Reklam
Reklam
Reklam

Levon Panos Dabagyan!ı DİNLEYELİM, DÜŞÜNELİM

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 



Bütün kutsi kitapların özü ve özeti ve tüm ulvi hakikatlerin hikmetli ifadesi olan Kur'anı Kerim:

"Tağuta tapınmaktan (Şeytani şahsiyetlere ve zalim sistemlere tabi ve taraf olmaktan) sakınan ve Allah'a içten ve samimiyetle yönelip bağlanan mümin ve müstakim kullarını övüp müjdelemekte ve bunları şöyle tarif etmektedir:

Onlar (her konuda, yazılan ve konuşulan) sözü  (dikkatle dinleyip) duyarlar (anlamaya çalışırlar, sonunda ise Kur'ana, akla ve vicdana en yakın bulduklarına) en güzel ve en gerekli olana tabi olup uyarlar"[1] buyurmaktadır.



[1] Zümer: 17 - 18



İslamiyet'i ve Türk Milliyetçiliğini yıpratmaya yönelik; Siyonist ve emperyalist mihraklar, kendilerini gizlemek için suçu Ermenilere ve Hıristiyan kesimlere atarak yeni bir kavga ve kargaşayı kızıştırmak peşindedir. AB hayaliyle ve Erasmus projeleriyle üniversite gençliğimiz resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen Batılılaştırılırken (Hıristiyanlaştırırken demiyorum. Mevcut Batı uygarlığının bir Hıristiyan medeniyeti olmayıp, tam bir inançsızlık ve ahlaksızlık zihniyeti taşıdığını ve Hıristiyanlığın Siyonist Yahudilerce, özellikle ve uzun bir süreçte nasıl yozlaştırıldığını biliyorum. Hatta ilim ve hikmet erbabınca malumdur ki, Kur'anı Kerim "Yahud" kavramıyla Siyonist ve ateist Kabalistleri; "Nasara" kavramıyla da emperyalist ve meteryalist Haçlı zihniyetini kastetmiş, iyi niyetli ve istikametli Yahudi ve Hıristiyanları pek çok ayetle ve özellikle ayırmıştır.)

Birtakım kilise ve misyonerlik faaliyetleri üzerine dikkatleri yoğunlaştırıp ve toplumu bunlarla uğraştırıp altımız oyulurken; Levon Panos Dabagyan gibi samimi ve birikimli vatansever vatandaşlarımız, cesaretle bu kirli oyunları ve piyonları deşifre etmektedir. (Jak Kamahi Yahudisi'nin Türklüğünü, Ahmet Türk haininin Kürtlüğünü alkışlayanların Levon Panos Dabagyan'a Ermeni Türk dememizi hazmetmeleri beklenir)

4.1.2008 Tarihli Önce Vatan Gazetesindeki Yazısında Can Dündar'a Hitaben Şunları Söylemektedir:

"Türk Kuruluşları ve Türk Milleti hedef gösterilmiştir ve her şekilde dünya milletleri gözünde küçük düşürülmek istenmektedir!.. Bunu görememek için basiretsiz de değil tam mânâda kör olmak gerekir!..

İzmir'de Rahip'i bıçaklayan kişi, açıklamalarında şöyle buyurmuş ki, hemen her yetkilinin şapkasını önüne koyup düşünmesi lâzımdır. Çünkü, sıradan bir konuşma değil:

(Rahip Adriano Franchini'yi bıçaklayan Ramazan Bey, "Kurtlar Vadisi" dizisi ile Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayeti faillerinin toplumda kahraman gibi gösterilmesinden etkilendiğini belirtti ve "Böyle bir işe girersem, kahraman ve ünlü olurum diye düşündüm" dedi.)

Bütün bunlar şunu göstermektedir ve son derece hazindir ki: "Yıllar yılıdır, her daim bilhassa Hıristiyan dininden olanlar "Vatan haini, potansiyel düşman vs." ile suçlanıp durulur!. Haliyle milletimizin cahil olan kesimi tarafından; suçumuz olsun veya olmasın, hemen hepimiz de aynı potada görülmekte ve yanlış fikirlere kurban gitmekteyiz!..

Acaba, Osmanlı İmparatorluğu'nun; (1835'lerden itibaren yıkıma doğru itildiği yıllarda, ayaklananlar sadece: "Ermeni ve Rumlar" mıydı ve başka hiç bir azınlık veya çoğunluk diye vasıflandırılan zümrelerden kimseler yok muydu!..

Bu sualime hangi babayiğit cevap verecekse buyursun! Buyursun da nice misaller verebileyim!.. Mesele ne azınlık ve ne de çoğunluk meselesidir. Mesele doğrudan Türkiye'yi yıkabilmek meselesidir ve bunun için her ne lâzım ise yapılmaktadır!..

Türkiye'mizin bir bütün olduğunu, millet beraberliğinin bu bütünlüğü temelden perçinlediğini bilmek ve ona göre davranmak var iken, bizler kalkmış: (Azınlık, çoğunluk) lüksü ile yekdiğerimizi üzüp durmaktayız!..

Bizler azınlık da olsak, çoğunluk da olsak: (Aynı geminin insanlarıyız; batarsa birlikte boğuluruz. Selâmete erişirse birlikte kurtuluruz.) Ne bir eksik ve ne bir fazla: Hepimiz de tek vücut, tek yürek olmaya mecburuz. Çünkü bu aziz vatan hepimizindir!

Bir noktanın daha aydınlığa çıkması ve bilinmesi lâzımdır: (Yaralanan veya öldürülen kim olursa olsun, şayet "Ermeni veya Rum" olmuş olsaydı çoğu insan hiç mi hiç oralı olmayacaktı. Çünkü, bizler her daim Türk düşmanı olarak gösterilmekte ve Türk Milletine böyle tanıtılmaktayız!..

Yüce Önderimiz Atatürk bu yanlış durumu düzeltmek üzereydi ki, zamansız ölümü bunu önlemiş oldu!.. Anlatmak istediğim şu ki; 1936'dan, yânî, Atatürk'ümüzün hastalanıp, bir nevi kızağa çekilmesinden sonra, (Sakın aksini savunmaya kalkışmayın. Zira Yüce Önderimiz hakkında yeterli derecede malûmat sahibiyim.) İdareyi tedrici şekilde (adım adım) ele geçirenler: Çoğunluk-Azınlık meselesini yeniden hortlatmışlardır ki, bu durum (1940'lardan itibaren) adeta doruğuna çıkarılmıştır!."

Sn. Dabagyan: "Tarihçilerin Şeyhi İle Tarihçilerin Çömezi" yazısında ise şunları söylüyor:

"12 Kasım 2007 Pazartesi" tarihinde (MİLLİYET GAZETESİ) bir mülâkat okudum. Mülâkatı yapan bir Sayın Hocam! "İTİDAL" ÇAĞRISI ikazından sonra Türkiye'nin düşmanları dikkatlere çekiliyor ve (ÜÇ SALDIRGAN DÜŞMANIMIZ VAR) deniyor ve de peşinden sergileniyor:

(Türkiye'nin ittifak halinde üç saldırgan düşmanı vardır:

"YUNAN, ERMENİ ve AYRILIKÇI KÜRT CEPHESİ" AB, daima Yunan-Kıbrıs ortaklarının dümen suyunda Türkiye'yi içerden zayıflatmak, son kertede parçalamak siyaseti güder görünmektedir vs.)

Be hey Bay Prof! Türkiye'nin hakiki düşmanlarının kimler olduğunu sen gel de benim gibi Tarihçi Çömezlerden öğren ve bir takım politik kurnazlıklarla "şoven milliyetçiliği" yapma ve bil ki, sen istesen de, istemesen de: (BU AZİZ VATAN HEPİMİZİNDİR!) senin o densiz "azınlık yakıştırman da" sende kalır. Çünkü hiç kimse itibar etmez!..

İşte Türkiye'nin hakiki düşmanları:

(ABD, İNGİLTERE, FRANSA, İSRAİL)!?

Adlarını açıkça yazdığım bu devletler yıllardır ki, bizim ülkemizde hemen her nevi hınzırlığı yapmakta ve bütün dünyayı karşımıza almaya bizleri mecbur bırakmaktadırlar. İsbat mı istersin!.. İstemediğin kadar. Sadece günlük Gazetelerimizi takip et yeter. Bizlere her daim dost görünüp de bizleri arkamızdan vurabilmek için en uygun ortamı kollayan acaba hangi devletlerdir?... (PKK'nın ellerine geçen Amerikan silâhları acaba nasıl kanallarla aktarılmıştır?..)

ABD-VİETNAM HARBİ yıllarında, Vietnamlılara aktarılan Amerikan silâhlarının, bizzat Amerikan Silâh Fabrikatörleri tarafından Vietnamlılara satıldığı sonradan meydana çıkmış ve dünya basınına intikal etmiştir ki, Amerikan "Vietnam-Gazileri"ne ait çevrilen Amerikan filmlerinde dahi bunların çirkin izleri her daim kendisini gösterir...

O malûm fabrikatörler acaba hangi ırkın mensuplarıydı? Lütfen söyler misiniz? Çünkü sizin bunu iyi bilmeniz lâzımdır. Zira dünya çapında bir Tarihçi olduğunuza göre, bildiğiniz çok şey vardır!..

İşte siz bunları sergileyin: Ermeni'ye dil uzatmak, onu kötülemek Türkiye'de hiç de zor bir şey değildir ve zaten bunu başkaları yapıyor. Siz daha üst düzey meselelerle uğraşın.

Biz Ermeniler tarihin hiç bir döneminde Türk Milleti'ne karşı düşmanlık duymamış ve hasım görmemişizdir. Bizim düşmanımız sadece "İttihatçılar olmuş" ve zaten o mesele de kapanıp gitmiştir. Ama, hortlatmak ve iki milleti karşı karşıya getirmek isteyen bazı iblis devletler ve ülkemiz içindeki uzantıları, bizleri kışkırtıp durmaktadırlar. İşte asıl sorun bu noktadadır!...

Bir ayrı haberi de "15 Kasım 2007 Perşembe" tarihli (HÜRRİYET GAZETESİ'NDE) gördüm. Bu da PKK'nın muhtelif kanallardan silâh alışı mevzuu işlenmişti ve tabii ki "ERMENİSTAN'sız olmazdı." Ve zaten olmamış da. Haberdeki küçük bir pasajı aynen geçiyorum:

(... Raporlarda PKK'nın son durumu da ayrıntılı şekilde anlatıldı. Buna göre, PKK, ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından, son bir yıl içinde "Irak ve Ermenistan'da, "1 Milyon 800 bin dolar değerinde silâh satın aldı. vs.)

Evet, yanlış duymadınız: (Yarı aç Ermenistan PKK'ya silâh satıyor?!) Meselenin aslı ise şudur: (Irak kanalından ABD satıyor veya hibe ediyor. Ermenistan kanalından da "Federe-Rusya" satıyor veya hibe ediyor!...)

İşte meselenin aslı budur. Ama her ne hikmeti var ise haberlerin basına intikali daha değişik olmakta ve böylece habere heyecan (!) katılması istenmektedir!..

Zaten bu kendisine "Büyük Gazete" dedirten gazetenin gündeminden Ermeni hiç mi hiç düşmez!.. (Herhalde kurucu sahipleri ve velinimetleri olan Yahudi dönmelerini örtbas etmek için.. M.Ç.)

Türkiye ne hâle geldi bilir misiniz? Aynen şu olmuştur:

"Musevi'yi sev, Yunan'a söv"

"Ermeni'yi döv, Musevi'yi öv!"

Bunun dengeli politika ile herhangi bir bağı var mı, yok mu orasını bilemem ama, "Türkiye'nin siyasî hayatında bir dengesizlik olduğundan asla şüphe edilemez!..

Şu son "Hudut ötesi Harekâtı" bahsinde dahi kendi görüşlerimizi, kendi intibalarımızı, kendi araştırmalarımızdan edindiğimiz bilgileri halkımıza aktarmayı bir türlü beceremiyor veya halkımız uyarılmak istenmiyor, istenmediği için de bazıları daha ziyade yabancıların haber veya görüşlerini aktarıyorlar!.. Meselâ: Bir habere göre: (K. Iraklı Kürtler, düne kadar çoğunlukla PKK lehinde açıkça tavır alıyorlardı. "Amerikan Associated Press Ajansı" Irak halkının nabzını yoklamış ve "Iraklı Kürtlerin PKK'ya desteğinin azalmaya başladığını tespit etmiş.!?

Yani, ABD dur deyince duruyorlar, yürü deyince yürüyorlar ve bizler de: Bak ABD bizlerin saflarında, bizleri tutuyor (!) diyoruz."[1]

Evet, sanki Emeni meselesi, PKK-ASALA ilişkisi: Sureti Haktan, yani Türkiye'nin çıkarlarından yana gözükerek, asıl siyonst-sabataist hıyanetler ve emperyalist hedefler sanki gizlenmeye, masun ve mazur gösterilmeye çalışılmaktadır. Elbette dış güçlerin kışkırtmalarına kapılan Ermenilerin yaptıkları ve yaşadıkları tarihi talihsiz olaylar vardır. Ama bu gün bunları kaşıyan ve kullanan İsrail, Amerika ve Avrupalılardır.

Elbette Sn. Dabagyan gibilerin:

"Ermeni soykırımı olmasa da, tehcir sırasında akrabalarımızın uğradığı felaket ve faciaları unutmamız da beklenmemelidir" anlamındaki, dolaylı suçlayıcı ve yararsız sitemleri de, yaralarımızı kapatıcı değil, kaşıyıcı bir yaklaşımdır ve sakınılması lazımdır. Çünkü o tarihte bizlerin de toplu katliama uğramış yakınlarımızı hatırlama ve karşılıklı kin duygularını kabartma kapısı açılmış olacaktır. Oysa hepimize düşen, yapıştırıcı ve yatıştırıcı davranmaktır. Çünkü bazen, kaçırıcı ve karıştırıcı doğrulardan ise, barıştırıcı yorumlar çok daha hayırlıdır.

Ermenistan Dışişleri Bakanının: "Topraklarımızda PKK'yı barındırmayız" açıklaması akılcı ve yararlı olmakla beraber, "Ermeni soykırımı" safsatasında inat ve kışkırtıcı tavırları yanlış ve yaralayıcıydı

Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, topraklarında hiçbir PKK varlığı barındırmadıklarını, Türkiye'nin Kars Anlaşması ile olan sınırlarını tanıdığını bildirdi. Ermenistan'ın başkenti Erivan'da açıklama yapan Ermenistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Arman Kirakosyan, topraklarında PKK varlığında söz etmenin ‘absürd' olduğunu söyledi. Kirkosyan, "Bir yetkili olarak ifade edeyim ki bu gerçekten saçma bir söylenti. PKK varlığına dair açıklamalarının herhangi bir gerçeklik payı yoktur. Ermenistan'da kesinlikle PKK grupları ya da kampları yoktur. Ermenistan'da sadece Kürt Yezidi azınlığı vardır." Ermenistan'ın Türkiye ile olan sınırları resmen tanıyıp tanımadığına ilişkin soruya Kirakosyan, "Türkiye Ermenistan'dan mı korkuyor? İki ülke arasında Kars anlaşması var. Sınırlarımız var. Önerdiğimiz şey ise oturup konuşmak ve diplomatik ilişkilerin başlaması için protokol imzalamaktır" şeklinde cevap vermiş. Ermenistan'da 18 Şubat'ta yapılacak devlet başkanlığı seçimlerinin ardından yeni bir başkanlarının olacağını hatırlatarak, seçimlerin özgür ve adil geçmesini umduğunu ve Ermenistan politikasının 16 yıldır değişmediğini söyleyen Kirakosyan, yeni seçilecek başkanın ön koşulsuz görüşmelerle ilgili politikalarının değişmeyeceğini belirtmişti.

Sözde soykırım ile ilgili soruları cevaplayan Kirakosyan, "Türkiye Ermenilere ne olduğu gerçeğini kabul etmelidir. Bir süreliğine uluslararası toplumu bir kenara bırakalım ve düşünelim. 1900'ların sonuna doğru Anadolu'da 3 milyona yakın Ermeni vardı. Şimdi ise çoğu İstanbul'da yaşayan 70 bin Ermeni kaldı. Bu insanlara ne oldu. Bunun yanıtı bizim için çok basit, ‘Bu bir soykırımdır'" demişti.

Kirakosyan, "Bu yaşananlar için tüm Türk ulusunu suçlamıyoruz. Bugün var olan Türkiye Cumhuriyeti Birinci Dünya Savaşı sonrası kuruldu. Bu şimdiki Rusya'yı Stalin döneminde olanlardan sorumlu tutmak gibi bir şeydir. Bunların olmasına sebep olan rejimdi. Türkiye olanları redderek geçmişin sorumluluğunu da üstüne almış oluyor." İki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmamasına değinen Kirkosyan, "İki ülke arasında herhangi bir resmi ilişki yok. İki ülke arasındaki pozisyonlar ve istekler biraz farklı. Bizim bakışımız görüşmelerin herhangi bir ön koşul olmadan başlaması, Türkiye'nin ise iki ön koşulu var. Soykırımın tanınması ile ilgili ön koşul diğeri ise Karabağ'ın nihai statüsü. İlk adım ilişkilerin kurulmasıdır. Buna örnek olarak Türkiye-Yunanistan ilişkilerini verebiliriz. Kıbrıs ile ilgili sorunda her iki ülkenin başkentlerinde karşılıklı büyük elçileri vardır" görüşünü dile getirmişti.

Atatürk'ün fikir yapısında (Milli Bütünlük) başlıklı yazısında ise çok önemli ve tarihi gerçeklere parmak basıyordu

"Biz memleket ve milletimizin mevcudiyetini ve istiklâlini kurtarmak için karar verdiğimiz zaman kendi nokta-i nazarlarımıza (kendi değer yrgılarımıza) tâbi bulunuyorduk ve kendi kuvvetimize istinad ediyorduk. Hiç kimseden ders almadık, hiç kimsenin muğfil nevaidine aldanmadık."[2] M. Kemal 1920'lerde böyle buyurmuşlar: "Hiç kimsenin muğfil nevaidine aldanmadık" buyurmuşlar. Yânî: (şaşırtanın, boş vaadlerde bulunanların oyunlarına gelmedik.) buyurmuşlar.Bizler ise: (Avrupa Birliği'ne girebilme, Batılılar'ın gönüllerini hoş tutabilme gayret ve çabaları içinde; taviz verdikçe vermekteyiz!..) Yukarıda özetle dikkatlere çektiğim ve bizleri adeta yoklara doğru sürüklemekte olan o uğursuz yanlışın başlıca sebebi; bizlerin Büyük Önder, Mustafa Kemal Atatürk'ümüzü gerçek mânâda anlayamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır. Ancak, bu yanlış masum bir aldanışın, masum bir yanılmanın ürünü olmayıp, tam aksi, sinsice hazırlanmış bir plânın neticesi olarak karşımıza çıkmış ve bizleri içten içe kemiren bir ağaç kurdu misâli yemeye başlamıştır!... Ve de bu menhus düşmanın başlıca icraatı bizleri hiç hissettirmeden kamplara ayırmakla bilhassa, "siyâsî görüş ayrılıkları" kanalı ile yekdiğerimize hasım durumuna getirmek olmuştur!.. Bu yanlışın nasıl meydana getirildiğinin ve Türk millî bütünlüğünün nasıl rayından çıkarıldığının en açık misâlini; (1940)'lardaki Türkiye'ye bakıp, o yıllarda nasıl bir siyaset uygulandığı ve Türk millî bütünlük düşünce ve idealinin nasıl bir yanlış içinde yoklara doğru gönderildiğini açıklıkla görebilirsiniz. Cümlemizce bilindiği gibi, (1923-1936) Türkiye'si; dehşetengiz bir savaşın meydana getirdiği engâz yığıntıları üzerinden fışkırıp yeniden doğmuş, yoksul ve fakat; "Şerefli, haysiyetli ve de ne istediğini son derece iyi bilen" bir Türkiye'dir!.. O'nun yeniden doğuşu karşısında adeta küçük dillerini yutan Batı'nın emperyalist devletleri tıpış tıpış ayağımıza geliyor; (doğu'dan, batı'dan ve Uzak-Doğu'dan nice ülke başkanı, kral ve komutanlar, Ülkemize gelerek, "Dünya'ya diz çöktüren o mucizevi Halâskârımızı yakından görebilmek, O'nunla tanışıp feyz alabilmek için aralarında adeta yarışmaktaydılar!..) Evet, (1923-1938) Türkiye'si böylesine imrenilerek ve nice devleti hasetinden çatlatabilecek derecede güçlü, kuvvetli bir Türkiye idi. Peki, o mutlu günlerimizden, bu mutsuz ve yarınlarından emin olmayan günlere nasıl ve ne sebeplerle geldik!?.. Bunun cevabı son derece açık ve seçiktir. Şöyle ki; (1938'lerden itibaren) kademeli şekilde değişimler meydana getirilmeye başlandı. (1939) yılında "İttihat ve Terakki Fırkası"nın dış ülkelerde bulunan mensupları, kanunen af'a mazhar kılındı. Keza "Masonluk" tekrar serbest faaliyete kavuşturuldu. Hâlbuki, Atatürk bu kuruluşu tamamen lağvettirmiş ve faaliyetini kesin yasaklatmıştı. Benim Masonlarla bir alıp, vereceğim yoktur, lâkin meselenin aslı budur. Yânî, Yüce Önderimiz mezkûr kuruluşu zararlı bulmuş ve faaliyetine külyen son verdirmişti.

Daha sonra ise, Atatürk'ümüzün başlıca dayanağı ve güven duyduğu (ANADOLU İNSANI) muhtelif sebeplerle şu veya bu şekilde mağdur duruma düşürülmüş ve böylece Ülkemizin en güçlü kuvvetini temsil eden sevgili köylümüz perişan bırakılmış ve böylece Atatürk tecriten eritilmeğe; (KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR!) sloganının da böylece yoklara gönderilme işlemi sistemli şekilde uygulanmaya konmuştu. Anadolu insanının başlıca "kültür ocağı" konumundaki meşhur (HALK EVLERİ)nde ise, daha ziyade "komünist felsefeye" yakın bulunan "sosyalizm" yönünde kültür aşılanmaya başlanmış ve böylece Anadolu insanı (SOVYET-SOSYALİST CUMHURİYETLER BİRLİĞİ)nin esas aldığı temel eğitime uygun tedrisata girişilmişti. Evet, bizzat "CHP"si tarafından kurulmuş ve ihya edilmiş bulunan böylesine değerli bir ocak, yine aynı kuruluş eliyle bir başka yöne, yânî Atatürk'ümüzün görüş ve fikirlerine temelden karşı bir öğretiye kaydırılmıştı... Meselâ: (NAZIM HİKMET, AZİZ NESİN) ve daha niceleri böylesine bir akımı temelde destekleyen aydınlarımızın başta gelenlerindendirler. Büyük Önderimiz Atatürk ise, bilhassa "Komünizm" hakkında şu görüşünü belirtmiş ve Türk milletine sunmuştur: (Bizim nokta-i nazarlarımız, bizim prensiplerimiz cümle malûmdur ki, "Bolşevik prensipleri" değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmeyi de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık. Bizim itikadımıza göre, milletimizin temin-i hayatı (Yeniden dirilip huzura erişmesi) ve tealisi "yükselmesi" kendi kabiliyet-i hazmiyesiyle (kendi kararı ve gayretiyle) mütenasip olan nokta-i nazarlardır) Evet, Büyük Önderimiz böyle buyurmuşlar ve bizleri, daha doğrusu Türk Milletini topyekün uyarmışlar ve demişler ki: (TÜRK ASLA KOMÜNİST DEĞİLDİR VE DE OLMAYACAKTIR! O malûm elbise, bizlerin bedenine asla ve asla uymaz!)Bizler ise zaman içinde öylesine değiştik, öylesine benliğimizi yitirdik ki, gerçekleri göremez duruma geldik. İstisnaları kesin tenzih ederim. Ancak acı gerçek budur!... Şimdi yine bazıları bana kızacak ve adeta küplere binecekler, lâkin yine de yazmadan duramayacağım. Zira yeni nesillerimizi siyasiler, bürokratlar ve eli kalem tutanların çoğunluğu: (NE ŞİŞ YANSIN, NE KEBAP) misâli hareket ediyor ve de yeni nesillerimizi bazı hususlarda uyarmayı başkalarının insafına veya vatanperverliğine terk ediyor!..

İşte size bir canlı misâl: (Benim gençlik yıllarımda ve hatta, 1979-80'lere kadar.) milliyetçi gazetelerde, Şair Nazım HİKMET hakkında bir tek satır methiye yazabilmek, hemen hiç bir yazarın haddi değildi ve zaten milliyetçi bürokratlarla, milliyetçi siyasiler de aynı paralelde hareket etmekteydiler!.. Meselâ, 1979'larda, (SON HAVADİS GAZETESİ)nde çalıştığım dönem içinde, makalemin içeriği icabı, Nazım Hikmet'in (AĞA-CAMİİ) şiirini aynen neşrederek: (VATANINI BU DERECE ÇOK SEVEN BİR ŞAİRİMİZİ, KİMLER NE YAPMIŞ DA KOMÜNİST OLMUŞ?..) sualini geçmiştim. Yazı İşleri Müdürümüz merhum Yüksel BAŞTUNÇ Bey yanıma gelerek, malûm pasajı yazımdan çıkartmamı rica etmiş ve şöyle buyurmuştu: (Levon Bey, ellerine sağlık çok güzel oturtmuşsun ama, biliyorsun bizim Gazetemizin politikasına uygun düşmemektedir.) Ve böylece mezkûr pasaj makalemden çıkarılmıştı. Ben ise son derece üzülmüştüm ama ne çare ki, "oyunun kuralı buydu!.." Şimdi bakıyorum da Milliyetçi cenahı teşkil eden: (Bürokrat, siyasetçi ve yazarlarına kadar, hemen bir çoğu: (AH NAZIM, VAH NAZIM!) sloganlarıyla, Şair Nazım'a sosyalistlerden ziyade sahip çıkmaktadırlar!?.. Şimdi sormam mı ve de demem mi: Bre fetbazlar, bre düzenbazlar, bre vatandaş uyutucuları! Hiç mi vicdanınız sızlamamaktadır! Hiç mi utanmamaktasınız!?.. Zamanında bizlere kalem yasağı dahi koyduran sizler, Nazım'ı seven varsa kimliğini (kotlayan veya kotlatan) sizler, şimdi kalkmış Nazım şöyledir, Nazım eşsiz bir şairdir diye nice diller dökmektesiniz!?.. Peki bizler, sizlere bundan böyle nasıl inanırız, nasıl güven duyabiliriz!?.. Yüce Önderimizin tamamen karşı bulundukları bir "ideolojiye" Şair Nazım HİKMET nasıl bakmış, nasıl değerlendirmiştir, bir de onu görelim:[3] "Komünizmin temel taşları için" şöyle buyurmuş: (Yirmidört saatte Yirmidört saat Lenin,Yirmidört saat Marks, Yirmi dört saat Engels vs.) Peki şimdi sormam mı: NEREDE ATATÜRK!?.. Evet Baylar, evet büyük aydınlar! Bizim yeni nesillerimiz hangi ideolojiye, hangi felsefeye göre eğitim görsünler: (NAZIM'ın önerdikleri mi, Mustafa kemal'in ilkeleri mi?... Hangisi, işte bütün mesele bu?.."[4]

Sn. Dabagyan siyonzim safsatasına kapılmış bazı Yahudilerin ve İttihat Terakkiye sızmış sabataistlerin, nasıl aklanmaya ve gözden saklanmaya çalışıldığını "Eksantrik bir kitap üzerine!" yazısında şöyle anlatmıştı

Adını zikretmekten sarfınazar ettiğim eksantrik kitaptan bir bölümü aynen özetliyorum. Buyurun okuyun:

Baskı: 2003. Sahife: 99.

(19. yy'dan itibaren Osmanlı Devleti'nin çağdaş tüm diğer devletlerden çok daha özgürlükçü bir hayat şekli sunmasına rağmen, gayrı müslim teb'a üzerinde (Museviler hariç) milliyetçi fikir akımları etkili olmaya başlamış ve çeşitli iç ayaklanmalar ortaya çıkmıştır.

Bu ayaklanmaların hepsi 19. yy'ın ortalarına kadar yalnız Rum milliyetçiliğinden kaynaklanmıştır. Ermeniler ise daha çok 19. yy'ın sonlarına doğru sorun olmaya başlamışlardır. Vs.)

Bir başka sahife: 105.

(Kurtuluş savaşının temel harcı Müslüman Türkler tarafından konmuştur. Ancak Ortodoks Türkler de, Musevi Türkler de, Katolik Türkler de bu savaşta yer almıştır.)

İsyanlar mevzuunda, daha doğrusu "vatana ihanet" meselesinde Yahudiler niçin parantez içine alınarak masumiyeti dikkatlere çekilmek isteniyor?.. Soruyorum niçin?... Musevilerin hiç bir günahı yok muydu? İmparatorluğun yoklara karışmasında hiç bir rolleri olmamış mıdır?..

Ve bu kitabın yazarına soruyorum: Siz gerçekten Hz. Allah'a inanıyor musunuz?... Ve diyorum ki, siz ya son derece cahilsiniz ki, kitap yazabildiğinize göre bu biraz şüphelidir. Veya bilerek taraf tutuyorsunuz!...

Fener-Ortodoks Rum Patrikhânesi'ne gelince. Patrikhâne'nin zaman içinde palazlanıp, en sonunda problem teşkil etmesinde bizim ihmâllerimizin katkısı çok olmuştur!..

Ben ne Rum'um ve ne de Ortodoks: (GREGORYAN yani, LUSAVORİÇAGAN TÜRK-ERMENİSİ)yim ve dolayısıyla de Türküm. Binaenaleyh, Rum tarafgirliği yapıyor diyemezsiniz ve zaten böyle bir iddiaya damdaki kargalar bile güler. Çünkü beni herkes tanır. Siz en iyisi şu Fener meselesini baştan ele alıp; hamaset duygularınızın ve Yahudi tarafgirliğinizin dışında olmak üzere inceleyin. Göreceksiniz ki, şu an bilemeyeceğiniz çok şey çıkacak ve sizi başka görüşlere yöneltecektir!...

Emin olun ben, şayet hamaset duygularımın esiri olarak kalmış olsaydım, şu an benden âlâ "Türk düşmanı" olamazdı. Ancak, öyle olmadı. Tek bir noktaya saplanıp kalmadım ve de kendimi tamamen kontrol altına alarak, hamaset duygularımın dışında ve mantık çerçevesinde çalışıp, yıllarımı vererek, bu uğursuz meselenin asıl yönlerini ve gerçek düşmanları çok şükür tanıyabildim: (Ermeni, Türk'ü kesti. Türk Ermeni'yi kesti.) gibi fantazilerle hemen hiç bir neticeye varılamaz. Her iki millet de, (İTTİHATÇI ve TAŞNAK-HINÇAK FIRKALARI)nın kurbanları olmuşlardır. Bunun aksini düşünmek, bunun aksini savunmak emin olun boşa, daha doğrusu akıntıya kürek çekmekten farksız olur. Buyurun bir numune ve lütfen biraz olsun oturup düşünün!..

İşte (BAŞIMIZA GELENLER)[5] kitabından bazı bölümler:

Sahife: 87-89-90:

(Mütarekenin imzasından bir kaç gün sonra İstanbul'a, Atina'dan "Morning Post" gazetesinin pek maruf Muhabiri, Mister Pooley gelmişti.

O sırada Poolov bana:

"Azizim Kemal Bey, Jön-Türkler kırk yılda bir iyi bir şey yapmaya karar verdiler. Yazık ki yarıda bıraktılar! Ermenilerin hepsini kesmediler. Bu millet hakikaten nankördür ve emniyete lâyık değildir..."

Bu ağır sözlerden ben bile sıkılmıştım!...

Temin ederim ki, asırlarca birlikte yaşadığımız bu vatandaşlarımız hakkında işittiğim bu ağır sözler, insanlardan beni soğuttu.)

Şimdi merak ettiğim bazı hususlar var ki tek tek sıralayacağım. Çünkü artık, bir başka yazımda da söylemiş olduğum gibi bizlerin de susmaması, bozuk plak gibi hep aynı noktada kalan bir takım maksatlı yazılara derakap cevap vermemiz lâzımdır. Çünkü Türkiye susup oturulacak bir dönem içinde değil. Tam aksi, hemen her şekilde sahip çıkılması icap eden bir karanlık dönem geçirmektedir...

Ermeni ve Rum, hemen herkesin başlıca materyali olmuş ve her yazar dilediği şekilde yazıp, çizmektedir. Siyasilerimiz de aynı rahatlık içinde hareket ettiklerinden, Türk milleti, Ermeni asıllı yurttaşlardan gittikçe uzaklaşmakta ve onları potansiyel düşman olarak vasıflandırmaktadır. Bu doğru değildir ve fevkalâde yanlıştır ve ülke içinde pek tatsız olaylara sebebiyet verebilir!..

Şimdi soruyorum: (Musevi Türkler)deki kasıt; "Karayim-Yahudi"leri midir? Yoksa, normal Yahudi vatandaşlar mı?..

Katolik Türkler kimler veya hangi kavim oluyor?.. "Katolik-Türkler adında bir ayrı kavim mi var?... Böyle saçma sapan yakıştırmalarla neyin isbatına gidilmek isteniyor?..

Kuvayı Milliye hareketinde, İstiklâl Harbimizde bulunan Ermeniler'in çoğunluğunu (LUSAVORİÇAGAN ERMENİLER) teşkil etmiştir. Bunlar "Kum-Kapu Ermeni Lusavoriçagan Patrikhânesi'ne bağlı Ermeni vatandaşlardı. İçlerinde şehit olan da, İstiklâl madalyası alanlar da mevcuttur."[6]

Bu konuyu yine Kur'anın şu ayetiyle bağlayalım:

"Andolsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli (sinsi ve tehlikeli) düşman olarak; Yahudileri ve müşrikleri (iman ettiklerini söyledikleri halde, çok güçlü sandıkları kişileri ve ülkeleri Allah'tan etkili görenleri) bulursun.

İnsanlar içinde, müminlere meveddet (sevgi ve destek) olarak ta: "Biz Hıristiyanlarız" diyenleri bulursun.

Bu (durum) onların arasında (bazı iz'an ve insaf ehli) Papaz ve Rahiplerin bulunması ve gerçekten onların büyüklük taslamayıp (Kur'ana ve Müslümanlara saygılı davranmaları) dolayısıyladır."[7]













[1] 23.11.2007 / Levon Panos Dabagyan / Öce Vatan

[2] Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri Sahife: 102

[3] Nazım Hikmet Ve 1938 Harbokulu Olayının Gerçek Yönü)Baskı: 1967, Ayyıldız Matbaası A.Ş. Yazan: Fuat Uluç, Sahife: 52-53

[4] 15.06.2007 / Önce Vatan

[5] Yazan: Galip Kemalî Söylemezoğlu-"Büyük Elçi" Baskı: "Kanaat Kitabevi-İstanbul Yıl: 1939

[6] 28.09.2007

[7] Maide: 82

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  1964-1967 yılları arası üç yılı Tunceli’de geçen Hocamız anlatmıştı. Komşu...
Devami
Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin...
Devami
“(Münafıklar (Gizli Yahudi, Hıristiyan ve Dinsiz olduklarını saklayıp Müslüman ismiyle...
Devami
  ATATÜRK'Ü YENİDEN ANLAMAK VE “SADAT”I TERSİNDEN TANIMAK!        Tarih: Bir konuda konuşulup aktarılanlara...
Devami
Soysuzlar konuyu sulandırmak ve saptırmak için sorup durmaktaydı: “Efendim, T.C....
Devami
Mustafa Kemal Atatürk; (13 Mart 1881 / Selanik – 10...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3647

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR