ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1723
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5587
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82701
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839548

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602648

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE'NİN SON ŞANSI VE ERBAKAN’IN MEMLEKET SEVDASI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

O süreçte Erbakan’sız yeni oluşum heveslilerine, şimdi ise partiyi Erbakan çizgisinden uzaklaştırma girişimlerine ve "Erbakan tükenip tıkandı, artık parti bize kaldı” diye sevinen hamiyetsizlere bunları hatırlatmamız, sadık ve samimi insanlarımızı uyarma amacı taşıyordu. Sadece masonik çevreleri ve dış güçleri sevindirecek olan parçalanmaların ve Mescid-i Dırar cinsinden yapılanmaların, mutlaka pişmanlık ve perişanlıkla sonuçlanacağı hatırlatılıyordu. Ve işte bugün Aziz ve Asil Hocamızın, Hakka hicret buyurduğu… Ve hastanede iken kendisini en son ziyaret edenlerden Namık Kemal Zeybek üzerinden: “Millet ve Memleket büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıyadır. Bu badireyi atlatmak ve ülkeyi selamete çıkarmak üzere, vicdan sahibi her vatan evladı sorumluluk altındadır” anlamındaki vasiyet nitelikli mesajlarını bizlere duyurduğu böyle bir ortamda, Hocamıza ve davamıza sadakat daha bir önem kazanıyordu…

Şimdi açıkça soralım ve yanıtları üzerinde kafa yoralım:

1- Erbakan Hocamızın planladığı, temel kurum ve kurallarını hazırladığı: İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı, İslam Savunma Paktı, Müslüman Ülkeler Ortak Eğitim ve Bilim Araştırma Kuruluşları gibi, mutlaka gerekli ve yeterli oluşumları; düşünebilen, gündeme getiren başka bir siyaset erbabı ve bilim adamı çıktı mı?

2– Rahmetli Erbakan’dan başka: Ekonomik, Siyasi, Ahlaki ve İlmi ADİL DÜZEN projeleri dışında, Müslümanların ve tüm insanların huzur, hürriyet, adalet ve bereket içinde yaşayacakları; Kur’an, Sünnet ve İcma’ya dayalı ama çağdaş ihtiyaç ve standartları da karşılayıcı bilimsel ve bütünsel programları ortaya koyabilen birileri var mıydı?

3– İslam Hukuku Uzmanı olarak tanıtılan Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın: “bugün bir İslam Dünyası olduğuna inanmadığını” itiraf buyurdukları, ama irtibatlı, intizamlı, canlı ve caydırıcı bir İslam dünyası oluşturma planlarını bir türlü ortaya koyamadıkları Anadolu Platformu'nun 8. Anadolu Buluşmaları kapsamında düzenlediği "Değişen Dünya ve İslam" sempozyumundaki tavrı acizlik ve çaresizliğini ve ilmi yetersizliğini, laf ebeliği ile örtme çabasıydı.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman "Bizim bir şekilde o Ümmeti yeniden tesis etmemiz lazım. Şimdi böyle bir organizasyon yapmalıyız” sözleri de toplumu avutma ve uyutma amaçlı değilse tam bir nankörlük alametiydi ve Erbakan’ın bu yöndeki ilmi ve İslami hazırlıklarını yok sayma ve unutturma zavallılığıydı.

“İslam Dünyasının karşısında öteki tabirini kullandım. Bizim yaramıza merhem olacak ‘Uluslararası Topluluk' bulunmamaktadır.” "Bizim sorunumuz Ümmetsizliktir. Ümmeti yeniden tesis etmekten başka çare yoktur. Nerede olursa olsun, Müslümanların dayanışmasını sağlayacak, benim hakkımı hukukumu koruyacak bir organizasyona ihtiyaç vardır!" derken, Erbakan Hoca’nın tarihi ve talihli atılımlarını ya hiç duymamıştı veya bunları sahiplenip gündeme taşıyacak, daha da olgunlaştırıp insanlığın dikkatine sunacak ilmi yeterlilikten ve imani ciddiyet ve cesaretten mahrum bulunmaktaydı.

Erbakan döneklerinin kapıldığı 'Büyük Ortadoğu Projesi’ ne oluyordu?

Büyük Ortadoğu diye anılan İslam coğrafyası, tarih boyu dünyayı kontrol etmek isteyen güçlerin hep ilgisini çekmiş ve bütün büyük güçlerin çatışma alanı haline gelmiştir. Sovyetlerin çöküşü ile ABD’nin buraları kontrol edebilmek için gelip yerleşmeye ve buralarda üsler kurmaya çalışması, daima stratejik hedefleri arasında olmuştur. 'Büyük Ortadoğu Projesi’, 'NNSS 02’ olarak kodlanan 'Ortadoğu’da ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi’ (New National Security Strategy of The USA in the Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgenin üzerine oturtulmuştur. ABD, 21. Yüzyılı bir “Amerikan Yüzyılı” olarak düşünmekte ve stratejilerini buna göre şekillendirmektedir. O nedenle bütün projeler, 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC)’ ana projesinin alt projeleri olarak ele alınmaktadır. BOP da, ABD’nin Avrasya hâkimiyeti için geliştirdiği bir alt projedir ve aslında Arz-ı Mev’ud hayaline ve İsrail’in dünya hâkimiyetine hizmet hedeflidir. Başlangıcı, 1990’lı yıllara uzanmaktadır. Kamuoyuna ilk kez Joint Forces Quarterly dergisinin (ABD Silahlı Kuvvetler dergisi) Sonbahar 1995 sayısında 'The Greater Middle East’ ismi ile duyurulmuştur.

26 Şubat 2003’te Amerikan Girişim Enstitüsü’nde ABD Başkanı Bush tarafından 'Ortadoğu’da Demokratik Değerlerin Yayılmasını Öngören Plan’ açıklanırken 'Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsedilmiştir. Bush ayrıca 9 Mayıs 2003’de yaptığı bir konuşmada 10 yıl içerisinde 'ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesinin’ kurulacağını açıklayarak projenin hedeflerinden birini dile getirmiştir. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post gazetesindeki yazısında, BOP kapsamında “22 ülkenin hedef tahtasına konulup yeniden yapılandırılacaklarını” ifade etmiştir. Ulusal Demokrasi Vakfında 6 Kasım 2003’te Bush, 'Ortadoğu’yu Özgürleştirme Stratejisini’; Başkan yardımcısı Dick Cheney ise, Davos’ta Dünya Ekonomik Forumunda 'Büyük Ortadoğu’ya Reform’ projesini açıklamıştır. Dışişleri Bakanı Colin Powell, değişik zamanlarda yaptığı konuşmalarda İslam coğrafyasının siyasal olarak değiştirileceğini belirtmiştir.

ABD NATO Konseyi Daimi üyesi Nicholas Burns, 24 Ekim 2003’te, 'NATO ve Büyük Ortadoğu’ adlı bir toplantıdaki konuşmasında, NATO’ya yeni bir misyon biçilip Büyük Ortadoğu’da konuşlanmasını istemiştir. Londra’da yayınlanan El Hayat gazetesi 13 Şubat 2004’te, ABD’nin G-8 zirvesi için hazırlatıp üye ülkelere dağıttığı taslak metni yayınlamıştır.[1] Bütün bunlar incelendiğinde BOP’un, birbiri ile iç içe geçmiş biri görünür, diğeri gizli olan iki amacı olduğu anlaşılmaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP’un) Sahte Amaçları

ABD yönetiminin kamuoyuna dönük yaptığı yazılı ve sözlü açıklamalardan BOP’un görünür amaçları, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

$1·       Bölgedeki Kitle İmha Silahlarının(KİS) kontrol edilmesi, üretiminin ve yaygınlaştırılmasının engellenmesi,

$1·       Bölgedeki terör odaklarının kurutulması, terörle mücadelenin sürekli hale getirilmesi,

$1·       Totaliter rejimlerin demokratikleştirilmesi,

$1·       Serbest piyasa ekonomisinin yaygınlaştırılıp gerekli mekanizmaların geliştirilmesi,

$1·       Bölgenin modernleştirilmesi,

$1·       İnsan haklarının ve özgürlüklerin genişletilmesi,

$1·       Kadınlara eşit haklar verilmesi,

$1·       Radikal İslami unsurların temizlenmesi,

$1·       Dini eğitimde reforma gidilmesi.

ABD’nin demokrasi, kadın hakları, insan hakları ve özgürlükleri gibi kavramları kullanmadaki niyeti, yerli işbirlikçi diktatörlüklerden çok çekmiş bir halka şirin görünüp bu kavramların meydana getirdiği cazibeden yararlanarak halkın direnişini mecrasından saptırmak ve yeni işbirlikçiler bulup sömürüye devam edebilmektir. Radikal İslami unsur dediği şuurlu İslami hareketler olup; bunları, tasfiye edebilmek için yeni iç müttefikler bulmak istemektedir. Bugün Mısır’da yaşanan darbeye ABD’nin açık destek vermesi, BOP’un görünür amaçlarının bir aldatmaca olduğu; ABD’nin bu coğrafyaya özgürlük, İnsan hakları getirmek gibi bir derdinin olmadığı anlamına gelmektedir. Müslüman Kardeşler Hareketi, Anti Amerikancı kesimlere bu gerçeği anlatarak Birleşik Cephe Hareketini genişletmelidir.

Büyük Ortadoğu Projesinin Gizli Hesapları:

BOP’un gizli amaçları 4 başlık altında toplanabilir:

$11-   Müslümanlardan ABD’ye karşı meydana gelebilecek olan bir meydan okumayı kırmak:
'Ilımlı İslam’(!) adında yeni bir din inşa ederek Devrimci İslami Hareketlerin önünü kesmek.
Bununla eş zamanlı olarak etnik ve mezhebi temele dayalı yeni uluslar inşa edip bölgedeki karışıklığı, çatışmayı sürekli kılarak kaos meydana getirmek.

$12-   Devletlerin Uluslararası Sermayeye göre yapılandırılmasını gerçekleştirmek.

$13-   Bölgedeki enerji kaynaklarını ve ulaşım yollarını kontrol ederek enerji nedeniyle buralara bağımlı olan ve gelecekte ABD’ye rakip olabilecek güçleri frenlemek. Bölgede var olan stratejik madenleri ele geçirmek.

$14-   İsrail’in güvenliğini garantilemek ve Büyük İsrail’in önündeki engelleri gidermek.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin gizli amaçlarından en önemlisi, bölgeyi etnik, mezhebi ve dini eksenli olarak paramparça edecek tarzda yeni uluslar ve yeni dinler icad etmektir. ABD imparatorluğunu genişletebilmek için hedef aldığı ülkeleri, alt etnik ve mezhebi gruplara bölüp yeni uluslar oluşturmayı bir strateji olarak benimsemiştir. Afganistan’ın geleceğinde Amerikan Politikası Koordinatörlüğü görevini üstlenen Richard Haass, 'Karışıklık’ adlı kitabında “yeni bir ulus inşa etmeyi”, ABD’nin işgal edeceği bölgelerde hâkimiyet kurabilmesi için şart olarak ön görmektedir:

“Politik güçle dengeleri değiştirmek ise, fazla bir zekâ gerektirmeden ve biraz da iyi şansla işe yarayabilir. Aksi halde tek başına güç kullanımı politik değişikler için yeterli değildir. Bu şekilde bir değişiklik için en etkili yol farklı şekillerde karışıklık ve kaos meydana getirmektir. 'Ulus inşa etmek’ bu yollardan biridir. İlk önce tüm karşı çıkanları yok edeceksin ve daha sonra başka bir topluluk yaratmaya girişeceksin[2]

2003 yılında RAND Corperation tarafından hazırlanan 'Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, 'Türk İslamı’, 'Alman İslamı’, 'Arap İslamı’, 'Mısır İslamı’, 'Köktendinciler’, 'Gelenekçiler’, 'Modernist Müslümanlar’ ve 'Ilımlı İslam’ gibi kavramlaştırmalara gidilmesi, Büyük Ortadoğu coğrafyasında suni devletler yanı sıra yeni dinler inşa edilmek istendiğini de göstermektedir. Bu rapora göre, “Köktendinciler”(!) hayatın İslam ahkâmına göre tanzim edilmesini istemekte ve bu yolla batılı değerlere karşı alternatif projeler üretmektedir. Bunlar, azınlık olmalarına karşılık teşkilatlı olup belli bir stratejiye göre hareket etmektedirler. Bu nedenle “Köktendincilerin” (Şuurlu Müslümanlar), çoğunluk olan “Gelenekçilerle” kuracağı her türlü ittifak, engellenmeli ve mümkünse “Köktendinciler”, yok edilmelidir. “Modernist Müslümanlar”, ibadetlerini yapan ve fakat İslam’ın hayatı tanzim etmesine karşı olan kesimlerdir. Bunlara her türlü destek verilmeli ve bunların başarıları abartılarak kamuoyuna reklam edilmeli, liderlikleri pekiştirilmelidir[3]

Arslan Tekin aldanıyordu!

Asıl kahramanlık günceli değil geleceği kurtaracak kararlar verebilmektir. Ucuz kabadayılıklar ve şahsi ihtiraslar uğruna bir toplumu kardeş kavgasına hatta iç savaşa sürüklemek, Milli birlik ve dirliği dinamitlemek eğer feraset fakirliğinden kaynaklanmıyorsa, bir fecaettir. Aksi halde Sn. Recep T. Erdoğan’ı en büyük kahraman diye alkışlamak gerekir.

“28 Şubat vetiresinde, 28 Şubatçıların sözcüsü durumundaki general (Çevik Bir) ABD’ye gidip gelmektedir. ABD’de ‘demokrasiye balans ayarı’ yaptıklarını söylemiştir. Alparslan Türkeş, bunun üzerine yanında bir partili olduğu hâlde, Erbakan’ın evine gider ve şunu der: ‘Bu kişiyi görevden al. Görevden alınmış bir kişinin gücü yoktur. Türkiye’ye dönüşünde hava alanında yapayalnız kalır.’ Erbakan, bu sözleri duyunca tedirginleşir. Yapamayacağını söyler. Bu rivayet, halkın, 28 Şubat’a tepkisini dile getirmesidir. Erbakan, çekingen görünmüş, bunun yerinde Türkeş olsaydı direneceği ima edilmiştir.”[4]diyen Arslan Tekin boş beleş avuntu ve övüntüler peşindedir.

İlk bakışta “Rahmetli Türkeş’in cesaretli ve dirayetli bir teklif yaptığı, ama Rahmetli Hoca’nın ürkek davranıp, buna yanaşmadığı” gibi bir algı oluşsa da; izan ve vicdan sahibi insanlar, böylesi kulaktan dolma rivayetlere değil, fiili gerçeklere rağbet etmeliydi. Önce ta o günlerde de defalarca belirttiğimiz gibi, Erbakan Hoca yüksek sorumlu ve şuurlu bir devlet adamı tavrıyla, 28 Şubat’ı asıl tezgâhlayan dış güçlerin arzuladığı bir, ordu millet kapışmasına, dindar-laik kutuplaşmasına fırsat vermemek ve işte Mısır’da yaşanan talihsizliklerin önüne geçmek amacıyla; yani devletin ve milletin geleceği hatırına öyle ucuz kahramanlıklara tevessül ve tenezzül etmemişlerdi. Ve ne denli haklı olduklarını işte Mısır örneği kör gözlere bile göstermişti. Ve asıl önemlisi, Türkeş gibi şahsiyetlere yakışan öyle “özel görüşmelerde, gizli temenni ve teklifler de bulunmak” değil, parti olarak basın toplantıları yaparak, güdümlerindeki Ülkü Ocakları ve bağlı sendikalar gibi yan kuruluşları devreye sokarak “seçimle iktidara gelmiş ve bir yıl bile dolmadan oldukça hayırlı ve başarılı hizmetler üretmiş, dış politikada milli ve haysiyetli atılımlar gerçekleştirmiş olan bir iktidara yönelik anti demokratik ve gayrı milli girişimleri kınıyoruz, milli iradeye saygı bekliyoruz ve iktidarı destekliyoruz!” şeklindeki resmi ve etkili bir tavır sergilemesiydi… Çünkü cesaret de, ciddiyet de samimiyet de, bunu gerektirirdi!?

Agah Oktay Güner, gayzını kusuyordu!

15 Eylül 2013. Halk Tv. de Yaşar Okuyan’ın da katıldığı programda Agah Oktay Güner, AKP’nin tahribatlarını anlatırken: “Bunların babası Erbakan da, İsrail pilotlarının Konya’da eğitilmesine izin verdi” şeklinde asılsız iftiralarla Rahmetli Hoca’ya gayzını kusmaktan çekinmemişti. Maalesef marazlı tipler köhneleştikçe nifak hınçları ve hırsları da katmerleşirdi. Oysa Siyonizm’e ve İsrail’e karşı cesaretli ve dirayetli tavrı ve gerçekçi tedbir alışı nedeniyle dört partisinin kapatıldığını ve bütün ihtilallerin asıl hedefi yapıldığını, zerre vicdanı olan herkes kabul etmekteydi. Ömür boyu sağcı veya solcu olarak Siyonizm’e ve ABD zihniyetine hizmet vermiş tiplerin, şimdi güya İsrail karşıtı sahte tavırları ve İslamiyeti de (bir hayat nizamı değil) sadece aksesuar olarak istismarları da iyice sırıtıp asıl niyetlerini ve tiyniyetlerini ele vermekteydi. Zaten Erbakan düşmanlıkları da, İslam şeriatına (Kur’an’ın hukuk kurallarına) olan gizli gıcıklıklarının bir neticesiydi.

Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz'in: "Elmüslimune kerrecülil vahid-Müslümanlar tek bir kişi (yek vücud) gibidir". Mealindeki hadis-i şerifine dayanarak, tüm inananları ve mazlum insanları temsilen siyaset meydanında mücadele veren Erbakan Hoca'ya ve dünya çapındaki organizasyonuna "Tek kişilik ordu" tanımı uygun düşüyordu. Erbakan, mağdur ve mazlum milyonların mümessili olarak hareket ettiği gibi, şuurlu ve onurlu insanların her birisi de Hocalarını örnek alıyor, Milli Görüş davasına omuz veriyordu. Ve nihayet Onun mübarek tabutunu omuzlarken bile aynı inanç ve heyecanla hareket ediyordu. Haktan kaynaklanan, ahlaki değerler çizgisinde ve değişmeyen doğrular çerçevesinde halkalanan bu tek kişilik ordunun her bir ferdi, aynı olaya aynı gözle bakıyor, aynı sorunu aynı formülle çözüyor ve aynı mutlu sonuca aynı kutlu projeyle yaklaşıyordu!.. Böylece vahdet, kuvvet ve şevket oluşuyor; Velhasıl "fenavil ihvan ve "fenavil komutan" gerçeği tezahür etmiş bulunuyordu.

Fenavil İhvan: Kendi nefsini din ve dava kardeşlerinin hatırına feda etme, onların başarı ve mutluluğuyla sevinme ve şereflenme fedakârlığı ve olgunluğuydu.

Fenafil Komutan ise; Ehliyet, İstikamet ve iyi niyet sahibi Liderine tam teslimiyet ve sadakat gösterme, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resule itaat edin ve sizden olan emir-komuta sahiplerine de (itaat edin)" (Nisa: 59) hükmüne riayet etme şuuru ve sorumluluğuydu. Bir şairimizin ifadesiyle "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" yaşama ve yarışma duygusuydu.

Özellikle, defalarca partilerinin kapatılmasından ve döneklerin davalarını ve Hocalarını yalnız bırakıp kaytarmalarından sonra bile bu "tek kişilik ordu", kendi varlığını ve ağırlığını daha bir ortaya koymuştu. Partilerinin kapatılması ve zayıf karakterlilerin ayartılması ile bu camianın sadıklarının Hak bildiği yoldan dönmeyeceği kesinlik kazanmıştı. Bazı ortak hevesler ve kutsal hedefler peşinde kalabalıkları geçici bir süre coşturmak ve koşturmak belki kolaydı. Bunu bazen orta çaplı liderler bile başarmaktaydı. Ama milletin hür iradesiyle birinci yapılmış ve iktidara taşınmış bir parti kapatılırken, yani açıkça, şımarıkça ve üstelik ülkedeki sabataist dönmeler ve masonik mahfiller tarafından büyük bir hakaret ve haksızlığa uğratılmışken, yani her türlü tahribi ve taşkınlığı yapabilecek bir ortama itilmişken ve nice profesyonel provakatörler böyle bir ortamı değerlendirmek için çırpınırken, milyonlarca mensubu bulunan koca bir camiayı böylesine bir sükûnet ve metanet içinde tutabilmek; çok yüksek bir tasarrufun ve örnek bir ruhi terbiye olgunluğunun sayesinde mümkün olmaktaydı. Aynı feraset ve metaneti gösteremeyenlerin kendilerini, çevrelerini ve ülkelerini, ne tür belalara saldıklarını Mısır olayları ortaya koymaktaydı. Çünkü dava lideri ucuz kahramanlıkların ve lüzumsuz kararların değil, uzun hesapların ve uygun planların adamıydı!..

Ve işte bunun için bu "tek kişilik ordu"dan, masonu, medyası, münafığı ve mafyasıyla tüm şeytan şebekelerinin ödleri kopmaktaydı. Buna rağmen korkmayanlar ise henüz olayı ve olacakları kavrayamadıklarından, kısaca ahmaklıklarındandı. Herhalde bunlar "cahil cesur olur" takımındandı. Onlar “Erbakan gitti, korkumuz bitti” sanıp yanılmaktaydı.

Milli Görüş partilerinin, haksız ve dayanaksız gerekçelerle kapatılmasını fırsat bilen, dışımızdaki bazı fesatçılar ve aramızdaki bazı marazlılar, kendi hesaplarınca Erbakan'ı devre dışı bırakma, yeni oluşumun dışında tutma ve güya Hoca'yı partiler üstü etkisiz ve yetkisiz konuma çıkarma hesapları yapmışlardı... Türkçesi Hoca'yı "tenzilen terfi" ettirerek veya "maaşına zam, işine son” vererek "onursal başkan yapma" partiyi Bülent Arınç gibi derin döneklerin güdümüne alıp, AKP’nin yedek lastiği konumuna sokma hevesine kapılmışlardı. Bu zavallılar bilmiyorlar ve düşünmüyorlardı ki, Hoca liderlik konumuna, Allah'ın lütfuyla ve kendi sa'yu gayretinin sonucuyla ulaşmıştı. Öyle birilerinin himmet ve himayesiyle bu makama gelmemişti ki, yine birilerinin hile ve hıyanetleriyle oradan indirilebilsindi... Oysa Erbakan zahirde hangi makam ve mesuliyeti yükleneceğini kendisi bilir, kendisi karar verirdi. Ama bilinmesi ve kabul edilmesi gereken bir gerçek vardı: O her zaman tabii ve fiili liderdi ve rakipsizdi!..

12 Eylül’den sonra da, “dava kurmayı” geçinen Oğuzhan Asiltürk Erbakan Hoca'ya şu talihsiz teklifi götürmekten çekinmemişti: "Hocam pek çok arkadaşımızın samimi bir arzusuna tercüman olarak, sizin artık "manevi" başkanımız olmanızı temenni ediyoruz. Zira çok yoruldunuz ve yıprandınız. Bizi perde arkasından yönetmeniz ve manevi başkanlığımızı üstlenmeniz daha iyi olur diye düşünüyoruz!?"

Milli Görüş'ün bir tarikat değil, bir siyasi teşkilat olduğunu unutan böylesi insanların, ne değer ölçülerimize ne de ülke gerçeklerimize asla uygun olmayan bu tekliflerine Hoca, böylesi iddiaların sahiplerinin gerçek niyetini ve kalplerinin röntgenini de gösteren şu hikmetli cevabı vermişti: "Onlar beni manevi başkan değil, uhrevi başkan yapmak istiyor!" Yani, siz beni diri diri mezara sokmak ve milyonların hakkı bulunan, siyasi mirasımızdan bedava pay kapmak istiyorsunuz!, demek istemişti.

Elbette Hoca makam sevdasıyla değil, mesuliyet duygusuyla bunu söylüyordu; yoksa o isteseydi ve eğer inanç ve ideallerinden taviz verseydi, daha 40 sene öncesinden başbakan ve cumhurbaşkanı olacağını herkes biliyordu!.. Evet, hak etmediği ve hakkından gelemeyeceği bir makama talip olmak haram olduğu gibi, ehliyetsiz ve emniyetsiz ellere geçtiğinde davanın perişan edileceğini bile bile bu makamı başkasına terk etmenin büyük bir vebal olduğunu, bizzat Kur’an’ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz haber veriyordu.

Allah aşkına, bütün ilim ve içtihat erbabının ittifakıyla, bir liderde bulunması gerekli olan:

1- Ülkenin Ekonomik, ahlaki ve siyasi sorunlarını çözmeye yetecek İLİM ve DİRAYET,

2- İç ve dış düşmanları tanıyacak ve tedbir alacak, lehimize ve aleyhimize olan durumları değerlendirecek EHLİYET ve FERASET,

3- Toplumu ve teşkilatı adaletle yönetecek ve istikamete yönlendirecek SİYASİ KABİLİYET,

4- Bu hizmetleri görmeye mani olacak sakatlık ve hastalıktan uzak bir SAĞLIK ve GAYRET

gibi şartların hepsini hakkıyla taşımak hususunda Erbakan'a alternatif olabilecek bir kişi yoktu, ama buna rağmen nice nasipsizler Onun karşısına dikiliyordu.

Bu haklı durum karşısında marazlıların ortak cevabı şu oluyordu: ya Hoca ölürse, ya ondan sonra?.." diye sorulup hedef saptırılıyordu. Oysa bu insafsızlar ve vefasızlar bu tavrı takınırken Hoca hala hayatta ve hizmetinin başında bulunuyordu... Tüm karanlık güçlerin korkulu rüyası olmaya devam ediyordu. Ondan sonrası için de gerekli ve yeterli tedbirler elbette ve her halde düşünülüyordu. Böyle müstesna bir lider henüz hayatta ve görevinin başında iken ve üstelik çok çok başarılıyken ve kesin hedefe doğru yürürken; "ille de bunu değiştirelim, yerine yenilerini getirelim" düşüncesi, kesinlikle karanlık odaklardan kaynaklanıyordu.

Elbette insanların yaşam süresi belirlidir ve kişiler gelip geçicidir. Kalıcı olan değerli fikirler ve doğru prensiplerdir. Dinimiz, davamız ve devletimiz inşallah kıyamete kadar bakidir. Ve yine unutulmasın ki önemli görevlere kimlerin tayin ve tavsiye edileceği konusunda en başta hak sahibi olan, yine o davayı temelden başlatıp başarıya taşıyan Liderlerdir. Onlar sadece hayatları sırasında değil, vefatlarından sonrasında da gerekli tedbirleri alacak kutlu şahsiyetlerdir. Evet, muazzam Milli Görüş camiası ve muhterem hocası "tek kişilik ordu gibiydi". Ve Erbakan bir katrilyonun başında bulunan "1" yerindeydi. Elbette bir katrilyondaki her rakam ayrı bir değerde ve ayrı bir önemdeydi. Ancak başlarındaki "1"i kaldırdığımızda düşünün, gerisi ne haline gelecekti?

Bu konuyu İmam-ı Azam Hazretleriyle ilgili ibretli ve hikmetli bir olayla bitirelim:

İkisi de uzun boylu olan İmam-ı Yusuf'la İmam-ı Muhammed (R.A), Hocaları Ebu Hanife ortalarında bulunduğu halde medreseye giderken, latifeyi seven İmam-ı Muhammed, İmam-ı Azam'ın kısa boylu olduğunu ima ederek "Üstadım siz aramızda "LENA"nın "NUN"u gibisiniz" diye takılıyordu. İmam-ı Azam ise şöyle cevap veriyordu: "Ama o "NUN"u çıkarırsanız, geride "LA" kalır" . Bilindiği gibi Arapçada "LENA" yazısında "LEM" uzun ortada "nun" bir nokta ve nunu çeken "elif" yine uzundu. Ama ortadaki "nun" çıkarılırsa geri kalan "LA" okunuyor ve hiç hükmünde ve yok manasına geliyordu. İmam-ı Azam, Hocaları olmadan talebelerinin kendi başına bir işe yaramayacaklarını latife yollu böyle anlatıyordu.



[1] ’Büyük Ortadoğu Girişimi’ Taslak Metni, Kudüs Dergisi, El Hayat Gazetesinden Çeviri, Kış 2004, Sayı 4 S: 112-121

[2] Foster J.B. 'Emperyal Amerika ve Savaş’, Cosmo Politik, Sayı:6, Sonbahar 2003, S: 39-45

[3] Milli Gazete / Burhanettin Can

[4] Yeniçağ / 16 04 2012

 


Bu yazarin diger makaleleri

İNSAN PERESTLİK!
  Radyo ve televizyona çıkmış: İlahici, ezgici... Sözde sanatçı!.. İkide...
Devami
SAHİ BU AKP, KİMLERE HİZMET EDİYORDU?
  Tam 13 sene önce Milli Çözüm şunları yazıyor ve AKP...
Devami
TÜRKÇÜLÜK VE MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARI
 “Türk Milleti”: Necip Türk kavminin yüksek inancı, insani amaçları ve...
Devami
“Rahmani”lerle “Şeytani”lerin Çekişmesi MEHDİ’YLE DECCAL’İN FİNALİ VE İŞBİRLİKÇİLERİN AKIBETİ
 Hz. Mehdi’nin en önemli özelliği ve alametinin; sarığı, takkesi, sakalı...
Devami
CÜBBELİ AHMET'İN İTİRAFLARI VE YANDAŞ KESİMİN DARBE KUŞKULARI
  CÜBBELİ AHMET'İN İTİRAFLARI VE YANDAŞ KESİMİN DARBE KUŞKULARI            Yeni darbe kuşkuları ve...
Devami
İTTİHAT VE TERAKKİ KAFASI; AKP-CHP VE MHP'NİN ORTAK MAYASI VE AŞI MUAMMASI?!
  İTTİHAT VE TERAKKİ KAFASI; AKP-CHP VE MHP'NİN ORTAK MAYASI VE AŞI MUAMMASI?!          İçeride;...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1459

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR