Reklam
Reklam

DİYALOGDA; KASIT, LAFIZ VE TAVIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

DİYALOGDA; KASIT, LAFIZ VE TAVIR

        

Uygar ve uyumlu insanların olgunluk derecesini gösteren en önemli işaretlerden birisi de karşılıklı diyaloglarında, iletişim (irtibat) kurma ve işbirliği yapma konularında ortaya koydukları olumlu ve sorumlu tutumlarıdır. Nezaket ve faziletten kopuk, edep ve erdemden yoksun yaklaşımlar, itici ve incitici konuşmalar üzerine dostluk ve dayanışma köprüleri kurulamayacaktır. Kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın, elbette zulüm ve haksızlıklar; inancımıza ve kutsalımıza yönelik saldırılar karşısında "susan dilsiz şeytan" olmamalı, ama gereksiz ve seviyesiz tepkilerden ve sataşmalardan da uzak durmalıdır. Çünkü lafızlarımız, tavırlarımız ve davranışlarımız, iç dünyamızın aynalarıdır.

İsrâ Suresi 84’üncü ayeti bu gerçeği vurgulamaktadır.

“De ki: ‘Herkes kendi şâkilesine (fıtrat halini almış karakter ve tıynetine göre bir düşünce ve) davranış ortaya koyacak (kendi mizaç ve meşrebine göre bir iş yapacak)tır. Bu durumda, kimin haklı ve hayırlı bir yol tuttuğunu en iyi bilen Rabbiniz Teâlâ’dır.’ [Not: Bu nedenle devlet, herkesin mizacına, marifet ve meslek kazanımına uygun çalışma ve üretim yapma şartlarını oluşturmalıdır… Eğitim sistemini de, kişilerin ilgi ve yeteneklerini keşfedip geliştirecek şekilde ayarlamalıdır.]” (İsrâ Suresi: 84)

İnsanlarla ilişkilerimizde: a) Önce kastımız ve ne niyetle yaklaştığımız... b) Sonra kurduğumuz cümleler ve konuşma tarzımız... c) Ve tabi davranışlarımız ve yüz tavrımız, muhataplarımız üzerinde iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz bir etki yapacaktır. Aslında, konuşma tarzımız ve yüz tavrımız, gayemizi ve hedefimizi yansıtacağından, halis bir niyetle başlanan sözlere, hatta öğütlere ve tenkitlere bile saygı duyulacaktır.

Fâtır Suresi 10’uncu ayet-i kerimesi de bu gerçeğe işaret buyurmaktadır:

“Kim izzet ve şeref istiyorsa (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (ve O’nun yolunda aranmalıdır). O (Rabbimize) ancak (tevazu ve teslimiyetle yapılan övgüler ve şükürler gibi) güzel sözler yükselir. (Bu güzel dua ve zikirleri de sadece) Salih ameller (ve halis niyetler) yukarı kaldırıp (Allah’a eriştirir). Ama kötülükler (ve şeytani niyetler)le hile ve tuzak kuranlara (halkı aldatmak için dini duyguları ve değerleri istismara kalkışanlara) gelince, onlar için de çetin bir azap vardır ve tuzakları (şeytani tasarıları) boşa çıkacaktır.” (Fâtır Suresi: 10)

Yani sözlerimiz, cümlelerimiz güzel olmalı, yapıcı, yatıştırıcı bir tavır takınılmalı, ama amellerimiz de bunlara uygun olmalı, salih ve halis davranışlar ortaya koyulmalıdır ki, bu hayırlı ve yararlı girişimleri Allah başarıya ulaştırsın…

İnsanlara;

• Allah’ın diğer bütün varlıklardan farklı ve faziletli yarattığı…

• Yeryüzünde Kendi Zatına halife olabilecek özel yeteneklerle donattığı…

• Rabbimiz Teâlâ’nın en mükemmel sanat harikası, Esma ve sıfatlarının mazharı…

• Tüm mevcudatın hizmetine musahhar kıldığı, mükerrem ve muhterem birisi olarak bakmalı; onu yanıltan, yamuklaştıran ve yanlışlara sokan, (aile, çevre, eğitim, medya ve ihtiyaçlar gibi) nedenlerin etkisini, nefsi ve şeytani dürtüleri hesaba katarak kendisine yaklaşılmalıdır. Bizim vesilemizle nura ve huzura kavuşur, uyumlu ve olumlu bir birey halini alırsa, büyük sevap kapımız ve manevi şirketimize kazanç kaynağımız olarak saygıyla sahip çıkılmalıdır.

Zalimler hariç, hiç kimseye peşin düşmanlık duyguları taşımamalıdır:

“(Bununla beraber, ülkenizde, bölgenizde ve yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya (herkese temel insan haklarını sağlayan bir düzen kuruluncaya; adalet ve hürriyet ortamını bozmaya kalkışan fesat odakları etkisiz bırakılıncaya) kadar onlarla (zulüm odaklarıyla) çarpışıp (Hakkı hâkim kılmaya çalışın!) ["Onlara (gizli, açık düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar (bütün imkânları kullanarak siyasi, askeri ve iktisadi her türlü) kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar, (bugün ise üretilip devamlı bakımı yapılan uçaklar, füzeler ve tanklar) hazırlayın." (Enfâl: 60)] Eğer (kâfir ve hain odaklar saldırı ve fesatlıktan) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur (saldırganlık ve zulümkârlık caiz değildir).” (Bakara Suresi: 193)

Hz. Peygamberimiz (SAV):

“Mü’min kendisiyle ülfet ve ünsiyet edilen kimsedir. İnsanlarla hoş geçinmeyen ve kendisiyle ahbaplık-arkadaşlık edilmeyen kimsede hayır yoktur.” buyurmuşlardır. (Ahmed B. Hanbel Müsned C.2 No:400)

Ülfet: Kolayca iletişim sağlamak ve ulaşılmak, alışılmak, kaynaşmak anlamındadır.

Ünsiyet ise: Güzel arkadaşlık, ahbaplık, cana yakınlık manaları taşır.

İnsanlarla iyi ve verimli ilişkiler kurmanın ilk adımı ise güler yüzle ve güzel sözle atılır. Bu nedenle “Üslub-u beyan, aynıyla insan” deyimi oldukça yaygındır. Yani konuşma tarzı ve yaklaşım tavrı insanın ayarını ve amacını yansıtır. Kalpten kalbe giden bir yol vardır ve muhataplarımız gerçek niyetimizi ve samimiyetimizi sezerek ona göre bize davranır.

Rahman Suresi: 3 ve 4’üncü ayetleri:

“(Allah CC) İnsanı (üstün meziyet ve faziletlerle yaratıp) halk etti. Ona beyanı (iletişim kurmayı ve duygularını başkalarına anlatmayı) öğretti.” bu gerçeği vurgulamaktadır.

İnsanlara güzel yaklaşmanın ve tatlı konuşmanın ilk şartı ise, kalbinde ve niyetinde olumlu şeyler taşınmasıdır. Çünkü dil kalbin tercümanıdır. Bu nedenle mü’min gönüllerde, esasen herkese karşı şefkat ve muhabbet hâkim durumdadır. Nefret ve husumet ise, sadece zalimlere ve hainlere karşı geçici bir gayret tavrıdır. Fasık ve münafık kalpleri maalesef herkese ve her şeye karşı bir adavet (düşmanlık) duygusu kaplamıştır, sevgi ve saygıları ise suni ve sahte bir tavırdır.

Bu yüzdendir ki insanların; hayırlı, yararlı, huzurlu ve onurlu bireyler olabilmeleri için, önce kendilerini, yani niyetlerini, mahiyetlerini, kalplerini ve karakterlerini değiştirip düzeltmeleri, kısaca nefislerini ıslah etmeleri lazımdır.

Bu hususu daha iyi kavramak için aşağıdaki ayet-i kerimelerin üzerinde dikkatle durulmalıdır:

“Biz elçileri müjde vericiler ve uyarıp-inzar ediciler olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu halde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltip (hidayet ve istikamet yoluna girerse), artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (En’am Suresi: 48)

“(Şuayb) Dedi ki: ‘Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde bulunuyorsam ve O da beni Kendisinden güzel bir (manevi) rızık (iman ve irfan) ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım durumlardan (sakınmayarak) ve size muhalefet ettiğim (hususları kendim yaparak, tutarsız bir konuma düşmek) istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir (O’nun yardımı sayesindedir); O'na tevekkül ettim, (her halde ve sadece) içtenlikle O'na yönelip-dönerim.’” (Hûd Suresi: 88)

“Şayet ahalisi ıslah edici (muslih) kimseler (gibi, toplumu ve düzeni iyileştirme yolunda çalışsalardı), Rabbin o şehirleri (hâşâ) zulmen=haksız yere helak edecek olmazdı.” (Hûd Suresi: 117)

İslam, “SİLM” kökünden “barış ve bereket” anlamı taşır. Kendi nefsimiz kadar, yakın ve uzak çevremizi ve toplumu yönlendiren ve şekillendiren SİSTEM’imizi de değiştirip düzeltme çabası içinde olmalıdır.

Bu gaye ve gayretlerle diyalog kurmak ve iletişim sağlamak durumunda olduğumuz insanlarla münasebetlerimizde, iç içe dört halka halinde, birbirlerini tamamlayan tavrımız vardır:

1- Hangi din ve düşünceden, hangi köken ve kültürden olursa olsunlar, bütün insanlara karşı yaklaşım ölçümüz; insan eşitliğidir… Bunun gereği ve göstergesi ise; Şefkat ve Adalettir!.. Hadis-i şeriflerde buyrulduğu gibi: “İnsanlar, ya yaratılışımızda eşimizdir veya Dinde kardeşimizdir…” gerçeğini unutmadan hareket etmelidir.

“Sani’i Zülcelal”; her şeyi ve tüm evreni yüksek bir san’at ve hikmetle yaratan, sonsuz Yücelik ve kusursuz Haşmet (Görkem) sahibi olan ALLAH (CC), insanı Kendi Zatına halife (temsilci) olabilecek yetenek ve özelliklerle donatmıştır. Yani her insan, Allah’ın verdiği akıl ve anlayışla, yaptığı ve başardığı yararlı icraatlarıyla bir SAN’ATÇI konumundadır. Öyle ise; herhangi bir insanın, bazı olumsuz ve uygunsuz davranışları ve kusurları yüzünden, onu tamamen dışlamak ve devre dışı bırakmak; ondaki iyi ve verimli kabiliyetleri boğmaktır. Ve bu, toplumu onun marifet ve meziyetlerinden mahrum bırakmak anlamını taşır ki, bu Allah’ın yasakladığı en zararlı İSRAF’lardan biri sayılır. Sani’i Zülcelal (En Yüce San’atçı) olan Cenab-ı Hak; “İnsanı Kendi suretiyle yaratmış”, onu harika meziyet ve yeteneklerle donatmış, ve insanlara san’at eseri sayılacak icraat ve icatlar yapacak istidat ve fırsatlar tanımıştır.

Çünkü her insan, Allah’ın Kendi Zatından ona üflediği “RUH”tan esintiler taşımaktadır. Secde Suresi: 9’uncu ayeti “Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona (insana, Kendi) Ruhundan üfledi. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. (Buna rağmen) Pek az şükrediyorsunuz? (Ne nankör insanlarsınız!)” işte bu gerçeği haber buyurmaktadır. Bu nedenle, bazı ters düşünceleri, yanlış söylem ve eylemleri yüzünden, bir insanı tamamen dışlamak ve düşman saymak; ondaki topluma yararlı olacak hayırlı çabaları ve başarılı ustalıkları boşa çıkarmaktır. Ancak, kanserleşip-kangrenleşip vücudun sağlam dokularına da sirayet edecek derecede çürümüş kısımların mecburen kesilip atılması dışında, öyle kirlenmiş, ezilmiş, yaralanıp çizilmiş diye, sağlıklı uzuvların koparılması elbette zulümdür, israftır ve haksızlıktır.

2- Bütün Müslümanlara karşı, bakış açımız ve esasımız, İslam kardeşliğidir... Bunun gereği ve göstergesi ise; Uhuvvet ve Merhamettir…

3- Aynı kutlu hedeflere, aynı prensip ve projelerle ve bir teşkilat düzeni ve disiplini içerisinde ulaşmak için çaba harcayan kimseler arasındaki irtibat bağımız; Dava birlikteliğidir!.. Bunun gereği ve göstergesi ise; Ünsiyet (uyumlu ve olumlu hareket) ve Muhabbettir.

4- Daha ayrı bir feraset ve fazilet isteyen, farklı, hatta bazılarınca aykırı görülen, yüksek fedakârlık ve feragat gerektiren, Özel Hizmet Ekibi ilişkisidir… Ki bunun da gereği ve göstergesi: Meveddet ve Mes’uliyettir!..

Meveddet: Destek verici, gayretini çekici, samimi ve sürekli bir sevgi ve sorumluluk hissidir.

Bütün bu izahlardan sonra, Erbakan Hocamızın:

“İslam, Yüce Yaratıcı’ya tazim ve hürmet; bütün mahlûkata karşı da şefkat ve merhamet dinidir…” tespitlerinin daha iyi anlaşılacağı ümidimizdir. Yunus Emre’nin: “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü…” sözleri de aynı gerçeğin başka bir ifadesidir. Bu olgun ve olumlu yaklaşım, Yüce dinimizin de bir gereğidir…

Taha Abdurrahman’ın yazdığı, Prof. Tahir Uluç’un çok güzel çevirisini yaptığı “Amel Sorunsalı” kitabında, konumuzla ilgili önemli tespit ve tahliller yer almaktadır.

Amel ve Kasıt İrtibatı:

Bilindiği gibi amel, insan dinamizminin kendisiyle birlikte ortaya çıktığı özel bir etkinliktir. Her amel bir fiildir. Ancak her fiil, şimdi açıklayacağımız gibi amel değildir. Yine her fiil harekettir; fakat her hareket fiil sayılmaz. Çünkü hareket bir yer değiştirme olsa dahi, iz bırakmayabilir. Oysa fiil etki doğurur ve değişiklik yapar. Amelde gerçekleşen faaliyet ise rastgele değil, yönlendirilmiş bir faaliyettir; başka bir ifadeyle belirli bir gayeyle girişilmiştir, bir hedef belirlenmiştir ve onu yöneten bir gaye bulunmadan amel meydana gelmeyecektir. İşte bu yöneten gayeye “kasıt, niyet” denilmiştir. Şu hâlde kasıtsız amel olmaz; sadece cansız varlıkların yanı sıra hayvanlarda da meydana gelebilen soyut bir eylem olur. Böylece amele göre kasıt, bedene göre ruh yerine geçer. Bu nedenle "Kasıt, amelin ruhudur." denilmiştir.

Ameller kasıtların farklılığıyla farklılık gösterir, hatta bir amel birden fazla kasta sahip olabilir, böylece tek bir amel, ondaki kasıtların farklılığına göre değişebilir. Buna karşın, ameller farklılaşırken kasıtlar örtüşebilir; hatta kasıtların birleşmesi, farklı amelleri tek bir amel haline getirebilir. Ancak insanın yaptığı her kasıtlı amel, insanın Yaratan'ına inandığını ve O’nun tarafından sınandığını göstermesini sağlamaya yeterli değildir. Aksine kastın kastedilene (maksuda, Yüce Mevlâ’ya) dönük salt yönelişten (inbi’âs) çıkıp o kastedileni gösterme iradesine yükselmesi gerekir. Şu hâlde kasıt; amelin yapısından bir unsursa, onun kendisi bizzat var olan bir ameldir. Şu farkla ki kasıt; dış organı harekete geçirmeyen bir iç ameldir, çünkü sadece kalbin amellerinden (niyetlerinden) biridir. Kastedileni gösterme iradesi sebebiyle yönelişten ibaret bu kasıt türüne niyet adı verilmiştir. Şu hâlde niyet; kastedeni kendi iradesiyle kastettiğine işaret kılan kasıt demektir. Öyleyse niyet eden de kastıyla kastettiğini (yani Yüce Rabbini) iradeli şekilde gösteren kimsedir.

Sekülerizmin (Dini Hayattan Dışlayan Düşüncenin) Tahribatı

Sekülerizm; Yaratan'a yakınlaşma amelini kamusal alandan dışlamış, hatta O’na ilişkin sembollerin dolaşımını ve bazı kelimelerin ve kavramların kullanılmasını dahi yasaklamıştır. Bunu da onların sahiplerini ilgilendiren -ki bu kimseler toplu ve grup şeklinde değil, bireyler şeklinde alınmış ve görülmüştür- özel bâtıni ve kutsi konular oldukları bahanesiyle yapmıştır. Bu ise dine doğrudan bir müdahale şekli sayılır! Böylece Dinin hükümleri reddedilir, sembolleri yasaklanır ve cemaatleri dışlanır duruma itilmiştir. Oysa Dinin emrettiği bu yüce amel, hükümleri diğer bütün hükümlerden daha gerekli, sembolleri diğer tüm sembollerden daha belirgin ve cemaati bütün cemaatlerden daha etkin ve yetkin olsun diye gelmiştir. İşte yanlış Laiklik adına ve adalet kisvesi altında işlenen bu zulüm karşısında kulluk amelinin kısıtlanmasını, dini haklarını korumak isteyen kimsenin göstermesi gereken sabrı tasavvur edelim.

Son tahlilde; sekülerizm, insanları diğer bütün dünyevi eylemler içinde en çok siyasi eylemle meşgul etmiş, din ve siyaset arasında yaptığı ayrıma dayanarak sadece siyaseti benimsemesi nedeniyle kendi varlığını siyasetin varlığına bağlamıştır. Oysa bâtıl siyasi sistemi ve işbirlikçi partileri bile, küresel merkezler belirlemiştir. Öyle ki bireyin iyiliğinin ölçüsünü onun siyasi pratiğe katılmasına bağlamış, dini pratiğin bazı erdemlerini siyasi pratiğe vatandaşlık erdemi adı altında taşımıştır. Halbuki seküler gerektirmeleri bulunan siyasi eylem, ruhani gerektirmeleri bulunan dini amele zıttır. Zira birey (Dini dışlayan veya sadece istismar konusu yapan) siyasi eyleme daldığı ölçüde kendisinde insanlara efendi olma ve Başkanlık koltuğuna oturma isteği artacaktır. Buna karşın samimiyetle dini amele daldığı ve hayatı ibadet ve imtihan şuuruyla yaşadığı ölçüde insanların Rabbine kulluk sevgisi güçlenmiş olacaktır.

O halde kulun; Yaratan'a inandığını iradeli şekilde göstermeyi sürdürebilmesi için, ondan amelleri ve bu ameller uğruna yüzleştiği zorluk, sıkıntı ve fitnelerle, seküler şartlardaki gibi gösterdiği sabırlar karşılığında, Allah tarafından mükâfatlandırılma arzusuna karşı cihat etmesi lazımdır. Yani sırf Rabbi olduğu için kulluk yapmalı, sıkıntılara katlanmalı, dünyevi ve uhrevi beklentilerini ikinci plana atmalıdır. Çünkü bu iradeli olarak göstermeyi sürdürme, esasen kişinin Mevlâ’sına yaklaşma niyetiyle yaptığı bu amellerle kendisi arasındaki mükâfat beklentisi bağını ortadan kaldırma gücüne bağlıdır. Şüphe yok ki; mükâfat beklemeye karşı cihat, nefsi amaçlar aramaya karşı cihattan daha ağırdır. Çünkü mükâfatlar hem dünyevi hem uhrevi âlemle ilişkiliyken, kutsal amaçlar sadece manevi âlemle alâkalıdır. Kula bu süreçte gerçekten fayda verecek husus, asla hakkını ödeyemeyeceği nimetlerin kendisine rızık şeklinde sunulmasını bahşedilmek (memnuniyet) seviyesine yükseltmesidir; bu da amellerin kulun kulluğuna ve ibadet huzuruna onun arayıp da bulamadığı saflığı kazandıracak İlahi bağış (minnet) olduğunu gerçekleştirmesi demektir; zira bağış hak edilmemiş rızıktır. Kul; amellerinin insaniyete ve ahlâki ölçülere uygun (salih) düştüğünü garanti edemediğinden, gizli günahları ve takdire itirazları yüzünden, farkına dahi varmadığı uzaklaştırması imkânsız belalara uğramaktan korkmalıdır. Kişinin işlediği amellerin iyiliği ve makbuliyeti tescil edilmemişse, hiç kimsenin bilmediği karşılıklar hakkında ne söylenebilir? Kulun tek yapabileceği, talepten tamamen sıyrılıp çıkması ve bahşedicinin (el-Mennan) kendisine iyilik ve sevap cinsinden bahşettiklerine karşılık, gerekli şükür borcunu ödeyemeyeceğini kabullenmesi ve cihadında her şeyini vakfetmesi; bağışı nefsi için hak edilmiş ve kullanılabilir bir pay diye görmemesidir. Böylece Yaratan'la ilişkisi bu halis cihat ölçüsünce saflaşır.

Kulun amelleriyle; Yaratan’a inandığını iradeli biçimde göstermeyi sürdürebilmesi için başka hususlarda gayret ettiği gibi ihlas yolunda da çalışması, hatta bu konuda daha güçlü çaba harcaması lazımdır. Bunun sebebi, nefis örtüsünün birbiri üstüne sıralanmış katmanları andırması, biri kaldırılacak olsa altından daha zorlu bir başkasının çıkmasıdır. Dolayısıyla kul, nefsin afetlerinin birinden kurtulur kurtulmaz fark etmediği bir yerden ondan daha gizlisine takılır, hatta tam da ondan kurtulmak istediği yerden bir başkasına bulaşır. Çünkü imtihan devamlıdır ve mü’min kul her an manevi yol almaktadır. Bundan daha zoru; nefsin katmanlarının sadece kötü değil, iyi niteliklerle de ilişkili olmasıdır. Öyle ki, iyi nitelik bu katmanlardan birinden aşağıya düşse kötüye dönüşmüş olacaktır. Bu yüzden kulun, nefsin katmanlarını ahlâkın olgunluğuyla karşılaması lazımdır. Zira erdemler sayılamayacak kadar çoktur ve hepsi birbirinden üstün dereceleri vardır. Bu sebeple kulun ahlâki erdemlerin derecelerinde yükselişini koruduğu gibi, bu dereceler içerisindeki dönüşümünü de sürdürmesi lazımdır. İhlas en yüksek dereceli ve en kapsamlı erdemlerin başındadır. Kur’an ihlasta bile ihlaslı olmaya çağırır, buysa bir üstün ihlas derecesi niteliğindeki ihlasta ihlaslı olmanın ihlasına götürür ve bu böylece olgunlaşır. Eğer insan mevcut ihlasıyla yetinse onu da kaybedecek ve kesintisiz gelgitlerle onu dönüştüren denizin dalgalarına benzeyen halis bir kul haline gelemeyecektir. İhlaslı kul ise riyakârlıktan, sahtekârlıktan ve fırsatçılıktan uzaklaşır.

Kısaca salih ve halis amel, (gizli-açık her türlü tepki ve davranış biçimi) insanın fıtratında miras olarak getirdiği kulluk niteliğiyle insanı tanımlayan ve tamamlayan bir özelliktir. Çünkü kul, amel edenden başkası değildir. Fakat kul, iki seçenek arasındadır; ya Allah'a kulluk edip her şeyden özgürleşecek ya da Allah'tan başkasının kulu olup her şeye köle olacaktır. Allah'a kulluğu seçen kimse, yaratan ve rızıklandıran Allah'ı her şeyde gösterme ve olgun amelleriyle O’na inandığını gösterme derecesine çıkacaktır. Allah'a yönelik bu iradeli gösterme kulun ameline bir başka amelin elde edemeyeceği bir özellik kazandırır. Zira onun ameli Allah'a yakınlaşma niyetiyle dopdoludur, böylece onun nezdinde ibadetler ve diğer ameller eşitlenir. Gönül ikliminde; kalıcı olup yok edilemeyen iyiliği gerçekleştirir, bu şekilde onun nezdinde amel ve rızık denkleşir. Yine, eksilmeyip artan ruhi genişliği gerçekleştirir, böylece nezdinde ihlas ve ihlasın ihlası eşitlenir. Şu hâlde kim sadece Allah'a kulluğu seçerse, ameli Allah’ın kastıyla kasteden birisi haline gelir; her işinde Allah’ın rızasını ve kullarının hatırını ve menfaatini gözetir.

Dolgun Aklın ve Olgun Vicdanın Erdemli Sonuçları

İnancı ve ahlâkı olgunlaşanların, aklı ve vicdanı da dolgunlaşır. Böylelerinin dışı ve içi (zahiri ve bâtını) gerçek şuur ve huzurla dolacaktır. Her konuda ve her türlü zorluk karşısında dayanıklı ve kararlı olacaktır. Bu güce ancak rehberlik edilmiş akıl veya desteklenmiş akıl ulaşır. Kur'an-ı Kerim'de bu ikili idrak yapısını destekleyen ayetler vardır. Örneğin; işitme, biri dış ve diğeri iç işitme olmak üzere iki kısımdır. Bu, şu ayeti desteklemektedir: “Duymadıkları (dinleyip anlamadıkları) halde, ‘(tamam) işittik’ diyenler gibi de olmayın (ki bu münafık özelliğidir). (Zira) Allah katında yerde debelenip dolaşan canlıların en şerlisi (ve en değersizi) aklını kullanmayan (gerçeklere kulak tıkayan ve Hakkı konuşmayan) sağır ve dilsizler (gibi davranan kimseler)dir. Eğer Allah, onlarda (bu insan görünümlü hayvan takımında) bir hayır görseydi muhakkak onlara (Kur’ani gerçekleri dinletip) işittirirdi. (Gerçi) İşittirseydi bile, (Hakk davaya) arka dönen (dönekler) olarak (yine) yüz çevirirlerdi.” (Enfal Suresi: 21-22-23) Görme, biri dış ve diğeri iç görme olmak üzere iki kısımdır. Bu, şu ayeti desteklemektedir: (Öyle ki) Onları (Hakka ve) hidayete davet etseniz (veya doğru yolu görsünler ve başkalarına da göstersinler diye gayrete çağırıverseniz), sizi işitmeyeceklerdir: Ve (üstelik) onları Sana bakar görürsün (ya), halbuki onlar (gerçekleri) görmez haldedirler.” (A’raf Suresi: 198) Veya şu ayet: “Onlardan Seni dinleyecek (sözlerini önemseyip imana ve intibaha gelecek bir kısım insanlar) da vardır. Ama hiç duymayan-sağırlara -üstelik hiç akılları da ermiyorsa- Sen mi (hakikati) duyuracaksın? Ve onlardan (şuursuz ve sorumsuz insanlardan) Sana (bön bön) bakıp duracak olanlar da vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- Sen mi doğru yola eriştireceksin?” (Yunus Suresi: 42-43) Akıl da iç akıl ve dış akıl olmak üzere iki kısımdır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “(Tarihi kalıntılardan ve yaratılış harikalarından ibret almak üzere) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki; böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Velâkin doğrusu şu ki; (gerçekleri görmeyenlerin ve akıl yürütmeyenlerin bedenlerindeki) gözler (kapanıp) kör olmaz; ancak sinelerindeki kalpler körleşip (hidayetleri kararmaktadır. Basiret ve maneviyat penceresi perdelenip kapanmakta ve artık bunlar gerçekleri göremez olmaktadırlar.)” (Hacc Suresi: 46) Zira onların kalpleri nesnelerin sadece dış yüzlerini görürler. Ama nesnelerin hakikatleri ifade eden iç yüzlerine gelince, bu kalpler onların idrakinden tamamen engellenmiştir; çünkü küfür, kötülük ve nankörlükle kirlenmiştir.

Buna göre, bu iki güce (iç akıl ve dış akıl) sahip olan aklı kazanmak lazımdır ve bu akıl, kalp ilk fıtratındayken kalbin aslından yardım olarak alınır. Bu yardım alma, akıl rehberlik edilme derecesinde durursa; maksatlar, anlamlar ve değerlerden ibaret kalır. Akıl desteklenme derecesine ulaştığındaysa sırlar, nurlar ve ruhlardan ibaret duruma ulaşır. Bütün bunlar soyut akla farklı derecelerde ilişen eksikliği onarır. Kur'an'ın söyleminin bu hususta tefekkür, tedebbür ve tezekkür gibi güçlü bir şekilde tekrarlama, çoğaltma ve alma anlamlarını ifade eden yapıları olan fiil kullanması üzerinde yoğunlaşmalıdır. Çünkü bu fiiller, aklı varlıkların dış yüzeylerini kavrayan ilk idrakten varlıkların iç yüzlerine nüfuz eden, eşyayı var kılarak ve onlara sahip çıkarak kendisini gösteren Yaratan'ın bilgisine ulaşan son idrake yükseltmede yoğun çaba sarf etmeyi gerektirir.

(İlmi ve manevi) Bu iki kuvvet akılda birleşip eşleştiğinde aklın idrak dairesi açılır ve akıl herkesin bildiği alandan daha geniş ve ulvi bir alanda dolaşır. Böylece insan kendisindeki ve dış dünyadaki olgulara arkalarında soyut aklın gücünü aşan yüce anlamlar ve melekûti sırlar bulunan harikulade ayet ve işaretler gözüyle bakacaktır. Bunlar, kozmik olguları kontrol eden ve soyut aklın ilk bakışta ilgilendiği kanunların arkasındaki İlahi hikmeti açığa çıkaran anlam ve sırlardır. Artık diğer bütün insanlara da, manevi sırların ve ulvi sınırların kapıları gözüyle bakmaya ve o kapılardan Rabbine varacak yollar bulmaya çalışacaktır. İnsan, olguları ve dış görünüşleri aşıp onların yukarısına ulaşan bu genişletilmiş düşünceyi işletip kullanmaya yoğunlaşır, böylece bu düşünce insanla var olan ve ondan hiç ayrılmayan bir nitelik halini alır. İşte o zaman insan aklının vadilerinde, imanın yardımları kesintisiz akmaya başlayacaktır. Böylece insan nesnelerin dış yüzünü ancak iç yüzüyle bağlantılı biçimde kavrar ve nesnelerin kanunlarını ancak sırlarıyla ilişkili bir anlayışla araştırır. Çünkü iman onun gözünde yaşadığı her idrakin temeli hâline gelmiş durumdadır.

Bu akli dolgunluğa ve manevi olgunluğa ulaşan insan, başka bütün insanları “Beşeriyet bünyesinin” değişik uzuvları ve Cenab-ı Hakkın Esma ve sıfatlarının ayrı tezahür ve yansımaları olarak görmeye başlayacak ve haksız yere onların kalbini kırmanın Kâbe’yi yıkmak anlamı taşıdığının farkına varacaktır. Onurlu ve sorumlu insan; sadece zulme, kötülüğe ve fitneciliğe karşıdır. O, herkesin iyiliğine çalışır. Bu nedenle Peygamber Efendimiz: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır…” buyurmuşlardır. Bu nedenle; insanlara verecek hiçbir şeyleri bulunmayanların, onlara güler yüz göstermesi bile sadaka sayılmıştır.

 

 

Makale Paylaşım Sayısı: 32

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR