Reklam
Reklam
Reklam

Türkiye Dağılma aşamasındadır ve: OSLO MUTABAKATI, SEVR DAYATMASININ TATBİKATIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfMükemmel 

Oslo’da ve İngiliz hakem huzurunda Başbakan Recep T. Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Hakan Fidan’ın PKK’ya “Türkiye’nin federasyonlara bölünmesine yol açacak çok tehlikeli ve Milli Bütünlüğümüzü tehdit edici” sözler ve tavizler verdiğini gösteren belgelerin, hakkında soruşturma açan savcının elinde bulunduğu belirtiliyordu. Ama Başbakan bir gecede özel kanun çıkartıp, hem Hakan Fidan’ı hem de iktidarını kurtarıyordu. Bu soruşturmayı, Erdoğan’ı zora sokmak için, Fetullahçıların başlattığı konuşuluyordu.

Bunlara karşı AKP yandaşları ve ikbal fırsatçıları ise: “Hakan Fidan’ın her kademede PKK içine MİT elemanı sızdırdığını ve bu “kaleyi içten fethetme” hazırlığının Kandile kadar uzandığını, ancak tam da PKK’ya büyük bir darbe vurulacak ve örgüt dağıtılacakken MİT Müsteşarına açılan soruşturma ile bu planın boşa çıkarıldığını”savunuyordu.

Oysa Oslo mutabakatı da, PKK’ya sızma macerası da, Özerk Kürdistan’ın kurulmasına ve PKK’nın federatif bölgenin asker ve polis teşkilatını oluşturmasına” yönelik yapılıyordu. Ve bütün bunların hesabının Amerika’dan da işbirlikçi iktidarlardan da sorulacağı tarihi bir inkılâp bekleniyordu.

Ve işte tam bu noktada sormak gerekiyordu:“Hükümeti yıkmaya teşebbüse niyet” edenlere 20 yıl ceza veriliyorsa, ya T.C. devletini dağıtmaya ve ülkeyi parçalamaya girişenler nasıl bir belayı hak ediyordu?

Okurlarımız iyi hatırlayacaktır, Milli Çözüm Dergisi AKP iktidarı ile PKK’nın Oslo’da ve İngiliz hakem huzurunda yaptıkları anlaşmayı ve Türkiye’nin bölünmesine yönelik kararları defalarca gündeme taşıyor ve tüm ilgili ve yetkilileri uyarıyordu. İlk başta bunları kesinlikle inkâr eden başbakan Erdoğan, sonunda sahip çıkmak ve savunmak zorunda kalıyordu. Şimdi de Ana Muhalefet Partisi sözcüleri, PKK ile AKP’nin karanlık Oslo mutabakat metnini medya ve kamuoyu ile paylaşmaya başlıyordu. Bu arada PKK iyice azdırılıyor ve Türkiye terörden çok öte fiilen bir savaş ortamına taşınıyordu.

Hem yandaş ve yalaka medya hem de sözde AKP’ye karşıt yazarlar danışıklı bir dövüş görüntüsüyle ama aynı kasıtlı kanaatleri pompalıyordu:

  1. Askeri tedbirler ve silahlı mücadele ile PKK ile başa çıkmak imkânsızmış, işte bu yöndeki 30 yıllık çabalar boşa çıkmışmış, kalıcı bir sonuç alınamamış…mış!
  2. Öyle “Din kardeşliği, İslam düşüncesi, bin yıllık birliktelik” gibi yaklaşım ve sloganlar da hiçbir işe yaramamış…mış!
  3. “Güneydoğuyu kalkındırmak, TRT Şeş’i kurmak, Kürtçeyi seçmeli ders yapmak, hatta PKK’yı siyasallaştırıp Meclis’e sokmak” gibi rüşvet tedbirler de, Kürt halkını oyalayıp aldatmayı amaçlamışmış ve zaten tutmamış…mış!
  4. Öyle ise PKK’dan kurtulmanın ve akan kanı durdurmanın tek seçeneği kalmışmış. O da: “Güneydoğu’da federatif yapıya ve özerk Kürdistan oluşumuna razı olmak ve bunun hukuki ve demokratik zeminini hazırlamakmış…mış!..”
  5. Maalesef, “Son çare ve yegane gerçek” gibi sunulan bu fikir tamamen yanlış ve yıkıcı propagandalar ve bunlara uygun iktidar ve muhalefet cephesindeki politik tavırlar gibi psikolojik tahribatlar nedeniyle, “Türkiye’yi bölelim, kurtulalım” yaklaşımı halk tabanında da müşteri bulmakta, “Ülke şu terörden kurtulsun da, ne olursa olsun!?” kanaati yaygınlaşmaktadır.

 

Oysa PKK, bizzat Başbakanın da belirttiği gibi en az beş başlı bir terör canavarıdır ve asıl yularını elinde tutan İsrail ve Amerika’dır. AKP Apo ile uzlaşsa, hatta diyelim ki Öcalan bu anlaşmaya sadık kalsa bile, dış güçler, Türkiye’den daha büyük tavizler koparmak üzere, PKK’nın diğer kollarını üzerimize saldırtacaktır. Çünkü onların nihai hedefi Türkiye’nin parçalanması ve ertelenmiş Sevr’in tatbikatıdır. İşte bu nedenle diyoruz ki, Oslo benzeri, anlaşmalar kesinlikle hezimetle sonuçlanacak ve müsebbipleri hıyanet cezasına çarpılacaktır.

CHP’li Haluk Koç, Oslo’da MİT ile PKK’nın “Hakem Devlet İngiltere” gözetiminde mutabakata vardığını söylediği belgeleri şöyle açıklamıştı:

Metinde tarafların üzerinde anlaşmaya vardığı 9 madde şöyle sıralanmıştı;

- Taraflar, süregelen Oslo ve İmralı süreci bağlamında, Kürt sorununun çözümü konusundaki kararlılıklarını koruduklarını bir kez daha belirtmişlerdir.

- Taraflar, bu güne kadar Oslo ve İmralı süreçlerinde vurgulanan Kürt sorununun kalıcı çözümüne yönelik temasların sürdürülmesi ve yürütülecek çalışmaların Anayasal ve yasal çerçevede sonuçlandırılmasının esas alınmasının gerekliliği konusunda varılan mutabakatları benimsemişlerdir.

- Taraflar, 10 Mayıs 2011 de İmralı’da yapılan görüşmede Sayın Öcalan tarafından sunulan, ’Türkiye’de Temel Toplumsal Sorunların Demokratik Çözüm İlkeleri Taslağı’, ’Türkiye’de Devlet ve Toplum İlişkilerinde Adil Barış İlkeleri Taslağı’ ve ’Kürt Sorununun Demokratik Çözüm ve Adil Barışı İçin Eylem Planı Öneri Taslağı’ adı altındaki taslaklar konusunda, en geç Haziranın ilk haftasına kadar görüş ve önerilerini bildirecektir. Kürt tarafı, sözü edilen taslakları memnuniyetle karşılayıp, prensip ve ilkesel olarak kabul etmektedir.

- Taraflar, aynı süre içinde yukarıda adı geçen taslaklarda zikredilen Anayasa Konseyi, Barış Konseyi, Hakikat ve Adalet Komisyonu için isim düzeyinde çalışma yapıp netleştirdikleri isim önerilerini getirecektir.

- Türk tarafı, seçimlerden sonra en kısa zamanda örgütü temsilen iki kişinin sayın Öcalan’ı ziyaret etmesi, yukarıda adı geçen konsey ve komisyonlar kurulduktan sonra, birer alt komisyonlarının da sayın Öcalan’la ilişkilendirilmesine söz vermiştir.

- Kürt halkının siyasi ve legal temsilcileri, basın yayın organları ve çalışanlarına yönelik uygulanan baskı, tutuklama ve çalışmalarını engelleme vb. yönelimlere son verilmesi ve KCK adı altında gerçekleşen siyasi operasyonlarda tutuklananların salıverilmesi, sürecin yumuşatılması ve çözüm yönünde ilerlemesi için önemli bir adım olacaktır. Bu çerçevede Türk tarafı ilk adım olarak Nevruz ve sonrasında tutuklanan Kürt siyasetçileri bırakmayı taahhüt (garanti) etmiştir.

- Taraflar, seçimlerin güvenli bir ortamda geçmesi ve ortamın normalleşmesi için, en üst düzeyde kamuoyuna açık çağrı yapacaklardır.

- Kürt sorununun nihai çözümünün, ancak çatışmasızlık zemininde gerçekleşebileceğinden hareketle tüm askeri, siyasi ve diplomatik operasyonların ve eylemlerin durdurulması ve uygun tedbirlerin karşılıklı geliştirilmesi esastır. Bu çerçevede taraflar, 15 Haziran 2011’e kadar her türlü operasyon ve askeri eylemlerini durduracaktır.

- Taraflar, müzakereleri derinleştirmek üzere hazırlıklarını yaparak 2011 Haziran ayının ikinci yarısında bir araya gelmeyi kararlaştırmışlardır.”

Prof. Haluk Koç Başbakan’a 5 soru soruyor ve “Sen bu soruları yanıtlamazsan ben açıklarım Sayın Başbakan” diyor ve açıklıyordu:

“1- Oslo tezgâhları öncesinde ve sırasında görevlendirdiğin devlet yetkilileri İmralı’dan Kandil’e kaç mektup götürmüşlerdir? Bu mektupların içeriğinden Abdullah Öcalan’ın ve Kandil’in planlarından ne derecede haberdarsınız, ne önlem aldınız? Kuryelik görevini devlet görevlisi olarak kimler yerine getirmiştir?

2- İngiltere’nin koordinatörlüğünde gizli kapaklı yürütülmesini sağladığınız Oslo görüşmelerinde özel temsilciniz Hakan Fidan’ın kendi sözlerinden aynen aktarıyorum “Öcalan’ın ülkeye ve bölgeye yönelik vizyonu Başbakanla yüzde 90-95 örtüşüyor.” Bunu masada PKK ile görüşürken söylüyor. Bu sözlere Sayın Başbakan açıklık getirmek zorundadır. Terörün başı Abdullah Öcalan ile hem ülke bazında hem bölgesel bazda yüzde 90-95 uyuştuğunuz noktalar, mutabık kaldığınız noktalar nelerdir? Öcalan ile fikren hangi noktalarda birleşiyorsunuz?

3- “Terörle mücadele edilir, siyasetle müzakere edilir” sözü Başbakan’a ait... Tüm bu gelişmelerde eli kanlı terör örgütü PKK’yı siyasi kurum gibi muhatap aldığınızı fark etmediniz mi? PKK’nın MİT ve Devleti oyalayıp örgütün 4. stratejik mücadele hamlesini hayata geçirmesine nasıl yardımcı oldunuz?

4- Bu sürelerin sonunda PKK’nın kendi çözümlerini dayatmasını ve koşullar olgunlaştığında tek taraflı olarak bunları fiilen hayata geçirmesini kolaylaştırmış olmadınız mı? Bu sürecin alt yapısını siz bu şekilde oluşturmuş olmuyor musunuz?

5- Koordinatör devlet İngiltere’nin imzaladığı bilinen Oslo müzakereleri sonrasındaki protokolleri ve mutabakat metinlerini ekleriyle beraber açıklama cesaretiniz var mı, yok mu?

Başbakan; gazetecilerin konuyu sorması üzerine bazı şeyleri itiraf etmek zorunda kalmış! Ardından: “-“Bunları soran namertmiş, bunlar 3-5 koyunu güdemezmiş...!” gibi saldırılara başlamış…

Başbakan uçakta gazetecilere ne itiraf ediyor? “Benim gönderdiğim istihbarat teşkilatının başındaki müsteşarımın veya yardımcısının altında imzası var mı yok mu?” diyor. Ben de kendisine şunu soruyorum;

Senin PKK ile yaptığın mutabakat protokolünü hakem devlet iki taraf adına imzalayıp muhafazasına aldı mı almadı mı?

- MİT Müsteşarı Hakan Fidan ana dilde eğitimle ilgili PKK’ya “Nasıl olsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere valilere verilecek” diye söz vermedi mi?

Bu cümleler Oslo tutanaklarında aynen yer almıştır. Bu sözün arkasında siz var mısınız? BOP kâhyası olarak, Türkiye’nin parçalanmasına ve özerk Kürdistan’ın kurulmasına PKK ile birlikte karar vermişseniz, bu milleti hala niye aldatıp oyalıyorsunuz?

Recep T. Erdoğan’ın terörle mücadele, siyasetle müzakere” sözleri, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “PKK’yle müzakere edildiğini” belirtmesi Sabah gazetesinin hükümet kaynaklı özel haberi, meselenin müzakereyi aştığını, kimi uygulamaların hayata geçirilmeye çalışıldığını ortaya koyuyordu. Her ne kadar haber “terörle, 3 aşamalı mücadele” başlığını taşısa da, içeriği Oslo protokollerinin kabul edildiğini ve hükümetin bunu uygulamaya hazırlandığını gösteriyordu.

“Erdoğan’ın yol haritası” denilen paketin içeriğini özetleyelim:

Birinci aşaması askeri olan çözüm paketi “karakollarda beklenmeyecek, mobil birlikler devrede olacak” şeklinde anlatılıyordu.

İkinci aşamada, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezden yerele yetki devri, yerelin mali olanaklarının artırılması, seçim barajının düşürülmesi gibi uygulamalar yer alıyordu

Üçüncü aşamada ise AB’yle müzakereleri hızlandırma, Rum yönetiminin AB dönem başkanlığının ardından yeni fasılların açılması girişimi planlanıyordu.

Erdoğan’ın yol haritasındaki maddelerin “terörle mücadeleyle” bir ilgisi yoktu. Tam aksine doğrudan Oslo protokolleri uygulanıyor; PKK’nin ilan ettiği “demokratik özerklik”, AKP Hükümeti tarafından “yerel yönetimlerin güçlendirmesi” denilerek kabul ediliyor, böylece Türkiye milli bir devlet olmaktan çıkıp, federatif yapıya dönüştürülüyordu. Bu arada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “PKK’ya silah bıraktıracaksa Oslo görüşmeleri devam etmeli” buyuruyor ve sanki milletle dalga geçiyordu! Madem Oslo görüşmeleri iyi idi, partinin ikinci adamı Haluk Koç ile Grup Başkanvekilin Muharrem İnce günlerdir niçin çırpınıyordu? Madem Oslo o kadar mübarekti o basın toplantıları niye yapılıyordu? Bir gözüyle Cumhuriyete öbürüyle F Tipine göz kırpan, bir gün Milli Ankara’ya, ertesi gün Washington ve Londra’ya ile Brüksel’e el sallayan, PKK’yı açıktan hedef almayan, TESEV’i saygıyla selamlayan, Fehmi Koru ile iftarda buluşan, Cengiz Çandar’ı akil adam yapan, PKK eşkıyasına iyi çocuklar diyen Hüseyin Aygün’ün arkasında olduğunu açıklayan Sn. Kılıçdaroğlu şayet ABD ve AB’nin sadık müttefiki ise, nasıl AKP’ye muhalefet ediyordu?

M. Ali Birand: “TSK, PKK’yı neden durduramıyor?” başlıklı yazısında[1]:

“PKK yaklaşık 2 aydır bölgede, hepimizi hayretler içinde bırakan bir gerilla savaşı sürdürüyor. Şimdiye kadar görülmemiş bir saldırı yoğunluğu yaşıyoruz. TSK da binlerce askerini ve büyük ateş gücünü aynı bölgeye yığdı, ancak çatışmaları bir türlü bitiremiyor. Şimdi herkes aynı soruyu soruyor: PKK mı başarılı yoksa TSK bu işi beceremiyor mu?” diyerek asıl sinsi maksadını başkalarının merakı gibi ortaya koyuyordu.

Onca asker, onca ateş gücü, hala birkaç bin kişiyi geçmeyen, TSK ile karşılaştırılamayacak küçük bir ateş gücüne sahip olan PKK püskürtülemiyor? Beceriksizliğimizden mi? Yoksa PKK'nın çok başarılı olmasından mı? Benim gibi birçok yazar-çizer son günlerde bu konuyu irdeliyor. Hem onları okudum, hem de bölgeyi iyi bilen ve son çatışmaları yakından izleyen uzmanlarla konuştum. Çıkardığım sonuç kuşkularımı giderdi, aynı zamanda da son derece derin soruları ortaya koydu:” diyerek şunları sıralıyordu.

Gerilla halktan destek görüyor-muş…

“1.  PKK'nın bölgedeki en büyük avantajı, toplumun bir kesiminden tam destek almasıdır. Gerektiğinde evlerde saklanabiliyor, yedirilip içiriliyor, gerektiğinde evin genci rolü oynayabiliyor. Ayrıca unutmayalım ki, kimin gerilla, kimin normal vatandaş olduğunu anlamak da imkânsız.” Yani Bay Sabatay Mehmet Ali Birand: “Bütün Kürtler PKK’lıdır, PKK, tüm bölge halkının haklı desteğini arkasına almıştır, bu nedenle PKK’yı bitirmek imkânsızdır” demeye getiriyordu.

PKK, coğrafyayı daha iyi biliyor-muş…

“2.  PKK'nın en önemli ikinci avantajı, coğrafyayı özellikle de dağları avucunun içi gibi bilmesinden kaynaklanıyor. Ulaşılmaz dağlarda kendine saklanma ve yaşama yerleri hazırlıyor. Hayatı hep oralarda geçiyor. Yaz-kış dağ yollarının hâkimi oluyor. Gerillanın sürekli dolaştığı yollar ve yaşadığı mağaraların, güvenlik kuvvetleri tarafından aynı şekilde bilinmesine imkân yok.” Öyle ise Kürtlere özerklik vermekten başka çare kalmıyordu!

Militanlar, Ölümü göze alıyor-muş…

“3. Eskiye oranla diğer fark, gerillanın artık bir saldırıdan sonra kaçmaması. Aksine, ölümüne gitmesi, hayatını riske atmasıdır. Bunu yapabilmesinin tek nedeni de, gerillanın hayatla ve ailesiyle tüm iplerini koparıp dağa çıkmış, kaybedeceği bir şeyi kalmamış bir insan olmasıdır. Şu ana kadarki saldırıları incelediğinizde, ne kadar ölümü göze alarak savaştığını açıkça görüyorsunuz. Ne kadar profesyonel olursa olsun, aynı durum güvenlik kuvvetleri için geçerli değil. Oradaki gencin kaybedeceği evi, ailesi ve hayatı var. Onlar da kahramanca mücadele ediyorlar, ancak işin sonunda vatan değerli, ancak hayatta kalmak çok daha değerli sayılıyor. Bu da çok insani /yani doğal ve normal) bir durum.” Diyen M. Ali Birand, “Ey Türk askeri kazanamayacağınız peşinen belli olan kuru bir kavga için ailenizi, geleceğinizi ve en başta kendinizi boşuna tehlikeye atmayın” diye uyarıyor ve tabi aslını ve ayarını ortaya koyuyordu.

Teröristler, saklandığında bulunamıyor-muş…

“4. PKK artık eskisi gibi büyük gruplar halinde saldırmıyor. Küçük gruplar halinde dolaşıyor ve geceleri hareket etmeyi tercih ediyor. Bu şekilde havadan ve yerden takibi zorlaşıyor. Saklanacak çok yeri olduğundan dolayı da, kolaylıkla gözden kayboluveriyor. Havadan veya yerden bombardıman ile dağ taş vuruluyor, ancak onca büyük alandaki küçücük bir mağaraya sığınmış birkaç kişilik gruplar bulunamıyor. Aynı şekilde, Kandil'deki merkezi karargâh, örgüte komuta-kontrol açısından önemli bir avantaj sağlıyor ve tüm hesaplamalara rağmen TSK bir türlü oraya ulaşamıyor.” Yani süper güç tanrınız ve tapındığınız ABD, PKK’nın kökünü kurutacak ve Kandil’i devre dışı bırakacak bir operasyon için TSK’ya izin vermiyor, öyle ise boşuna kan akıtılıyor” gerçeğini itiraf ediyor ve ABD sopasıyla halkımıza gözdağı veriyordu.

Örgüte katılımlar sürüyor-muş…

7. Örgütün diğer büyük bir avantajı, ne kadar kayıp verirse versin, dağa çıkanların sayısında hiçbir azalmanın görülmemesi, aksine giderek çoğalması. Ne güvenlik güçleri ne de devlet bu konuda bir şey yapabiliyor. Tam anlamıyla acz içinde seyrediyor. Örgüt de taze katılımlarla sürekli kan kazanıyor. Üstelik sadece Türkiye' den değil, Irak-İran ve Suriye Kürtlerinden katılımlar da arttığı için, giderek uluslararası bir güç konumuna giriyor.” Sözleriyle Mehmet Ali Birand “PKK, vuruldukça bilenip çoğalan ve tüm bölgedeki mazlum Kürtlerin kurtarıcısı olan, güçlü ve köklü bir örgüttür, onunla savaşmak değil uzlaşmak gereklidir” kanaatini yerleştiriyordu.

Sonuç: Bu koşullarla PKK bitirilemez-miş...

“Dünyanın en güçlü ordularının dahi, kendi halkından belirli destek görebilen bir gerillaya karşı tam zafer sağlaması imkânsızdır. TSK’nın eksikleri hataları olabilir, Türk güvenlik kuvvetleri ellerindeki imkânı sonuna kadar kullanmaktadır ancak, PKK'nın daha da etkinlik kazanmasına engel olamamaktadır.” Diyen M. Ali Biranda göre PKK’nın bütün isteklerini kabul etmekten başka çare bulunmuyordu.

Bir gün sonraki yazısında ise Mehmet Ali Birand şunları kusuyordu:

"...Haberiniz olsun, biz ayrılma yolundayız..."  Van bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk, TARAF gazetesinde bir açık mektup yayınladı. Bence son derece önemliydi. Kimselerin dikkatini çekmemiş olacak ki, beklediğim yankıyı göremedim. Oysa, Tuğluk bu makalede bize, madalyonun öbür yanını gösteriyordu. Son dönemde yaşanan olayları BDP açısından yorumluyor, gelişmeleri nasıl gördüklerini anlatıyordu.  Özetle "Bizi zorluyorsunuz, bölünmeye itiyorsunuz"... "Bölünüyoruz..." mesajlarını veriyordu.   Asıl, yazının son bölümü benim dikkatimi çekti.   "....Gerçi şu andaki konjonktür çözüme fırsat vermese dahi, yine de yapılması gereken bazı önerilerimi sıralamak, çözüm getirmese dahi, savaşı durdurup, sürecin barışçıl bir iklime evrilmesine vesile olabilir belki...," diyor ve şunları sıralıyor:

 1) Öcalan' a yönelik 14 aydır süren tecrit sonlandırılmalı.  2) Tutuklu 8 bin (KCK) arkadaşımız serbest bırakılmalı.  3) Devlet Batı Kürdistan'daki Kürtlerin kazanımlarına saygı göstermeli ve özerk yönetimi/statüyü, Türkiye'de de dâhil olmak üzere kabule yanaşmalı.  4) Kürt hareketi buna karşılık, ateşkes ilan etmelidir, ve uymalı.  5) Kürtler de ulusal ve bölgesel çıkarlarını Türkiye ile ortaklaştırmalı, bölgenin demokratik ve özgür geleceğine yönelik birlikte çalışmayı esas almalılardır.  

Tuğluk, bunları sıraladıktan sonra son sözünü söylüyor:   "...Bunlar olmazsa ne olur?   Öngörüde bulunmak zor değil.   Bölgede yeni bir dünya kuruluyor ve Kürtler bu yenidünyada mutlaka yerini alacaktır. Türkiye'ye rağmen ve Türkiye'siz..."  İşte BDP ve Kürt hareketini yönetenlerin ruh halleri bu. Öngörüleri gerçekçidir veya hayaldir, orası önemli değil. Önemli olan onların ne hissettikleridir. Tuğluk' un sözlerinde acaba hiç mi gerçek payı yok?[2] diye soran hem Mehmet Ali Birand gibi ayarı ve amacı malum Sabataycılar, hem de Zaman, Yenişafak, Akit, Sabah, Star gibi yandaş ve kiralık İslamcılar, Türkiye’nin bölünmesine fikri alt yapı hazırlıyordu!? Şakası yok dış güçler ve işbirlikçi hainler karar vermiş, Türkiye bölünüyordu!

Bugünün yandaş yazarları 28 Şubat sürecinde İtalyan Lokantasını Genelkurmay karargâhı yapmışlar!

Şu 28 Şubat'ta neler yaşandığını bir hatırlayalım:

Mesela; Ankara'nın İtalyan yemekleriyle meşhur lokantasında, üzerine mozarella serpiştirilmiş spagettisini yerken patronunu arayan gazeteci: "Efendim ben şu an nerdeyim biliyor musunuz?"

"Nerdesin?"

"Genelkurmay'da. Üst düzey bir Paşamızla beraber kahve içiyoruz!!"

Oysa yalandı. Ne Genelkurmay'ı, İtalyan lokantasında peynirli makarna atıştırmaktaydı. Ama dönem postal dönemi ya, patrona hava atacak, 'komutanlarla aram iyi' mesajı ulaştıracaktı! İyi de bunları yalanlamayan, Amerikan ağaları hatırına Erbakan’a savaş açan Komutanlar ve hala aynı kafayı taşıyorlar, elbette şimdi de PKK’ya boğdurulmaya çalışacaktı!? Ve, tabii komutanlarla arası gerçekten iyi olan yazar ve yorumcular da vardı. Mesela bir tanesi de, Sincan'da tankların yürüdüğü gün geç uyanmıştı.

Tanklar yürümüş, rakip gazete, sabahtan fotoğrafı çoktan basmıştı. Bizimki, panik içinde Çevik Bir'i aramış: "Aman Paşam biz fotoğraf çekemedik, bize bir kıyak yapsanız" diye yalvarmıştı.

"Tamam, sen canını sıkma, hallederiz" diyen Çevik paşa tankları ikindiye doğru aynı yoldan geri döndürüyor, böylece bizimkisi de kaçırdığı resmi alıyordu!

Kim mi bunlar?

En çok satan gazetelerin en çok okunan yazarlarıydı. Ama şimdi tanıyamazsınız. Çok değişip başkalaşmışlardı. Hepsi demokrasi kahramanı kesilip, Başbakan Erdoğan’la ülkeden ülkeye dolaşmaktaydı. Hepsi, ne kadar candaş ve yandaş olduklarını göstermek için uçakta resim çektirme kuyruğundaydı.

Bu arada, fırsat buldukça yine patronlarını arıyorlardı:

"Efendim, ben şu an nerdeyim biliyor musunuz?"

"Nerdesin?"

"Hacı Bayram'da!"

"Üst düzey bir hocamızla beraber hurma yiyoruz. Hurmalar çok taze, size de göndereyim mi!" diyorlardı.[3]

Evet Yılmaz Erdoğan’ın çırakları “Çok Güzel hareketler” diye yaptıkları “çok rezil hakaretler” içeren, Milli manevi ve ahlaki tahrip skeçlerinde: “PKK’dan porno yayıncılarına, BOP tezgahından, Hz. Peygamberimize hakaret filmi skandallarına her rezaletin arkasında Amerika ve İsrail’in bulunduğu gerçeğini gizlemeye ve bu kanaati taşıyanlarla alay etmeye uğraşsalar ve şeytanlarını kutsasalar da, Deccalin devrilmesi yakındı!..

TSK’dan casusluk açıklaması kafa karıştırıyordu!

Genelkurmay Başkanlığı, askeri casusluk soruşturmasıyla ilgili şu açıklamayı yapıyordu:[4]

“4.   Söz konusu soruşturma kapsamında bugüne kadar hiçbir TSK personeli casusluk suçu iddiası ile tutuklanmamıştır. Tutuklama kararlarından, personelin örgüt üyeliği/ gizli bilgi ve belge bulundurmak suçlarından dolayı tutuklanmalarına karar verildiği anlaşılmaktadır.

5.   Soruşturmanın gizliliği sebebiyle hakkında işlem yapılan TSK personelinin gizli belgeleri elde edip etmedikleri, etmişler ise hangi personelin hangi tarihte hangi belgeleri elde ettikleri, bu belgeleri hangi maksatla bulundurdukları konularında Genelkurmay Başkanlığında bilgi ya da belge bulunmamaktadır.

6.   Bahse konu hususların yürütülmekte olan adli soruşturma sonucunda tespit edilebileceği değerlendirilmekte olup, henüz soruşturma tamamlanmamış iken 400 personelin casus olarak yansıtılması her şeyden önce ilgili personel bakımından Anayasa ile güvence altına alınan masumiyet karinesine aykırılık teşkil etmektedir.

7.   Soruşturma tamamlandığında vakıf olunan bilgi ve belgeler kapsamında, ilgili personel hakkında idari ya da adli yönden işlem yapılmasını gerektiren bir durum ortaya çıkması halinde, TSK olarak gerekli yasal işlemler yapılabilecektir.

8.   Bu vesile ile önceden olduğu gibi bugün de hukukun üstünlüğüne ve kanunlara saygıyı ilke edinen TSK, terörle mücadelenin yoğun olarak devam ettiği bir ortamda ilgili-ilgisiz her olgunun TSK’nın ve personelinin yıpratılması amacıyla kullanılmasından üzüntü duymaktadır.”

  • Duyurunun 5. maddesindeki “Hakkında işlem yapılan (400) personel hakkında GKB’ında herhangi bir bilgi veya belge bulunmamaktadır” ifadelerinden:

Hem a) “Bizim bu çirkin ve tehlikeli gelişmelerden hiç haberimiz olmamıştır.”

Hem de b) “TSK’yı yıpratmayı hedefleyen planlı ve kasıtlı girişimlerin farkına varılmamıştır” anlamı çıkar ki, bunlar TSK’nın ve Genel Kurmayın; istihbarat, kurum içi disiplin ve takibat bakımından iflasını itiraf etmektir ve bize göre bu beyanatlar gerçeği yansıtmayan bir ifade zafiyetidir.

  • Duyurunun 8. maddesi ise “bu zafiyet ve acziyetin, terörle mücadele bahanesiyle, mazur ve masum görülmesini talep etmek” ve toplumun duygusallık damarına sığınmak şeklinde algılanmaya müsaittir ve talihsizliktir.

Türkiye PKK kılıflı bir haçlı Siyonist kampıyla (Amerika ve Avrupa’yla) savaşıyordu!

Bingöl Karlıova’da PKK saldırısında 8 polisimizin şehit edilmesinden iki gün sonra yine Bingöl’ün 15 km. çıkışında askeri araca yapılan roketatarlı saldırıda 10 şehit veriliyor, 70 askerimiz de yaralanıyordu. Bu arada muhalefet partilerinin “TBMM toplansın, hep beraber terörü konuşalım, acil önlem arayalım” önerilerine iktidar partisi “terörü fazla önemsiyor görünmemek” adına karşı çıkıyordu.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek dayanamayarak “milli mutabakat içinde çözüm aramak gerekir” çağrısı yapıyordu, ama neredeyse konuştuğuna pişman ediliyordu. Ve tabi teröristler aynı yerde bir gün arayla ve aynı kolaylıkla güvenlik güçlerinin araçlarına saldırı düzenleyebiliyorsa bu durum ülkeyi yönetenlerin artık “sadece kendilerinin karar vereceği, bunda ısrar edeceği” noktayı çoktan aştığını gösteriyordu.

“Eğer şu anda Türkiye’nin yaşadığı azaba, kayıplara hala “terör” diyebiliyor, “eskisinden farksız bir durum” varmış gibi hareket edebiliyorsak peki “savaş”ı nasıl tarif etmek gerekiyordu? Aradaki tek fark burada 10’ar, 20’şer, 30’ar şehit vermemiz, savaşta ise hepsini bir defada kaybetmemiz mi oluyordu?” sorusu önem kazanıyordu.

PKK’ya Oslo görüşmesinde hangi sözler veriliyordu?

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Haluk Koç Oslo görüşmelerinde “AKP Hükümeti ile PKK arasında” imzalandığı öne sürülen mutabakat metnini göstererek bazı sorular soruyordu. Başbakan Erdoğan’ın “O sözleşmenin altında benim MİT müsteşarımın imzası var mı” çıkışına karşılık “Hakem devlet olan İngiltere iki taraf adına imzalanan mutabakatı muhafazası altına aldı mı, almadı mı” diyor ve “MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ‘Nasılsa orası özerk bölge olacak, öğretmen tayini dâhil eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek’ cümlelerinin Oslo tutanaklarında aynen yer aldığını” belirtiyordu. PKK’nın “referandum öncesinden” başlayıp “seçim sonrasına” kadar devam eden süreçte “eylemsizlik kararı alması” ve seçimin hemen arkasından buna son verirken Öcalan’ın “Ben sizin hükümet kurmanızı bile bekleyemem, derhal sözlerinizi yerine getirin, yoksa..” tehditleri savurması akla gelince bu sözlerin verilmiş olduğu ortaya çıkıyordu.

“Eğer verildiyse şu anda bunları “yok farz etmek, inkâr etmek” yerine bir çözüm düşünmenin zamanıdır. Zira PKK “bu sözlerin uygulamasına bir an önce geçilmesi için” ve tabii şimdi bir de Suriye’de (yine bizim yanlış politikamız sonucu) güçlenmiş ve Esad desteğini almış olarak eylemlerine aralıksız devam edecektir”[5] diyen Ruhsat Mengi PKK’nın arkasındaki ABD ve İsrail gerçeğini saptırıp, PKK’yı Esad rejiminin kışkırttığını söyleyerek AKP karşıtlığıyla Siyonizm hizmetkârlığı yaptığını ortaya koyuyordu. Oysa AKP de aynı odakların güdümünde bulunuyordu.

Daha önce AKP’ye oy veren ve hararetle savunan Gülay Göktürk şu itirafta bulunuyordu:

“İsterse oyları %50 den %60’a çıksın, görüyorum ki, AK Parti iyiye gitmiyor. Ve hala Ak Partinin bir alternatifinin bulunamamış (kurulamamış) olduğu gerçeği ise, bu durumu daha da vahimleştiriyor.”[6]

Evet, Türkiye’nin askeriyle siviliyle, Türküyle Kürdüyle, solcusuyla sağcısıyla, laikleriyle dindar kesimiyle, artık acilen dirilip derlenip vatanına ve bağımsızlığına sahip çıkması, her türlü bölücü ve işbirlikçi girişimleri durdurması gerekiyordu… Veya, rahmetli Erbakan’ın ısrarla vurgulayıp uyardığı gibi “şakası yok toprak altımızdan kayıyordu”!..

 

 



[1]www.cnnturk.com , 18.09.2012

[2]www.cnnturk.com, 19.09.2012

[3] Mustafa Yılmaz, Kulis Ankara – Milli gazete, 19.09.2012,Sh.9

[4]www.tsk.tr – 19.09.2012

[5] Gazete Vatan, Ruhsat Mengi, 19.09.2012

[6] Bugün, 19.09.2012

 

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

KÜRT SORUNU, TÜRKİYE’NİN SONUDUR!   Emekli ABD’li General Paul D. Eaton 2003-2004...
Devami
Diyarbakır’da aralarında Osman Baydemir’in de olduğu BDP’li belediye başkanları ve...
Devami
  PKK yandaşlarının ve BDP’li küstahların “Biz barış ve özgürlük istiyoruz”...
Devami
  KÜRDİSTAN KURULURSA, TÜRKİYE YIKILIRDI!      16 Nisan 2017 referandumundaki hilekârlık ve hukuksuzluklar...
Devami
Tam 32 yerde “Bize BOP eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep...
Devami
PKK eşkiyabaşı Abdullah Öcalan’ın resmi nikâhlı karısı Kesire Yıldırım Elazığ’ın...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4428

SON YORUMLAR