ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3956
mod_vvisit_counterDün5105
mod_vvisit_counterBu Hafta41126
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay155188
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17079328

IP'niz: 18.234.247.75
Bugün: 23 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12288180

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Cemaat-Hükümet Çatışması arasında KÜRDİSTAN’IN KURULMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Recep Erdoğan ve yandaşları yağlı iktidar imkânlarını elden kaçırmamak; Cemaat mensupları ise ballı fırsatları ve imtiyazlarını arttırmak uğruna kıyasıya boğuşurken, Türkiye’nin geleceği, Milletin birlik ve dirliği kimsenin umurunda olmamakta; adım adım Büyük Kürdistan-Küçük İsrail oluşumuna katkı sağlanmaktaydı!

Bir yıl kadar önce PKK’nın Suriye kolu PYD, Türkiye sınır bölgesini “Otonom bölge” ilan etmiş, Kuzey Irak’ta ABD ve İsrail tarafından ve tabi Barzani’nin bilgisi altında eğitilen bin (1000) kişilik PKK’lı gurup Suriye’ye taşınmıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde ikinci otonom bir Kürt Devleti’nin yakında kurulacağını, söyleyenler, kamuoyunu yanıltmakla suçlanmıştı. Bu olayın üzerinden bir yıl geçmeden devlet yetkilileri bir kez daha yanılmıştı. Önce Genelkurmay Başkanlığı ardından Başbakanlık yetkilileri, Suriye’nin Kuzey’inde otonom bir yapıya gidildiğini mecburen anlamış, ardından da yine bildik tehditlerle, kamuoyunun “gazını” almaya başlamışlardı. Maalesef her şey Öcalan ve Kandil’in kontrolünde yol almaktaydı. Sırada Türkiye’nin güneyinde bir Kürt devleti kurma çalışması vardı. Önce otonom bir yarı devlet hayata geçirilecek. Ardından Avrupa, Suriye ve Kandil’de eğitilen PKK’lılarla Türkiye’de “tam bağımsız Kürdistan” devletinin yolu açılacaktı. “Çözüm, barış, süreç” diyenlerin aksine yakın bir zamanda Hakan Fidan, Efkan Ala, Yalçın Akdoğan ve Başbakan’ın yakınındaki danışman kadrosunun Türkiye’yi nasıl bir maceraya sürüklediğini herkes anlayacaktı ama belki de iş işten geçmiş olacaktı” diyenler haklı çıkmıştı. Hatta hem göreve getirilirken hem de şimdiki gibi çok kritik süreçler öncesinde İsrail’in ve ABD Yahudi Lobilerinin Hakan Fidan’ı hedef alan tavırlarının; onun kendi işlerine yarayacak hizmetlerini kolaylaştırmaya yönelik olduğu artık sırıtmaktaydı. Hatırlanılırsa bir uluslararası Kürt konferansı için ‘hazırlık’ toplantıları Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) merkezi Erbil’de, KYB Başkanı Mesud Barzani ev sahipliğinde başlamıştı. Toplantılara Kürtlerin yaşadığı Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den Kürt partilerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşları da katılmıştı. Bu tür toplantılar daha önce de Brüksel, Ankara, Diyarbakır ve Erbil’de yapılmıştı. Ama bu defa niyet edilen, kapsam ve zamanlama bakımından en önemlisi olacağa benziyor; belki de gerçek anlamda ilk uluslararası Kürt konferansı olacaktı. Konferansa mevcut Kürt siyasi hareketlerinin en eskisi olan, Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ev sahipliği yapacak ama sahne de başroller de PKK olacaktı. Konferansa silahlı ve silahsız örgütlerle katılan tek hareket PKK; tam açılımıyla Kürdistan İşçi Partisi öne çıkmaktaydı.

Irak Kürtleri Türkiye'de yıllarca yok sayıldı. Ankara, ‘Kuzey Irak’ Türkiye Kürtlerine emsal olur diye, başını kuma gömdü. Sonunda Türkiye, hayatın gerçeklerinin de zorlamasıyla, Erdoğan döneminde Irak Bölgesel Kürdistan Yönetimi’ni tanıdı, Erbil’de konsolosluğunu açtı. Kuzey Irak bitti ama şimdi Kuzey Suriye var. Bir zamanlar Kuzey Irak konusunda ne söyleniyorsa, bugün de Ankara’yla sözcüleri yine aynı havada. Ama nasıl Kuzey Irak’la Türkiye arasında Çin Seddi çekemediyseniz, benzer durum Kuzey Suriye için de geçerlidir. Hayatın bir başka gerçeği, Kürtlerin bağımsız bir devlette toplanma idealidir. Bu ideal, Kürtlerin kafasının arkasında yatar. Bunu engelleyemezsiniz. Hayatın bir gerçeği de; Kürt dilinde eğitimdir. Ama Türkiye'de hâlâ “ana dilde eğitim böler” diye bu temel hakkın inkârı sürüyor.

Demokratik bir Türkiye Kürtlerde bağımsızlık fikrini körüklemez mi? Bu ihtimal de var. Ama ayrılıkçılığı ve silahı bırakıp demokrasi çatısı altında tutmak daha doğru olmaz mı? Katalanlar, Basklar, İskoçlar, İrlandalılar bağımsızlık derken artık şiddete başvuruyorlar mı? Hayır”[1]  diyen Hasan Cemal toplumun gazını alıp, Kürdistan oluşumuna fikri zemin hazırlamaktaydı.

Almanya’nın önde gelen siyasi analiz dergilerinden Zenith son sayılarından birinde; “Bu ülke hâlâ önlenebilir mi?” sorusunu kapağa taşımıştı. Bu ülke dediği, ‘Büyük Kürdistan’ olmaktaydı. Yani Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan geniş bir coğrafyaydı. Zaten soruya eşlik eden büyükçe bir harita koymuşlardı. Ağrı, Erzurum, Gaziantep ve Kamışlı da bu haritadaydı. Irak, Suriye ve İran’a da uzanmışlardı.

“Yükselen Kürt milliyetçiliğine karşı başlıca iki strateji uygulandı. 1990’lara kadar, özellikle askerler arasında ağır basan mantık, Kürt milliyetçiliğinin yasak, zor ve şiddetle bastırılması oldu. Dış Kürtler düşman görüldü; Kürt milliyetçilerine karşı Bağdat, Tahran ve Şam ile işbirliği yapıldı. 1990’lardan itibaren özellikle siyasiler arasında ağır basmaya başlayan mantık, bir yandan meşru demokratik taleplerin tedricen karşılanması, öte yandan dış Kürtler, özellikle Irak Kürtleriyle yakınlaşma oldu. Bu mantığın öncüsü Turgut Özal ise, esas uygulayıcısı Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan, Kürt kimliğinin inkârına son verip, silahlı ayaklanmayı (ayrılıkçılığı terk eden ve silahlara veda işaretleri veren) PKK ile müzakere yoluyla sonuçlandırma arayışına girdiği gibi, Irak Kürdistanı’nı en büyük ticaret ortağı haline getirdi. Ne var ki Ankara’da bu iki mantık – iki politika arasında mücadele ve bocalamanın hâlâ devam ettiği ileri sürülebilir. Türkiye, bütünlüğünü yasak, baskı ve zorla değil, ancak özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştirerek, bütün Kürtlerin saygı ve güvenini kazanarak koruyabilir. Irak Kürtleriyle uzlaşma ve yakınlaşma, “komşularla sıfır problem” politikasının muhakkak ki, en başarılı sonucudur. Suriye Kürtleri üzerinde nüfuzunu artırdığı anlaşılan PYD’nin başkanı Salih Müslim’in söyledikleri oldukça net: “Biz Türkiye ile dost olmak istiyoruz. Birlikte barış içinde yaşamak istiyoruz... Demokratik özerklik Suriye’nin tüm unsurları bunu kabul ederse geçerli olur, yoksa herhangi bir dayatma içinde değiliz...” diyen Fetullahçı Zaman yazarı Şahin Alpay (23.07.2013) her nedense bu projelerin Siyonist Haçlı merkezlere ait olduğunu atlamaktaydı.

Fetullahçı Zaman yazarı Ekrem Dumanlı da “Gel de Kaygılanma” yazısında:

“Şu anki fotoğraf gayet net: PKK barış adına adım atmıyor; tam aksine büyük bir çatışmaya hazırlandığına dair görüntü veriyor sürekli. KCK yönetimi değişti, nerdeyse Türkiye'ye tehdit savurmayan ‘PKK kurmayı' kalmadı. Üstelik süre veriyorlar, ‘Son kez uyarıyoruz!' diyorlar. Yeni KCK stratejilerinde açıkça görülüyor ki örgüt, taraftarına sokağa dökülmeyi emrediyor. Bunlardan kaygı duyduğunuzu söylediğinizde bazı pembe dizi senaristleri her şeyin çok iyi gittiğini, endişeye mahal olmadığını vs. söylüyor. Güzel! Ama manzara hiç öyle bir şey demiyor. Neymiş? Devlet (daha doğrusu MİT) İmralı'da mahkûm örgüt liderine hâkimmiş, o da örgüte hâkimmiş; dolayısıyla asayiş berkemal imiş. Aklı başında her insan bu tozpembe yorum karşısında şu soruyu sormaz mı: Madem her şey bu kadar kontrol altındadır, bu ürkütücü manzaranın sorumlusu kimdir?

Şehrin göbeğinde polis gücü oluşturacaksın, 2 bin küsur genci örgüte yeni üye yapıp dağa çıkaracaksın, ağır silahlar eşliğinde mezarlıkta tören düzenleyecek ‘şehitlik' inşa edeceksin, yol kesip kimlik kontrolü yapacaksın, dört parçalı devlet kuracağını (bir milletvekilinin ve örgüt liderinin ağzından) bangır bangır haykıracaksın, hükümete “2. aşamaya geç” diye dayatacaksın… Ve insanlar “Her şey yolunda!” deyip hayata huzur içinde devam edecek; öyle mi?

Bütün bu 'taktiksel söylemler'i geçtik, sıra devletin nasıl kurulacağını fiilen göstermeye geldi galiba. Hafta içinde PKK'nın Suriye kanadı PYD, Rasulayn şehrini tamamen kontrol altına aldı ve o topraklara örgüt bayrağını astı. Türkiye'nin 100 metre ötesinde yaşanıyor bu gelişme. PYD Başkanı, Türkiye'nin müdahalesi söz konusu olursa kendilerini savunacaklarını söylüyor. Genelkurmay Başkanlığı, resmi bir açıklama yaparak “terör örgütü”nün Suriye'deki hamlesinden kaygı duyduğunu ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin endişelerini dile getiriyor ve “Sınırda bir oldubittiye izin veremeyiz!” diyor. Onunla da yetinmeyip, gelişmeleri “kaygıyla” izlediklerini söylüyor. Tabii ki reel politikle yüz yüze yaşamaya mecbur Dışişleri, bölgeye ve ülkemize nasıl bir mayın döşendiğini hissediyor. Ya Polyannacılık oynayan kalem erbabı?”[2] sözleriyle adım adım Suriye Kürdistan’ının kurulmasını ve AKP’nin seyirci kalmasını eleştirmeye başlamıştı.

Yandaş ve yalaka STAR’dan Cemaate suçlama: Cemaat Emniyet’in arşivini mi çalmıştı?

MİT ve Cemaat arasında haber üzerinden atışma birçok gerçeğin ortaya çıkmasını da sağlamıştı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen Star gazetesi Fetullah Gülen Cemaati’ni Emniyet İstihbaratı’nın arşivini çalmakla suçlanmıştı. “Emniyet arşivi klonlandı mı?” manşetiyle çıkan Star, sadece istihbarat arşivinde bulunabilecek bilgi ve belgelerin basına nasıl yansıdığını gündeme taşımıştı. Gazete, “İstihbarat uzmanları servis edilen bilgilerin sadece Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın arşivinde bulunabileceğine dikkat çekerken sorumsuz kullanımın milli güvenlik sorununa yol açabileceğini belirtiyorlar” dedikten sonra sorumluları da işaret eden ifadeler kullanmıştı. Bir süre önce Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda üst düzey yönetimin görevden alınarak yeni atamalar yapıldığı hatırlatmıştı. Emniyet İstihbarattaki Fetullahçı yapının etkinliği bilinen bir olaydı. Son olarak Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) gizli görüşmeler ve fişlemeleriyle ilgili gizli bilgilerin ve MİT Kanun Taslağı’ndaki değişikliğe ilişkin haberlerin Taraf gazetesinde yayınlanmasına da dikkat çeken Star, bilgilerin servis yoluyla ulaştırıldığını vurgulanmıştı. Cemaat’e yakın Taraf gazetesinin MİT ile ilgili haberleri de Erdoğan çevresinde rahatsızlık yaşatmıştı. Taraf’ın haberinde MİT Kanun Taslağı, Erdoğan’ın “Muhaberat devleti” benzeri bir devlet yapılanmasına gittiği vurgulanmıştı. (El Muhaberat, Suriye istihbarat teşkilatıdır). Star ise bunları, “Benzetmenin, Suriye’nin ‘El Muhaberat’ıyla yapılmasının, son dönemlerde Türkiye’ye yönelik ‘diktatörlük’ imajı oluşturma çabasıyla paralel olması dikkat çekti” ifadesiyle yanıtlamıştı.

Emniyet İstihbarat’a 42 yeni atama yapılmıştı!

Emniyet istihbarat dairesinde tayinlerin devam ettiği ve 42 yeni atama yapıldığı anlaşılmıştı. Emniyet istihbarat daire Başkanı Ömer Altıparmak’ın yerine Engin Dinç’in getirilmesiyle, dairedeki atamalar artmıştı. 28 Haziran’da İstanbul, Ankara ve İzmir Emniyet istihbarat şube Müdürlerinin değiştirilmesinin ardından yeni isimler göreve başlamıştı. Bazı uzmanlar İstihbarat Dairesinde‘ki değişikliğin AKP ve Cemaat arasındaki mücadeleyle ilgili olduğunu vurgulayarak “Cemaate ilk operasyon Emniyet Daire Başkanı’nın değişmesi ile başladı. Bu durum tabii üst seviyede bir değişiklikle kalmayacaktı. Üst yapıda değişiklik, illere ve alt birimlere de yansıyacaktı. Şu anda tasfiye edilen cemaatçilerin yerine gelenler, kendileriyle daha iyi çalışabilecek insanları görevlendiriyorlar. Bir nevi yeni bir çalışma ortamı yaratıyorlar” yorumu yapılmıştı. Emniyet İstihbarat Dairesi’ndeki değişiklikle cemaatin ağır bir darbe yediğini belirten uzmanlar, “Bu değişiklik sadece üç büyük ildeki şube müdürünün değişikliği değil. Şu anda Emniyet İstihbarat’ta telefon dinlemelerinden sorumlu birimden tutun birçok alanda yeni atamalar yapıldı. Bana gelen bilgiye göre, toplam 42 yeni atama yapıldı” şeklinde konuşmuşlardı.

Almanya’nın Cemaate Yaklaşımı!

Uzun yıllar Avrupa’da çalışmış akademisyen bir arkadaşıma sormuştum: “Gülen hareketinin Almanya’da okul açmasına ne zaman izin verildi?” “1995” dedi. Cemaat, dünyanın birçok yerinde okullar açmaktaydı. Almanya ise uzun süre izin vermedi onlara. Oysa 3 milyona yakın insanımız yaşıyordu bu ülkede. Almanya, Cemaate set çekmekten vazgeçti 1995’te. Okullara ve örgütlenmesine yol verildi. Eşzamanlı iki olay daha yaşandı o günlerde. Bir: Refah Partisi İstanbul dâhil büyük belediyeleri aldı 1994’te. Milletvekili seçiminde de birinci parti oldu (1995). Necmettin Erbakan’ın liderliğini yaptığı Milli Görüş çizgisi yükseliyordu. İki: Almanya aynı dönemde Milli Görüş’ü “tehlike” saymaya başladı (1994).

Almanya’nın, daha doğrusu NATO’nun seçimi: Cemaat’e ‘yeşil ışık’, Milli Görüş’e ‘yasak’tı!

Önce yüz yüze konuştuğum gazetecinin tespitleri. “Avrupa ve Almanya kendi İslam’ını oluşturmak istiyor. Selefiliğe karşı Gülen hareketi Avrupa için daha uyumlu bir çizgiyi temsil ediyor.” “Evet, Gülen hareketinin önünü açtılar. Fakat şimdi sınırlamaya çalışıyorlar. Almanya kendi içinde hiçbir özerk hareket istemiyor. Gülen’e bakışını bu çerçevede okumak lazım.”  “Gülen hakkında bir belgesel hazırladılar. Bir yıl kadar beklettiler. Sonra yayımlandı. Gülen’in imajını yerle bir etti. Bunu youtube’ta bulabilirsiniz.” “Alman TV’leri Gülen hareketine karşı yüzünü göstermeyen insanlarla röportajlar yaptı. Bu yönteme, suç örgütlerini konu alan çekimlerde başvurulur.” Bir de ilginç iddiası vardı. “Gülen hareketi Alman Yeşiller hareketi içinde mesafe almıştı. Cem Özdemir, Cemaate çok yakındır. Cemaat anadilde (Kürtçe) eğitimi savunmaktadır”[3]

AKP-Cemaat anlaşamayınca mı, Danıştay başkansız kalmıştı?

Danıştay Başkanlığı için aday çıkmayınca Genel Kurul’da seçim yapılamamıştı. Danıştay Başkanlığı için Başbakan Recep T. Erdoğan’la, cemaat arasında bir aday üzerinde anlaşma sağlanamadığı yorumları yapılmıştı.

CIA-MAHAT‘tan (CIA istasyonu) Başbakan’a koşulan şartlar şunlarmış!

Pensilvanya’dan gelen heyet Erdoğan’ın önüne şöyle bir talepler listesi koymuşlarmış…

Bu talimat gibi temennilerin Fetullah Gülen üzerinden ABD Yahudi Lobilerinin gönderdiği açıktı.

Cemaate dokunmanın cezası ve Hanefi Avcı:

Savcı hakkında 50 yıl istemiş, mahkemeden ise 15 yıl hapis kararı çıkmıştı. “Avcı'nın aldığı ceza bir skandaldır zira bu ceza bir güç oyununun, 'özel bir cezalandırma süreci'nin doğrudan sonucudur” sözleri Ali Bayramoğlu’nun feryadıydı.

Hanefi Avcı, Susurluk çeteler düzenini ifşa eden adamdı. TBMM Araştırma Komisyonu'na, PKK'nın ve destekçilerinin imhası için yasa dışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu, Emniyet'te özel harekâtçıların, MİT'te eski özel harpçiler, eski ülkücüler ve mafya elemanlarının, orduda JİTEM etrafında subay ve itirafçıların harekete geçtiğini anlatan insandı. Risk aldı ve bunun bedeli ağırdı. Açığa alındı, türlü idari cezalara çarptırıldı, bir süre hapishanede kaldı. Ama Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi hırpalanmadı. Acaba bu devlet ile cemaat arasındaki usul ve güç farkı mıydı? Avcı, 'Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat' başlıklı kitabını 2010'un yazında yayınladı. 'Emniyet teşkilatı içinde, özellikle istihbaratta 'cemaat' örgütlenmesi var, karşı çıktığım için beni bile dinliyorlar, başıma bir iş gelirse bu örgütlenmenin farkında olduğum ve buna karşı durduğum için gelecek' diyerek toplumu uyardı.  Önce basın yoluyla kişilik infazına uğradı, güvenilmez, tehlikeli, mahkûm edilesi biri olduğu kanaati servis edilen polis fişleriyle yayınlandı. Avcı bu örgütle bağlantılandırıldı, bir sol örgüte yardım eden adam gibi tanıtıldı. Bu da yetmedi. Bu sol örgüt ise Ergenekon'la irtibatlandırıldı. Sonunda Savcı fezlekeyi iddianameye, mahkeme de iddianameyi karara 'kaynak' yaptı. Ve işte 15 yılda karar kılındı.

“Bir taraf, yani siyasi iktidar durmaksızın tasfiye ediyor, emniyette, istihbaratta kaybettiği ipi tutmaya çalışıyor. Öte taraf iktidara, özellikle Tayyip Erdoğan'a yönelik (Barış süreci, Gezi olayları dâhil) her itiraz ve muhalefeti, her fırsatı her noktada, haberlerde, köşelerde, beyanatlarda, kendi hesabına işlevsel hale getirmeye çalışıyor” diye feryat edenler yeni mi uyanmıştı?

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit’te AKP’yi şöyle uyarmıştı:

“Kimilerine göre, Ağustos ortalarından itibaren, Askeri Şura tartışmaları ile birlikte nokta hedeflere saldıracaklar. Bir yandan da kaset savaşları, yolsuzluk dosyaları gelecek gündeme… Hedef Erdoğan’ı ve AK Parti’yi köşeye sıkıştırmak.

Hani şu CHP-MHP koalisyonu hikâyesi var ya, o da senaryonun bir parçası... Aslında hikâyenin devamı var. AK Parti’den 50 kadar milletvekilini koparmayı planlıyorlar. Cemaate yakın çevreleri de yanlarına alıp bir CHP-MHP-yeni oluşum koalisyonu kuracaklar... AK Parti’yi muhalefete itecekler. Daha sonra da ikinci bir hamle ile bir o kadar daha milletvekilini, tehditle, şantajla, menfaat temin ederek yanlarına alacaklar… AK Parti’de umutsuzluk doğurmak için barış sürecini sabote edecekler. O da yetmeyecek, Marksist illegal gurupları sahaya sürecekler. Tuncelilileri ve Nusayri kesimi sokağa çekmek için her türlü provokasyon denenecek…”

Topyekûn saldırıya geçecekler. İçeriden ve dışarıdan, hatta duyuyorum Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşlarına bile kanca atmaya çalışıyorlar diye haberler geliyor. İki gündür o uçkur ve rüşvet hikayelerini boşuna yazmadım.. AK Parti bir yandan gelecek yerel seçimler için yenilenecek adaylar konusunda titiz bir çalışma başlatmalı, bir yandan da seçim sathı mailini beklemeden kabinesini revize etmeli… Duyuyorum, şimdiden birileri yeni oluşuma yanaşma derdinde. Kimileri kendi aralarında bakanlıkları paylaşmaya başlamış bile. Başbakan adaylarını yazmışlar…[4]

Kendisini Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapan eski bir asker neden acaba: “Erdoğan darbeyi hak ediyor” diye uyarıyordu? Oysa kendisi “12 Eylül’e kadar rütbeli bir subay, 12 Eylül’de ise bir darbe mağduruydu”. Yani 80 darbesiyle ordudan atılanlar arasında bulunuyordu. İşte bu Namık Çınar, “Temel hak ve özgürlüklerden nasip alamamış kitlelerin doğu despotizmleriyle sarmallaşmış şeriat özlemleri” diyecek kadar şımarıyordu.

Bu adam; “Evlatlarının rızkının nerelere saçıldığını göremeyecek kadar efsunlanmış kendi kitlesini sadaka kültürüyle avuturken, Mısır’a, Somali’ye, Myanmar’a ve kim bilir daha nerelere, kamu kaynaklarını Sünni İslâm Birliği uğruna hovardaca savurabiliyor” cümlelerini cemaate yakın Taraf’ta yazıyordu. “Erdoğan’dan kurtulmanın vakti gelmiş olmakla beraber, eğer o tilkiliğinin önü alınamazsa, bu mümkün olamayacaktır” türden tehditleri niye savuruyordu?

Ali Bayramoğlu, AKP’yi ve Cemaati Askerle korkutmaktaydı:

“Her tür aktör, ihtimal ve riskten söz ediyoruz, ancak kimse 'asker' kelimesini ağzına almıyor. Bu, önemli bir gelişme. Teslim etmek gerekir ki, son 10 yılın bizim için en önemli sonuçlarından birisi, Türkiye'nin 'devlet düzeni ve rejim meselesiyle ilgili laiklik tartışmalarını' ve buradan doğan kutuplaşmayı önemli ölçüde geride bırakmasıdır. Bugün bu konuda tartışmalar 'makro siyasi alan'dan 'mikro alan'a taşınmıştır. Evet, 'bardağın dolu tarafı' böyle… Ancak dikkat: Bardak tümüyle dolu değil!?

Şimdi 'boş tarafa' bakalım… 'Toplumlar sürekli değişir ve kalıcı girdiler her zaman olur. Ancak kurmak zor, bozmak kolaydır. Türkiye'nin son 10 yılının karşısında geride duran 80 yıl var. Sosyolojik değişimin karşısında, sert zihniyet çekirdekleri, kuvvetli vesayet gelenekleri, dokuları var…  Asker meselesine bu açıdan bakmak ve tetikte olmak gerekir!”

Avrupa’dan PYD’ye finansal destek yağmaktaydı.

Sözde katı Şeriat El-Nusra cephesi ile PKK’nın Suriye’deki kolu PYD arasında yaşanan çatışmalar ve Kürtlerin özerklik ilanına hazırlıklar AKP’nin açılım safsatasının iflasıdır. Yaklaşık 20 bin silahlı gücü olan PYD’nin yüzde 20’si kadınlarından oluşmaktadır. Finansal destek Avrupa’dan sağlanırken silahlar ise Barzani yönetimince sağlanmaktadır. PYD’nin komutanları ağırlıklı olarak Türkiye uyruklu PKK’lılardır. Kendilerine muhalif siyasi yapıları tasfiye ederek bölgedeki Kürt nüfusu içinde tek hâkim konumuna gelen PYD, Kürt kitlelerin tamamına yakınını silahlandırmıştır. PYD’ye göre bu silahlı unsurlar “Öz savunma güçleri” olmaktadır.

PYD başkanı Salih Müslim’i İstanbul’da ağırlayan AKP iktidarı Suriye Kürt oluşumuna meşruiyet kazandırmıştı.

Türkiye’nin “Yeni Orta Doğu” sürecinde uygulamaya koyduğu “Yeni Kürt Siyaseti” ve barış taktiği bumerang etkisi yapmaya başlamıştır. Öcalan’ın Mart ayının ikinci yarısında ifade ettiği “Türk-Kürt ittifakı”na dayalı sözde “Genişletilmiş Misak-ı Milli” hedeflerinin, Barzani’nin attığı son adımlar ile yerini tekrar “Sevr Sendromu”na bırakmıştır. Bu kapsamda, Barzani’nin Brüksel’de düzenlenen Kürdistan Ulusal Kongresi 13’ncü Genel Kurulu’na gönderdiği mesajda (Türkiye dâhil) Kürtlerin yaşadığı ülkeleri “düşman” olarak nitelendirmesi, bundan sonraki süreçte ortaya nasıl bir tablo çıkacağıyla ilgili önemli ipuçlarını barındırmaktadır. Bu ifade, Barzani’nin “Büyük Kürdistan”ın bağımsızlık yolunda liderlik arzusunu ortaya koyduğu kadar, çevre ülkelere yönelik bakışını ve PYD’ye yönelik yaklaşımı resmetmesi açısından da önemli ve anlamlıdır.

Diğer taraftan, iki kuzeyin (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye) birleşmesiyle ortaya çıkacak yeni yapının orta-uzun vadede Türk, Arap, Fars unsurlara yönelik güç projeksiyonu yapmada bir operasyon merkezi olarak kullanılabileceğini ve emperyalizme diyet borcunu İran ve Türkiye’den katılacak parçalarla ödeyeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek kalmamıştır.[5]

Hürriyet yazarı ve AKP’nin açılım projesinin şakşakçısı Taha Akyol, “Lozan barışının gizli maddeleri varmış? Bunların hepsi zırvadır. Gizli komplolar ve esrarengiz planlar hastası bir zihniyete kapılanların iddialarıdır”[6] diyerek gerçekleri saklamakta ve çarpıtmaktadır.

Oysa Hasan Cemal’e göre “Bağımsız bir devlet ideali, Kürtlerin kafasındadır ve bunu engellemek imkânsızdır” Bir Sabataist kendi ülkesinin bölünme ihtimalini bu kadar rahat dile getirebiliyorsa, elbette Lozan’ın gizli maddelerine dayanmaktadır.

Elbette Kürtlerin hakkını, hukukunu korumakla, “bağımsız bir Kürdistan’a taraf olmak kesinlikle farklıdır. Medyada, özellikle de sosyal medyada, nice AKP yalakası ve Yahudi lobileri kiralığı Kürdistan’a taraftar olmayı demokrat ve özgürlükçülüğün göstergesi sayan nice ahmaklar vardır.  Gizli Dünya Devleti denen Siyonist sistem bütün planlarını bu kadar fütursuz ve sorunsuz yürütüyorsa demek ki Lozan’ın gizli maddeleri vardır ve Erbakan Hocanın bahsettiği Mısır baş hahamı ve İsmet İnönü’nün Lozan’daki özel danışmanı Haim Nahum’un şeytani projelerini inkâr, Türkiye’nin bölünmesine katkı sağlamak ve halkı avutup uyutmaktır. Asıl hastalık Sabataist ve Siyonist hainlerin beynini kuşatmıştır.

Taha Akyol: “Lozan belgelerinin tamamı yayınlandı, hiç gizli maddelere rastlanmadı” diyerek zırvalamaktadır. Çünkü zaten, gizli dayatmalar olan ve sır gibi saklanan maddelerin, öyle açık belgelere yazılmayacağını, ya kavrayamamaktadır veya okurlarını ahmak sanmaktadır. Yaklaşık 7 ay süren Lozan görüşmeleri sırasında Haim Nahum Yahudi’sinin İsviçre’de kaldığı ve İsmet İnönü’nün peşini bırakmadığı, otel kayıtlarına kadar saptanmıştır. Acaba Sn. Taha Akyol bu Siyonist Hahamın Türkiye ile Haçlı ülkeleri arasındaki bir anlaşma sürecinde, hangi sıfat ve statü ile Lozan’da fink attığını da yanıtlayacak mıdır?

Takvimden Ergün Diler yandaşı: “Türkiye’nin gittiği ROTA belli! Kürtleri alıp büyüyecek! Aksi halde Kürtler de yalnız başına yaşayamaz! Yaşatmazlar! Öcalan İmralı’dan gönderdiği bir mektupla bütün Kürtler’i Irak’ta bir araya topladı. Biliyorum söylemesi de kabullenmesi de zor ama; Öcalan ‘Kürtler’i Ankara’ya bağlayacak’ bunu net olarak gösterdi! Rakibi de yok! Bütün Kürtlerin üzerinde büyük etkisi olan biri İmralı’da yaşıyorsa ve Ankara bu kartı masaya sürüyorsa, kim rahatsız olur? Bir düşünün” diyerek, Türkiye’nin bölünmesini, büyümesi gibi takdim edip toplumu uyuştururken AKP’nin önemli danışmanlarından Prof. İdris Bal bile özenle hazırlayıp Başbakana verdiği ama konuyla ilgili görüşme ve değerlendirme teklifi dahi gelmediği 75 sayfalık raporunda özetle: “barış süreci PKK’nın lehine Türkiye’nin aleyhine işlemektedir” diye uyarmaktadır.

Mısır-Suriye ilişkileri darbeden sonra eski halini almıştı!

Mursi’nin devrilmesinden bir hafta önce bölgede konuşulan birinci gündem, Mısır’ın Suriye’ye cihat ilanıydı! Muhammed Mursi, “Hizbullah Suriye’yi terk etmeli. Bu konuda çok ciddiyim. Hizbullah’a Suriye’de yer yok” diyordu. “Mısırlılar Suriye’de savaşmakta özgürdür” diye fetvaları veriliyordu. Öyle ki, Mısır’ın saygın din adamlarından Şeyh Yusuf Kardavi, Suriye’ye cihat ilan eden Sünniler’i uyardığı için “istenmeyen adam” kabul ediliyordu. Şimdi Kahire ve Şam diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor ve Ankara da Kahire ile ilişkileri sürdürme kararı alıyordu!? Yani Mısırdaki askeri yönetim de AKP hükümeti de sadece dış güçlere taşeronluk yapıyor ve aynı Siyonist hedeflere hizmet ediyordu.

El-Ahbar’a konuşan bir Mısırlı yetkili, “zaten diplomatik ilişkilerin kesilmesi kararı, Mısır’ın resmi kurumlarından bağımsız bir şekilde, devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman kardeşler cemaati tarafından alınmıştı” diyordu.

Sonuç:

“Kul sıkışmadan Hızır yetişmiyor” çaresiz ve aciz kalan “Mü’minler, Allah’ın yardımı ne zaman (gelecek?)” (Bakara:214) diyecek kadar bunalmadan ve sadıklarla münafıklar iyice ayrışmadan Kur’an’ın vaadi gerçekleşmiyordu. Ancak, Hz. Musa’nın, Beni İsrail’i Firavun’un zulmünden kaçırmak için gece yarısı Mısır’dan çıktıklarında tam Kızıldeniz kıyısında, düşman orduları haber alıp onlara yaklaştıkları, yani Müslümanların denizle düşman askeri arasında sıkışıp kaldıkları bir ortamda mucize gerçekleşiyor, ikiye ayrılan deniz mazlumlara yol açıyor ama zalim orduları boğup helâk ediyordu.

“İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler”,  “(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara: 61-62) ayetleri bu müjdeli gerçeği anlatıyordu.



[1] Hasan Cemal / 23 07 2013

[2] Zaman / 22 07 2013

[3] Aydınlık / Rafet Ballı

[4] Abdurrahman Dilipak / 18 07 2013

[5] M.Seyfettin Erol – Milli Gazete – 27 Temmuz 2013

[6] 25 Temmuz 2013 – Gizli Maddeler


Bu yazarin diger makaleleri

EDEP YA HU!
  Kocaeli’ndeki, inşallah her biri: “Allah yolunda tozlanan (yorulan ve yol...
Devami
SULTANIM, SÜBHANIM; RAHMANIM BENİM! (ŞİİR)
  SULTANIM, SÜBHANIM; RAHMANIM BENİM!          Bunca hata kusur, işledim yine Beni terk...
Devami
MEHMET KALYONCU’NUN İTİRAZ VE İTİRAFLARI VE FETULLAHÇILARA ÇAĞRI!
Soner Çağaptay Yahudi asıllı “Beyaz Efendi Türkler” takımındandı. Yani Sabataist’ti...
Devami
TERÖRÜN DİNİ?!..
  Terör: İhtilalci grupların giriştikleri şiddet hareketlerinin tümüne denir. Özellikle Fransız...
Devami
YIKAMADI ZOR BENİ! (ŞİİR)
YIKAMADI ZOR BENİ!      İnayetin, yar oldu Yıkamadı, zor beni… Bazan başım, dar...
Devami
TÜRKİYE SİYONİST TERTİPLERİ NASIL BOZABİLİRDİ?
Bunları Başbakana kim hatırlatacaktı? Daha önce, Sn. Recep T. Erdoğan’ın “1...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1816

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR