Reklam
Reklam
Reklam

MÜFTÜ BEYİN DİKKATİNDEN KAÇAN&

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

0. Muharrem'le ilgili bir gecede konuşan Elazığ Müftüsü Sn. Ömer Kocaoğlu özetle; Şunları anlattı:

a) Hz. Peygamber Efendimize, çirkin karikatürlerle hakarete kalkışan Danimarka'yı ve diğer Avrupalılara karşı tepkimizi içimizde saklamalı, sokaklara taşımamalı ve taşkınlık yapmamalıyız. Örneğin Danimarka mallarına boykot uygulamalıyız.

b) Enfal 73. Ayetinde: "Kafirler birbirinin dostlarıdır. (Ey müminler) Eğer siz onu yapmaz, yani birbirinizi sevmezseniz; yeryüzünde fitne ve fesatlık olur. Öyle ise çare; birbirimizi sevmemizdir...

c) Bakınız, Peygamber Efendimiz, tebliğ için gittiği Taif'te, kendisini taşlayanlara bile beddua etmemiştir...

ç) Ali İmran: 64. Ayetinde "Ehli Kitap olan kimselerle dahi "müşterek değerler" etrafında birleşmemiz ve barışık hareket etmemiz istenmiştir"

 

 

Biz bu dört husus içinde, yine dört tane yanlış yorum ve hatalı yaklaşım görüyor ve hatırlatıyoruz. Bu tespit ve tahlillerimizin bir ilim adamı sorumluluğu ile değerlendireceğine inanıyoruz.

1- "Danimarka mallarına boykot uygulamalıyız" sözleri, eğer kasıtlı olarak yapılan; ucuz ve sonuçsuz bir kahramanlık gösterisi değilse, Müslümanların biriken havasını ve heyecanını indirmeyi amaçlayan boş bir çağrıdır. Çünkü Danimarka'nın bazı büyük şehirlerin zengin mahallelerinde satılan tereyağı ve peynirleri dışında, bizim zaten istesek de alabileceğimiz mallarının ne olduğu bilinmiyor. Yok, eğer "Bütün Avrupa mallarını almayalım" diyorsanız, hele önce batılı firmaların ve onların ortaklarının isimlerini ve ürettikleri malların listelerini sayıverin de, geriye  "Yerli Malı" kalıyor mu, bir görelim...

Hem de bunu yapmaya kalktığınızda, nereye sürgün edileceğinizi bekleyelim...

O halde "Lime tekulune mala tef'alun?" ayetinin tehdidini düşünelim. Böylesi boykotlar elbette etkilidir, ama bunu fertler değil, önce hükümetler yaparsa sonuca gidilir...

2- Enfal 73. Ayeti ise, mealen şöyledir:... "İnkar edenler biribirlerinin velileri (yani: yardımcıları, arka çıkıcıları, koruyup kollayıcıları)dır.

Eğer siz (Ey müminler), bunu yapmazsanız (Yani biribirinize yardım edecek ve destek verecek her türlü imkanı hazırlamazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur"

   Bu ayet, müminlerin; öyle kuru kurusuna biribirlerini sevmelerinden öte, biribirlerinin velileri olmalarını, sahip çıkmalarını, dayanışma kurumlarını oluşturmalarını ve bütün bunları yapacak imkan ve iktidara ulaşmalarını istemektedir.

"Onlara karşı, bütün gücünüzle (gerekli ve yeterli her çeşit) kuvvet hazırlayın"[1]

"Ey Yahya! Kitabı kuvvetle tut"[2] gibi ayetler de: Kitabın hükmüne sımsıkı sarılmak yanında, ilahi adalet esaslarının ancak: Ekonomik, teknolojik, sosyolojik, psikolojik ve askeri-stratejik güç birliği ile sağlanabileceğini öğütlemektedir. Batılı barbar gavurlar ve yerli uşakları, Hz. Peygamber Efendimizi anarşist gösterme cesaretlerini: Birleşmiş Milletlerden, NATO askeri gücünden, Avrupa Birliği ekonomisinden almaktadırlar.

İşte bunlara karşı Enfal: 73. ayeti Biz müminlere: İslam Birleşmiş Milletleri Teşkilatımızı, İslam Ortak Pazarımızı, İslam Savunma Paktımızı, İslam Kültür ve İlim Dayanışma Kurumlarımızı ve İslam Dinarımızı oluşturmamızı ikaz ve işaret buyurmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin: "İnşallah ileride cemahiri müttefika-i Amerika gibi, Cemahiri müttefika-i İslamiye de meydana gelecektir"[3] sözleri de bunu ispatıdır.

 Bu tespitleri, hiç düşünüp taşınmadan, Kur'an ve vicdan terazisine vurmadan hemen "siyasi söylemler" yaftası yapıştırma basitliğinden artık uzaklaşmalıdır.

3- Aleyhisselatu Vesselâm Efendimizin, ilk Taif ziyaretinde söylediği "Ben lanetçi değilim. Ben Rahmet Peygamberiyim" anlamındaki sözleri ise, henüz davet ulaşmamış ve İslami hakikatleri dinleyip anlama imkanına kavuşmamış toplumlar için geçerlidir.           Çünkü İslamda "Davet ulaşmadan, küfür oluşmaz ve sorumluluk koşulmaz..."

Ama dini davet tamamlandığı ve hakikat nizamı ortaya çıktığı halde, bu sefer gaflet ve cehaletten ziyade, enaniyet ve asabiyet damarıyla İslama karşı fitne çıkaran Taif halkına, Efendimizin Huneyn gününde; elinde kılıç  at üstünde muannit müşriklere saldırdığı ve canlarını cehenneme yolladığı gerçeği ise, niye hiç anlatılmaz ve örnek alınmaz!?.

4- Ehli kitapla münasebetlerimiz konusuna gelince:

Önce Kur'an onlarla, asla müşterek değerlerimizden değil, sadece bazı "müsavi kelime"lerimizden bahseder. Ve yine özellikle vurgulayalım: Biz Müslümanlar Hz. İsa'nın, Hz. Musa'nın, Hz.İbrahim'in Hak peygamber olduklarına inanırız, mübarek ve muhterem tanırız. Ama

"Bunlar bizim Peygamberlerimiz, değildir. Bizim tek Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimizdir..."

Hatta HZ. İsa yeniden gelişinde, bizlere Peygamber olarak değil, sadece Hz. Mehdiye tabi bir yardımcılık görevi üstlenecektir.

Şimdi ilgili ayete dönelim:

قُلْ يَااَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه شَيًْا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

"Deki: Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye gelin. (Böylece) Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, herhangi bir şeyi (veya bir kimseyi) O'na denk ve ortak koşup şirke düşmeyelim ve Allah'ı bırakıp bazımız bazımızı Rab'ler edinmeyelim"[4]

Ayeti kerimenin i'rabı:

قُلْ : Fiil-i Emirdir. Sükun üzere mebnidir. Faili Müstetir zamir ﺃﻧﺕ dir.

 يَا   : Nida edatıdır. Sükun üzere mebnidir. ﺃﺩﻋﻮ Fiilinin yerinde kaim olmuştur.

اَهْلَِ : Munada ve muzaftır. Fetha ile Mansubtur. Mef'ulun bih hükmündedir.

الْكِتَابِ : Muzafun ileyhdir. Kesre ile mecrurdur.

اَهْلَ الْكِتَابِ  يَا: Cümlesi, mahallen mansub olup  قُلْ fiiline makuldür.

 تَعَالَوْا: Fiil-i emirdir. Nun'un hazfi üzere mebnidir. Faili, cemaat vav'ıdır.

اِلىٍ :Harf-i cerdir. Sukün üzere mebnidir.

كَلِمَةٍ :İsm-i mecrurdur. Cer alameti zahir kesredir. Car ve mecrur,  تَعَالَوْاfiiline mütealliktir.

 سَوَاءٍ: Sıfattır. Zahir kesre ile mecrurdur.

 بَيْنَ: Zarf-ı mekan ve muzafdır. Fetha ile mansubtur.

سَوَاءٍ : Kelimesine mef'ulün fihi'dir.

َنَا  : Muttasıl  mecrur zamiridir. Sükun üzere mebnidir. Muzafun ileyh'tir.

وَ  : Atıf harfidir. Fetha üzere mebnidir.

 بَيْنَ: Zarf-ı mekan ve muzafdır. Fetha ile mansubtur. Daha önce geçen  بَيْنَ kelimesine atfedilmiştir.

كُمْ : Muttasıl mecrur zamiridir. Sükün üzere mebidir. Muzafun ileyh'tir.

اَلَّا : Nasb edatı olan  ﺃﻥ ve nefy edatı olan harflerinden mürekkebdir.

نَعْبُدَ :Muzari fiilidir. ﺃﻥ  ile mansubdur. Faili, müstetir zamir ﻧﺤﻦ  dür.

اِلَّا  : İstisna ve hasr edatıdır. Sükun üzere mebnidir.

 اللّهَ: Lafza-i Celal, نَعْبُدَ fiiline mef'ulün bihidir. Fetha ile mansubtur.

وَ : Atıf harfidir. Fetha üzere mebnidir.

لَا : Nefiy edatıdır. Sükun üzere mebnidir.

نُشْرِكَ : Muzari fiilidir.  ﺃﻥ ile mansubdur. Faili, müstesir zamir  ﻧﺤﻦَ  dür . نَعْبُد  fiiline atfedilmiştir.

 بِه: Car ve mecrurdur. نُشْرِكَ fiiline mütealliktir.

 شَيًْا: Mef'ulun bihi'dir. Fetha ile mansubtur.

وَ : Atıf harfidir. Fetha üzere mebnidir.

لَا : Nefiy edatıdır. Sükun üzere mebnidir.

يَتَّخِذَ :Muzari fiilidir. ﺃﻥ ile mensubtur. نَعْبُدَ fiiline atfedilmiştir.

بَعْضُ : İsmi, يَتَّخِذَ fiilinin failidir. Muzaf'dır. Damme ile merfu'dur.

نَا : Muttasıl mecrur zamiridir. Sükun üzere mebnidir. Mahallen mecrur muzafun ileyhtir.

بَعْضًا : İsmi, يَتَّخِذَ fiilinin mef'ulün bihi'sidir. Fetha ile mansubdur.

اَرْبَابًا : İsmi, يَتَّخِذَ  fiilinin ikinci mef'ulün bihi'sidir.

مِنْ  : Harf-i cerdir. Sükun üzere mebnidir.

دُونِ : İsm-i mecrur ve muzaftır. Cer alameti zahir kesredir. Car ve mecrur  ﻛﺎﺇﻨﺎ gibi bir isme müteallik olup, mahallen mansub اَرْبَابًا kelimesine sıfattır.

اللّهِ : İsm-i mecrur muzafun ileyhtir. Car alameti zahir kesredir.

فَ : İsti'naf  harfidir. Fetha üzere mebnidir.

اِنْ : Şart ve cezm  edatıdır. Sükun üzere mebnidir.

تَوَلَّوْا :  Fiil-i mazidir. Fetha üzere mebnidir. Faili, cemaat vav'ıdır. Fiil-i şarttır.

فَ : Rabıta harfidir. Fetha üzere mebnidir.

فَُولُوا : Emir fiilidir. Nun'un harfi üzere mebnidir. Faili, cemaat vav'ıdır. Fiil cümlesi, şart fiilinin ceza ve cevabıdır.

اشْهَدُوا : Emir fiilidir. Nun'un harfi üzere mebnidir. Faili, cemaat vav'ıdır. Mahallen mensub olupفَُولُو fiiline makuldür.

بِ : Harf-i cerdir. Kesre ile mebnidir.

اَنَّ : Fiile benzer harfdir. Fetha ile mansubtur.

نَا : : Muttasıl mecrur zamiridir. اَنَّ nin ismidir.

مُسْلِمُونَ : Kelimesi اَنّ nin haberidir. Vav ile merfu'dur. Çünkü, cem'-ı müzekker salimdir.

اَنَّا مُسْلِمُونَ : Cümlesi, بِ ile mahallen mecrurdur. Car ve mecrur, اشْهَدُوا fiiline mütealliktir.

Kelimelerin lügavî ve ıstılâhî ma'nâları:

قُلْ : Emir fiili olup "Söyle!" ma'nâsındadır. Bu emr-i İlâhînin ilk muhâtabı, Hazret-i Muhammed (asm)'dır. Bununla berâber, kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek bütün mü'minler, bu emr-i İlâhînin muhâtabıdır.

 يَا: Nidâ edatı olup "Ey!" ma'nâsındadır.

اَهْلَ الْكِتَابِ : "Kitâb ehli,  kitâbı olanlar" demektir. Bu kelimenin ıstılâhî ma'nâsı ise, kendilerine kitâb verilen "Yahûdî ve Hıristiyanlar" demektir. Müslüman bilinen ama Kur'anın kendisine değil asırlar önceki şartlar ve ihtiyaçlar için yazılan tefsirlerini veya Kur'anın bazı ayetlerinin izahı olan eserleri yegane kaynak gören ve İslamın diğer hükümlerini ve yükümlülüklerini boş veren kesimler de bir nevi kitap ehli kavramı ve kapsamı içinde değerlendirilebilir.

 تَعَالَوْا: Emir fiili olup, "Geliniz, yöneliniz, teâlî ediniz, yükseğe çıkınız! Aşağı ve bayağı durumdan, şerefli ve değerli konuma çıkınız." gibi ma'nâlara gelmektedir.

اِلى كَلِمَةٍ : "Bir kelimeye (Allah'ın varlığını, ahiret hayatını, Kitap ve Peygamber hakikatını kabul etmek gibi: kavramında ayrı olsak ta, lafzında müşterek olduğumuz söze)" gelin.  O kelime ise, bu ayet-i kerimede zikredilen اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه شَيًْا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ "Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi şerîk koşmayalım ve Allah'ı bırakıp ba'zımız ba'zımızı Rabler edinmesin" sözüdür. Bu sözün hulâsası ise tevhîd dîni olan İslâmiyyettir. İslâmiyyetin alâmeti de, لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ kelime-i kudsiyyesidir.

Demek ki: Rasûl-i Ekrem (asm), ehl-i kitabı, bütün peygamberlerin dinî olan İslâmiyyeti ve İslâmın alâmeti olan لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ kelime-i kudsiyyesini ikrâr etmeye da'vet etmiştir.

Hazin Tefsirinde zikredildiğine göre; Araplar, başı, sonu ve şerhi (açıklaması) bulunan her söze ve kıssaya "kelime" ismini verirler.

  سَوَاءٍ: "Müsâvî, denk, benzer, müşterek, adâletli, bütün şerîatlerin kabûl ettiği" gibi ma'nâları ihtivâ eder.

Alûsî Tefsirinde zikredildiğine göre, ayet-i celîlede geçen  سَوَاءٍ kelimesi, İbn-i Abbâs, Rabi' ve Katâde Hazerâtının buyurduğuna göre, "adl" (dengeli) ma'nâsındadır  ki, "Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi şerîk koşmayalım ve Allah'ı bırakıp ba'zımız ba'zımızı rabler ittihâz etmesin" ma'nâsından ibâret olan "tevhîd kelimesinin" son derece doğru,  dengeli ve değerli olduğunu ifâde etmek için bu kelime kullanılmıştır.

Ba'zı müfessirlere göre ise   سَوَاءٍ kelimesi, "müsteviye" ma'nâsında masdardır. Buna göre سَوَاءٍ kelimesinin ma'nâsı: "Kur'ân'ın ve muharref olmayan Tevrat ve İncil'in  kendisinde ihtilâf etmediği ve hiçbir şerîate göre değişmeyen, bütün Peygamberlerde eşit olan bir kelime" demektir.

 بَيْنَنَا: "Bizim aramızda."

 وَبَيْنَكُمْ: "Ve sizin aranızda."  Bu ikinci بَيْنَ kelimesinin zikri, evvelki kelimeyi te'kíd içindir. Yani, "Bizimle sizin aranızda ortak kullanılan veyâ bizimle sizin aranızda müsâvî olan bir kelimeye gelin!" demektir.  Yani, eğer sizler ehl-i kitâb iseniz, bütün Peygamberlerin ve semavî kitâbların ittifak ettikleri bir nokta olan şu sözde birleşelim: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım ve Allah'ı bırakıp ba'zımız ba'zımızı Rabler edinmesin." Çünkü siz "teslis"te, biz ise "tevhit"deyiz.  Kavramlarımız, inancımız, amacımız çok farklı da olsa; Allah, Ahiret, Risalet, Vahiy, Melek, Cennet, Cehennem gibi kelime ortaklığımız, irtibat ve ittifak imkânlarımız var.

"Aramızda müsavi olan kelime" demek, "Allah, Ahiret, Nübüvvet, Kitap" gibi ortak sözler demektir ki; o kelimeyi kabul edince hepimiz hukúkta ve diğer hususlarda müsâvî oluruz, yekdiğerimizden farkımız kalmaz. Zîrâ, o kelimenin bütün mükelleflerine nisbeti müsâvîdir ve hiçbir kimseye diğerinden ziyâde bir ayrıcalık bahşetmez. Binaenaleyh, o kelimeye intisâb edenlerin cümlesi kardeştir. Birinin Hakkında cari olan hüküm, diğerinin Hakkında da aynen geçerlidir.

  اَلَّا نَعْبُدَ : "İbâdet etmeyelim." 

"İbadet"in lügat karşılığı, "Boyun eğmek, itaat etmek ve hazırlamak" gibi ma'nâlara gelmektedir. Istılâhî ma'nâsı ise, "Allah'ın emrettiği şekilde O'na tevhîdde bulunmak; hayatın her safhasında O'nun emirlerine boyun eğip itaat etmek; her konuda âdil ve İlâhî kânunlarına uygun sistem ve yönetimler geliştirmek ve bu yolda mücadele vermek" demektir.

 اِلَّا : "Ancak ve yalnız."

 اللّهَ: "Allah'a ibâdet edelim." O'nun gayrısından bir şey ummak veya başkalarının yardımına sığınmak, Allah'tan başkasının rızasını aramak gibi imana aykırı düşünce ve davranışları terk edelim.

 وَلَا نُشْرِكَ: "Şerîk ve ortak koşmayalım."

 بِه: "O'na (Allah'a)."

 شَيًْا: "Hiçbir şeyi." Yani, Allah'ın Zatında, yaratmasında, icraatında ve şeriatında, hiçbir şeriki olmadığını tasdik ve ikrar edelim. Bunu kabulden kaçmayalım.

وَلَا يَتَّخِذَ : "Edinmeyelim, tutmayalım."

 بَعْضُنَا : "Ba'zımız, bir kısmımız."

 بَعْضًا: "Ba'zımızı, bir kısmımızı."

  اَرْبَابًا : "Rab" kelimesinin çokluk hâli olup, "Rab'ler" demektir.

"Rab" kelimesinin lügat ma'nâsı; "seyyid, mürebbi, kendisine itaat edilen efendi" demektir. Istılâhî ma'nâsı ise; "Her şeyi yavaş yavaş kemale erdiren ve kemale erdirip olgunlaştırdığı mahlûkatını idare ve tasarrufunda teşrî'(Kanun koyma) Hakkına sâhib olan" demektir.

Bu sebeble, Allah'a mahsus olan: Kulları hakkında adil ve kamil kuralları koyma Hakkını kullananlar ve Allah'ın helal-haram çizgilerini, dost-düşman ölçülerini tanımayanlar, Allah'ın ulûhiyyet ve rubûbiyyet sıfatlarına şerîk koşmakla bir nev'i kendilerini Rabler yerine koyuyorlar.

مِنْ دُونِ اللّهِ : "Allah'dan başka."

 فَاِنْ: "Eğer, şâyet."

تَوَلَّوْا : "Dönerlerse, yüz çevirirlerse." Yani: "Ey Rasûlüm! Ehl-i kitâb, bütün Enbiyanın ve semavî kitâbların ittifak ettiği, ‘Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım ve Allah'ı bırakıp ba'zımız ba'zımızı Rabler edinmesin' sözüne da'vetinden ve bu sözün hulâsası olan İslâm dinîni kabul ve İslâm dinînin alâmeti olanلَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ  kelime-i kudsiyyesini ikrar etmekten i'râz ve itiraz edip yüz çevirirlerse."

تَوَلَّوْا :  "Arkaya dönüp geri gitmek, yönünü ters çevirmek", kısaca "geriye dönüş" demektir. Evet,  Kur'ân'ı terk eden ileriye değil,  geriye gider. Tevhîdden uzaklaşmak geriye dönüştür. Dünyanın durumu buna şâhiddir ki; insanlık, İslâmiyyeti terk ettiği  zaman sürekli geriye dönmüş, vahşete düşmüş, câhiliyye devrini yaşamaktadır.

 فَقُولُوا: "O hâlde siz onlara (ehl-i kitâb olan Yahûdî ve Hıristiyanlara) deyiniz!"  Hitâb, başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere bütün Müslümanlaradır.

 اشْهَدُوا: "Ey ehl-i kitâb! Siz şâhid olunuz!"

 بِاَنَّا: "Muhakkak ki bizler."

 مُسْلِمُونَ: "Müslümanlarız." Yani, bizler, bütün Embiyanın ve semavî kitâbların ittifak noktası olan "Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi şerîk koşmayalım ve Allah'ı bırakıp ba'zımız ba'zımızı Rabler edinmesin" sözüne bağlıyız. Sizler ise ey ehl-i kitâb olan Yahudi ve Hıristiyanlar! Bu sözden uzaklaştınız. Ahbâr ve ruhbanların yozlaştırdığı Yahûdîlik ve Hıristiyanlık yolunu terk edip de İslâmiyyeti kabûle yanaşmadınız. İslâmın temel esası ve bütün peygamberlerin ortak da'vâsı olanلَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ kelime-i tevhidini ikrardan kaçındınız. Bu sebeble ehl-i küfür ve ehl-i şirk sınıfına katıldınız.

.................................................................................................................................

Sn Müftü Bey:   

Ara sıra çok hikmetli ve isabetli vecizelerinden bahsettiğiniz, ama nedendir bilinmez, mübarek ismini anmaktan ve hayırla yad edilmesine vesile olmaktan çekindiğiniz ve "bir İslam büyüğü" deyip geçtiğiniz Üstat Bediüzzaman Hazretleri de 26. Mektup 4. mebhasta, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Semavî olan Kur'ana kulak vermeden, özellikle risalet-i Muhammediyye (asm)'ı tasdik etmeden ve Kur'ana tabi olup teslimiyet göstermeden;  tevhide ulaşmak ve ehl-i necat olmak imkânsızdır. Üstat Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Mektubunuzda "Mücerred Lâ ilahe illallah kâfi midir? Yani Muhammedü'r-resulullah denmezse ehl-i necat olunabilir mi?" diye diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:

"Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biribirisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya'dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sa'dî-i Şirazî gibi derler:

 ‘Ey Sa'di! Muhammed'in yoluna ittiba etmeden necat bulmak muhaldir.'

"Hem demişler. ‘Muhammed'in yolundan başka bütün yollar kapalıdır.'

"Fakat, Peygamber'i işiten ve da'vasını(n ne olduğunu) bilen adamlar O'nu tasdik etmezse, Cenab-ı Hakk'ı tanımış olmaz. O'nun hakkında, yalnız La ilahe illallah kelamı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade etmiş sayılmaz. Çünkü, bu hal, bir derece medarı özür olan cahilane bir adem-i kabul değil, belki o kabul-i ademdir ve o inkardır. Mu'ciziyatıyla, asarıyla kainatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhisselatü vesselamı inkar eden adam, elbette hiçbir cihette, hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah'ı tanımaz."

Ve yine Muhakemat 3. makalede:

"Bu kelime-i şehadetin iki kelamı birbirine şahidi sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, uluhiyyet, nübüvvete Bürhan-ı limmidir. Muhammed Aleyhisselam, Sani-i Zülcelale zatıyla ve lisanıyla Bürhan-ı innidir." Uyarısında bulunmaktadır. Münazaratta ise:

"‘Kafir'in iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri, ‘dinsiz ve münkir-i Sani' ' demektir. Şu ma'na ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye hakkımız yoktur.

"İkincisi, ‘Peygamberimizi ve İslamiyeti münkir' demektir. Şu ma'nada onlara ıtlak hakkımızdır." Sözleriyle gerçeği ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak:

Değerli Müftümüz.

Size yakışan ve esas lazım olan; resmiyette en yetkili din görevlisi olarak, İslami gerçekleri tebliğ ve tavsiye sorumluluğu ve onurudur.

Yoksa; Ilımlı İslamcıların, diyalogcu safsatacıların, AB ve ABD aşıklarının keyfine, zaten yeteri kadar dumura uğratılmış Müslümanları daha da "laytlaştırma, ve yamuklaştırma memurluğunu" biz reva görmüyoruz, sizin de görmeyeceğinizi umuyoruz...

Selam ve saygılarımızla...

 

 



[1] Enfal: 60

[2] Meryem:12

[3] Hutbei Şamiye

[4] Ali İmran: 64


Bu yazarin diger makaleleri

  TASAM ( Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) Başkanı; Deneyimli, dengeli...
Devami
   "Her kavmin bir hadisi (hidayet rehberi ve mehdisi) vardır."[1] ...
Devami
  Hikmet Çetinkaya from Cumhuriyet (a center-left Turkish daily newspaper)...
Devami
  Public: is an Arabic word and means people, community,...
Devami
Birçok internet sitesinde yıllardır yayınlandığı ve hiç kimsenin yalanlama ihtiyacı...
Devami
Ergenekon çetesine Milli Çözüm eklyenin de Gülün çirkefte işi ne? Bize örgüt diyenin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4796

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR