine rahat ve kolay bir alan sağlamayı düşündüğünü, daha doğrusu bu yönde güdüldüğünü bile fark edemeyen feraset yoksunu AKP iktidarı, “katıra gücü yetmeyip semerine saldıran zavallı” misali, sadece olayların peşinden koşup bocalamaktaydı.

Asıl sorulması ve araştırılması gereken şu olmalıydı:

Türkiye’ye yönelik açıklamaları, hangi İran yapmaktaydı ve hangi Türkiye’yi hedef almaktaydı:

İran 75 milyon nüfusu ve 1,6 milyon km² (Türkiye’nin iki katından daha fazla ) ile yüzölçümü olarak bizden büyük tek komşumuz konumundaydı. Dünyanın en dağlık ülkelerinden biri olan İran, M.Ö. 4000’lere dayanan tarihi ile yer küremizin en eski ve sürekli uygarlıklarından birine ev sahipliği yapmaktaydı. Avrasya coğrafyasında sahip olduğu stratejik konumu İran’a her dönem bölgesel güç olma potansiyelini kazandırmıştı.

Ülke nüfusunun yüzde 45’i Fars, yüzde 35’i Azeri Türkü, yüzde 2’si Türkmen, yüzde 1’i Kaşkay Türkü, yüzde 7’si Kürt, yüzde 2’si Arap, geriye kalan yüzde 8’i de Gilekler, Mezdaranlılar, Beluciler, Lurlar ve diğer etnik yapılardan oluşmaktaydı. İnanç olarak İran’ın yüzde 90’ı Şii Müslüman yüzde 8’i Sünni Müslüman yüzde 2’si ise Bahaîler, Zerdüştler, Hindular, Sabiiler, Yezidiler, Yahudiler ve Hıristiyanlardı.

Türkler İran halkıyla iletişim kurmak açısından hiç zorlanmayacaktı. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi 2012 yılında, “İran nüfusunun yüzde 40’ı Türkçe konuşmaktadır” açıklamasını yapmıştı. İran’ın dini ve İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarının tanımlanmasından ve denetiminden sorumlu lideri olan Ayetullah Ali Hamaney Türk asıllıydı.

İran Yargıtay Başkanı Sadık Laricani’nin ‘’Kadınların başının örtülmesi dini değil siyasi bir tercihtir” beyanatı son günlerde çok tartışılmıştı.

Herkesin gözden kaçırdığı şu önemli gerçeği de vurgulamamız lazımdı: Amerika birleşik devletlerinden sonra, dünyanın en etkin Yahudi Lobilerinden birisi de İran’da ve özellikle İsfahan’da bulunmaktaydı ve İran’daki “Dönmeler” Türkiye’deki “Sabataistler” kadar yetkin konumdaydı!

“AKP Türkiyesi bölgede ABD’ye taşeronluk ediyor” diyenler haklıydı!

Ankara, İran'ı uyarmasına rağmen İranlı yetkililerin AKP Türkiyesine karşı suçlamaları artmıştı. İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi'den sonra İran eski Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki de, Türk devlet adamlarının başta Suriye olmak üzere bölgedeki ülkelere karşı düşmanca politika yürüttüklerini ve bunun acı akıbetlerini hatırlatmışlardı. Mutteki, Türkiye'nin bu politika nedeniyle son 10 yıl içinde elde ettikleri getirileri bir gecede heba ettiğini vurgulamıştı. Türkiye'yi "Suriye'ye karşı Amerikan planlarını uygulayan taşeron ülkeye dönüşmekle" suçlayan Mutteki ve GKB Firuzabadi Milli İran’ın adamlarıydı.

Birkaç ay önce Rum Kesimi'ne İsrail askerlerinin bir vesileyle yerleşeceğinden bahsedilirken, şimdi artık İsrail savaş uçakları Kıbrıs üzerinde uçuyordu. Gayet rahat şekilde Türkiye hava sahasının kıyılarında dolaşıyor, yer yer ihlaller yapıyordu. İsrail'in savaş gemilerinin Meis adasına kadar geldiği söyleniyordu. Velhasıl-ı kelam, Türkiye'nin hemen yanı başında kritik gelişmeler yaşanıyordu. Bu tehlikeli gelişmelere karşı AKP hangi tedbirleri alıyordu? Kıbrıs'ın bir İsrail uçak gemisine dönüşmesine karşı neden kılı kıpırdamıyordu? Veyahut Ege adalarına İsrail füzeleri yerleştirilme girişimleri niye tartışılmıyordu? Her fırsatta Batılı kurumları (BM, NATO.. vb) göreve davet etmeyi görev sayan Türk Dış Bakanlığı kendi stratejik güvenliğe dair hiçbir şey yapamıyordu. Yakında, İsrail'in gemileri veya denizaltıları bizi Doğu Akdeniz'e de çıkartmazsa şaşmamak gerekiyordu. Maalesef Türkiye, yanı başında bu kadar kritik ve tehlikeli gelişmeler olurken hiçbir tepki vermiyor, üstüne üstlük bu gelişmelerden haberdar olduğuna ve dikkatle izlediğine dair bir belirti de göstermiyorken, tutup İran’la ağız dalaşına girmesi kafa karıştırıyordu.

Tam böyle bir süreçte Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov: “Türkiye’nin, ABD, NATO ve İsrail’in planladığı Suriye ve İran senaryolarına taşeronluk yaptığını” yazıyordu.

İsrail Başbakanı Netanyahu, İzak Şamir'in cenaze töreninde yaptığı açıklamada; "1991'de Irak'ın, İsrail'e füze atması karşısında, İzak Şamir'in boş durmayarak Irak'ı vuracağını ABD Başkanı'na deklare ettiğini ve bunun üzerine ABD Başkanı'nın İsrail'in bu kararlı tutumu karşısında, Irak'ta ateşkesi sağlayarak İsrail'in Irak'a olası hareketini önlediğini" ifade ederek, kendisinin de ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmede, "İran'ın nükleer silah üretiminin önlenememesi durumunda sessiz kalmayacaklarını" bildirdiğini söyleyip bir bakıma ABD'nin İran konusunda gevşek davranması durumunda, İsrail'in gerekeni yapacağı mesajını veriyordu.

İran ile ABD arasındaki gerilim giderek artıyor, bununla birlikte İran'dan gelen açıklamaların dozu da yükseliyordu. İran herhangi bir saldırı halinde Ortadoğu'daki ABD üsleri ile İsrail'i hedef alacağını açıkça ilan ediyor ve bir iki dakika içinde hedefleri vuracağını duyuruyordu. Peki, acaba İran’ın kendi ülkesini savunmaya yönelik bu çıkışları bazı İslamcı kesimleri ve AKP’yi niye rahatsız ediyordu?

Tekrar hatırlatalım ki, “Türkiye’ye çok şeyler kazandıracağı” yalanıyla yapılan Irak işgalinden, en kârlı çıkan İran oluyor, zararını Türkiye çekiyordu. Aynı gafleti Suriye’de gösteren AKP Hükümeti, hala ABD’nin kuyruğundan ayrılmıyor, hatta İran’a karşı hazırlanan senaryolarda dolaylı bir İsrail taraftarlığı yapıyordu.

İran Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Seyit Hasan Firuzabadi’nin Suriye’de yaşananlardan Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi sorumlu tutup “Hâlbuki Suriye'den sonra sıranın Türkiye'ye ve diğer ülkelere geleceğini bilmeleri gerekir” demesi, başka açıklamalarla birlikte Ankara ile Tahran arasında ciddi bir krize neden oluyordu. Oysa Firuzabadi haklıydı: Eğer Suriye de parçalanırsa bölgede sıra Türkiye’ye geliyordu.

Tahran’daki İslami rejime daha ilk andan itibaren karşı olan Batılı güçlerin ve tabii ki İsrail’in, Suriye’deki Baas rejiminin çökmesi halinde vakit geçirmeden ve nükleer sorunu bahane ederek İran üzerinde operasyonlara yönelmeleri zaten bekleniyordu. Böylesi bir durumda İran Kürtlerinin en önde gelen muhalif aktör olarak ortaya çıkacakları da biliniyordu. Ve herhalde İran’ın Suriye konusuna bu kadar angaje olmasının altında kendisine yönelik bu türden bir tehdit algısı yatıyordu.

ABD’yi Yahudi Lobileri yönetiyordu!

Bu arada Amerika'da başkanlık yarışı tam gaz devam ediyor, gerek Obama gerekse Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney her ikisi de Amerika'daki Yahudi lobisine yaranmaya çalışıyordu. Özellikle de Cumhuriyetçi aday Romney daha şimdiden "İsrail'i asla eleştirmeyeceğim" diye söz veriyordu. "Kudüs İsrail'in Başkentidir ve hep Başkent'i olarak kalacaktır" demek suretiyle de Siyonizm'e selam duruyordu. Yetmez, “İsrail'in İran'a saldırmasına da saygı duyacağını” bugünden ilan ediyordu!

Evet, adamlar Amerika'da başkanlık koltuğunu kapabilmek için Ortadoğu'yu ateşe vermekte bir sakınca görmüyordu. Bölgemizin şımarık ve gayrimeşru çocuğu İsrail'i "Akıllı uslu otur" diye ikaz edeceklerine "Ne yaparsan yap, arkandayız yeter ki seçimlerde siz de bizim arkamızda olun" mantığı ile destekleyenler ABD’yi kimlerin yönettiğini çok iyi biliyordu. Amerika gibi süper bir devletin başkanı olmak için yola çıkanların, "İsrail'i asla eleştirmeyeceğim" diye söz vermek durumuna düşmüş olmaları aslında her şeyi açıklıyordu. Ve Amerika'yı kimin yönettiği ve Erbakan’ın ısrarla Siyonizm söylemi şimdi daha iyi anlaşılıyordu.

İki İran bulunuyordu!

“Türkiye-İran ilişkileri, oldukça kaygan sayılabilecek bir zemin üzerinde yeni geleceğini aramaya devam ediyordu. Süreç üzerindeki birçok bilinmeyen ve etken, haliyle ilişkilerdeki tonu gride tutuyordu. Her ne kadar burada temel sorun Suriye olarak öncelikli yerini korusa da, diğer mevcut-potansiyel sorun alanlarının varlığını da unutmamak gerekiyordu.

Diğer taraftan son gelişmeler, iç dinamikler bağlamında karşımıza bir diğer önemli sorunu daha çıkartıyor ki o da İran'da kendisini derin bir sistem sorunu olarak hissettiren "İki Tahran" gerçeği oluyordu. İki ülke arasındaki dostluk ilişkilerini temelden hedef alan çıkışlar sonrası, Ankara'yı ziyaret eden İran Dışişleri Bakanı Salihi, bu açıklamaların resmi olmadığını ve İran'ın görüşünü yansıtmadığını bir kez daha kaydetmek zorunda kalıyordu. O zaman da sormuştuk, şimdi de soruyoruz; şimdi Türkiye hangi Tahran ile muhatap olacak ve bu çıkışlar nereye kadar devam edecekti? Tahran'a iyi polisler mi hâkim, yoksa kötüler mi? Ya da, Fars diplomasisi her ikisini birden mi kullanmaya çalışıyordu?

Şu ana kadarki izlenimler, Tahran'daki derin yapının, bu iki kanadını ("Mollalar" ve "Reformcular" olarak da adlandırabileceğimiz) da etkin-kontrollü bir şekilde dış politikasında kullandığını gösteriyordu.

Görünen o ki, İran yönetimi: 1- Türkiye'yi ABD'nin iflah olmaz bir müttefiki olarak kabul ediyor ve güvenilmez buluyordu. 2- Sıranın artık kendisine geldiğine inanıyor ve bu bağlamda uluslararası (ABD karşıtı)-bölgesel-yerel kamuoyuna oynuyordu. 3- İran Anti-Amerikancı bloğun tam desteğini almaya çalışırken, diğer taraftan da Şiilik üzerine inşa ettiği bölge jeopolitiğini harekete geçirmeye çalışıyordu. 4- Bu noktada, özellikle Rusya ve daha arka planda Çin ile istişareli bir şekilde hareket ediyor, bu da kaçınılmaz olarak akıllara Rusya'nın İran üzerindeki etkisini gündeme getiriyordu.

Nitekim önümüzdeki günlerde gündeme gelmesi beklenen ve temelde İran konusunda alınacak bir takım garantileri ihtiva eden gizli-örtülü pazarlık süreçleri dikkatlerden kaçırılıyordu. Aynı şekilde, Esad sonrası için Moskova-Tahran ikilisinin en az üçe bölünmüş bir Suriye tercihi-talebi de bu kapsamda Şam'daki rejime yönelik desteğin sınırını de belirliyordu. Rusya-İran ikilisi arasındaki ortak çıkar noktalarını ve işbirliği boyutunu resmetmesi itibarıyla dikkat çekiyordu. Burada, Türkiye'yi açıktan tehdit etmesi beklenen "Batı Kürdistan" ortak adımı ile birlikte rejimin sığınacağı ve varlığını devam ettireceği Lazkiye merkezli bir "Alevi Devleti" projesi acaba Türkiye'ye "Oyunun kurallarını değiştirmekten sakın" mesajı veren İran'ın hangi kanadının planı oluyordu?” diye soran M. Seyfettin Erol önemli gerçeklere parmak basıyordu.

Bu arada, Mısır’ın yeni Cumhurbaşkanı ve Ilımlı İhvan’ın parlatılan yıldızı Mursi’nin danışmanının: "İran, sorunun değil çözümün bir parçasıdır" açıklaması kafaları karıştırıyordu.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanperest, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi'ne katılmak üzere Tahran'a yaptığı ziyaretin, iki ülke ilişkilerinin gelişmesine katkı sağlayacağını söylüyordu. Mısır Cumhurbaşkanı Sözcüsü Yasir Ali ise, başkent Kahire'de yabancı basın mensuplarına yaptığı açıklamada, daha önce Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi tarafından dile getirilen ve Suriye krizine siyasi çözüm bulunması amacıyla bölgesel bir girişim başlatılmasını öngören planda İran'ın da yer alması konusunda ısrarcı olacaklarını belirtiyordu. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran'ın yer alacağı dörtlü koalisyonda bulunmasını istedikleri ülkelerin neler yapabileceğine de değinen Ali; İran'ın, Beşşar Esed'e yönetimi bırakması için baskı yapabileceğini, “Türkiye'nin de, muhalifleri, Esed rejiminde şiddete bulaşmamış yetkililerle müzakerelere ikna etmede başarılı olabileceğini” savunuyordu. Ali, Suudi Arabistan ve Mısır'ın ise müzakere sürecini takip ederek taraflar arasında arabuluculuk yapabileceğini ifade ediyordu.

Suriye'de çözüme katkı sunabilecek ülkelerle masaya oturulması gerektiğini vurgulayan Yasir Ali, bu çerçevede bölgede nüfuz sahibi olan İran'ın rolünün son derece önemli olduğunu belirtiyordu. Basın toplantısında Cumhurbaşkanı Mursi'nin Çin ve İran ziyaretleri ile önümüzdeki dönemde Kahire'nin izleyeceği dış politikaya ilişkin bilgiler de veren Yasir Ali, aslında ABD’nin niyetlerini de deşifre ediyordu. Anlaşılan Muhammed Mursi, Recep Erdoğan’ın yerini alıyor ve Türkiye dışlanıyordu.

Kippalı Siyonist Joe Biden bu kez Bağdat'a gidiyordu!

ABD Başkanı Barack Obama'nın Yardımcısı ve Türkiye düşmanı Yahudi asıllı Joe Biden’ın Suriye’deki gelişmeleri ele almak üzere Irak'ı ziyaret ediyordu. AA muhabirinin diplomatik kaynaklardan edindiği bilgiye göre, planlanan ziyaret sırasında Biden'a, ABD'li üst düzey yetkililerden oluşan bir heyet de katılıyordu. Suriye rejimi ve muhalifler arasındaki çatışmaların şiddetlendiği bir dönemde gerçekleştirilecek ziyaret, ABD'nin Irak'tan çekilmesinin ardından Washington ile Bağdat arasındaki en üst düzey temas olma özelliğini de taşıyordu.

Biden'ın Iraklı muhataplarıyla yapacağı görüşmelerde, Suriye konusunun yanı sıra, İran'ın nükleer programı, Irak'taki siyasi durum ve bölgesel gelişmelerin de ele alınacağı kaydediyor ve Joe Biden’in Türkiye ile takışan İran yanlısı Maliki yönetimiyle samimi ilişkileri dikkat çekiyordu. Neredeyse 40 yıllık siyasi bir tecrübeye sahip, "Türkiye Düşmanı" ve "Siyonist" olarak bilinen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, 1988 yılında Türkiye'nin Filistin davasına desteği nedeniyle, "Türkiye'nin etrafını ateş çemberine çeviririz" tehdidinde bulunuyor; ''Siz ABD'ye muhtaçsınız, ancak ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacı yok. Kredi ihtiyacınızın da olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununu çözün, istenenleri yerine getirin, size yardımcı olalım. Aksi takdirde hiçbir yere varamazsınız'' sözleriyle dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in adeta yakasına yapışıyordu. Şimdi bu Yahudi Joe Biden Irak’a gidip, İrancı Başbakan Maliki ile görüşüyor ve Irak üzerinde Suriye muhalefetine silah gönderiyordu! Bütün bunlar “Hani İran Esed’in yanındaydı, İran izin vermezse Maliki nasıl muhalefete silah sağlıyordu?” sorusunu gündeme getiriyordu!

İslamcı Ali Bulaç fır dönüyordu!

Bir zamanlar Erbakan’a karşı koyu İrancı geçinen Hizbullahçılar ve Ali Bulaç gibi İslamcı istismarcılar, şimdi AKP ve ABD politikalarına karşı çıktıkları için İran’a ateş püskürüyor ve asılsız ayarlarını ortaya koyuyordu. Böylece Suriye’nin parçalanmasına, Yeni Kürdistan oluşumlarına ve tabi İsrail’in Arzı Mevud planlarına dolaylı destek sağlanıyordu.

Ali Bulaç; (Zaman, 27.08.2012) “Dünden Bugüne İttihat” başlıklı yazısında:

“(Abdülhamit) Farklı Müslüman kavimleri bir arada tutmak istiyordu, ama yaptığı reformlar; felsefi ve idari referanslarını, Avrupa’dan yükselip Osmanlıya ulaşan “ULUS DEVLET” fikrine dayanıyordu. Başka bir deyişle (Abdülhamit) “İslamcı” görünüyordu; ama sosyal, iktisadi ve idari reformları Batıdan alınma idi. Tıpkı bugünkü AKP iktidarının “Dindar, muhafazakâr siyasi kimliğine” rağmen AB reform paketi dışında, hiçbir reform ve değişme projesinin olmaması gibi. (Abdülhamit) Kalkınma ve modernleşmede İslamiyet’ten istifade etmek istiyor, kültürel formları ve geleneği koruyordu; ama attığı adımlarla, dinin meşrulaştırıcı gücünü kullanarak, zaman içinde Dini etkisizleştirecek süreçleri açıyordu.”

diyerek güya, “bilimsel tenkit” perdesi altında Pakraduni (Yahudilikten dönme Ermenilik) psikolojisiyle tarihi gerçekleri tahrif ve tahrip ediyor ve Abdülhamit Han’a “Kızıl Sultan” lakabı takanları sevindirecek ve haklı gösterecek yamuk yorumlar yapıyordu. Oysa cennet mekân Sultan Abdülhamit Han’ın hem niyeti, hem gayreti, hem de gayesi İslami esaslara dayanıyordu. Ve tabi, temeli İslam’dan kaynaklanan, ancak Batılılarca geliştirilip kullanılan bir takım kurum ve kurallardan da haliyle yararlanmak istiyordu. Ali Bulaç’ın Abdülhamit ve Erbakan gibi, dönemlerinde İslami diriliş hareketlerinin önderi ve simgesi olmuş şahsiyetlere yönelik bu tür saptırma ve saldırıları, acaba kısır bilgeliğinden mi, yoksa bizzat “gen”lerinden mi kaynaklanıyordu?!

Ve tabi 10 yıldır, övgüler yağdırdığı AKP için: “Dindar ve muhafazakâr görüntüsüne rağmen, AB projesi dışında hiçbir reform paketi bulunmayan iktidar” tespitleri ise, evet doğruydu, ancak Abdülhamit Han ve Erbakan aleyhine uydurduğu iftiralara geçerlilik kazandırmak için söylenmiş rüşveti kelam cinsinden oluyordu.

Ali Bulaç o yazısını:

“İslam Dünyası milliyetçiliği, sosyalizmi ve liberalizmi tecrübe etti. Sonuç iflas. Bütün yollar İslam’a ve İslam Birliğine çıkıyor”

şeklinde bitiriyor ve sonunda yine Erbakan’ın ve Sultan Abdülhamit Han’ın dediğine geliyordu. Üstelik bu “İslam Birliğinin” sadece lafını ediyor, içeriğini bilmiyor ve dolduramıyordu. Zaten asıl amacının “İslam Birliği” kılıfıyla, Siyonist dünya düzeninin (ABD ve AB’nin) güdümündeki ılımlı İslam çerçevesinde, Müslüman halkları avutucu ve uyuşturucu projelere meşruiyet kazandırmak olduğu sırıtıyordu. Sn. Ali Bulaç’a soralım: Rahmetli Erbakan’ın “İslam Birleşmiş Milletleri” hedefini ve bunun fiili ve resmi çekirdeği hükmündeki D-8 girişimini ve bütün bunların temel esasları ve ayrıntılarıyla 400 sayfalık kitap haline getirilmiş ilmi prensip ve projesini

a)  Tek ve son çare olarak kabul ve tasdik mi ediyordu?

b) Bunları uygun ve uygulanabilir bulmuyorsa, İslam Birliğinin doğru ve doyurucu projelerini niçin ortaya koymuyordu?

c) İslam Birliği için, çok güzel ve mükemmel programlar hazırlanmış ta, bazı odaklardan korkundan mı gizliyordu?

Oysa bize göre Ali Bulaç’ın Erbakan’ın tarihi projelerine ekleyecek bir tek cümlesi bile bulunmuyordu.

“Her yeni gün İran, Sünni coğrafyadaki ve bu cümleden olarak ülkemizdeki kredisini biraz daha tüketiyor. Bilhassa Suriye meselesinden sonra "İslam Cumhuriyeti" imajının içinin hızla boşaldığını görüyoruz.

Suriye, İran'ın samimiyetinin test edildiği bir turnusol kâğıdı oldu; hatta sadece "samimiyetinin" değil, "makuliyetinin" ve "makbuliyetinin" de... Bir yandan Sünni-Şii kardeşliğinden dem vururken diğer yandan kitabî Şiilik içinde bile "gulat"tan sayılan bir fırkaya inat ve ısrarla destek; Bir taraftan anti-emperyalist bir çizginin bayraktarlığını dillendirirken diğer taraftan Rusya ve Çin gibi iki emperyalist devletle iş tutmak; hatta Irak ve Afganistan'ın işgalinde bizzat Amerika ve Batı'yla fiilî işbirliklerine gitmek... Bütün bunların izah edilebilir yanı olmadığını gün geçtikçe daha fazla sayıda insan görüyor ve anlıyor.

Peki, İran bütün bunları niye yapıyor?

Devrim'den sonra kendisine kalbî ve fiilî destek sağlayan Ümmet'in nefretini üstüne çekme pahasına bu çıkmaz yolda niçin ısrar ediyor? Bu sorunun benim bulabildiğim bir tek cevabı var: İran, tarihsel Şii refleksiyle hareket ettiği için...”[1]

Tespitlerini yapan, Ebubekir Sifil’in haklı olduğu noktalar bulunuyordu; İran’ın zalim Esad rejimine şartsız desteği elbette mide bulandırıyordu. Ancak: a) “Bir değil iki farklı İran” gerçeği göz ardı ediliyordu. b) Suriye kargaşasını kurgulayan ABD ve Siyonist mahfillerin sinsi planları hesaba katılmıyordu.

Ve hele Mustafa Özcan:

“İran nükleer programından vazgeçmezse, petrolüne müşteri bulamaz, halkını sıkıntıya sokar. Ve zaten İran halkının çoğunluğu da, nükleer inat uğruna, İran’ın Amerika ve Avrupa’yla kapışmasına karşı çıkıyor”

diyen Ürdün’lü gazeteci Yasir Zeate’nin tespitlerini gerçekmiş ve gerekliymiş gibi nakletmesi ve Milli değil KİRLİ İRAN’ın adamlarından olduğu bilinen eski İçişleri Bakanı Abdullah Nuri’nin “Devletin nükleer sevdasının cezasını İran Milleti çekmesin” yollu açıklamasını delil gösterip, Türkçesi: “İran Batıya teslim olsun kurtulsun!” demeye getirmesiyle tam bir talihsizlik sergiliyordu. [2]

Belgelerle İsrail-Öteki İran Gizli İttifakı

(Gizli) İran, İsrail’in çizdiği oyunu Türkiye’ye ve Araplara karşı çok iyi oynamaktadır.

Son yıllarda basında yansıyan haberlere göre İsrail ve Amerika İran’ı vurmaya hazırlanmaktaydı. İran’ın nükleer çalışma programı ABD, İsrail ve Batı’nın tepkisine neden olmaktaydı. Oysa İran Şah Rıza Pehlevi döneminde İsrail’in müttefiki ve bölgedeki jandarmasıydı. İran gizli servisi SAVAK İsrail gizli servisi MOSSAD’la içli dışlıydı. Peki İsrail ve Amerika neden Şah’ı yalnız bırakmıştı? Amerika 1979’da Şah’ın devrilmesine resmen göz yummuşlardı. Hatta Şah döneminin İran Hava Kuvvetleri Komutanı General Amir Hüseyin Rabii, Humeyni yönetimince idam edilmeden önce, mahkemede Şah’a ihanet eden NATO başkomutan yardımcısı General Robert E. Huyser için: "Şah’ı bir sıçanı atar gibi harcadınız” diye sızlanmıştı. 1979’da İslam Devrimi gerçekleştiğinde İran, yasal meşrutiyeti olmadığı gerekçesiyle İsrail’i tanımadığını açıklamış, ama İran’daki kirli yapı perde arkasında gizli ilişkilerin temellerini atmıştı.

Acaba, Humeyni’nin İran’da iktidara gelmesini Amerika’dan daha çok niye İsrail arzulamıştı? ABD ve Rockfeallar ailesi bundan ilk bakışta zararlı çıkmıştı. Washington'un bildirdiği kadarıyla yeni yönetimle sadece askeri konudaki anlaşmaların iptal edilmesi nedeniyle ABD tarafının kaybı 10-12 milyar dolar civarındaydı.

İsrail’in hesaplarına göre Humeyni’nin Tahran’a dönmesi sağlanacak ve İsrail Amerikan politikalarına dolaylı hizmet sunulacaktı. CIA 1979 İslam devrimi öncesi Humeyni komitacılarına yanaşıp O’na yakın köstebekler ayarlamaktaydı. Amerika Dışişleri Bakanlığından Tahran Büyükelçiliğine 8 Ocak 1979 tarihli Bakan Cyrus Vance imzalı gizli mesaj’ın 3. maddesinde Humeyni’nin sağ kolu ve önemli isimlerinden İranlı işadamı Abbas Amir Entezam’ın Amerikan Büyükelçiliği ile temas kurmak istediği ortaya çıkmıştı. Entezam daha sonra Humeyni rejiminin hükümet sözcüsü yapılmıştı. İranlı devrimci radikal öğrencilerin 1979’da Amerika’nın Tahran büyükelçiliğini bastıklarında ele geçirdikleri dokümanların birinde Amir Entezam’ın CIA ile bağlantısı ortaya çıkmıştı. Entezam birkaç saat sonra vatana ihanet suçundan tutuklanıp hapse atılmıştı. Fakat İsrail, Humeyni’nin halk nazarında itibarını kaybetmemesi ve etrafına kendi ekibini yerleştirmesi için çalışmıştı. Ayetullah Humeyni 1979’da Paris’ten Tahran’a getirilirken CIA tarafından 3 ayrı suikast planı hazırlanmıştı. Şah’ın Generalleri ve ABD yetkilileri tarafından tertiplenecek olan suikastı MOSSAD Humeyni’nin adamlarına aktarmıştı. Evet, İmam Humeyni iyi niyetli ve Dini gayretli bir insandı; ama bu Siyonist planların farkına varamamıştı.

Yale Üniversitesinde akademisyen olan İran asıllı Trita Parsi geniş diplomatik belgelere dayanarak hazırladığı “Hain İttifak” adlı kitabında İsrail ve İran arasındaki gizli ilişkilere dair ciddi bilgiler yer almıştı. Parsi, şunları anlatmıştı: “Ayetullah Humeyni sürgünden 15 yıl sonra 1 Şubat 1979’da İran’a döndü ve milyonlarca İranlı tarafından karşılandı. Humeyni'yi karşılama esnasında İsrail’in askeri ataşesi Yitzhak Segev ve MOSSAD şefi radikal devrimcilerin yanında yer aldılar.”[3]

Amerikan-İran Konseyi’nin kurucusu ve başkanı olan İran asıllı akademisyen Dr. Trita Parsi, İsrail-İran ilişkileri üzerine kaleme aldığı makalesinde, iki devlet arasında gizlice yürütülen pragmatik ilişkinin boyutuna örnek olarak Irak’ın nükleer tesisi Osirak’ın bombalanmasını anlatmıştı. Trita Parsi devrimden hemen sonra İran ile İsrail arasındaki ilişkiyi şöyle aktarmıştı: 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliğindeki rehine krizinin patlak vermesinden sonra 1951’de İran’ın petrol endüstrisinin gelişmesinde önemli rol oynamış Ahmed Kashani’nin en büyük oğlu Ayetullah Abul Kassam Kashani, İslam devriminden sonra İsrail’in İran’a yaptığı ilk ziyarette, İran-Irak savaşında Irak’ın Osirak nükleer programına saldırmak üzere silah satışı ve askeri işbirliği için görüşmeler yapmıştı.” Sonuçta Osirak’ın bombalanmasında İran büyük rol oynamıştı. İslam dünyasının önemli güçlerinden olan Irak aslında İran ile değil İsrail’le savaşmıştı.”[4]

Amerika’nın köklü gazetelerinden “Washington Post”da gazeteci Michael Gerson tarafından kaleme alınan bir makalede, 1981 İran-Irak savaşında İsrail uçaklarının Irak’ın Osirak nükleer tesisini bombalamasını gazetesindeki köşesine taşımıştı. Gerson, dönemin başbakanı Menahem Begin’e dayanarak, Osirak bombalamasının Irak’ın nükleer programını durdurmak için yapıldığını vurgulamıştı.[5]

Elbette bütün bunların çoğu Hümeyni’den habersiz, kirli ve derin ekipler eliyle yapılmaktaydı. Haberi olanlar da, ya güçleri yetmediğinden veya “İran’ın ulusal çıkarları” gözetildiğinden sessiz kalınmaktaydı.

İsrail'den İran’a 1 milyar dolarlık yasadışı silah sevkiyatı

Executive Intelligence Review (EIR) Amerikalı siyasi aktivist Lyndon LaRouche tarafından 1974 yılında kurulmuş haftalık siyasi haber dergisi konumundaydı. Leesburg, Virginia, Wiesbaden, Berlin, Kopenhag, Paris, Melbourne ve Mexico City dâhil olmak üzere birçok ülkede ofisleri bulunan bir yayın organıydı. (Lyndon LaRouche, daha sonra 2004 ABD Başkanlığı için Demokratların aday adayı olarak ortaya çıkmış, Siyonizm karşıtı, insani duyarlı ve tutarlı bir insandı. Ayrıca Erbakan Hoca’ya da hayranlığı vardı, Türkiye’ye gelip Saadet Partisini ziyaret etmekten sakınmamıştı.) (17.06.2003) EIR dergisi Eylül 1985 sayısında İsrail-İran ilişkileri üzerine diplomatik kaynaklara dayanarak yayınladığı bilgilere göre: Humeyni yönetimindeki İran’ın en büyük silah tedarikçisi İsrail olmaktaydı. Devrimin hemen ertesinde 31 Temmuz 1979’da Orlandolu Federal yetkililerin tespitlerine göre Florida’dan bir gemi ile yasadışı 75 milyon dolar değerindeki silah İran’a yollanmıştı. İran hükümetinin yüksek yetkili bir yöneticisi, İsrail gizli servisi MOSSAD ile bir silah sözleşmesi imzalamıştı. Bu organizasyon ABD ordusuna bağlı subaylardan Paul Sjekloha, Wayne Gillespie ve İranlı yetkili Amir Hüseyin M. Azar tarafından yapılmıştı. Sjeklocha ise bir MOSSAD ajanıydı. Ariel Şaron ile yakın ilişkileri vardı ve 1982’de İsrail’i ziyaret etmiş bir ajandı. Böylece, Humeyni rejimine toplamda yasadışı 1 milyar doları aşkın silahın nakliyatı yapılmıştı. ABD başkanı Carter “İsrail ile İran arasındaki bu bağı kırmaya çalışıyor” görüntüsüyle aslında İsrail’in işini kolaylaştırmakta ve dolaylı destek sağlamaktaydı. (Evet, Humeyni’nin yaptığı gibi iyi niyetler ve dini gayretlerle ihtilal yapıp iktidar olmak bile yetmiyordu; dünya dengelerini değiştirecek stratejik ve teknolojik birikiminiz yoksa şeytani güçlerin sömürü çarkı dönmeye devam ediyordu.)

Silah sevkiyatı Türkiye ve Suriye üzerinden yapılmıştı!

1990 öncesi ikili ilişkileri inceleyen çok az sayıdaki eserden biri olan İran asıllı akademisyen Sohrab Sobhani'nin “The Pragmatic Entente” adlı çalışması, doğrudan iki devletin ilişkilerini ele alması nedeniyle İran-İsrail ilişkilerinin geçmişi hakkında başvurulması gereken önemli kaynaklardandı. Sobhani’ye göre İran-İsrail ilişkilerinde Siyonizm karşıtlığı sadece lafta kalmaktaydı. İsrail 1983-1987 yılları arasında İran’a 500 milyon Dolarlık silah satmıştı. İran-Kontra adıyla açığa çıkan olayda, silah sevkiyatlarının Suriye ve Türkiye üzerinden yapıldığı anlaşılmıştı.”[6]

 

 

 

 



[1] Milli Gazete, İran’ın Varlık Zemini

[2] Bak. 14 Temmuz 2012 Milli Gazete. İran halkının tercihi

[3] Trita Parsi, Treacherous Alliance: The secret dealings of Israel, Iran, and the United States, Yale University Press, 2007, p. 79-81.

[4] Trita Parsi, Treacherous Alliance, op. cit. p. 95. 107. * Kaynak: The Sunday Telegraph - June 14, 1981.

[5] Michael Gerson, Israel may see attack as best option on Iraq, Washington Post, October 3, 2009.

[6] Belgelerle İsrail-İran İlişkileri, Salim Meriç, 18 Mayıs 2012, Haber10.com.

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Avrupa'da devlet okullarında din dersinin okutulmadığı tek ülke Fransa'dır. ...
Devami
Erbakan Hoca telekonferansla katıldığı çağlayandaki muazzam mitingde, İsrail’in gönüllü yardım...
Devami
  "Türklerin Başına Geçecek 11. Devlet Adamı Parçalanmak ve Yıkılmak Üzere...
Devami
  Hukuk dilinde ve özellikle anayasa ve kanun metninde "açık,net,...
Devami
Gerçekleri saptırmak suretiyle İslamiyet’i yozlaştırmak, Dinimizi, iptidai komünizmi çağrıştıran eski...
Devami
  İSLAM DOĞALLIK VE KOLAYLIKTIR Zorlaştıran da, Yozlaştıran da Kınanmıştır!        “Öyleyse sen yüzünü...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1716

SON YORUMLAR