Reklam
Reklam
Reklam

DOĞU-BATI MEDENİYETİ VE TÜRKİYE'NİN TERCİHİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

"O (Allah) iki doğunun da rabbidir, iki batının da rabbidir"[1] ayeti bize;

a- Batı dünyasının: 1- Avrupa 2- Amerika olarak iki bloktan oluşacağını

b- Doğu aleminin ise: 1- İslam coğrafyası 2- Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve diğer Asya toplulukları olarak yine ikiye ayrılacağını hatırlatmaktadır.



[1] Rahman: 17



Ayette de açıkça belirtildiği gibi:

c- "İki doğu" ve "iki batı", fıtrat psikolojisi ve hayat felsefesi bakımından birbirinden farklıdır.

d- İki batı; Avrupa ve Amerika, temel ve genel dünya görüşü bakımından aynı değer ve düşüncelere sahip olmakla beraber, emperyal rekabetler ve küresel dengeler açısından gözlenir bir yarışma ve kapışma süreci yaşamaktadır.

e- İki doğu; İslam dünyası ve diğer Asya toplulukları ise: inançlarının ve hayata bakış açılarının farklı olmasına rağmen, yakın tabiatları ve hayat tarzları onları Batının (Avrupa ve Amerikanın) emperyalist baskılarına ve Siyonist saldırılarına karşı ortak davranmaya mecbur bırakmaktadır.

f- Ayette "iki doğu"nun önce zikredilmesiyle: Doğu medeniyetlerinin daha insani ve vicdani temellere dayandığını ve ilahi prensiplere yatkınlığını çağrıştırmakta: Şeytani ve şerli düşüncelere sahip Batı medeniyetlerinin taklit yoluyla değiştirilip dejenere sonucu ortaya çıktığına işaret olunmaktadır.

g- Ama, ayette de özellikle ve tekraren vurgulandığı gibi. İki doğunun da, iki batının da hakiki Rabbi ve sahibi, Allah'tır. Her iki medeniyetin nöbetleşe dünya hâkimiyetine, imtihan gereği imkân ve iktidar veren Cenabı Haktır. Her şey onun ezeli takdir planının bir parçası ve programıdır.

Batı genellikle, güce ve kuvvet üstünlüğüne dayanan, fırsatçı, menfaatçı ve istismarcı medeniyetler oluşturmaktadır.

Doğu ise, Hakka ve hayra dayalı daha insancıl medeniyetler doğurmaktadır. Kim bilir, "doğu" ismini alması sadece güneşin doğup batışıyla ilgili değil, belki de bu adil ve asil medeniyetlerin beşiği olmasındandır.

h- Batının sinsi ve hayvani şehvetleri tahrik edip nefisleri çekmesi, haksızlık ve ahlaksızlık yüzünden içten çürüyüp çözülmesi, vahşi işgal ve istilalarına karşı doğunun dirilip derlenmesi ve işbirliğine mecbur kalıp giderek güçlenmesi ve sonunda Almanya ve Japonya'nın da malum ve mel'un merkezlerinden 1. ve 2. dünya savaşının intikamını alma niyetiyle Doğu cephesine destek vermesi, Doğu merkezli yeni bir medeniyetin doğuşuyla sonuçlanacaktır.

İşte Batılı zihniyetin, yani AB ve ABD medeniyetinin barbarlığını, bayağılığını, bencil ve basit anlayışını yansıtan ve İstanbul'un işgali sırasında yaşanan canlı ve çarpıcı bir örnek.

Meşhur yazar ve düşünür İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey bizzat yaşadığı olayları şöyle anlatıyor.

Batı gâvurunun kafa yapısı ve Tarihi Belgeleri Tuvalet kağıdı olarak kullanması;

İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey, hayatındaki en önemli hadisenin, mütareke yıllarında geçtiğini belirtmekte ve şunları söylemektedir:

Batı Gavurunun Barbarlığı ve Tarihi Belgeleri Tuvalet Kağıdı Olarak Kullanması...

Bu büyük muharrir sahip olmakla övündüğü Emin Paşa Konağı'nın eşi bulunmaz nadide eserlerle, el yazması kitaplarla, edebiyat ve musikinin meçhullerini çözecek vesikalarla dolu olduğu bilinmektedir. İşte İbnülemin'in hayatının en mühim ve acı hadisesi bu konakla ilgilidir.

İbnülemin Bey Batı medeniyetinin ne olduğunu gözler önüne seren bu ibretlik ve hazin hikâyeyi şöyle nakletmektedir:

"Umumi Harbdeki mağlubiyet üzerine devlet ve milletin uğradığı musibet ve Mütarekenin yüklediği zillet, kalblerde vatan ve millet aşkı taşıyanları canlarından bezdirdiği sıralarda bir Cuma sabahı birkaç Fransız zabiti ve neferi ile bizim askeri ve zabıta memurlarımızdan üç beş kimse kapımıza dayandılar. Fransız işgal kuvvetleri kumandanlığınca evimizin işgaline karar verildiğini, yirmi dört saat içinde tahliyesini tebliğ ettiler.

Sonradan öğrenildiğine göre Bekirağa bölüğünde tutuklu bulunan bir asırlık dostlarımız Said Halim ve Abbas Hilmi Paşalarla diğer bazı ahbaplarımızı sık sık ziyaretimiz, bu işgale sebep olmuş ve işgal, içimizdeki fesatçılar tarafından tertip olunarak Fransızlara buyurun, denmiş.

Fransızlar, verdikleri mühletin sonunda bizi cebren çıkardılar. Yarım asırdan beri ikamet olunan ve Süleyman Nazif merhumun, bir makalede bahsettiği veçhile bazı erbab-ı kemal tarafından "Darülkemâl" (olgunlar konağı) namı verilen bir evin yirmi dört saatte tahliyesi nasıl mümkün olurdu?

Binlerce cilt kitabı ihtiva eden dolaplar ve raflar, bir oda dolusu eski ve yeni gazete ve mecmua koleksiyonları, çok nefis ve değerli eşya ve malzemeleri, antika sanat eserlerini ve saireyi yirmi dört saatte değil, en müsait zamanda bile üç dört günde taşımak ve özellikle o gün İzmir'i Yunanlılar istila ettiklerinden -alamet-i matem olarak- İslâm dükkânları kapalı, arabalar işlemekten yasaklı, taşınacak ev bulmak imkansız ve şiddetle yağmur yağmakta iken nereye ve nasıl nakledilebilirdi? Vaktiyle babamızın pek çok iyiliğini gören bir komşumuzun evindeki boş odalardan birini yahut bodrumu biraz eşya koymak üzere kira ile bize vermesi hakkındaki ricayı, malesef o evin hanımı kabul etmedi. Fakat birkaç sene sonra taşraya giderken bütün eşyasını bizim eve yerleştirmekten de sıkılmadı. Eşyanın taşındığını gören pek eski komşularımızdan bir hanım, fena halde sinirlenerek onun yaptıklarına karşılık olmak üzere eşyanın reddedilmesi için ısrar ettikte merhametli ve mürüvvetli annem: "Onlara öyle, bize böyle yapmak yakışır" diyerek getirilen eşyayı kemal-i nezaketle kabul ve senelerce muhafaza etti. Allah rahmet eylesin. Kitaplarla, eşyamızı Bayezid'deki Umumi Kütüphanenin yanındaki boş daireye konmasını, Kütüphanenin müdürü İsmail Saib Efendi, Maarif Müsteşarı Reşat Halis Bey'e söylemiş; Müsteşar, yalnız kitapların konmasına müsaade etmiş. "Bahşeyledik atasını veçh-i abusuna" yani, "gönülsüz ikramını, nursuz yüzüne çarptık" mısrasını okuyarak müsaadesini reddettik.

Küçük kardeşim Mehmet Selim, zatürreeden muzdarip olarak dehşetli bir ameliye geçirmişti, henüz yatakta idi. Fransız kaymakamı, eşyanın kaldırılmasını yahut evde bırakılıp dolap ve sandıkların kilitlenmesini söylediğinden gazete ve mecmua koleksiyonlarıyla iki büyük ambar dolusu yazma ve basma ciltsiz kitap ve risale, tarihi ve önemli evrak, büyük ve zarif kitap dolapları, masalar ve birçok eşya evde bırakılıp kilitlendi ve zabitler tarafından defterleri yapıldı.

Kitap, levhalar ve ayinelerin bir kısmı bin zahmetle tedarik olunan arabalarla evkaf müzesinde ki boş bir mahzene ve ev eşyasının kabil olanları Babıâli civarında bir eve naklolundu. Şiddetle yağan yağmurdan bunların ne hâle geldiğini söylemeğe lüzum yoktur.

... Büyük bir üzüntü ve ümitsizlikle tekrar ederek Mekke'den çıkarılan İslam Muhacirleri gibi perişan bir halde yuvamızdan uzaklaştırılıp her suretle mağdur olduk.

Fransız askeri -amirlerine emanet edilen- kıymetli kitaplarımızı ve eşyamızı yağma ettikleri gibi bir müddet sonra onlar çıkıp yerlerine gelen İngiliz askerleri de asar ve eşyanın bakiyesini miras malı gibi aldılar, sattılar ve memleketlerine de götürdüler. Ardından yine Fransızlar geldiler. Maison Jaune'nin: Sarı ev namını verdikleri evimizi istedikleri gibi kullandılar. Afrika'daki müstemlekat ahalisinden askerler ve yamyamlar, Bolşeviklerden kaçan Rus mültecileri ve civar köylerden savuşan Rumlarla her nevi hayvanlar sokuldu. Bu kadar haşerenin, evi ve eşyayı ne hâle koyacaklarını izaha hacet var mı?

Süleyman Nazif merhum -kalbe aşına bir mürşit lisanına yakışacak surette- "Onlar kalbine giremediler, evine girdiler" dedi. Savaşın bitirilmesi demek olan Mütarekeden sonra -kendi işiyle meşgul olan- ahalinin evini cebren işgal ve eşyasını yağma etmek, harbin devamı demektir. Bu halde Mütareke lafzı murad bir kelimeden başka bir şey değildir. Yahut Mütarekenin diğer mânâsı muharebedir. Bu nasıl medeniyettir, nasıl adalettir, nasıl milletler ve devletler hukuk kaidesidir?

Bir buçuk sene meskenimizden zorla çıkarılıp malımızdan mülkümüzden mahrum bırakıldık. Tahliye için hükümetçe mükerreren teşebbüs edildi, faidesi görülmedi. Nihayet Galatasaray Lisesi Müdürü Salih Arif Bey merhum -Lisedeki Fransız muallimler vesayetiyle- evi tahliye ettirdi. Bizi dilşad etti. Allah da onun ruhunu şad etsin.

Evimiz, dört duvardan ibaret denilebilecek bir halde harap ve içi tamamıyla boş olarak bize teslim edildi. Yazma kitap sahifelerinin ve bazı mühim evrakın nerede kullanıldığını söylemekten hayâ ederim. (Tuvalet kağıdı ve temizlik malzemesi olarak telef edilmiştir.)

Garp medeniyetinin ne demek olduğunu zaten bilirdik. Bu defa daha iyi öğrendik..." (İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Hoş Sadâ- Son Asır Türk Musikişinasları, İstanbul 1958.)[1]

Reşat Nuri Erol'un güzel tespitleriyle: "Batı ve Doğu'da yönetim" farklıdır

Batı (yani kuvvete dayalı) devlet modelinde merkezî bir güç vardır. Bu güç devleti oluşturmuştur. Devlet ülkeyi eyaletlere veya illere ayırır. İlleri ilçelere ve bucaklara ayırır. Bucakları muhtarlıklara veya semtlere imkân tanır. Halkın aile kurmasına izin verir. Böylece devlet mutlak ve merkezi gücü oluşturmaktadır. Bu mutlak güç sadece bir şeyi yapamaz; kadını erkek, erkeği kadın yapamaz. Bunun dışında her türlü güce sahip bulunur. Bu merkezî devlet önce site devletleri olarak oluşur. Sonra site devletleri aralarındaki savaşlar sonucu şehir devleti kurulur. Sonunda ulus devleti oluşur. Ulus devletleri de birbirleriyle yaptıkları savaşta diğer devletleri hâkimiyetleri altına alır ve imparatorluklar oluşur. Batı feodal düzenden sonra önce krallıkları oluşturdu. Sonra bu krallıkları yıktı, demokratik ulus devletleri oluşturdu. Şimdi de Avrupa Birliği benzeri büyük devletler oluşturuyor. 

Merkezî gücün nasıl oluşacağı hususunda geliştirilmiş teoriler vardır. İbni Haldun'a göre merkezî güç asabeye yani soya dayanmaktadır. Bir anne babadan doğup çoğalan kabile önce kendi içinde sıkı bir disiplinli yönetim oluşturur. Giderek güç olur. Sonra o güç diğer kabileleri hâkimiyeti altına alınca devlet oluşur. Büyür, yaşlanır ve sonunda parçalanıp yok olur. Adam Smith ise bunun ekonomiyle oluşması gerektiğini ileri sürmüş, devletin ekonomiye müdahalesine şiddetle karşı çıkmıştır Kapitalistlerin mantığı budur. Serbest bırakalım, zenginler yarışsınlar, sonunda tekel oluşsun, o tekel kuvvet olsun ve merkezî bir yönetim kursun anlayışını savunmuş ve bu günkü zalim sömürü düzeninin ortaya koymuştur.  Karl Marx ise bunun işçilerin birleşmesiyle oluşmasını istemiş, isyan ve ihtilalle yapılması gerektiğini savunmuştur. Yirminci yüzyılda ise diktatörlerin tanrılaştırılması ile de bu işlerin başarılacağı savunulmuş ve çağdaş firavunlar uydurulmuştur. Hâsılı, Batı devlet modelinde önce devlet oluşmakta ve her türlü güç onun elinde bulunmaktadır. Ardından devlet alt örgütlenmeyi yapmakta ve onlara istediği hakları vermekte, istediği görevleri yüklemektedir.

Oysa Doğu (yani hakka dayalı) devlet düzeninde sistem tam tersine işlemektedir. Her şeyden önce hak sahibi olanlar "insanlar"dır. Aile doğal bir yapıdır, kendiliğinden zorunlu olarak oluşmaktadır. Aileler birleşerek aşiretlerini yani ocaklarını kurmaktadır. On civarında aileden oluşan bu aşiretler birlikte yaşama kurallarını kendileri koyarak birlikte yaşamaktadır. Çalışmak zorunda oldukları ve aşiret içinde üretmek mümkün olmadığı için kabile içinde birleşerek bucaklarını kurmaktadır. Burada site devletleri ortaya çıkmaktadır. Tüm yasaları -ceza yasaları dahil bütün yasaları- bunlar koymaktadır. Kendi aralarında yargılayıp karar almakta ve uygulamaktadır. Bucaklarda hakem kararlarına uymayanlar oluyor. Bunlar eşkıyalıkla saldırılar yapmaktadır. Bucaklar birleşip merkezî bucaklar oluşturuyor ve bu merkezî bucaklara verilen vergiler karşılığı o ilin güvenliği sağlanmaktadır. Ne var ki dış saldırılara karşı il çapında örgütlenme yeterli olmamaktadır. Bunlar da birleşerek devleti oluşturmaktadır. Böylece en büyük güç oluşur. Aynı dili konuşmayanların ortak savaş yapmaları mümkün olmadığı için silahlı en büyük güç devlettir. Bununla beraber ortak sorunları çözmek için de devletler birliği oluşmaktadır.

Şimdi burada açıkça iki düzen arasındaki fark ortaya çıkıyor. Birinde yani Batı devlet modelinde mutlak güç merkezdedir, devlettedir. Devlet yerel yönetimlere istediği kadar haklar vermekte, işine geldiği kadar görevler vermektedir. Böylece kişilerin de hakları ve yaşam standartları devletin atıfeti sebebiyle meydana gelmektedir. Ne isterlerse kişilere o haklar tanınmakta, onlara istedikleri vecibeler yüklenmektedir. Mesela zorla askere götürebilmektedirler. Oysa Doğu devlet düzeninde asıl hak sahibi olanlar kişilerdir. Kişiler ortaklıklar kurmakta, hangi konularda anlaşmışlarsa ocaklarına, bucaklarına, illerine ve devletlerine o görevleri vermektedir. Kişi ona göre yetkilerle donatılmakta, sorumlu tutulmakta ve bu amaçla vergisini vermektedir. Merkeze temsilcileri göndermekte ve ortak işleri onlara yaptırmaktadır. (Böylece yerel yönetimle genel-merkezi yönetim arasında bir denge kurulmaktadır.

Batı'da devletin doğal hakları vardır, hepsi onun elindedir, istediği gibi dağıtmaktadır. Doğu'da ise kişi doğal haklara sahiptir. O haklarından bir kısmından vazgeçerek, devlete vermekte, onları kullandırarak işlerini görmektedir. Batı'da kişiler devletin kuludur. Doğu'da ise merkez halkın hâdimidir, ‘hâkim devlet' yerine ‘hâdim devlet' vardır.

Batı'da, Doğu'nun etkisiyle oluşan fikirlerle devletin yanında kişilere de bazı doğal hakları tanımayı savunmuşlar ve buna ‘insan hakları' demişlerdir. Yani devletin yanında kişilerin de hakları olsun demişler ve insan haklarını sahiplenir görünmüşlerdir. Doğu'dan bazı maddeleri bozarak kopya etmişlerdir. Oysa Doğu'da hak sahibi olan devlet değil, insanlardır. İnsanlar istedikleri kadarını merkeze devrederek ortak işlerini gördürmektedir. Bu sebepledir ki ‘insan hakları' istismarına fırsat tanımıştır, çünkü bütün haklar zaten insan haklarıdır. Usulde yegane hak sahibi ve mükellef kabul ettiği kimse Âdemoğludur, yani insandır. Herkes hak sahibi sayılmıştır. Tüzel kişilerin hakları ile başkanın hakları birleştirilmiştir.[2]

Osmanlı'nın çözülmesi Batı medeniyetini taklit ve tatbik etmekle başlamıştır.

Özerk yönetim, Tanzimat'ın çözülmeye karşı öngördüğü tedbirdi. Girit'te uygulandı ama sonuçta ada kaybedildi. Berlin Konferansı'nda kabul edilen statüyle de Osmanlı Balkanlar'dan koptu.

Osmanlı Devleti'nin her dönemde ayrıcalıklı gördüğü 'hidiv' marifetiyle yönettiği Mısır ve 'han' idaresindeki Kırım hariç tutulursa kısmi nitelikte özerklik tanıdığı ilk yer Girit'tir denilebilir.

İmparatorluğun bütün çabası 1822'lerden itibaren sürekli isyan ve bastırmaya sahne olan Girit'e Avrupa devletlerinin müdahil olmasını engellemek, sorunun imparatorluğun 'iç meselesi' olarak görülmesini temin etmekti. Zira Süveyş Kanalı dolayısıyla adanın stratejik önemi artıyordu. Ancak ne kadar arzu edilirse edilsin bu konuda başarılı olunamadı.

Avrupa devletleri her vesileyle, özellikle Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra telkinlerini baskıya dönüştürerek Girit'i İstanbul'un kontrolü dışına çıkarmak istediler. Vilayet Nizamnamesi çıkarıldıktan sonra Ali Paşa'nın bulduğu özerklik son deneme oldu.

Sadrazam Âli Paşa 6 Ekim 1867'de Girit'e giderek hazırladığı ıslahat programını açıkladı. Buna göre, Vergiler önemli ölçüde azaltılacak, valinin yanında biri Müslüman, diğeri Hıristiyan olmak üzere iki danışman bulunacak, yerel ve genel meclisler kurulacak, bunların üyeleri Müslüman ve Hıristiyanlardan seçilecek, ada gerektiği kadar sancaklara ayrılacak ve bunların başına getirilecek kişilerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan olacak, resmi yazışmalar Türkçe ve Rumca olmak üzere iki dilde yapılabilecekti. Sonuç malum, Girit 1908'de Yunanistan'a iltihak etti. Osmanlı'nın itirazı, hukuki süreci uzattı biraz ama fiili durum 1912'de resmen tescil edildi.[3]

Dr. Nejat Tarakçının bazı ilmi ve gerekçi tespitleri, Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri ve strateji konusunda, akıllı ve sağlıklı ipuçlarını göstermektedir.

Ama sonunda, çözüm reçetesi olarak, Türkiye'nin ya ABD'nin yedek lastiği ve basit bir işbirlikçisi olmayı veya Rusya'nın himayesine sığınmayı önermesi, yani bir nevi ölümlerden ölüm beğendirmesi, ama nedense Türkiye Cumhuriyeti ve İslam alemine önderlik yapacak tarihi ve talihli potansiyelini harekete geçirip Lider ülke konumuyla, Rusya, Çin ve Güney Amerika'yı da yanına alarak tüm mazlum milletlere kol kanat gerecek, 54. hükümetin başbakanı Erbakan Hoca'nın D-8 girişimi gibi onurlu ve olumlu projelerini ağzına almaktan bile çekinmesi, hem insanı hayrete düşürmektedir. Hem de, Jeopolitik Dergisinin: sorunları doğru söyleyip, ama sorumluluklarımızı ve çözüm yollarını eksik ve yanlış göstermek yoluyla, yine emperyalist ve Siyonist dünya düzenine dolaylı hizmet etme gayreti mi güdülmektedir? Sorusunu akla getirmektedir.

Amerikan imparatorluğu gölgesindeki Türkiye'nin seçenekleri

ABD Nedir, Ne Değildir?

ABD, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğundan sonra dünyanın ikinci "Otarşik" (her bakımdan kendine yeterli) devleti olarak 1776'da dünya sahnesinde yerini aldı ve 2006 yılında kuruluşunun 230.  yıldönümünü kutladı. ABD, kuruluşunu takip eden 100 yıl boyunca dünya meselelerinden uzak durarak iç dinamiklerini geliştirmeye çalıştı. İki okyanus arasındaki bu "Kıtasal Devlet" sahip olduğu doğal zenginlikler ile kısa zamanda dünyanın en güçlü ülkelerinden biri yapıldı. Avrupa ve Asya'dan kıtaya akan insan ve beyin göçü ile Osmanlıdan bu yana dünyanın "çokuluslu ve çok kültürlü" ikinci devleti meydana çıktı. İç savaşı takiben Anadolu'daki Likya Medeniyetini örnek alan bir siyasi ve idari yapılanma ile dünyada özgün bir yönetim sistemi kurmayı başardı. Kabına sığamayan ABD, emperyal faaliyetlere başladı. 1853'te Japonya'ya, 1898'de Filipinler'e el attı. Daha sonra adalar grubunun tamamını aldı. Marianas'ın güneyindeki, Manila yolu üzerinde bulunan Guam, ele geçirildi. Buna Hawai, Wake Adası ve Filipinler eklendi. Başlangıçta ABD idari, hukuki ve ekonomik sistemi, öncelikle bireyi esas alan sosyal ağırlıklı bir doktrine dayanmaktaydı. Ancak ekonomik gücü yanında teknolojik ve askeri gücü de artan ABD, ülkedeki dev silah, kimya, petrol şirketlerinin zorlamasıyla emperyal bir sistem haline ulaştı. Bu nedenle yönetimde "Finans Kapital"in hegemonyası öne çıktı. Böylece devlet-birey ilişkisinde Finans-Kapital(F-K) birey karşısında üstünlüğü ele aldı. (Bu finans kapitalizmin arkasında ise, Siyonist Yahudi aileleri bulunmaktaydı.) Buna paralel olarak politik yapıyı ve yönetimi belirlemede de bu güçlerin istek ve çıkarları ön plana çıktı. Bugün ve geçmişteki ABD yönetim ve politik sistemi içinde, zamanında petrol, silah ve finans sektöründe görev almış veya emekli olduğunda görev alan çok sayıda politikacı ve yüksek bürokrata rastlayabilirsiniz.

Her iki dünya savaşında Avrupa'yı istiladan kurtaran ABD, aynı zamanda Uzakdoğu ve Ortadoğu kaynaklarının Batı kontrolünde kalmasını sağladı. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ve yaklaşık 50 yıl süren Soğuk Savaş dönemindeki Batı-Sovyet çekişmesi yüzünden Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Türkiye gibi kalkınmakta olan ülkeler çok acılar yaşadı. Her iki taraf da, bu ülkelerin hiç bir zaman tam anlamıyla ekonomik gelişme ve kalkınmalarına fırsat tanımadı. Maalesef, Atatürk'ten sonraki Türkiye yaptığı bir dizi ikili anlaşmayla eğitimden ekonomiye, tarımdan güvenliğe kadar tam anlamıyla ABD hegemonyasına kaydırıldı. Kendi kendini yönettiğini zanneden Türkiye, global ve bölgesel güç çatışmaları nedeniyle, Batı bloğunda yer almak zorunda kaldı. 5 Nisan 1946'da ABD'ye ait Missuri adlı geminin İstanbul'u ziyareti ile başlayan ABD-Türkiye tek taraflı "stratejik ilişkileri" 1974 sonrası ambargo dönemi hariç, 2000 yılına kadar inişli çıkışlı da olsa iyi bir seviyede cereyan etti. 2003'de Irak harekâtı için Türk topraklarının kullanılmasına izin verilmemesini takiben, Süleymaniye'de Türk askerlerinin tutuklanması ve PKK'ya karşı ABD'nin kayıtsız kalması, ABD-Türkiye ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi. ABD'nin Türkiye'deki saygınlığı tarihteki en kötü duruma geriledi. ABD'nin Irak'taki başarısızlığına ilave olarak, yükselen ve tırmanan İran-ABD gerginliği ortamında, ABD-Türkiye ilişkileri global ve bölge dengeleri acısından son derece kritik bir aşamaya gelmiştir.

ABD'nin Global Doktrini

19.yüzyıl ortalarından itibaren emperyal politikalar izlemeye başlayan ABD, ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetlerin karşı denge oluşturması nedeniyle, global politikalarında daha katılımcı, daha dengeli ve dolaylı stratejilere yer verdi. Ancak Soğuk Savaş sonrası Amerikan stratejileri giderek doğrudan ve pervasız bir karakter kazandı. Zamanın Savunma Bakanı Dick Cheney ve arkadaşı Paul Wolfowitz ve Lewis Libby tarafından 1997'de hazırlanan Savunma Planlama Kılavuzu (Defense Planning Guide)'nda Ortadoğu için şunlar yazılıydı: Savunma Stratejimizi yaparken temel kaygımız, bizimle boy ölçüşmeye kalkacak bir süper gücün ortaya çıkmasının önünü kesmektir. Hammaddeleriyle bir dünya gücünün yaratılmasına hizmet edebilecek bu bölgeye, bize düşman bir gücün egemen olmasına engel olmalıyız. Görüldüğü gibi ABD'nin 2001'den çok daha önce Irak'a saldırı niyeti olduğu anlaşılmaktadır. Böylece, ABD Global Doktrininin; finansal, ticari, teknolojik ve askeri yönden dünya liderliğini sürdürmek, kendisine rakip olabilecek devlet veya devletler grubunun aktif hale gelmesini önlemek olduğu açıkça görülmektedir. Bu temel doktrin çerçevesinde ABD'nin iç politik yapılanmasını iki ana parti (Cumhuriyetçi ve Demokratlar) ve Pentagon (Askeri cephe) oluşturmaktadır. Uluslararası dış politik yapılanması ise; Avrupa Birliği, NATO, ASEAN, APEC gibi uluslararası kuruluşlar ile ikili işbirliği anlaşmaları çerçevesinde oluşmaktadır. Bu temel doktrin çerçevesinde oluşturulan ana strateji için, güç ve kaynak olarak üç temel unsur kullanılmaktadır. Bunlar;                                       

·  Finans-Kapital Sistemi

·  Petrol Endüstrisi

·  Silah sanayidir

Birbirlerine entegre ve etkileşim içinde çalışan, Petrol ve Silah endüstrisini, bunlardan bağımsız konumdaki F-K Sistem kontrol etmekte ve yönlendirmektedir. En tepede F-K bulunur, diğer unsurlarsa, birbiriyle içice geçmiş hissedarlık ilişkileri ve diktatörlükler yoluyla F-K'e eklemlenir. F-K, bankacılık ve sigorta sektörünü kontrol ederek global sermayeye yön verir. İnanılmaz büyüklükteki servetleri kontrol eden dev petrol tekelleri, bu serveti kasasında tutan F-K Sistemin bankalarına girift bağlarla bağlıdır. Yüz milyarlarca dolar, Londra; Frankfurt, Paris, Newyork ve özellikle ABD'deki Citicorp, Bankers, Trust, Manufactureres Hanover, Chemical Bank; Morgan Guaranty, Chase Manhattan vb. gibi bankalara hiç bir engelle karşılaşmadan ulaşmaktadır. Global ABD Doktrininin en önemli unsurları olan Silah ve Petrol Endüstrinin F-K ile nasıl bir işbirliği içinde olduğu şu anda yaşanmakta olan Irak örneğinde açıkça gözlemlenebilmektedir. Petrol şirketlerinin ne kadar güçlü olduğunu anlamak için, Exxonün dünyanın en büyük üçüncü şirketi olduğunu bilmek yeterlidir. Bu stratejinin ABD nezdinde ne anlama geldiği ve başarılı olması için hangi seviyede fedakârlıkların veya acımasızlıkların sergilenmesi gerektiği Vietnam, Afganistan ve Irak örneklerinde açıkça görülmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) haritalarının mimarı Amerikalı Albay Ralph Peters daha binbaşı rütbesinde iken şöyle yazmıştı: Amerikan ekonomisi adına, dünyanın güvenliğinin kalıcı olmasını sağlamak, Amerikan ordusunun görevlerinden biridir. Bu uğurda makul sayıda insan öldürmeye hazırız. 1996 yılında, CBS kanalındaki "60 dakika" programında zamanın Dışişleri Bakanı Madeleine Allbright'e şu soru sorulmuştu: Irak'ta 500.000 çocuğun öldüğünü duyduk. Hiroşima'da bundan daha az insan ölmüştü. Elde edilenler bu bedele değer mi? Allbright bu soruyu şöyle yanıtladı: Bu zor bir soru. Ama evet; elde edilenlerin ödenen bedele değdiğini düşünüyoruz. 2003'ten bu yana Irak'ta ölenlerin bir milyonu geçtiği dikkate alındığında, Amerikanın Global Doktrininin pervasızca uygulandığını söyleyebiliriz. Peki bunun neyin bedeli olduğuna veya neye değdiğine bir bakalım. Irak ve Afganistan'da, başını KBR/Halliburton ve Bechtel'in çektiği 10 Amerikan şirketi yüklenici olarak faaliyet göstermektedir. Halliburton ve Becthel daha Ekim 2003'te, yani, ABD'nin Irak'a saldırısından sadece 7 ay sonra 3.3 milyar doları geçen ihaleler kazanmışlardır Yaklaşık 70 Amerikan firması bu sözleşmelerden 8 milyar dolar kazanacak. Bu şirketlerin % 60'ının üst düzey yöneticileri, önceden Amerikan hükümeti ya da Pentagon için çalışıyorlardı. Ayrıca bu şirketler Bush'a seçimlerde yarım milyar dolardan fazla destek vermişti. Halliburton'un başında 2000 yılına kadar şimdiki başkan yardımcısı Dick Cheney bulunuyordu. Irak'taki inşa sözleşmelerinin çoğunluğunu Bechtel aldı. Şirketin çok uluslu Chevron-Texaco ile ilişkisi vardı. Şimdiki Dışişleri Bakanı C.Rice, 9 yıl önce Chevron'da yönetim kurulu üyesiydi. Bechtel'in yönetim kurulunda ise aşağıdakiler bulunmaktadır.

·  George Shultz; Reagan döneminin Dışişleri Bakanı, Nixon döneminin Maliye Bakanı

·  John McCone; CIA eski şefi

·  Casper Weinberger; eski Savunma Bakanı

·  Jack Sheehan; NATO eski Başkomutanı

Pentagon harcamalarında ise Northrop Grumman, Boeing, Raytheon, Locheed Martin, General Dynamics şirketleri başı çekmektedir. Bunlar, eski üst düzey yöneticilerini Bush hükümetine sokmuş durumdadırlar.













[1][1] Milli Gazete / Fahri Güven

[2] 19.12.2007 / Milli Gazete

[3] 18.11.2007 / Avni Özgürel / Radikal

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Ahlâk tahrip olunca lise gençliğinde alkol kullanımı yüzde 66'lara...
Devami
  AKP’NİN RANT HESAPLARI VE SEÇİM YANILGISI        Yeni seçim hazırlığı mıydı? İYİ...
Devami
Vahdet Gazetesi yazarı Mustafa Özcan, kendisini tenkit eden bir Milli Görüşçüye...
Devami
  İTİKADİ VE SİYASİ MÜNAFIKLIK VE İSLAMİ DÜZEN KARŞITLIĞI            Münafıklık; gerçekte İslam’ın bütün...
Devami
Elazığlı bir dostumuzun eline geçen ve zahmet edip gönderilen KALEM...
Devami
  ARAPÇA “MUKADDES” DEĞİL, AMA “MÜKEMMEL” BİR LİSANDIR          Bütün kavimlerin olduğu gibi,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4127

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR