Reklam
Reklam

Siyasette, Aynı Hataları Tekrarlayanların AYNI VARTALARA YUVARLANMASI KAÇINILMAZDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Siyasette, Aynı Hataları Tekrarlayanların

AYNI VARTALARA YUVARLANMASI KAÇINILMAZDIR

    

Yazarımız ve Bölge Başkanımız Nevzat Gündüz, Gebze’den sadık Millî Görüşçü bir kardeşimizin, Hocamızın en yakınından dinlediği, şu hikmetli ve ibretli gerçeği aktarmıştı:

“Muhterem Erbakan Hocamızdan şu sırlı itirafı defalarca dinlemiştik: (Nebilerin, Hz. Peygamberimizin ve Hulefa-i Raşidin Efendilerimizin dışında) Tarih boyunca hemen bütün HAK DAVALARIN ikinci şahısları, genellikle Şeytanilerin (Siyonist Yahudi şebekelerin ve şer cephenin) adamları olmuşlardır!..’”

Bu çarpıcı tespitleri dinleyince bir zamanlar “Allah’ın has kulu, Erbakan’ın sağ kolu!” olarak tanıtılan şahsı hatırlamıştık… Ki ölmeden önce, SP teşkilatlarını ve tüm Millî Görüşçü Kuruluşları, İsrail işbirlikçisi, ahlâk ve ekonomi tahripçisi AKP’ye katmak üzere Sn. Erdoğan’la görüşmeler yapmışlar ve kim bilir hangi şahsi ve sinsi hesaplar konusunda anlaşmaya varmışlardı ki, Allah buna fırsat tanımamış ve bu dünyadan ayırmıştı.

AKP İktidarının Ailevi ve Ahlâki Tahribatları:

Erdoğan iktidarının Milletimizi işsizliğe, fakirliğe, açlığa ve perişanlığa mahkûm konuma taşıması… Sanayi ve tarımı baltalaması… TÜİK’in enflasyonu %80 olarak açıkladığı ama gerçekte %200’lere dayandığı… Dış politikadaki ucuz kahramanlık palavraları altındaki duyarsızlık ve tutarsızlıkları… Ve hele Siyonist katil İsrail’le normalleşme çabaları gibi korkunç tahribat ve talanları yanında, ülkemizdeki fuhuş ve eşcinsellik sapkınlığını azdırıcı yolları açması ve zinayı ceza almaktan ve suç sayılmaktan çıkarması bunların yüz karası ve iflasıdır!

Bakınız, bazı gazete köşelerinde ve internet sitelerindeki araştırma sonuçlarına göre:

Türkiye’de, maalesef 200 bin kadar resmi izin belgeli fahişe bulunmaktadır. Fakirlik, çaresizlik, aile ilgisizliği ve sahipsizlik, TV ve internet yayınlarının, moda ve lüks yaşama hevesinin doğurduğu ahlâki ve manevi disiplinsizlik yüzünden fuhuş batağına düşüp resmi belgesi olmayan daha yüz binlercesinin bulunduğu konuşulmaktadır.

Bu belgeli fahişelerin %50 kadarının halen resmen evli oldukları, %35 kadarının imam nikâhlı oldukları saptanmıştır.

Şu anda Türkiye’de 60 kadar genelevinde 4 bin civarında “hayat kadını” çalışmaktadır.

Eşcinsel erkeklerin ve fahişelerin sayısı ise günbegün artmaktadır.

Yabancı uyruklu fahişelerin ise binlercesi bütün illerimizde dolaşmaktadır.

Hepsinden daha kötüsü ve ürkütücüsü; fuhşa itilen 11-16 yaş arası erkek ve kız çocukların sayısı kaç binlere ulaşmıştır.

Fuhuş turizmiyle ayakta kaldığı konuşulan TAYLAND’da bile bütün fahişe sayısı 250 bin kadar olduğu belirtilirken, bizdeki sayının bunun en az iki katı olması, AKP iktidarının gerçek ayarı ve aynasıdır; daha doğrusu yüz karasıdır. Çünkü iktidara geldikten sonra fuhuş ve eşcinsel sapkınlıktaki artış hızı %500’lerden fazladır. Artık böyle bir ortamda, hepimizin çocuklarının, torunlarının, yakınlarının, kısaca vatan evlatlarımızın tamamının geleceği ve namus güvenliği tehlike altındadır.

Ne kadar acıdır ve utandırıcıdır ki, giderek yaygınlaşan gizli zina ve aile içi ensest sapkınlıklar bu rakamların dışındadır.

Şimdi zerre vicdanı ve iz’anı olanlara soruyoruz: Peki SP’yi ve tüm Millî Görüşçü müesseseleri bu AKP’ye katmaya çalışırken dünyadan ayrılan şahıs kimlerin adamıydı?

Aynı Hataları Tekrarlayan İktidarlar, Aynı Vartalara Yuvarlanacaktır!

Sultan Abdülhamit Han’ın: “Tekerrür eden tarih değil, hatalardır!” dediği aktarılır. Bu vecizeye şu notu da eklemek lazımdır: “Aynı hataları tekrarlayanların, aynı vartalara yuvarlanması kaçınılmazdır!” Varta; derin ve tehlikeli uçurumlar… İnsanı sonunda pişman ve perişan edecek kötü durumlar anlamını taşır.

Evet, şimdi bazı örneklerini hatırlatacağımız Menderes iktidarının icraatlarıyla, Erdoğan iktidarının tahribatlarının neredeyse bire bir örtüştüğüne şaşıracaksınız!..

Hatırlayalım; Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?

1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek ve keyfi dağıtıvermek,

2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,

3- Kanuna aykırı olarak üniversite basıp halka ateş açtırtma emri vermek,

4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü engellemek,

5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için değerlendirmek,

6- Halkı, Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek,

7- Kırşehir’i haksız olarak ilçeye çevirmek,

8- Yargı bağımsızlığına müdahale etmek,

9- Tahkikat Komisyonu'nu kurdurup olağanüstü yetkilerle görevlendirmek,

10- Muhalefete ait mal varlıklarını "haksız" yere devletleştirmek gibi sebeplerle suçlanmıştı.

Ancak bütün bunlar idam cezası için elbette yeterli sayılamazdı ve Menderes’in idamına haklılık kazandıramazdı! Ne var ki, askeri darbeler kadar, sorumlu kurumları darbeye mecbur bırakanlar da bu yanlışa ortaktı.

Gerçekte Menderes'in asıl yanlışları mahkemelerde hiç gündeme taşınmayanlardı:

• 1952'de NATO'nun isteği üzerine güya komünizme karşı gayrinizami harp yapacak, ama aslında İslami şuurlanmayı boğacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurulup faaliyete geçirilmişti.

• Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirilmiş veya ekonomik olmadıkları bahanesiyle faaliyetlerine son verilmişti. Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçesiyle kapatılıvermişlerdi.

• Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Menderes iktidarı, işgalci ve zalim Fransa'yı desteklemişti.

• 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edilmişti.

• Despotik bir anlayışla "Tahkikat Komisyonu" teşkil edilmişti. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasaklayıp suç kapsamında göstermişlerdi.

• İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verilmişti.

• Menderes Hükümeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950'de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etmişti. Hatta Menderes’in “Ben Orduyu Başçavuşlarla yönetirim” dediği iddia edilmekteydi.

Ülkemizin İlk Askeri Darbesine Zemin Hazırlayan ve Adnan Menderes’i Acı Sona Taşıyan Talihsiz Girişimlerden Bazıları:

• Menderes Hükümeti, 25 Eylül 1950’de General Tahsin Yazıcı komutasındaki 4500 kişilik taburu, hem de TBMM kararı olmaksızın tüm masraflar bize ait olmak üzere Kore’ye göndermişti. Ve maalesef Mehmetçiklerin binlercesi hiç geri dönememişlerdi. Sadece Amerika’ya yaranmak ve şahsi iktidarına destek sağlamak için bu kararları verenlerin, İlahi adaletten kaçmaları mümkün değildi. Hatta, hiçbir alâkamız ve çıkarımız olmadığı halde, Kore’ye gönderilen Mehmetçikler arasındaki, kolunu ve bacağını kaybedip sakat dönen bir yedek subayın, Adnan Menderes’e yazdığı mektup bu dramın boyutlarını gözler önüne sermekteydi.

24 Aralık 1952’de “Anayasayı yaşayan dile çevirmek” diye adlandırılan yasa önerisiyle 1945 yılında Türkçeleşmiş olan anayasa metni öz Türkçe kelimeleri çıkarılarak yeniden düzenlenip kuşa çevrilmişti ve Demokrat Parti Tüzüğü haline getirilmişti.

21 Ocak 1953’te “yabancı devletlerin ülkemizde petrol arama çalışmasına izin veren anlaşma” bir Amerikan şirketiyle imzalanıp, milli çıkarlarımız Siyonist ve emperyalist merkezlere peşkeş çekilmişti.

8 Mart 1954’te basını sıkı kontrol etmeyi amaçlayan ve basın suçlarına yönelik cezaları arttıran kanun kabul edilmişti. Hakaret suçuyla yargılananların iddialarını ve savunmalarını mahkemede yapma isteği de reddedilmişti.

• Zaten 14 Mayıs 1954’te TBMM’nin ilk toplantısı yapılırken yeniden Cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar, hükümeti kurma görevini Adnan Menderes’e verip; “İnce demokrasiye paydos” şeklinde sözler etmişti. Bu açıklamayla birlikte anti demokratik faaliyetlere devam edileceğinin de sinyallerini vermişti.

30 Mayıs 1954’te muhalefet lideri Osman Bölükbaşı’yı seçen Kırşehir, ceza olarak il olmaktan çıkarılıp “ilçe”ye çevrilmişti. Bununla da yetinilmemiş, eski ilçelerinden bazılarıyla da Nevşehir kuruluvermişti.

14 Haziran 1954’te CHP’ye oy veren Malatya, cezalandırılıp bölünerek Adıyaman ili meydana getirilmişti.

5 Eylül 1955’te daha sonra Demokrat Parti’nin tertiplediği iddia edilen 6-7 Eylül Olayları’nın fitili ateşlenmişti. İstanbul Expres gazetesinde Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi verilmişti. 6 Eylül 1955’te İstanbul Expres gazetesinin yalan haberi sonrası halk sokaklara dökülmüş ve binlerce Rum kökenli vatandaşın evleri ve dükkanları yağma edilmişti. İstanbul, İzmir ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmiş, 7 Eylül 1955’te, olaylar diğer kentlere de sıçrayıvermişti. Hükümet olayların sorumlusu olarak muhalefeti göstermişti.

7 Haziran 1956’da Demokrat Parti’nin hazırladığı ‘’Yeni Basın Kanunu’’ mecliste kabul edilmişti. Hürriyet Partisi adına konuşan Turan Güneş: “Bu kanunla değil basın özgürlüğü, basının bile kalmayacağını” söylemişti.

20 Ekim 1957’de İstanbul’da konuşan Menderes “İstanbul’u 2’nci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de 2’nci bir Kâbe” yapacaklarını söyleyecek kadar cehalet ve cesaret(!) sergilemişti. Oysa hayatı boyunca bir kez olsun camiye gittiğine dair hiçbir fotoğraf veya şahit gösterilememişti. Şimdi Sn. Erdoğan ise Din istismarını gayet ustaca sergilemekteydi. Öyle ki; her fırsatta “Faiz sebep, enflasyon neticedir!” gerçeğini tekrar ve istismar ettiği halde, aslında rantiyeci takımına ve yandaşlarına ait bankaların, Merkez Bankası’ndan %13’ten aldıkları milyonları, vatandaşa %40 faizle kredi verip havadan trilyonlar kazanmalarına yol vermekteydi.

27 Ekim 1957 Genel Seçimleri birçok olayı da beraberinde getirmişti. Cumhuriyet tarihinin en şaibeli seçimi olarak görülen seçimlerde Gaziantep’te, önce CHP’nin, daha sonra da Demokrat Parti’nin zaferi ilan edilmişti. Bu olayların getirdiği tepkiler nedeniyle CHP’liler Cumhuriyet Bayramı kutlama alanına bile girememişlerdi. Maalesef İnönü ve CHP iktidarında da buna benzer, hatta daha beter baskılar ve barbarlıklar uygulanıvermişti. 29 Ekim 1957’de “Gaziantep Hadiselerine” ve seçim günü bir CHP’linin Mersin’de öldürülmesi haberine yayın yasağı getirilmişti. Hatırlanacağı gibi; 2019 tarihinde İstanbul Belediye seçimlerinde AKP de aynı yola tevessül etmişti.

1 Kasım 1957’de “Yeni Meclis” toplanırken halkın tepkisinden çekinen Demokrat Parti İktidarı Meclis’in çevresine tankları yerleştirerek askeri birlikleri kışlalarından çıkarmaktan çekinmemişti.

2 Ağustos 1958’de IMF’nin baskısıyla Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu yapılarak 1 Amerikan doları 2,80 liradan 9,20 liraya yükseltilmişti. Devalüasyon oranı %221’di. Ardından 4 Ağustos 1958’de IMF, Türkiye’ye 250 milyon dolar kredi vermişti.

6 Eylül 1958’de Başbakan Adnan Menderes, Ana Muhalefet Lideri İsmet İnönü’yü kastederek “idam sehpasında can verenlerden ders alsalar ya!” diye tehdit etmişti.

21 Eylül 1958’de ise Menderes, CHP’nin meşruiyetini yitirdiğini, İnönü’nün siyaseti bırakması gerektiğini ve basının her istediğini, özellikle hükümetin yanlış faaliyetlerini yazamayacağını söylemişti.

27 Nisan 1960’ta Meclis bünyesinde kurulan 15 üyeli tahkikat komisyonunun yetkileri uzun ve tartışmalı bir oturum sonrasında genişletilmişti. 12 CHP milletvekiline 6 defa, İsmet İnönü’ye ise 12 defa meclis oturumundan uzaklaştırma cezası verilmişti. İnönü’nün konuşmasının tutanaklardan silinmesi kararlaştırılırken, Meclis konuşmalarını yayınlayan tüm gazeteler toplatılıvermişti. Kurulan bu tahkikat komisyonu sivil ve askeri tüm yargıçların yetkilerine sahip olarak; istediği ev ve iş yerini basabilecek, gerekli gördüğü eşya ve evraklara el koyabilecekti. Gazeteleri toplatabilecek ve matbaaları ile birlikte kapatabilecekti. Komisyon kararlarına karşı gelmenin cezasının ise 3 yıla kadar hapis olduğu ilan edilmişti.

Siyasette kendi davasına ve temel esaslarına bağlılığı bulunmayanların, başka partiler ve kesimler nazarında da ağırlığı ve saygınlığı kalmayacaktır!..

Şimdi SP’nin başındaki, Oğuzhan Asiltürk’ün sağ kolu ve dünürü Temel Karamollaoğlu da, Oğuzhan Asiltürk’ün bıraktığı noktadan, ama farklı bir metotla aynı tahribatlara devam ediyorlardı.

Evet siyasette, hele ki Milli Görüş gibi tabii ve tarihi bir istikamette ise; duyarlılık ve tutarlılık en önemli ve öncelikli vasıfların başında sayılır. Bu vasıfları yıpranan şahsiyetlere itibar ve itimat haliyle azalacaktır. Hatırlayınız; AKP ve MHP, yeni seçim kanununa “artık oylar” maddesini eklediğinde kalkıp:

“Şu anda şartlar değişti... Seçim kanunlarıyla birlikte görüşlerimiz de değişti!?.. 6’lı masa aslında muhalefetin diyalog ortamını oluşturuyor. İlle de her noktada birlikte hareket etme mecburiyeti yoktur. Zaten bu durum, yeni çıkan seçim kanunuyla ortadan kalkmış oldu…” (Nisan: 2022) buyurursanız…

Şimdi tekrar: “6’lı masanın eskiden olduğu kadar büyük bir önemi kalmadı... Yeni seçim kanunundaki değişiklikle, (partiler olarak) beraber olmanın (ve seçim ittifakı kurmanın) avantajı da ortadan kalktı!?” şeklinde gereksiz ve güven yitirici açıklamalar yaparsanız… Ardından: “Yanlış anlaşıldım, sözlerim çarpıtıldı…” gibi mantıksız mazeretlere sığınırsanız; sizi ülke çıkarları ve toplumun huzur ve refahı için çırpınan birisi olarak değil de, birkaç milletvekilliği için fırsat kollayan ve siyaseti basit hesaplar için kullanan biri olarak tanır ve ona göre tavır alırlardı!..

Temel Karamollaoğlu’nun Gönlündeki Cumhurbaşkanı Adayı Abdullah Gül Olmaktaymış!..

Bu yetmezmiş gibi, şimdi Temel Karamollaoğlu’nun: “6'lı masanın ortak Cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül'ün olmasına sıcak baktığını” açıklaması, talihsizlikten de öte bir art niyeti yansıtmaktaydı. Hatırlanacağı gibi Karamollaoğlu, son seçimde de Gül'ün adını masaya taşımıştı.

Altılı masada Cumhurbaşkanı adayının kim olacağı hâlâ belirsizliğini korumaktaydı. Temel Karamollaoğlu, TV5'te Mustafa Yılmaz'ın sunduğu “Gündem Türkiye”de 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün adaylığına dair görüşlerini aktarmıştı. Karamollaoğlu, "Geçen sefer Abdullah Bey'in adaylığını ben teklif etmiştim ve kabul görmüştü. Ancak o günkü şartlar altında önceden Cumhurbaşkanı adayı olduğunu ilan edenler olduğu için başta Meral Hanım olmak üzere, bir ittifak sağlanamadı.” ifadelerini kullanmıştı. “Bugün Abdullah Bey'in böyle bir intiba doğuracak adımlar atması, bence menfi değil müspet bir şeydir, düşünülür. Abdullah Bey'in de bir tecrübesi var. Bu konudaki tavrı da net. Geçen sefer ‘İttifak olursa aday olabilirim’ demişti. Adaylığı konusu da gündeme gelebilir, bunu garipsemem” diyenlere sormak lazımdı: “Abdullah Gül’ün adaylığını Yahudi Lobileri istemiş olmasındı!?”

Çünkü Rahmetli Erbakan Hoca Abdullah Gül İçin Şu Uyarıları Yapmıştı:

Milli Görüş hareketinin tek ve gerçek lideri Necmettin Erbakan Hocamızın Abdullah Gül için söylediği sözler yıllar sonra ortaya çıkmıştı. Ankara Havadis'in haberine göre, o süreçte İslam Konferansı'nda konuşma yapan Abdullah Gül'ün açıklamalarını eleştiren Necmettin Erbakan Hocamız; Abdullah Gül’e, “İsrail’i hoş görmek, bütün zulümlerini desteklemek anlamını taşır!” diye çıkışmıştı. Erbakan Hocamız şunları aktarmıştı: “İslam Konferansı’nda yapılan iki konuşma dikkat çekicidir. Önce; Mahathir Muhammed Malezya’da İslam Konferansı’na ev sahipliği yaparken önemli açıklamalarda bulunmuştur. “İsrail yeryüzündeki huzursuzluğun asıl müsebbibidir. Haksız tecavüzleriyle bütün Ortadoğu’yu perişan etmektedir. İsrail’in bütün dünyayı huzursuz yapmasına rıza gösterilmemelidir” demiştir ki, tamamen haklıdır. Bu açıklamalar hemen tahmin olunacağı üzere Amerikan ve İngiliz yöneticiler tarafından kınanmıştır. Oysa İslam âlemindeki bütün duyarlı yazarlar ve gazeteler demişlerdir ki: “Mahathir bununla İslam ülkelerinin bütün yöneticilerine ve İslam âlemine tercüman olmaktadır.”

İkincisi ise, buna mukabil Sayın Abdullah Gül’ün konferansta yaptığı konuşmadır. Abdullah Gül beyefendi ne buyuruyor? “Efendim İsrail’in bu yaptıklarına hoşgörüyle bakmalıyız!” Haydaa. Kim bu? Güya eski Milli Görüşçü Abdullah Gül!?.. Yahu İsrail tankla 12 yaşındaki çocuğu eziyor. Evini başına yıkıyor. Katliamlar yapıyor, yapmadığı zulüm bırakmıyor!.. Ne hoşgörüsü yahu… Bunlara karşı hoşgörü göstermek, İsrail’in bütün zulümlerini desteklemek anlamını taşır… Bir insanı ameliyat edip kafasını yarsanız ve bütün beynini çıkarsanız, o insan ancak böyle bir konuşma yapar. İslam Konferansı’na katılıp bugünkü İslam âlemine yapılmış olan zulümlerin önlenmesi için öncülük yapacak fikirler verecek insanın haline bakın… Bunun anlamı: “Gelin İsrail’e teslim olalım; biz olduk siz de teslim olun.” Bunun tercümesi budur. Allah ıslah etsin. Allah şifa versin.”

Şimdi Sn. Karamollaoğlu’na tekrar soralım: Abdullah Gül ve R. Tayyip Erdoğan’ların, hem de Dilipak’ın itirafıyla; dış güçlerin (Siyonist merkezlerin) bir projesi olarak, Erbakan’ı ve Milli Görüş davasını engellemek amacıyla, bizden ayrılıp ayrı parti kurmaları “Hıyanet”ini unutmak ve üstelik yeniden Cumhurbaşkanlığına hazırlamak gafletine nasıl bir gerekçe uydurulacaktı? 20 yıldır, ülkemizde maddi ve manevi büyük tahribatlar yaptıktan sonra, şimdi aynı sömürü arabasını Abdullah Gül atıyla sürdürmek isteyen malum ve mel’un odaklara taşeronluk yapmak, Sn. Temel Karamollaoğlu’na mı kalmıştı?

Oysa Sn. Kemal Kılıçdaroğlu, her bakımdan, ama her bakımdan Sn. Abdullah Gül’den on kere daha duyarlı ve tutarlı bir insandı. Bu nedenle onun Cumhurbaşkanı adayı sunulması çok daha olumlu ve onurlu bir yaklaşım olacaktı.

Abdullah Gül’e Sığınmak mıydı, Yoksa Siyonist Hedeflere Katkı Sunmak mıydı?

Bu yanlışlıklar sadece bizim zorumuza gidiyor sanılmasındı! Independent Türkçe’de şu uyarılar yapılmıştı:

“Sayın Temel Karamollaoğlu'nun, 'altılı masa'ya cumhurbaşkanı adayı olarak, içlerinden bir tanesini değil, Abdullah Gül'ü önermeye çalışması hem yanlıştır, hem saygısızlıktır. Zira Abdullah Gül, Milli Görüş’teki kırılmanın baş sorumlularındandır. Nitekim Cumhurbaşkanı olmadan, kendi lehine ve merhum Necmettin Erbakan aleyhine yaptığı temaslarla içte ve dışta zemin aramaya başlayan kişi olduğunu herkes hatırlayacaktır. İşte bu temaslar sonucunda 'Yenilikçiler' türemeye başlamıştır. Güç haline geldikten sonra da, Erbakan'a başkaldırmışlardır.

Abdullah Gül'ün Milli Görüş'ün kırılmasındaki aktif hıyanet çabalarından bazıları şunlardır:

1- (Yahudi lobileri güdümündeki) Amerikan Müslim Council (Amerikan Müslüman Konseyi) Genel Sekreteri Abdurrahman Alamond, "Genç, dinamik ve İngilizceye hâkim RP'liler, liderlerinden ayrı olarak ABD'ye sık sık gelmeli. Örneğin bu gezide Erbakan'a eşlik eden Abdullah Gül'le çalışmak istiyoruz…" görüşünü açıklamış, Milli Görüş içinden Abdullah Gül'ü öne çıkarmaya çalışmış; Abdullah Gül de yaptığı konuşmalar ve tavırlarıyla bunlara uygun davranmıştır. Böylece Fazilet Partisi’nin 14 Mayıs 2000 tarihindeki kongresinde Milli Görüş geleneğine karşı çıkarak, genel başkan olma yarışına girmiş, böylece Milli Görüş’e ilk darbeyi indirmiş insandır.

2- Abdullah Gül, 27 Ağustos 2001 tarihinde Milliyet gazetesi yazarlarından Derya Sazak'a "Dini ağırlıklı siyaset yapmanın dindar insanlara ve Türkiye'ye bir faydası olmadığını gördük… Doğrusu bir iktisatçı olarak hiçbir zaman 'Adil Düzen'i işleyebilir bir model olarak görmedim" açıklamasında bulunmuşlardır. Böylece Milli Görüş’e inanmadığını ve ayrılmak için fırsat kolladığını kanıtlamıştır.

3- Diğer taraftan Anti-Defamation League (ADL) Yahudi kuruluşu başkanı Foxman Türkiye'yi ziyareti esnasında Abdullah Gül ile yaptığı görüşmede, ABD yönetiminin önemli taleplerini kendisine aktarmıştır. Bunun üzerine Abdullah Gül "Türk halkı Yahudi vatandaşlarına karşı hoşgörülü ve dosttur. Anti-semitik çalışmalar kıyıda köşede kalmıştır, halk arasında yankı bulmamaktadır" beyanından sakınmamış, böylece Yahudi kuruluşlarına kendisini kabul ettirmek için selam çakmış, Milli Görüş'ün iç ve dış politikalarına karşı da açıkça tavır almaya başlamıştır.

4- Daha sonra AKP iktidarında ülkemizde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, eşinin başörtüsü yasağını kaldırmak için müracaat ettiği AİHM'deki davayı, 2 Mart 2004 tarihinde geri çekmiş, böylece başörtüsü meselesindeki samimiyetini(!) ortaya çıkarmıştır.

5- Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk defa ve öncelikle, Milli Görüş'ün parçalanması ile ilgili yazılar yazan Mason Talat Halman'ı 'Çankaya Sofrası'na davet ederek onurlandırmış, böylece Milli Görüş'ün en büyük hasmı olan adamı bir nevi taltif buyurmuşlardır. Abdullah Gül'ün, sadece bu tutumu bile, kişiliğine ve tabanına verdiği zararı anlatmaya yeterli sayılır.

Zira Talat Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki makalesinde aynen; "Hükümetin akıbeti ne olursa olsun, RP'nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi parçalanması, ülkemizin siyasal geleceği için hayırlı uğurlu olacaktır. Zaten Din partilerinde de görüş farkları yüzünden bölünmeler olması doğaldır. RP'de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması olağandır ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ya da yepyeni bir parti kurulursa… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah'ın zayıflamasıyla din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır" ifadelerini kullanmıştır.

6- 9 Kasım 1997 tarihinde, Londra'nın güneybatısındaki Surrey kentinde yapılan ve katılımcıları, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, ayrıca Ankara eski büyükelçilerinden Morton Abramowitz, yanı sıra G. Craig ve P. Carley, ABD'nin Ankara büyükelçisi Mark Paris, Londra büyükelçimiz Özden Sanberk, Dışişleri Bakanlığından bir heyet, gazeteci Sedat Ergin, yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Askerî Danışmanı, MGK Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Nezihi Çakar ile MGK Genel Sekreteri Orgeneral Ergin Celasin, DYP milletvekili Ayfer Yılmaz, ANAP milletvekili İlhan Kesici ve Refah Partisi milletvekili Abdullah Gül olan bu toplantıda konuşulanlar meçhul olmakla ve bu toplantıda Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı meselesinin gündeme gelip, gelmediği net olarak anlaşılmamakla birlikte, bu tür toplantılara katılarak, Fazilet Partisi genel başkanlığına hazırlandığı sır olmaktan çıkmıştır.

7- Hatta Prof. Erol Manisalı da, yazdığı bir makalesinde, Abdullah Gül hakkında şu açıklamaları yapmıştır: “ABD'nin güvenini kazanmış bir ılımlı İslam temsilcisidir. Washington'un Ortadoğu politikalarına şov yapmadan en güçlü desteği sessiz ve derinden sağlayan kişidir… Batı’ya güven veren bir kimlik yanında, Sünni Arap dünyasının da bel bağladığı birisidir. İngiltere, ABD, Arap üçgeninde de önemli bir kişiliktir. Rand Corporation 1996'daki Türkiye öngörüsünde… adı geçen şahsiyettir!..” Evet, bu özellikleri taşıyan ve Milli Görüş'ün parçalanmasına taşeronluk yapan Abdullah Gül, üzerine aldığı (sinsi) görevleri ziyadesiyle yerine getirmiş, böylece yılların Milli Görüş birikimlerini berhava etmiş bir insandır.

Buna rağmen hâlâ Abdullah Gül'den bir nevi medet umar bir anlayışı ortaya koymaya çalışanların fikrine elbette iştirak etmemiz mümkün değildir. Sadık Milli Görüşçülerin de böyle bir fikri onaylamaları da asla mümkün değildir.” hatırlatmaları da haklıydı.[1]

Abdullah Gül’le ilgili bu gerçekleri saptadıktan sonra, şimdi asıl şu konu üzerinde kafa yorulmalıydı:

Sn. Temel Karamollaoğlu, Abdullah Gül gibi, Milli Görüş’e hıyanet edip parçalayan ve Yahudi Lobilerince alkışlanıp öne çıkarılan bir ismi her fırsatta gündeme taşıyarak, aslında kimlerin adamı olduğunu ispata mı çalışmaktaydı?

Ve yine Sn. Meral Akşener, özellikle kurmayları aracılığıyla Mansur Yavaş’ı öne çıkarıp, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını sabote etmeye uğraşarak, yoksa bilinçli ve stratejik bir tavırla, Sn. Erdoğan’ın kazanmasına dolaylı destek mi sağlamaktaydı?!..

Güya HDP’ye şiddetle karşıymış rolü oynayan Sn. Erdoğan ve Sn. Akşener, bu HDP ve PKK’nın asıl patronları olan ABD, AB ve özellikle İsrail’e yaranmak için çırpınmalarını hangi mazeret ve mecburiyetlerle açıklayacaklardı? Üstelik bu PKK’nın siyasi taşeronu HDP, mevcut Anayasa ve kanunlarımıza göre elli kere kapanmayı hak ettiği halde, neden bu yönde hiçbir ciddi adım atmazken, bazı muhaliflerini HDP’ye yanaşmakla suçlayıp dururlardı?

Bu sıkıntıların asıl sebebini ise şu ayet-i kerimeler ışığında anlamaya çalışalım:

“Böylece bütün Nebilere (ve Hakk dava elçilerine), insan ve cinn şeytanlarından düşmanlar kıldık. Onlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler fısıldaşırlar. (Hakka davetçilerle onların yakın çevrelerine yerleşmiş bazı şeytani ekipler, sanki birbirlerine güveniyormuş tavrıyla sahte iltifatlar yağdırırlar.) Rabbin dileseydi (izin vermeseydi, elbette) bunu yapamazlardı. Öyleyse onları (Hakk dine ve hizbe sızmış insan suretli şeytanları) yalan olarak uydurmakta oldukları iftiralarıyla baş başa bırak. (Seyret ki sonları nasıl olacaktır!) [Not: Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette belirtildiği gibi, insanlar; 1- Ya Hizbullah=Allah’ın Tarafgirleri, Destekçileri, Partisi ve Ekibi olmaktadır. (Bak: Maide: 56), 2- Ya da; Hizbüşşeytan=Şeytanın Tâbileri, Destekçileri, Partisi ve Ekibi olmaktadır. (Bak: Mücadele: 19)]” “Ta ki ahirete inanmayanların (dini ve davayı bile dünyalarına araç yapanların) kalpleri ona (marazlı münafıklara) meyletsin de, ondan (bu yaldızlı ve saptırıcı iddia ve iftiralardan) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını (suçlarını ve sorumluluklarını) yüklenedursunlar (diye Allah CC bu fırsatı onlara tanır).” (En’am: 112-113)

Erol Mütercimler’in Erbakan Çarpıtmaları Kasıtlı mıydı, Yoksa Kafa Çatlaklığı mıydı?

Bir dönem putperest Budist rahiplere katılmayı düşleyecek kadar aydınlık kafalı(!) Erol Mütercimler “Komplo Teorileri: 4” kitabının 205. sayfasında “Erbakan iktidara geldiklerinde ‘Tek Yol İslam’ değil, ‘Tek Yol İsrail’ mantığıyla icraatlar yapmıştır.” anlamında itham ve iftiralarda bulunmuşlardır. Daha önceki hükümetler döneminde kararlaştırılan savaş uçaklarımızın İsrail’de bakımının, bunların ABD’deki modernizasyondan neredeyse yarı fiyatına yapılması nedeniyle elbette tercih edilmesi ülke çıkarımızaydı. Ve zaten Erbakan Hocamızın ömrünün kendi uçağımızı yapmak ve milli savunma ihtiyacımızı karşılamak çabalarıyla geçtiğini gâvurlar bile inkâra kalkışmamışlardı. Aynı sayfada: “Şimdi öğrencisi Tayyip Erdoğan da Erbakan’la aynı yoldadır ve İsrail’le kapsamlı işbirliği yapmaktadır…” iddiaları da tam bir çarpıtmadır; böylece hem Erdoğan ve İsrail aklanırken, Erbakan da karalanmaya çalışılmıştır.

Şimdi bu şarlatan şahsa soruyoruz:

1- Madem Tayyip Erdoğan da aynen Erbakan’ın yolundadır ve Onun devamıdır… Öyle ise Erbakan’ın Refah-Yol iktidarına 11 ay dayanamayan malum merkezler ve mel’un lobiler, Erdoğan iktidarına neden 20 yıldır fırsat sağlamışlardır?

2- Erbakan iktidarını yıpratmak ve yıkmak için çırpınan, ayarı ve amacı malum Mesut Yılmaz gibileri, neden Erdoğan’ı Amerika’da tanıtmak ve iktidarına arka çıkmak için çalışmışlardır?

Zaten sizin de kitabınızın 201. sayfasında yazdığınız gibi; Mesut Yılmaz, 28 Şubat davasıyla ilgili Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 24 Nisan 2016 tarihinde verdiği ifadede, Erbakan Hoca’ya isnat edilen “Kanlı mı, kansız mı olacak?” sözlerini hatırlatıp:

“Bence burada yargılanması gereken işte bu anlayıştır. Bu nedenle Ordunun rahatsızlığını ortaya koyması normal karşılanmalıdır!” demekten utanmamıştır. Ve zaten koalisyon ortağı Tansu Çiller’e devredilmek üzere, protokol gereği Erbakan istifasını sununca, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve elbette malum güçlerin tazyik ve talimatıyla, halkımızın tercih ve tensiplerini ve tüm demokratik temelleri ve teamülleri çiğneyip, iktidarı kurma görevini bu Mesut Yılmaz’a vermekten sakınmamıştı. Şimdi Erol Mütercimler’e tekrar sormak lazımdı: Doğrularla yanlışları harmanlayarak, Erbakan’a yönelik itham ve iftiraları Onun icraatları gibi sunarak ve kof bir bilgiçlik havası taslayarak hazırladığınız kitabın sadece iki sayfasına böyle beş yalanı sığdırmanız, anlayış kıtlığınızın ve mantık marazınızın bir yansıması mıydı, yoksa bütün bunları uydurmak ve gerçekleri çarpıtmak üzere kiralandığınızın kanıtları mıydı? Çünkü böyle iki sayfada beş çelişkiye düşen yazara pek az rastlanırdı!..

 


[1] (08 Eylül 2022 - Independent Türkçe – İ. Müftüoğlu - Özetle ve bazı eklemelerle.)


Bu yazarin diger makaleleri

  Erbakan’ın Stratejik Hamleleri ve Siyonist-Sabataist Şarlatanların Tepkileri Erbakan Hoca’nın tarihi hamlelerini...
Devami
  Biz görüşlerimizi, gerçeklerimizi ve tarafgirliğimizi oluştururken, “Mutlak Doğru”ları esas alarak...
Devami
Lozan anlaşmasının "gizli maddelerinin mimarı" ve İsmet İnönü'nün gayrı resmi...
Devami
  İktidarla yaşanan dershane savaşları nedeniyle “AKP’yi desteklediklerinden dolayı pişmanlığını ve...
Devami
  Daha önce Irak’ın Saddam’dan, sonra Libya’nın Kaddafi’den, şimdi de Suriye’nin...
Devami
  Irak Bölünüyor: Irak'ın başkenti Bağdat'taki Ümmü Kura Camii İmam-Hatibi Mahmud...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 41

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR