ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1393
mod_vvisit_counterDün1959
mod_vvisit_counterBu Hafta14291
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay3352
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19011582

IP'niz: 3.215.79.68
Bugün: 02 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13040050

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

ADNAN OKTAR’IN MASONLAŞMASI VE CEMAATİN SURİYE MANEVRASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Adnan Oktar 33. Derece masonluğa terfi ettiriliyordu!

Suni ve sinsi imajı uyandıran tavırlarıyla, kendisi ve eserleri hakkında malesef sui zanna sebep olan Adnan Oktar, “Tayyip Hocam” diye övüp yücelttiği ve bol keseden “manevi görevli lider”liğe yükselttiği Recep T. Erdoğan, bir an evvel Suriye’ye hücum ve işgal edilmesi için, ABD ve AB’ye (Haçlı-Siyonist güçlere) savaş çağrıları yapadursun, kendisine 33. derece masonluk madalyasını takmak üzere Türkiye’ye davet ettiği İtalya Büyük Mason Locası Üstadı Azamı Gian Franco Pilloni, yanında, mason locası hazine baş emini (Yahudi) Aldo Zucca ve Apostolik Doğu Katolik Kilisesi Başpiskoposu Adedato Leopoldo Mancini olduğu halde:

“Biz Suriye’de savaş değil barış istiyoruz ve muhtemel bir saldırının bölgesel hatta küresel bir savaşa dönmesinden korkuyoruz” diyerek, İsrail’in geleceği ve güvenliği konusundaki kuşkularını dile getiriyordu.

Oysa HARUN YAHYA ismiyle yayınlanan “Yeni Masonik Düzen” kitabında:

   Doğu-Batı (AB, ABD ve Rusya) ittifakının İslam’a karşı yapıldığını ve mason localarının şeytani bir plan olarak uygulandığını (Bak: 3. Baskı / Sh: 405-410)

   Amerika’nın tamamen Yahudi odakların ve mason localarının güdümüne alındığını (Sh: 411)

   Masonların “kâinatın ulu mimarı” dediklerinin bizim inandığımız ALLAH’ı (C.C) değil, Şeytanı hatırlattıkları ve İsrail’in kurulup Yahudilerin Filistin’e taşınmasıyla şeytanın (Mesih’in) dünya hâkimiyetine doğru büyük bir adım atıldığını (Sh: 469)

   İsrail’deki Likud ile İşçi partisinin, iyi polis, kötü polis rolü oynasalar da, aslında aynı Arz-ı Mev’ud hedeflerine ve Mesih’in (şeytanın) dünya hâkimiyetine hazırlık yaptıklarını (Sh: 481) ve İsrail’in Terörü kutsallaştırdığını (Sh: 501)

   Geçmişte Saddam Hüseyin’i, önce iktidara taşıyıp her türlü zulmü yaptıranların, sonra Irak’ı işgal edip onu astıranların da Yahudi Kissinger’in takımı ve CIA-MOSSAD ajanları olduklarını (Sh: 541)

   Kuzey Irak ayaklanmasını da bölgemizde bir Kürt devleti kurmak ve Türkiye’yi parçalamak üzere, yine CIA ve MOSSAD’ın kışkırttığını (Sh: 544)

   Kısaca masonluğun, Siyonist Yahudi amaçlarına hizmet için kurulan; Müslüman, Hıristiyan, Budist farklı din ve ülkeden ayarlanan ve makam-menfaat karşılığı vicdanları kiralanan ve topluma hayırlı ve barışçıl hizmet kurumları diye sunulan şer şebekeleri ve şeytanın ekipleri olduklarını ve zaten bu sebeple Atatürk tarafından kapatıldıklarını, Komünizmin de Kapitalizmin de aynı Siyonist Yahudi ve masonlarca kullanıldığını

   Hatta, Recep T. Erdoğan’ı İstanbul İl Başkanlığı sırasında keşfedip kanca atan, reklam edip iktidar yolunu açan Yahudi Siyonist Richard Perle’nin, Türkiye’ye hangi şantajları yaptığını (Sh: 556-559), Türkiye’nin müttefiki olarak sunulan İsrail’in, Dicle ve Fırat sularına sahip olmak üzere Suriye ile bize karşı hangi gizli irtibatlar ve planlar hazırladıklarını (Sh: 567)

Belgeleriyle anlatan kişinin bugün kalkıp hiç utanıp sıkılmadan İtalyan Mason Locasının şakşakçılığını yapması, acaba Haktan sapıtıp hidayetinin kararması mıydı, yoksa boyalarının dökülüp foyasının (karanlık aslının) ortaya çıkması mıydı?

Bugünkü garip ve acayip davranışlarını ve mide bulandıran yaklaşımlarını tekzip eden bu kitaplar için şimdi “onu ben yazmadım. Benim adım kullanılarak bazıları korsan yayınlamış…” gibi, kargaları bile güldüren mazeretlere sığınıp tam bir tezat ve tutarsızlık sergileyen şahsa bir kez daha hatırlatalım: O çok yüksek ilmi, imani ve İslami eserleri zaten senin yazmadığını, bazı imkânlar ve avantajlar karşılığı o tarihi ve talihli neşriyat hizmetinin sana yaptırıldığını; yıllarca kendi sitenizden bu kitapların reklamının yapıldığını ve dağıtıldığını ve şimdi de, Harun Yahya imzasıyla yazılan o kıymetli eserlerin etkisini zayıflatmak üzere böyle davranmak durumunda bırakıldığını elbette biliyoruz.

Acaba kim kimi kullanıyordu?

Adnan Oktar “kerameti kendinden menkûl başarılar” serisine bir yenisini daha ekliyordu. Oktar’a kendi televizyonu A9’da “masonluk diploması” veriliyor ve 33. dereceye alçaltılıyordu. Sünnet düğününü andıran programda Oktar’a belgesini veren Gianfranco Pilloni, Gran Loggiad’ Italia U.M.S.O.I. (Unione Massonica Stretta Osservanza Iniziatica)’nin yani İtalyan Büyük Locası Titiz Kabul Töreni Geleneği Masonik Birliği’nin yöneticisi oluyordu. Bu programda Adnan Oktar’a, onun hizmetine girmeye hazır olduğunu söyleyen “mason üstadı” Pilloni’nin “İnşallah-Maşaallah” sözlerini duyunca, içimizden “Mazaallah ve Neuzübillah” demek geçiyordu. Bir de kalkıp Adnan Oktar’dan, Putin’in ve Esat’ın kulağını çekmesini isteyen Pilloni’nin bu saflığı ve şapşallığı herkesi şaşırtıyordu. Koyu Mason düşmanlığından bir çırpıda 33. derece masonluğa sıçrayan Adnan Oktar’ı, bakalım hangi akıbetler bekliyordu!? 20 Eylül 2013 Cuma günkü Tv. Programında: “İsrail’e horozlanmaya gelmez. Amerika ve Avrupa İsrail’e dokunanı ezerler; dünyayı başlarına geçirirler!” diyerek Siyonist İsrail’i tabulaştıran, ABD ve AB’nin gücünü tanrılaştıran mehdi müsveddesi Adnan Oktar, aslında hadislerde haber verilen “sahte Mesihlerden” birisi olduğunu ve İsrail’in gücüyle Müslümanları korkuttuğunu mu ortaya koyuyordu?

Obama’nın dış politika akıl hocası Brzezinski Neden kuşkulanıyordu?

“Suriye'de sorun bence çok karmaşık ve çevreye yayılması ihtimali büyük riskler taşıyor. Açıkça belirtirsek Ürdün, Lübnan ve Irak'ın durumunun hassaslığından dolayı, daha büyük bir Sünni-Şii bölücü savaşının çıkması ve bizimle İran arasında daha da büyük bir çarpışmanın patlaması olasılığı göz ardı ediliyor. Düşünceme göre, çok yüksek riskli bir durum söz konusu ve ne olacağını tahmin etmek de zor. ABD'nin gücüyle sorunun yalnız Suriye ile kısıtlı tutulması imkânsız görülüyor. Bugün bölgenin tümü Irak'ın işgal edildiği zamandan daha da istikrarsız bulunuyor. "İsrail'in stratejisi, bütün en iyi komşularının destabilize olmasına bağlıdır" diyen İsrail sağcıları muhtemel felaketleri sezemiyor. Ama benim düşünceme göre, bu İsrail için uzun dönemde bir felaket olur. Çünkü savaşın sonunda bölgede ABD'nin etkisinin yok olması ve İsrail’in de yalnız kalması riski bulunuyor. Bu, zannetmiyorum ki İsrail için iyi olsun”[1] sözleriyle, Suriye ile savaşmanın ve hele Türkiye’ye sataşmanın İsrail’in sonunu hazırlayacağını belirtiyordu.

İHH’cılar AKP üzerinden kuru kahramanlık taslıyordu!

“Kimsenin Milli Görüş’ü Müslümanların nazarında itibarını yitirmesine sebep olmaya ve de kimsenin, 40 yıldır batılla mücadele eden Milli Görüşçüleri, bu zelil duruma düşürmeye hakkı yoktur”' diyen İHH (İnsani Yardım Vakfı) Genel Merkez Teşkilat Başkanı Ömer Kesmen, Facebook hesabında Oğuzhan Asiltürk'e çok ciddi eleştirilerde bulunuyor, Rahmetli Hoca’nın aziz hatırası ve çocuklarıyla ilgili kasıtlı tavırlarını tenkit etmek gibi haklı tespitler yapıyor, ama sonunda SP’nin Suriye konusunda, AKP gibi davranmasını isteyen bir tutarsızlık sergiliyordu. Oysa:

A- Suriye’ye askeri müdahalenin insani, hukuki ve ahlaki gerekçeleri tutarlı mıydı?

1-  Hani ABD ve AB (Dış güçler) Gezi olaylarını, AKP’yi devirmek için tezgâhlamıştı. Bu dış güçlerin, şimdi barış getirsin diye Suriye’ye askeri müdahaleye çağrılması ne denli tutarlıydı? Bu bir akıl tutulması mıydı, yoksa Erbakan Hocanın tabiriyle vicdan ve hidayet kararması mıydı?

2-  İşte bu Amerika ve Avrupa’ya, Mısır’daki askeri darbeyi planlayıp ve arka çıktığı ve demokrasiyi askıya aldığı için Sn. Erdoğan, kurmayları, yandaşları ve yalakalarınca şiddetle karşı çıkılmıştı. Şimdi aynı Amerika ve Avrupa’nın Suriye’ye yapacağı bir askeri saldırının kuyruğu ve şeytani savaş koalisyonunun parçası olmak ne denli akılcı ve vicdanlı bir yaklaşımdı?

3-  Bediüzzaman, “bir gemide 99 cani bir tek masum bulunsa, onun hakkı hayatı hatırına, o gemi batırılamaz” dediği halde, şimdi üç beş askeri tesise ve Esad’ın silahlı güçlerine karşı yüzlerce, belki binlerce masum sivil halkın da füzelerle katledileceği bir saldırıya, Cemaatçi yazarların alkış tutması, hangi imana ve insafa sığardı?

4-  Dert Beşşar Esed ise, Bin Ladin gibi isterlerse O’nu Suriye’den alıp çıkarmak ABD’nin birkaç saatlerini alırdı. Hayır, bütün Suriye’nin aylar ve yıllarca savaştırılıp yakılıp yıkılması amaçlanmıştı.

5-  AKP yandaşı bazı yazar ve yorumcular bile, kimyasal silahların İsrail tarafından atıldığını konuşup yazmışlardı. Birleşmiş Milletler resmi heyeti de bunları kullanma emrinin Esed’den çıktığı yolunda bir kanıt ve kanaate ulaşamadıklarını açıklamışlardı.

6-  Kaldı ki CIA, İran-Irak savaşında milyonların ölümü ile sonuçlanan kimyasal silahları kullanan, Saddam’a arka çıktıklarını, hatta O’na imkân sağladıklarını yeni açıklamaktaydı.

7-  Velhasıl, elbette ve acilen Suriye’deki kaos ve kargaşanın bitirilmesi ve zulümlere son verilmesi lazımdı. Ama bunu tutup barbar Batı’ya ve Siyonist NATO’ya havale etmek veya dış güçlerin oyuncağı olan İslam Birliği Teşkilatı’ndan beklemek ahmaklıktan öte sapkınlıktı. Erbakan Hoca’nın resmen kurduğu D-8’ler derhal canlandırılıp İslam Ülkeleri Barış Gücü olaya el koymalıydı! Sn. Erdoğan’ın beyni ve yüreği yetiyorsa bunu yapmalıydı.

8-  Mısır ve Suriye konusunda AKP ve Cemaat’in çifte standardının ve tutarsızlığının bir benzerini de maalesef Ulusalcılar sergiliyordu. ABD ve AB ülkelerinin Suriye’ye müdahale hazırlığına şiddetle karşı çıkan Aydınlıkçılar, aynı Amerika ve Avrupa’nın Mısır’daki askeri diktasına ve binlerce masum insanın katliamına seviniyordu. Neymiş “Dinciler iktidardan uzaklaştırılmış, dinsizler ve Hıristiyan Kıptiler zafer kazanmış” diye hiç utanıp sıkılmadan bayram ediliyordu ve tabi bunlardan nefret eden toplum, AKP’nin kucağına itiliyordu. Akılcı, insaflı ve halkçı Ulusalcıların artık uyanması ve başlarını uyarması gerekiyordu.

9-  İsrail Filistinlilere, Esed’in bin beterini yıllardır yapıyordu. Niye Başbakan ve sizin gibi kahraman yandaşları İsrail’e bir müdahaleden hiç bahsetmiyordu? Hani Gazze’yi ziyaret edecekti, niye gidemiyordu?

B- Suriye’deki El–Nusra militanlarının düşünce ve davranışları İslam’a ve insanlığa uyar mıydı?

1-  Suriye’de ABD ile El-Kaide resmen ittifak kurmuşlardı. Hani Amerika radikal İslam’a karşı, sözde demokrat İslam’a razıydı? Suriye’de El-Nusra’yı destekliyor, Mısır’da demokrasiyle gelen İhvan’ı darbe ile deviriyordu!

2-  El-Kaide militanları, Vahhabi-Selefi itikadıyla kendilerine karşı olan herkesi öldürmeye, kadınlarını cariye sayıp her türlü rezil ilişkiye fetva almışlardı. Bir elinde Amerikan silahları, bir elinde soyhaları, saldıracak yer aranmaktaydı.

3-  Pakistan, Afganistan ve Irak’ta, hem de aynı gün tertiplenen bombalı saldırılar sonucu, binlerce El-Kaide militanları hapishanelerden kaçırılıp Suriye’ye taşınmıştı. Bunu ABD ve İsrail’in CIA ve MOSSAD ajanları ve bu ülkelerdeki işbirlikçi adamları birlikte tezgâhlamıştı.

4-  BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş: “Ben gündüzleri Suriye’de savaşıp, geceleri Türkiye’ye kaçıp Ceylanpınar’da yaşayan onlarca El-Nusra militanının adresini açıklarım” diyordu. Sn. Başbakan ise “Canım el kaide militanlarını bırak, PKK’lı anarşistlerin barındığı yerleri söyle!” diye çıkışıyordu.. Yani “Senin teröristin benim teröristim” çekişmesi yaşanıyordu.

5-  El-Kaide’yi eğitip yetiştiren, hapishanelerde besleyip destekleyen, dışarı çıkarıp önce Afganistan’da, Irak’ta şimdi Suriye’de cepheye süren Amerika’ydı, bölgesel suç ortağı da AKP iktidarıydı! Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri de bunlara her türlü desteği sağlamaktaydı. Bunlar, beyinleri yıkanmış, adam öldürmeye kurgulanmış, karşıtları herkesin malını ganimet, karısını kızını cariye sayan savaş robotlarıydı. ABD bunları hem kendi sinsi ve Siyonist amaçları için kullanmak, hem de İslam’a duyulan nefreti arttırmak amacındaydı.

6-  AKP iktidarı Suriye sınırını fiilen iptal ettikten sonra (öyle) kaçakçı orduları kurulmuş ki, Genelkurmay’ın yaptığı açıklamaya göre son olarak 150’si atlı 1000 kişilik bir kaçakçı ordusuyla çatışma yaşanmış ve bazı askerler bu çatışmada yaralanmıştı. Bunlar kaçakçı falan değil, El-Nusra militanlarıydı ve hesap sorulur endişesiyle hadise kapatılmıştı. Yahu kaçakçı dediğin birkaç kişi mal taşır ve yanlarına üç beş merkep alırdı, 150 atlı ve 1000 kişi nasıl bir baş belasıydı?

C- Suriye’ye askeri müdahalenin muhtemel sonuçları hiç hesaba katılmamış mıydı!?

1-  Zaten Esed’i devirmeyi ve rejimi değiştirmeyi amaçladıklarını bizzat Amerika defalarca açıklamıştı. Ve aslında ABD’nin savaşmak için, ekonomik ve psikolojik gücü de kalmamıştı.

2-  ABD hükümet baş danışmanı Robert Fix’e göre: “ABD’nin Suriye stratejisi, Esed güçleriyle, muhaliflerin dengeli biçimde vuruşmalarını sağlamak ve Suriye iyice yıkılıp tıkandıktan sonra, Türkiye’yi bu ülkeye sokmaktı”

3-  Büyük çaplı bir dış müdahale, ülkemizde 300 bine yaklaşan Suriyeli sığınmacı sayısını belki 1 milyona çıkaracaktır.

4-  Bunlarla birlikte El-Kaide, CIA ve MOSSAD ajanları ve PYD-PKK militanları Türkiye’ye doluşacaktır.

5-  PYD eş başkanı Asiye Hanıma göre: “Suriye’ye bir müdahale olursa, bize bağımsızlık ve Kürdistan’a ilhak yolu açılacaktır.”

6-  Kısaca Suriye’ye bir askeri müdahale ikinci bir Irak faciasını yaşatacaktır.

7-  Suriye beş parçaya ayrılacaktır.

8-  Zaten Sn. Başbakan Kosova örneğini iştahla anlatıp durmaktadır. Oysa Kosova şu anda dörde parçalanmıştır, sefalet içinde kıvranmaktadır ve ABD dünyadaki en büyük askeri üssünü Kosova’da açmıştır.

9-  Suriye’ye askeri müdahale İsrail’in güvenliği ve Arz-ı Mev’ud hedefleri için yapılacaktır! Peki, Milli Görüş kaçkını Sn. Erdoğan, bu sinsi ve Siyonist tezgâha nasıl kapılmaktadır?

Kanada’da Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Hıristiyan George Sabra’nın da katıldığı Suriye’nin işgali konulu toplantı İsrail ile ilgili endişeleri ortaya çıkarmıştı. Mississauga’daki Novotel Otelinde yapılan toplantının sonuna katılan Yunanistan Yahudisi milletvekili Jim Kargiyannis, “Suriye Libya değil. Suriye’ye müdahale o kadar kolay değil. Sınırında İsrail var. Kanada’nın önceliği İsrail’in güvenliğidir” açıklamasını yapmıştı.

10- Sn. Başbakan’a ve İHH’lı yalakalarına yaraşan, AKP’nin hıyanetiyle akamete uğratılıp ertelenen; D-8’leri, İslam Birliği ve İslam Savunma Paktı gibi gerekli ve gerçekçi oluşumları canlandırmak, Sn. Erdoğan’ın hazır popülaritesini(!) kullanarak Müslüman ülkeleri İslami ve insani amaçlar doğrultusunda toparlayıp Milli Çözümler ortaya koymaktır. Tek ve gerçek kurtuluş yolu olan bu girişime, akli ferasetiniz mi, yoksa imani cesaretiniz mi yeterli olmamaktadır.?

Şimdi tekrar soruyoruz: AKP iktidarının ve İHH yalakasının Suriye’ye askeri müdahalede bu denli iştahlı davranmaları gerçekten bir akıl tutulması mıydı, yoksa BOP hedeflerine dolaylı hizmetkârlık mıydı? Bir soru daha: Bay İHH yetkilileri Oğuzhan Asiltürk’ün yamuk tavırlarını ve tahribatlarını tenkit etmek için ne diye bugünleri beklemeyi uygun bulmuşlardı?

ABD ve Rusya Siyonizm’in sağ ve sol koluydu!

İkisi de Suriye’yi ve bölgeyi maddi manevi sömürmeyi amaçlıyordu. ABD Başkanı Obama ile Rusya Devlet Başkanı Putin, G8 zirvesinde bir araya geliyor, Suriye’deki durumla ilgili menfaatleri gereği bazı konularda farklı düşünen iki lider, tarafları müzakere masasına oturtmak konusunda anlaşıyordu. İki ülkenin de bir yandan müzakere derken, bir yandan da taraflara silah desteği vermesi ne kadar samimi olduklarını gösteriyordu! Suriye konusunda iki yıldır birbirleriyle âdeta ‘papaz’ olan ABD ve Rusya, “İsrail’in güvenliği için; kimyasal silahlar yok edilsin, ama iç savaş devam etsin ve Müslüman katliamı sürsün” mantığında bir araya gelerek kendileri için ‘olumlu’ adımlar atıyor, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya ile yapıcı bir görüşme yaptıklarını söylüyordu. İki ülke dışişleri bakanı, İkinci Cenevre Konferansı’na tarih belirlemek için 28 Eylül’de New York’ta yeniden buluşuyordu.

Siyonist yine Mescid-i Aksa’ya saldırıyordu.

İsrail’de terörist güvenlik güçlerinin 50 yaş altındaki Filistinlileri Mescid-i Aksa’ya sokmama kararı haklı tepkilere yol açıyordu. Kudüs’ün çeşitli yerlerinden Cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya gelen Filistinli Müslümanlar, İsrail polisinin barikatı ile karşılaşıyordu. Eski şehir etrafındaki kapılarda kimlik kontrolü yapan İsrail polisi, 50 yaş altındaki Filistinlilerin Mescid-i Aksa’ya girmesine izin vermiyordu. Daha önce El-Halil kentindeki Halilür Rahman Camisinin yarısını Yahudi Sinagogu yapan Siyonistler şimdi de Mescid-i Aksa’yı ikiye ayırmaya ve bir kısmını Yahudilere açmaya hazırlanıyor ve kahraman Erdoğan’dan hala ses çıkmıyordu!

Suriye’ye müdahale için Siyonistlerce kutsal şeytani amaç ve kaynak var, ama hukuksal dayanak yoktu!

Eski NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, Suriye’ye yapılacak herhangi bir müdahalenin hukuksal dayanağı bulunmadığını belirtiyor ve Suriye’ye yapılacak bir askeri operasyonun “etkili bir sonuç” vermesinin mümkün olmadığını söylüyordu. BBC Türkçe’nin haberine göre, De Hoop Scheffer, deneyimleri ışığında Suriye’deki gelişmeleri Hollanda’nın Volkskrant gazetesine anlatırken, Suriye yönetiminin kimyasal silah kullandığı gerekçesiyle yapılacak bir müdahalenin uluslararası hukuk açısından dayanağı bulunmadığını itiraf ediyordu.

MOSSAD yazıyor Davutoğlu servis mi ediyordu?

Anadolu Ajansı (AA), “Suriye’deki kimyasal saldırıda görev alan Suriye ordu birliklerinin detaylı listesine ulaştığını” iddia ediyordu. İsrail’in İstihbarat servisi MOSSAD’a yakınlığı ile bilinen Debkafile haberinin iddiasını AA’nın servis etmesi dikkat çekiyordu. Servis edilen haberi kullanan da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu oluyordu. Suriye’ye askeri bir operasyon konusunda ABD ve İngiltere’nin frene basmasına karşın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu savaş kışkırtıcılığına devam ediyor ve Şam’daki kimyasal saldırıdan Esad yönetimini sorumlu tutuyordu.

Amerika niye saldıramıyordu?

   ABD’nin yeni bir ülke işgaline harcayacak parası da, psikolojik alt yapısı da yoktu. ABD Hazine Bakanı Jack Lew’in “Ekim ortasında para bitiyor” mektubu, bu gerçeği işaret ediyordu.

   ABD’deki iç çarpışma büyüyor ve dış politikaya da yansıyordu. Suriye’ye aktif müdahale, temsilciliğini Obama’nın yaptığı kesimlerin değil, karşıtlarının isteği oluyordu. Obama ise Suriye politikasını Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üzerinden yürütmek istiyordu. Nitekim bu Türkiye’yi İran’la çarpıştırmak bakımından daha elverişli bir yoldu.

   ABD’nin işgalle neticelenmeyecek, dar ve kısıtlı hava müdahalelerinin ilk kurbanı İsrail olacağından korkuluyordu. Tel Aviv bu nedenle Suriye’ye yönelik 48 saatlik bir hava saldırısından endişe ediyordu. ABD Tomehawk füzelerinin Suriye’ye yönelmesiyle birlikte Filistin’den Hamas, Lübnan’dan Hizbullah İsrail’e saldıracaktı. ABD içindeki etkili kesimler bu gerekçelerle, İsrail’in güvenliğini garanti etmeyen ve hatta riske atan bu saldırıya karşı çıkıyordu.[2]

LE FIGARO’ya göre: ABD timleri Suriye’ye sızıyordu!

Fransız gazetesi Le Figaro, 21 Ağustos’ta yayımladığı haberde, biri 17 Ağustos’ta diğeri 19 Ağustos’ta olmak üzere, Amerikalıların komuta ettiği iki birliğin Suriye’ye sızarak Şam’a ilerlediğini yazıyordu. Gazetenin haberine göre, birliklere Amerikalıların yanı sıra İsrail ve Ürdünlüler de komuta ediyordu. Birlikler, Amerikalıların Ürdün’de gerilla eğitimi verdiği Suriyeli muhaliflerden oluşuyordu. İsrail, Ürdün ve CIA ajanlarının komutanlık ettiği 300 kişilik ilk grup, 17 Ağustos’ta Suriye’nin güneyinden sınırı geçiyor. İkinci grup ise 19 Ağustos’ta Suriye’ye giriş yapıyordu. Gazeteye konuşan Ortadoğu uzmanı David Rigoulet-Roze, ABD’nin Suriye’nin güneyinde uçuşa yasak tampon bölge oluşturma arzusunun, muhalif askerlere verilen eğitime daha güvenli destek sağlama amacıyla açıklanabileceğini söylüyordu. Roze, ABD’nin Ürdün’e Patriot göndermesinin de aynı sebeple açıklanabileceği ifade ediyordu.

Oysa Ağustos’un 17’sinde Suriye’ye sızan 300 kişilik bu ekip, daha kapsamlı saldırılar planlıyordu. Ekip ayın 20’sini 21’ine bağlayan gece saat 3 dolaylarında tamamen imha ediliyordu. Onlar imha edildikten sonraki saatlerde 21 Ağustos sabahı bu kimyasal saldırı gerçekleşiyor ve ilk başta AKP yalakası yazar ve yorumcular bile bunun İsrail tarafından yapıldığını söylüyordu. Fransız gazetesi Le Figaro’nun haberinde, 19 Ağustos’ta bir başka ekibin daha Şam’a gittiği belirtiliyordu. Gazetenin haberi doğruysa, ikinci ekibin kimyasal saldırı yapmış olması ihtimali kuvvet kazanıyordu.

Putin’e göre: Kimyasalları ÖSO kullanıyordu!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Amerikan gazetesi New York Times’da yayınlanan makalesinde, “Suriye’de kimyasal silahların hükümet güçleri tarafından değil, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adıyla faaliyet gösteren teröristler tarafından gerçekleştirildiğine yönelik ciddi gerekçe ve dayanaklar bulunduğunu” belirtiyordu. Putin, Amerikan yönetimine, politikacılarına ve halkına seslenen makalesinde, Suriye konusunu merkeze koyarak iki ülke arasındaki ilişkilere değiniyor ve son gelişmeler üzerine zor durumda kalan Obama’ya çıkış yolu sunuyordu.

“Suriye’de zehirli gaz kullanıldığı konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Bunun Suriye ordusu tarafından değil, onların arkasındaki büyük güçlerin o ülkeye askeri müdahalesini kışkırtmaya yönelik muhalif güçler tarafından gerçekleştirildiği konusunda her türlü gerekçeler vardır. Bunların İsrail’e de yeni bir kimyasal silah saldırısına hazırlandıkları bilgisini göz ardı edemeyiz.” Sözleriyle Putin İsrail’i suçluyor gibi davranarak denge politikası uyguluyordu.

PYD ise: “AKP’nin Nusra’ya kimyasal silah verdiğini” söylüyordu

PKK'nın Suriye'deki kolu PYD, AKP yönetiminin El Kaide bağlantılı gruplara kimyasal silah desteğinde bulunduğunu iddia ediyordu. PYD'nin resmi yayın organı Pydrojava'nın haberine göre, Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi, Nusra Cephesi ile Türkiye istihbaratının ittifak yaptığına dair bir belge yayımlıyordu. Belgede, Nusra Cephesi'ne Suriye'de kullanılmak üzere kimyasal silah desteğinde bulunulacağı ifade ediliyordu.

Artık ABD muhaliflerin silahlandırılmasına resmen karar veriyordu!

El Kaide yanlısı grupların eline geçebileceği gerekçesiyle Suriyeli muhaliflere açıktan silah vermeyi şimdiye dek kabul etmeyen ABD, artık bu seçeneği gündeme alıyordu. Amerikan Associated Press (AP) haber ajansı, Obama yönetiminin, Lübnan merkezli Şii Hizbullah örgütünün Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil olması ve rejim güçlerinin son dönemde cephede kaydettiği başarıların ardından Suriyeli muhaliflere ölümcül silah verilmesi konusunda bir karar verebileceğini yazıyordu. Beyaz Saray’da gerçekleşen toplantılarda bu konunun enine boyuna masaya yatırıldığı ve toplantıların ilkinin dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarattan üst düzey yetkililerin katılımıyla yapıldığı açıklanıyordu. Hani ABD, katı şeriatçı ve radikal İslamcı(!) El Kaideyi dizginlemek bahanesiyle Afganistan’ı işgal ediyordu?! Oysa katısı da ılımlısı da ABD’ye hizmet için beslenip palazlandırılıyor ve toplum ılımlı İslam’a razı edilmek için katı şeriatçılarla ürkütülüyordu.Ancak şimdi Suriye’yi işgal etmek ve İsrail’in hedeflerini gerçekleştirmek üzere savaş çığırtkanlığı yapanları (asker ve sivil sorumluları) çok acı bir akıbet bekliyordu. 1959 yılında İsrail’le birlikte Suriye’yi işgal planlarına alet olanların ibretli sonlarını hatırlatmamız gerekiyordu.

Zaman yazarı İhsan Dağı belki de olacakları tahmin ettiği içindir ki, aniden ağız değiştiriyor ve Suriye’nin faturasını biz mi ödeyeceğiz? Başlığıyla:

“Yani Suriye’de kaos kolay kolay bitmeyecek. Yanı başımızda bir Afganistan oluştu. Esed, El-Kaide, Hizbullah, savaş lordları... Suriye’yi ‘iç işimiz’ olarak niteleyenler haklı çıktı! Suriye’nin bütün sorunları artık bize uzanmış, bizim de sorunumuz haline gelmiş durumda. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin başını en çok ağrıtan konu, Suriye krizi bağlantılı sorunlar olacak. Umarım bu aşamadan sonra hayalî ve hamasî Suriye okumalarına bir son verilir. Türkiye destekli bir rejim değişikliği politikası Suriye’de iflas etti. Biz Suriye’yi değiştirmeye çalışırken Suriye, Türkiye’yi derinden etkileyecek sorunlarını bize ihraç etti. Siyasal ve sosyal riskler anlamında karşımıza çıkan maliyet çok büyük. İzlenilen politikaları gözden geçirmeli hükümet. Önce, başlangıçta yapılan hataları tespit etmek şart. Öngörüler gerçekleşmedi. Esed ikna edilemedi. Ortak strateji toplantıları yapılan, kişisel ve ailevi dostluklar geliştirilen Esed, Türkiye’nin telkinlerini dinlemedi. Bölgeyi bildiğini sananlar, rejimin muhtemel tepkisini doğru okuyamadı. Rejimin birkaç haftada, olmadı ayda yıkılacağı hesap edilerek bütün köprüler atıldı. Doğrusu, Esed rejimi ‘kolay hedef’ olarak görüldü. (Güya) Türkiye’nin ana destekçisi olan muhalefet güçleri Esed’i gönderecek, yerine kimlik olarak Türkiye’yi yönetenlere yakın birileri gelecek ve böylece bölgede lider olduğumuzu kanıtlayacaktık.

Sadece haftalar değil iki yıl geçti. 100 bin Suriyeli öldü, 2 milyonu kaçarak hayatlarını kurtardı. Ülke yerle bir... Üstelik hâlâ bir çıkış yolu, bir çözüm ihtimali görünmüyor. 500 bin Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Kamplara sığmayıp kentlere yayıldılar. Bölgenin demografisi değişti; belki de kalıcı olarak... Adeta silahlı kaçakçı orduları kuruldu. Sınır bölgesinde yaşayan vatandaşlar rahatsız, çünkü güvende değiller. Ülke hem Hizbullah’ın hem de El-Kaide’nin hedefinde. İran ve Irak’la yaşadığımız gerginlikleri saymıyorum bile. Suriye konusunda yaptığımız hataların ve sorunun Türkiye’ye dayattığı faturanın farkında mıyız? Pek sanmıyorum…

En önemlisi, Suriye krizi Türkiye’de mezhepsel fay hatlarında depremler yaratıyor. ‘Mezhep savaşları’nın bir uzantısı olarak görülen Suriye olaylarında Türkiye’deki insanlar da ‘mezhebi’ pozisyonlar alıyor. Her şeye rağmen ‘uykuda’ olan Sünni-Alevi ayrışması ve hatta gerginliği yeniden toplumun gündemine taşınıyor. Genelde devletle ‘uyumlu’ bir görüntü veren Türkiye Alevileri içeride yaşanan sorunların üzerine gelen Suriye krizi üzerinden yeni bir siyasallaşma süreci yaşıyorlar. Sıkıntılılar. Belki de Cumhuriyet boyunca ilk kez kendilerini bu kadar dışlanmış, bastırılmış hissediyorlar. Türkiye bir yerden daha yırtılıyor. Durdurmak gerek”[3]  diyerek, daha önce aylardır uyarıp yazdığımızda: “Fitne çıkarıyor, haksız yere hükümeti ve cemaati suçluyor” şeklinde bize sataşanlar, şimdi aynı endişelerle ne denli haklı olduğumuzu ortaya koyuyordu. Fetullahçıların gerçekleri konuşup yazması ve ara sıra da olsa vicdanlı davranması için, acaba ille de Erdoğan’la aralarının açılması ve Amerika’nın Suriye’ye saldırmayacağının anlaşılması mı gerekiyordu?



[1] Aydınlık / 13 09 2013

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[3] Zaman / 13 09 2013

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Osman Eraydın ve İzmit’teki...
Devami
Giriş: Şirkin tarifi a) Müşrikler Allah’ın varlığını değil, sıfatlarını ve...
Devami
  Not: Bu yazının tamamı TBMM Başkanı Sn. İsmail Kahraman’a, Milli...
Devami
  Hasta olup doktora giden kimselere, vitamin eksikliğini gidermek için,  reçeteye...
Devami
Parsayı toplayan, kaçırıyor! Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, TOBB...
Devami
  İnancın ve vicdanın en önemli göstergesi; herkese ve her şeye...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2608

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR