Reklam
Reklam
Reklam

BU ŞAHISLARI ARTIK TANIYIN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Daha önce Siyonist Yahudi güdümlü ABD ve AB’nin Türkiye’yi parçalama projelerini, işbirlikçi AKP’nin gaflet ve hıyanetlerini, şebekeleşen cemaatin hile ve desiselerini belgeleyip halkı bilgilendirdiği için “susturulması gereken!” Milli Çözüm Ekibini: “ERGENEKON’UN DİNCİ KANADI” gibi uyduruk iddialarla gözaltına aldırtan; günlerce yandaş ve yalaka medyada iftiraları gerçekmiş gibi tekrarlatan ve aleyhimize bir karalama ve linç kampanyası başlatan; ama birkaç gün içinde bütün bu şeytani planları boşa çıkan malum ve marazlı odaklar, Adana yetkili savcılığınca suçsuz bulunup serbest bırakılmamızı ve tabi milli şuur ve manevi sorumluluk bilinciyle ülkemize ve devletimize yönelik sinsi ve Siyonist girişimleri hala yazıp toplumu uyarmamızı bir türlü içlerine sindiremiyorlardı.

Aleyhimize yeni komplolar hazırlamak için çırpınan bu “ılımlı İslam kılıflı iftira kumpası”, şimdi de: “Ergenekon soruşturması kapsamında Gölcük Donanma Komutanlığı’ndaki aramalarda bol miktarda Milli Çözüm Dergisi’ne rastlandı” haberlerini yaymaya başlamıştı.[1]

İyi de, Milli Çözüm Dergisi Amerikan taparlarca tehlikeli bulunsa da, öyle gizli-saklı (illegal) değil, her ay açıkça ve resmi-hukuki kontrol altında yayınlanmaktaydı. Sivil olsun asker olsun, resmi görevli veya serbest olsun her vatandaşın rahatlıkla alıp okuması ve biriktirip saklaması olağandı. Sanki ; “Suikast silahıymış” veya “Darbe planıymış” gibi “aramalarda Milli Çözüm Dergisi çıktı” haberleri yapmakla acaba bunlar neyi kurgulamaktaydı? Yoksa, bütün yazılarımızı ve kitaplarımızı satır satır okumalarına, bütün telefonlarımızı ve mesajlarımızı kayıt altına almalarına rağmen, hukuken ve ahlaken suçlayacak tek bir şey bulamayan bu gavur uşakları, bizi tekrar tutuklatmak ve korkutmak için yeni tezgahlar mı kurmaktaydı? Böyle bir şey yaşanırsa, asla şaşırmamalıydı… Oysa, bunların sonu yaklaşmıştı ve tapındıkları Amerika bile kendilerini kurtaramayacaktı.

Ve bir daha hatırlatalım:  Siz Amerikan Tanrınıza güvenip bu denli şımarırken, biz yegâne kuvvet ve kudret sahibi olan YÜCE ALLAH’IMIZA sığınıp, DİNİMİZ, DEVLETİMİZ ve CUMHURİYETİMİZ üzerindeki yıkıcı tezgâhları haykırmaz ve halkımızı uyarmazsak, sizlerden ne farkımız kalırdı?

Üstelik Balyoz Davası’yla ilgili 43. klasör de bazı hukukçulara göre geçerlilikten uzaktı! Yoksa asıl hedef bu türlü kurgu ve komplolarla TSK’yı karalamak ve Amerikan karşıtlarını susturmaktı.

Balyoz Tertibi’nde bir subayın odasının döşemesi altından çıktığı belirtilen ‘belgelerle’ ilgili olarak günlerce yandaş medyada yapılan yayınların yalan ve yapay olduğu şüpheleri ortaya çıkmıştı. Her zamanki gibi önce yandaş medyaya gönderilen belgelerle ilgili CD, sanık avukatlarının eline geçer geçmez gerçekler aydınlanmıştı.

‘Belgeler’, casusluk soruşturması kapsamında, Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yapılan arama sırasında, dokuz adet torba içinde yakalanmıştı. Altıncı torbada Balyoz davasıyla ilişkili olan 1 no’lu CD, 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 20 Ocak günü avukatlara ulaştırıldı. TDK marka bu CD’nin içinde 43 klasör yer almıştı.

Gölcük’te yapılan aramada hard disklerin yedeğinin alınmasına rağmen 1 No’lu CD’nin yedeği alınmamıştı. Oysa bugüne kadar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda, ya da komutanların evlerinde yapılan aramalarda elde edilen CD’lerin hepsinin yedeği alınmıştı. CMK’nın 134. maddesinde “ Bilgisayar ve bilgisayar kütüklerine el koyma işlemi sırasında, sistemdeki bütün verilerin yedeklemesi yapılır” ibaresi yer almaktaydı. Bu durumda yedek alınmadığı için CD’ler ‘kanunsuz delil’ niteliği taşımaktaydı.

Bazı avukatların: “1 Nolu CD’nin içindeki birtakım evrak, önceki aramada üretilen 11 no’lu CD ile birebir aynı. Ayrıca 11 no’lu CD’nin içinde bulunmayan ‘Oraj ve Suga eylem planlarına’ ilişkin bazı evrak buraya monte edilmiş. Yani bu ekip eksiğini 1 no’lu CD ile tamamlamak istiyor. İsimsiz, imzası olmayan, herkes tarafından hazırlanabilen word belgelerini yeni belge bulduk diye takdim etmek istiyorlar. Dağ fare doğurdu. İkinci sahte CD’miz oldu. Herkesin gözü aydın!” açıklamaları çarpıcıydı.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından avukatlara verilen 1 no’lu CD’de, arama sonucu bulunan dokuz torba doküman yer almamıştı. 43 klasör doküman, sadece altıncı torbadan çıkan 1 no’lu CD’de bulunmaktaydı. Peki, 9 torba doküman neredeydi ve torbaların içinde ne vardı? Diğer dokümanlarla ilgili neden bir açıklama yapılmamıştı?

Bu arada Genel Kurmay Başkanlığı’nın bu aramalarla ilgili çarpıtmaları kınayan sert tepkisi de, elbette haklıydı ve hele sanıkların cep telefonlarına, onları bazı terör örgütleriyle irtibatlı gösterecek kayıtlar yükleyen Emniyetçi CIA ajanlarından elbette hesap sorulacaktı!

Aslında: Efsane Başbakan Erbakan’a yönelik 28 Şubat şantajının ve bazı kiralık ve nesebi karanlık paşaların da (ki 28 Şubat sürecinin bir şarlatanı da Malum Hocaydı) ülkemizde İslam’la ve Müslüman halkımızla yıldızları bir türlü barışmayan ve toplumda asla taban ve taraftarları olmadığı için, hep despotik yollarla iktidarı ele geçirmeye çalışan çapsızların da… “Ilımlı İslamcı, Yeni Osmanlıcı” kılıflı Amerikan kuklalarının da, evet hepsinin arkasında aynı sinsi ve Siyonist Yahudi’nin suratı sırıtmaktaydı.

Bizzat Cenabı Hak Hazretleri Kuranı Keriminde:

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler, müttefikler ve yöneticiler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidayet vermez. İşte kalplerinde hastalık olanlar (münafıklar); ‘ zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz’ diyerek (Yahudi ve Hıristiyan güçlerle) aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. (oysa) Umulur ki Allah, (yakında) bir fetih veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır” (Maide:51-52)

buyurup münafıklara karşı müminleri özellikle ve çok açık bir şekilde uyardıkları halde; bugün Siyonist Yahudiler ve Haçlı emperyalistlerle diyalog ve dostluk kurmakla övünenler, kimler oluyordu?

Ve yine Yüce Rabbimiz, en sağlam ve şaşmaz iman terazimiz olan Kur’anın başka bir ayetinde;

“Sen onların dinlerine (Kavmiyetçi ve menfaatçi sistemlerine) uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Bakara: 120) buyurdukları halde bugün “Haçlı misyonunun aciz bir hizmetçisi” olduğunu, Papaya yazdığı mektupla dile getiren; Yahudi Lobileri güdümlü saldırgan ve zalim ABD’deki özel çiftlik ve çevrelerde özenle beslenip: “Dünya Gemisinin Kaptanlığına en layık ülke Amerika’dır” diyebilen, kişiler hangi kitaba inanıyordu?

Ve bu tipleri tanımak için bu ayetler ve hadisler yetmiyorsa, gökten meleklerin inmesi ve haber vermesi mi bekleniyordu?

Bir zamanlar “Bediüzzaman’a bağlılıktan ve her konuda Onu örnek almaktan” dem vuruyordu, ama şimdi Haçlı-Siyonist sömürü planlarına hizmet ediyordu:

Müslümanlığı Üstad’ın bakışıyla yeniden okumak.

Şimdilerde “Müslümanlığı bir kere daha okuyalım” deniliyor. Kanaatimce, Müslümanlık mutlaka yeniden okunmalı ve anlaşılmaya, yaşanmaya çalışılmalıdır; fakat onu okurken kullanılacak üslup çok önelidir. Bu okuma mutlaka Üstad’ın (

Bediüzzaman’ın) ortaya koyduğu şekilde yapılmalıdır” [2]

Üstad Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihetle teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakiki kardeşlerimizle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira, husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur” diyor.

Bizi hem iftirakın pençesinde paramparça etmiş, birbirimizle boğuşturmuş hem de fakru zaruret içinde âleme dilenci yapmışlar. Devlet-i Aliye bir taraftan iç ve dış hasımların baskılarıyla balyozlarıyla parçalanmış; diğer bir yandan da duyun-u umumiye altında ezilmiş. Bazı yerleri harp tazminatı olarak verip oralardan çekilmiş. Edirne bu şekilde feda edilen yerlerden biriydi.  Sonra istirdat yaşadı o güzelim şehir. Oranın yaşlılarından defaatle dinlemiştim, “Üç yüz küsur cami vardı” derlerdi. Ben oradayken yirmi tane ibadete açık cami vardı. Hatta, bir zamanlar fakülte vazifesi görmüş, İkinci Murad tarafından yaptırılmış ve belki Fatih’in de orada eğitim gördüğü yerler maalesef harabe olmuştu.

Fakr u zaruret, ihtilaf ve cehalet marazlarımız bugün de değişmedi. Bugün de cehalet baş belamız. Fakirlik ve âleme karşı el açıp dilencilik yapma kaderimiz. O gün duyun-u umumiye ile yıkılmışız, bugün de maalesef belimizi çatırdatan borçtur. Belki bir gün, belki şu anda da böyledir, borçlarımızın faizlerini ödemeye bile gücümüz yetmeyecek. Faiz terakümüyle o borç daha da kabaracak ve şişecek.”[3] Diyenler şimdi faizci ve rantiyeci parti ve politikaları destekliyordu!

O şahıs bir zamanlar; Hz. Peygamberimize ve hak dava önderlerine, tüm Yahudi ve Hristiyan kesimlerin, zalim ve kafir güçlerin mutlaka düşman olduklarını söylüyordu, ama şimdi kendileri aynı şeytani odakların himayesinde ve hizmetinde bulunuyordu!..

“Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Rasûlü'ne (sav) düşman olmuştu. Mesela, Rasûlü Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb'in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz'i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe'den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi "eleddi hisam en azgın düşmanlar"dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz'in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sav) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine'nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O'nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde, Efendimiz'in (sav) mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları onu öldürmek için biliyorlar, aklahayale gelmeyecek komplo ve suikastlar hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. "O, teminata ihtiyaç duyuyordu." demedim; bunu özellikle ve kasden söylemedim. "Böyle bir teminat zaruretti." de demedim. Çünkü, Efendimiz'in mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah'ın izin ve inayetiyle, Allah'a (cc) tevekkül ve teslimiyetiyle O bütün menfilikleri aşabilirdi. Fakat, Efendimiz'e (sav) bir iltifat ve tesliye olarak "Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır." (Maide, 5/67) buyurulmuştu.[4]diyenler bugün “Dünya gemisinin kaptanlığına Haçlı-siyonist Amerika’yı layık” görüyordu!

Hangi huyları ve suçları nedeniyle Medreseden kovuluyordu?

Bir yandan “Küçük Dünyam” kitabında, Alvar İmamı’nın en çok sevdiği ve seçtiği talebesi olduğunu anlatan kişi, acaba aynı Hocanın çocukları ve torunları tarafından niçin medreseden kovuluyordu!? Atılma işi bu kadarla da bitmiyor, kovulma olayındaki esrar, gittikçe gizemleşen bir çehreye bürünüyordu. Bu kişi Erzurum’daki Sadi Efendi’nin Medresesinden atıldığı gibi, Cemal Efendi’nin Taş Mescidinden de uzaklaştırılıyordu. Bizzat kendisi bu vahim olayı da şöyle anlatıyordu:

“Taş Mescide gittim. Oranın İmamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfettin Efendi’nin ikinci bacanağı idi. Benim Medrese’ye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara; ‘Bu Ramiz’in oğlu buraya niçin girip çıkıyor? Sakın onu Medreseye almayın’ demişti. Oradan da ayrılmak zorumdaydım”.

Şimdi soralım; bizzat kendilerinin seçkin ve muttaki âlimler olarak tanıttığı Alvar İmamı’nın torunu SADİ EFENDİ ve Taş Mescit İmamı’nın oğlu CEMAL EFENDİ, bu kişinin genellikle ergenlik dönemindeki gençlerin yatılı kalıp ders aldıkları medreselere katılmasına neden ve hangi mahzurlar yüzünden böylesine şiddetle karşı çıkıyor ve kovuluyordu?

Evlenmekten niye korkup kaçıyordu?

Küçük Dünyam adlı kitabının 49 ve 50. sayfalarında, kızların yanından geçtikçe kendisini ter bastığını söylüyor, kızların da kendisine laf attığını ekliyordu:

“Edirne üç şerefeli camiye imam olarak tayin edildim. Bu benim memurluğa ilk başladığım tarihtir. İlk işim bir ev bulmak oldu. Ev çıkmaz sokaktaydı. Mahallenin kız ve kadınları gecenin geç saatlerine kadar vakitlerini sokak ortasında oturarak geçiriyorlardı. Evime varmak için onların arasından geçmek zorundaydım. Her geçişte hamama girmiş gibi terliyordum. Birkaç kız ben gelip geçerken laf atmaya başladılar. Bunun üzerine sabah namazına çıktıktan sonra bir daha gece yarısı olmadan eve dönmedim. Karar verdim bundan böyle caminin penceresinde kalacaktım. Ve askere gidinceye kadar, tam iki buçuk yıl pencerede kaldım.”

Bu kişi, caminin penceresinde tam iki buçuk sene yattığını söylüyordu. Oysa bilinir ki, cami pencerelerinin tabanı taştır. Peki, bu kişi tabanı taş olan pencerelerde hangi şartlarda yatıyordu? Yine kendisinden dinleyelim:

“Altıma bir battaniye alıyor; üstüme bir battaniye örtüyor ve Edirne’nin o insanı donduran soğuk günlerini ve hele gündüzün soğuğuna rahmet okutan gecelerini böyle geçiriyordum…”

Bu kişi kendisine tıpkı dedeleri gibi; yemeyen, içmeyen ve uyumayan olağanüstü birisi havasını veriyordu. Üstelik her konuda peygamberlerin başına gelen ilginç olayların kendi başına geldiğini de söylüyordu. Bakın Hz. Yusuf’un başına gelen onun başına da geliyordu!?

“Ayrıca, vazife yaptığım caminin arka maksurelerinin birinde otururken, tıpkı Hz. Yusuf’a ( A.S) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi içeri attığım ve mütecarrizenin arzusunu yüzene çarptığım için, ‘Burada öyle perişaniyetinle kal, geber’ diyen birisini de hayal meyal hatırlıyorum.” Yani namusunu kendisine teslim eden kadını tersliyor ve hakarete uğruyordu.

Bu kişi böylesi benzetmeler kurgulamaya neden kendisini mecbur hissediyordu? Acaba yaralanmış, travmaya uğramış kırılgan ruhunun acılarından ve vicdan azabından kurtulmak için mi, kendisini peygamberlerle aynı seviyede göstermek ihtiyacını duyuyordu?

Oysa aynı kişi, şimdilerde, Siyonist Yahudi Lobilerinin kendisine tahsis ettiği çiftlik köşklerinde Aslı Aydıntaşbaş benzeri alımlı, çalımlı ve açık-saçık muhabirlerle ve saatlerce birlikte hoş sohbetlerden kaçınmıyor ve sakınmıyordu! Herhalde artık Hz. Yusuf’ları bile ( hâşâ) aşan bir takva ve fenafillâh makamına erişmişti de, bu yüzden böylesi şeyler ve şehvetler artık ona zarar vermiyordu!?

“Küçük Dünyam” kitabından: “1978 yıllarıydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Akşam yıkarken bayağı canıma tak etti. Bir ara içimden “Acaba evlense miydim” diye geçti. Katiyen düşünme şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fikir” cinsindendi.”

Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şunu nakletti; “Akşam rüyamda Efendimizi gördüm. Size selam söyledi. Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem” buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edilmeyeceğini de biliyordum ama şahsım adına bu işarete saygılı olmaya çalıştım.”

Bu kişinin hayatı hep harika katakullilerle doluydu. Evlenme fikri 40 yaşındayken aklından geçer geçmez, hemen arkadaşı o akşam rüyasında Hz. Peygamberi görüyor ve Peygamber’den ona haber getiriyordu. Acaba Hz. Peygamber niye evlenme konusunda kendisiyle direk irtibata geçmiyor da aracı kullanıyordu. Hâşâ sanki Hz. Peygamber (SAV) kendisinin mesai arkadaşıymış gibi evlenirse ona küsüyor, cenazesine gelmiyordu!? Kaldı ki Hz. Peygamberimiz, haşa Allah’ın tayin ettiği ecel gelmeden, Azrail gibi canını alacağını nasıl söylüyordu?

Masonik merkezler ve dış güçler tarafından, Müslümanları aldatmak üzere kullanılacağı kendisine manen ikaz ediliyor, ama sonunda maalesef bu tuzağa düşüyordu:

"Bir rüya ve tabiri...

Rüyamda, Bursa Ulu Cami'de hutbe okuyacakmışım. Hiç âdetim olmadığı ve şimdiye kadar hiç yazılı hutbe okumadığım halde, cebime yazılı bir hutbe koymuşum. Hutbeyi açıp az bakıyorum ve kendi kendime 'Ben böyle bir şey hiç yapmadım, yazıya bağlı kalırsam ayağımda zincir varmış gibi hissederim, ben serbest konuşmalıyım' diyorum. Sonra giriyorum camiden içeriye. Camide ciddi bir tamirat varmış. Cuma mı, bayram mı bilemiyorum. Zemin toprak imiş. 'Burada nasıl namaz kılarız? Bir başka yerde kılalım' deyip cemaati dışarı çıkarmak isteyenler oluyor. Ben de çok kızıyorum, 'Burada bu şartlarda hutbe okumam ben' diyorum. Hutbe metnini oradaki bir arkadaşa veriyorum. 'Bu hutbeyi götür falan adama ver. Ben gidiyorum, başlarının çaresine baksınlar' diyorum. Sonra caminin önünde sağa sola gidip geliyor, dolaşıyorum. Caminin etrafındaki iskeleleri görüyorum, duvarları tamir ediyorlar. Konuşmalarından öyle anlıyorum ki; 'Bunu konuşturursak kalabalık cemaat gelir, yapacağımız bu işi daha rahat yaparız' diyorlar. Orada 'figüre edilip kullanılmaya çalışıldığımı' anlıyorum. Hutbeyi okumadan Cuma namazını kılmak için başka bir yere gidiyorum.

Uyanınca da şöyle bir tabir aklıma geliyor: 'Bazı insanlar bir yerlerde bir kısım oluşumlar için bizi kullanmak istiyor. Beni de orada figüran olarak kullanmayı arzu ediyorlar.' Herhalde, onlara alet olmamamız işaret ediliyor.

Evet, tehlikeli hususlardan biri de, iyi zannettiğimiz bazı şeylere farkına varmadan alet olmaktır. Veya başkalarının bazı tavırlarımızı kendi çıkarlarına göre değerlendirip bizi alet etmesidir. Mesela, biz sürekli 'hoşgörü' deriz ve ona göre davranırız. Çünkü onun faziletine inanmışızdır. Ama başkaları bizim bu iyi niyetimizi bir yerde değerlendirir, aleyhimize kullanırlar. Bazen de biz çizgiyi tutturamaz, haddi aşar ve görüşüp tanıştığımız insanlar hatırına dinin hiç hoş görmediği şeyleri bile normal kabul etmeye başlarız Oysa 'hoşgörü' de esas olan insanın kendi değerlerine bağlı kalması; fakat başkalarını da kendi konumlarında kabul etmesidir. Yoksa 'hoşgörü', insanın kendi değerlerinden taviz vermesi başkalarını, başkalaşıp onlar gibi olarak kabul etmesi değildir”[5] Diyordu, ama sonunda bütün bu değerleri kendisi çiğniyor ve Siyonist Yahudi lobilerinin kucağına düşüyordu. Aynı çarpık ve münafık kafalar, mazlum ve mağdur Filistin’li Müslümanlara yardım malzemesi taşıyan MAVİ MARMARA girişimini “Mevcut Otoriteye İsyan” sayıp suçluyor; yani Gazze’yi işgal eden Siyonist İsrail’i “MEŞRU OTORİTE” kabul edip, gönüllü yardımseverleri fesatçı ilan ediyordu! Ama bugün Tunus’ta başlayan, Mısır’da patlayan ve Cezayir, Yemen gibi diktatörlükleri sarıp sarsan halk ayaklanmalarını övüp duruyordu… Yani dünkü “otoriteye isyan” fetvasını unutmuş görünüyordu!?

Bir zamanlar:

“Yeri gelmişken arz edelim: Ne Asr-ı Saadet'te Efendiler Efendisi döneminde, ne sahabe, tâbiîn devrinde ve ne de daha sonrakiler arasında duvarlara yazılar yazma, slogan atma, boykot ve yürüyüş bilinmiyordu.

Huzursuzluk çıkararak huzur sağlanmaz. Gönüllerin salâh ve huzuru, gönüllere girmekten ve Gönüller Sultanı'nın hareket tarzına tâbi olmaktan geçer. Muhabbetten husumete vakit bulamamak, sulh ve asayişin müdafii ve muhafızı olmak ve emniyet kuvvetleriyle Mehmetçiğin yardımcısı olarak kalmak, gönüllere girmeyi dert edinenler için çok önemlidir[6] diyerek, kendi halerine, imani ve vicdani kanaatlerine bırakılsa çoğu Milli Görüşçü olacak insanları; alakasız ve dayanaksız fetvalarla Masonik partilerin peşine takan bu şahsın, günümüzde “Slogan ve Mitinglerle” oy toplayan AKP’ye açıkça destek vermeleri ve “Mehmetcik’i karalama kampanyalarına öncülük etmeleri” nasıl bağdaştırılıyordu?

Gururuna tevazu kılıfı geçiriyordu!

Bir yandan takva ve tevazu numaraları yapıp, öte tarafta, bir zamanlar hıçkırıkla ağlamaklı vaazlarını dinleyen saf bir zavallı, güya mübarek bir hatıra olsun diye, göz suyunu ve sümüğünü sildiği mendilinin lütfen kendisine atılmasını isterken, defalarca:

“Siz buna layık değilsiniz!” diye horlayıp gururlu ve kibirli bir tavır sergiliyordu.

Bu kişi Küçük Dünyam adlı kitabının 27. sayfasında: hem 14 yaşında yani halkın yoksulluktan kırıldığı, ekmeği bile zor bulduğu sıralarda pipo içebildiğini söylüyor hem de aynı kitabın 40. sayfasında o günler için en fakir insanların bile gidebildiği hamamlara parasızlıktan gidemediğini anlatıp, soğuk kış günlerinde tuvaletlerde ayaklarının buza yapışa yapışa banyo yaptığını söylüyor, yine kendisiyle çelişkiye düşüyordu.

Hamam parası bulamayan bu kahraman, nasıl oluyorsa piposunu tüttürerek, Felsefe ve Fizik dalında; Descartes, Kant, Sir James Jean’i okuyarak onlara hayranlık duyuyordu.

Bu şahsın engin kültür hazinesi (!) sadece bu kadarla kalmıyordu; edebiyatçılardan Shakespeare, Victor Hugo, Tolstoy, Dostoyevski ve Puşkin de bu furyadan nasibini alıyordu. Oysa 1949-50’lerin Erzurum’unda bu kitapların bulunmasının imkânsız gibi bir şey olduğu sırıtıyordu. Bu kişinin ilk mektep ikiye bile gelemeden peş peşe sınıfta kalması dolayısıyla okulu terk etmek zorunda kaldığı da nedense atlanıyordu.

Bir yandan Işık Yayınlarından çıkan ve kendi ismini taşıyan kitabın 27. sayfasında, 1951 yılında hafızlığını tamamladığı yazılıyordu. Arapça ve Farsça derslerini babasından aldığı vurgulanıyordu. Oysa imamlık için girdiği sınavda araya onca torpil soktuğu halde Ayet-i Kerime kıraatinden ancak 10 üzerinden “Altı”, Kelam’dan ise “Beş”i zor aldığı ortaya çıkıyordu. Üstelik bu gerçeklere rağmen o: “bütün sınavlarda birinci oldum” diye hava atıyordu.

Türkiye hasretiyle Beytullah’ta bile duramayan adam, şimdi Amerika’dan ayrılmıyordu!

Bu kişi “Asrın Getirdiği Tereddütler” adlı kitabının 3. cildinde; Hz. Peygamberimizin köyü olarak adlandırdığı Mekke hakkında, “Kâbe’ye gidersem beni yakamdan tutup, sürüye sürüye buralara getirin” şeklinde konuşarak Türkiye’yi ne kadar çok sevdiğini şöyle anlatıyordu:

“Fakat benim arkadaşlarıma bir vasiyetim var. Eğer diyorum, bir gün buraları terk eder ve oraya gidersem, ben bunu şahsi füyüzatım için yapmış olacağım. Beni yakamdan tutup sürüye sürüye buraya getirsinler. Aksi halde Rabbimin huzurunda iki elim iki yakanızdadır.”

Türkiye’den uzaklaşıp, Kâbe’de bir gün fazla kalmayı bile manevi ziyan sayan bu kişinin; sonunda kaçtığı Amerika’dan 10 yıldan beri gelmemesi, bu konunun yakınları tarafından bile dile getirilmemesi, O’nun ABD’ye olan hayranlığının, asıl Kıble’sinin Washington olduğunun bir kanıtı mı oluyordu? Yoksa Amerika’nın asla yıkılmayacağını, Kur’an’daki, İslam’ın hâkimiyetini müjdeleyen ayetlerin gerçek olmayacağını mı sanıyordu?

Oysa bir zamanlar:

“İstanbul'un fethini arşı rahmetten ambalajlayıp bana gönderseler kabul etmem. Bunu hâşâ o büyük fatihleri hafife aldığım mânâsına değil; müminlerden bir mümin, kullardan bir kul olmanın kıymet ve lezzetini ifade sadedinde söylüyorum. Evet, öyle bir teklif karşısında ben, kendi durumumu, küçük bir köyde bir hocanın oğlu olmayı, küflü binaları, pencere içlerini, duvar altlarını, minnacık bir kulübeyi, mağduriyetleri, işkenceleri, azapları, tehcirleri.. evet O'nun benim hakkımdaki tercihlerini tercih ederim.”[7] diyordu ama şimdi Amerikadan ayrılmıyordu.  

Ve yine:

Biz, bir ve beraber olmak için kâinat çapında öyle dinamiklere sahip bulunuyoruz ki, bunların bir kaçına sahip olan cihana meydan okuyabilir.

Bu hakikatlere sahip olmayan Hıristiyan ve ateist dünya, kendi aralarında belli ölçüde pekâlâ birleşebilmektedir. Meselâ günümüzde batılılar, Komünizm karşısında bir ölçüde ve İslâm karşısında ise tam bir ittifak kurabilmektedirler. O hâlde neden biz, akıl ve mantık planında bir araya gelip, fasl-ı müşterekleri ortaya dökmek suretiyle, ortak bir çizgi tayin ve tespitinde bulunmayalım![8] Diyen şahsın ve cemaatin, bugün “İslam Düşmanı Hristiyan ittifaklarına” ve Müslüman ülkeler birliği yerine AB’ye katılıp kuyruk olmak için çırpınmalarına nasıl bir kılıf uyduruluyordu?

Bir zamanlar:

“Her gün Allah’a ve kitaba hakaret edilir. Peygambere gizli açık küfürler savrulur ama bazılarının kılı bile kıpırdamaz. Ne zaman biri onun gururuna az bi dokunsa, biraz onu rencide etse, gece yarılarına kadar uykuları kaçar ve günlerce rahatsız olur. İşte Allah’la olan sevgi ve saygımızın bir göstergesi de bu şekilde mukaddesatımıza yönelik hücumlardan rahatsızlık duymamızdır..”[9] diyordu. Şimdi bu hakaretleri yapanlarla diyalog kuruyordu.

Aşağıdaki Ayeti Kerimeler, bu tiplerin gerçek niyetini ve tiyniyetini ortaya koyuyordu:

“(Ey münafıklar ve Haktan sapanlar) Siz gerçekten birbirini tutmaz muhtelif söz(ler ve çelişkili ifade ve görüşler) içindesiniz.

(Hak olan bu Kur’an’ı ve İslam’ı istismar edenler) ondan çevrilen çevrilir. Kahrolsun o zan ve tahminle (ve zalimlerin keyfine göre hüküm verenler) ve yalan söyleyenler…

Ki onlar, (bilgiçlik tasladıkları halde) cehalet kuşatması içinde (hakikatten) habersiz ve nasipsizdirler.

“ Din günü (Hakkın hâkim olacağı, süper şeytani güçlerin yıkılacağı ve herkesten hesap sorulacağı vakit) ne zamanmış? diye (alaycı ve inançsız bir şekilde) sorup kibirlenmektedirler)” (Zariyat:8–12 Ayetleri)

“işte göğün ve yerin rabbine andolsun ki, şüphesiz o (vaat edilen dünyada hâkimiyet ve ahiret haberi) sizin kendi aranızda konuşup (yaşadıklarınız) kadar kesin bir gerçektir” ( Zariyat: 23. Ayet)

(Öyleki) haddini aşıp ölçüyü taşıran (çağdaş Firavun ve Nemrutlar ve onların zulmüne fetva veren çağdaş Bel’am ve Münafıklar için ‘her birine ayrı ayrı ve isim isim’ işaretlenip belirlenmiş ( kahredici mucize mermiler) RABBİN KATINDA (hazır vaziyettedir.)” ( Zariyat:34)

“VAKIA (vaat edilen büyük devrim ve değişim olayı) vuku bulduğu zaman. (Artık) onun meydana gelişine ve gerçekliğine yalan diyecek yoktur.

O (gün, münafıkları ve azgınları) aşağılatıcı (mücahit ve muttaki mazlumları ise) yüceltici ( İzzet ve Hâkimiyete eriştirici)dir” (Vakıa suresi 1.2.3 ayetleri)

Riyakar bir tavırla sürekli keramet uyduruyordu!

Daha önceki sohbetlerinde: “Cinler ile konuşma sağlanması, emniyet teşkilatlarının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip, kontrol altına alınabilir. Kim bilir belki o zaman cinlerden de komiserler ve emniyet müdürleri olacaktır” diyen bu kişi, acaba CIA ve MOSSAD ajanlarını mümin cinler yerine mi koyuyordu?

Şimdilerde nedense birden bire kesildiği, ama bir zamanlar, özellikle hıçkırıklı ağlamalarla süslediği vaazlarında: “Bir kimse Halık’ı Teâlâ Zülcelâl Hazretlerine İman ve O’nun yüceler yücesi Nebisi, Aleyhisselatü Vesselam Efendimize itibar ve itimat etmiyorsa, yani Kelime-i Şehadet getirip İslam dairesine girmiyorsa, onun hiçbir ameli makbul sayılmayacak, hiçbir hayırlı hizmeti değer kazanmayacaktır” dediği halde, bugün Amerika’daki Yahudi Siyonistlerin kontrolündeki Houston Üniversitesi bünyesindeki Gülen Enstitüsü 2010 barış ödülü, Kenan Evren’in Atatürk madalyasını bile, Siyonist merkezlerin baskısıyla reddeden Güney Afrikalı Nelson Mandela’ya veriyordu ve tabi, herhalde buna en çok Recep Bey alınıyordu... Öyle ya, Yahudi Lobileri ve kukla körfez şeyhleri bile madalyaları bizim Başbakan’a takarken, bunlar niye Mandelaya layık görüyordu. Bu arada merak ediyoruz; Nelson Mandela, Kelime-i Şehadet getirip Müslüman olmuştu da bizim mi haberimiz bulunmuyordu?[10]

Kutsal ABİ’leri şapşal tabilerine: “Hâkimlere rüşvet dağıtın ve yalancı şahitlik yapın” talimatı veriyordu!

“Belki bizim aczimiz ve eksimiz burada, icabında Mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın!.. Arkadaşlara diyorum ki, gerekirse bin döktüreceksin belki geriye biri dönecek. Bir milyar lira vereceksiniz, 10 milyon tazminat davaları alacaksınız. Önemli olan mahkûm ettirmektir yani, Avukat da kiralayacaksınız, Hâkim de kiralayacaksınız…”[11]

Talimatı vererek; gerçekleri yazarak, foyalarını ortaya çıkaranları mahkûm ettirmek üzere her türlü yalan, iftira, rüşvet ve komplo sahtekârlığını mubah gösteriyor ve hiç kimse bu haram ve haksız davranışları nasıl bize öğütlüyorsun? diye sormuyordu. Çünkü onlar da ganimetlerden nemalanıyordu. Kaldı ki, bu rüşvet olarak dağıtılan paralar, zavallı halkın zekât, kurban ve sadaka bağışlarından toplanıyordu!

Bu şahıs bir zamanlar:

“Bırakalım yalanı… Doğru olalım… Doğru üzerine bir dünya kurmaya karar verelim. Hiç yalan söylemeyelim ve hiçbir yıkıcı harekette de bulunmamaya ahd edelim. Hak ve hakikat adına gerçekten samimi olmaya, doğru söylemeye bakalım; doğru hareketler içinde bulunalım”[12] diyordu, şimdi her türlü yalan ve iftiraya fetva veriyordu!?

Siyonist Stratejist, ABD Yahudi’si Graham Fuller, Timaş Yayınlarından çıkan “ Siyasal İslam’ın Geleceği” adlı kitabında, 1964 yılında Türkiye’ye geldiğini ve en yakın dostları arasında bu kişinin de olduğunu özellikle vurguluyordu. CIA İstasyon Şefi Graham E.Fuller, ülkemizdeki diğer dostlarından bazılarını şöyle sıralıyordu:

“Fehmi Koru, Ali Bulaç, Ali Aslan (diğer adıyla) Mücahit Aslan, Ruşen Çakır, Cengiz Çandar, Nilüfer Göle, Şerif Mardin, Hakan Yavuz, Şahin Alpay…”

Para Karşılığı Yazdırıyordu!

ABD İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherina imzasıyla sunulan 4 Haziran 2008 tarihli belgelerde; “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor, ya da görüşlerini yazdırıyor” saptaması yapılıyordu.

İz’an ve İnsafla Okuyalım, başkasına inanmıyorsak Zaman yazarı Ali Bulaç’ın mealine bakalım; acaba şu ayetler kimlerin durumunu anlatıyordu?

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa (Yani Hak dinin bazı hükümlerini gereksiz sayarak; ılımlaştırmaya veya katılaştırmaya çalışarak; ya da batıl din ve düşüncelerle uzlaştırıp yozlaştırarak Protestan bir İslam uyduruyorsa) asla ondan kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.

Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahitlik ettikleri halde, imanlarından sonra küfre-nankörlüğe sapan bir kavme Allah nasıl hidayet verir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmeyecektir( Haktan ve hayırdan sapanlar Zalim güçlerin kiralık hizmetçileridir)

İşte bunların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetlerinin üzerine olması ( İslami izzet ve istikametten yoksun bırakılmaları şeklindedir)

(Bu lanet ve zillet içinde) temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmeyecek ve onlar (asla korunup) gözetilmeyeceklerdir.

Ancak bundan sonra ( pişman olup vicdanlarına uyarak); tövbe edenler, ‘Salih olarak davranıp (tekrar Hakka dönenler) başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.

Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını artırıp, (hidayetleri kararıp dalalet ve hıyanete yönelenler)  bunların tövbeleri kesinlikle kabul edilmeyecektir. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir.

Şüphesiz (Haktan ayrılarak nankörlük ve hıyanet niyetiyle) küfredip kâfir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altını olsa- bunu fidye olarak verse de kesin olarak kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır ve onların yardımcıları da yoktur”  (Ali İmran 85–91)

 



[1] Bak. 24. Ocak.2011 Demokrat Gebze sh.4

[2] Kırık Testi, sh 140

[3] Kırık Testi, sh 143-144

[4] Fetullah Gülen, Kırık Testi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yy., sh 94-95

[5] Kırık Testi, sh.149-150

[6] M. Fetullah Gülen, İnancın gölgesinde, sh. 212, Nil Yy. Ankara:1996

[7] Kırık Testi, sh:126

[8] M.Fetullah Gülen, İnancın Gölgesinde 2 ,sh:234

[9] Kırık Testi, sh:192

[10] 25. Ocak 2011 Zaman-Türkmen Terzi Johannesburg

[11] Bilgi için bak: Amerika’daki İmam Ergün Poyraz –Togan Yy. 2009 İstanbul

[12] Kırık  Testi, sh:146


Bu yazarin diger makaleleri

19 Ocak (2017) Perşembe akşamı Kanal-A'da, Tarih ve İrfan programına...
Devami
ANILAR VE TANIKLARLA ERBAKAN!   Erbakan Hoca’nın anılarla anlattıkları Nisan 1977 tarihli Günaydın...
Devami
Aydın yaftalı ama karanlık kafalı ve kiralık vicdanlı bir güruhun,...
Devami
    İslam'ı Tehlike saymak veya İslam kokusu aldığı her şeye...
Devami
  Özel mülkiyeti ve özgür girişimi yasaklayan, devlet için fertleri feda...
Devami
  MEŞRUTİ BAŞKANLIK BİLE, CUMHURİ KRALLIKTAN DAHA YARARLIDIR!        “Meşruti Başkanlık” bizim kullandığımız bir kavram...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1458

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR