Reklam
Reklam
Reklam

Amerika+PKK+Sabataist Cunta ve İşbirlikçi İktidar Kıskacında TSK VE TARİHİ HESAPLAŞMA SERÜVENİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

Rahmetli Erbakan Hoca yıllar önce katıldığı bir TV liderler toplantısında:

“Ülkemizdeki ve bölgemizdeki huzursuzluğun asıl sebebini göz ardı etmek, sorunu kangrenleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Gerçek şudur: Nil’den Fırat’a Büyük İsrail kurulmak ve Türkiye parçalanmak isteniyor. SEVR bunu hedefliyor. Dış güçlerin “demokratikleşme, AB ile bütünleşme” kılıflı dayatmalarının altında bu yatıyor. Kışkırtılan terör odaklarını da, işbirlikçi iktidarları da, bunlar yönlendiriyor. İşte Türkiye’deki sorunların temelini bu taklitçi ve teslimiyetçi zihniyet ve hükümetler teşkil ediyor” tespitleri geçerliliğini ve gerçekliğini bugün hala koruyordu.

Şemdinli’de çatışmaların 40 kilometrelik alanda, haftalardır sürdüğünü ve sonuç alınamadığını, devletin bölgede huzur ve hâkimiyet sağlamadığını, çok sayıda yerleşim yerinin boşaltıldığını, valilikçe ilde 7 bölgenin geçici askeri yasak bölge kapsamına alındığını, Başbakan TV’de “Olağanüstü Hal’i kaldırdık” diye öğünürken orada olağanüstü bir savaş hali yaşandığını saklamakla, PKK tehlikesi ve AKP’nin zafiyeti gizleniyor zannedenler yanılıyordu.

PKK sınırdan geliyor, vuruyor, çıkıyor; yine geliyor yine vuruyor, yine çıkıyor; siz ise sınırın ötesine geçemiyorsunuz. Sözde onlar terörist biz ABD dostu sayılıyoruz. Ancak onlara ABD tarafından tanınan sınır ötesi operasyon özgürlüğünden biz yararlanamıyoruz. Ve siz bu acı duruma şehit vererek katlanıyorsunuz... Şemdinli ve Hakkâri’de inceleme yapan CHP heyeti üyelerinden Alaattin Yüksel:

“PKK’nın Hakurk ve Haftanin kampları sınıra çok yakın; oraya kaçıyorlar, sonra dönüp yeniden eylem yapıyorlar...” diyordu.

Aynı heyette yer alan Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker:

“Bize sınırın hemen yakınında 7 – 8 PKK kampı bulunduğunu anlattılar, hatta Yiğitler Mezrası’nın muhtarı PKK’nın kendisini kaçırıp 5 kilometre ötedeki kampta sorguladığını” söylüyordu.

Bırakın Kandil’i temizlemeyi, Türkiye sınırın hemen yanı başındaki PKK kamplarına bile dokunamıyordu. Başbakan Erdoğan zaman zaman Irak Başbakanı Maliki ile söz düellosuna giriyor, ancak bu düello genellikle Irak’taki Sünnilerle Şiilerin arasındaki sorunlarla ilgili oluyordu. Hiç Irak Başbakanına:

“Sınırınıza hâkim olun yoksa ben kendi güvenliğimi kendim sağlayacağım”, dediğini duyan olmuyordu. Çünkü PKK, ABD’nin açık koruması altında bulunuyordu. Ve AKP Türkiyesi bu ihaneti kabullenmiş görünüyordu.

Ve AKP Türkiyesi Güneydoğu’da bu kadar zaaf içindeyken bir de Suriye’ye nizamat vermeye kalkışılıyordu.

Sonuca bakınız... Terör saldırısı savaşa dönüşüyor, PKK Suriye sınırına yerleşiyor, İran’la da gırtlak gırtlağa geliniyordu.[1]

İttihatçı ve vatan kaçkını Sabataist Mason Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal açıkça, “artık Türkiye’nin özerk federasyonlara ayrılması gerektiğini” savunuyordu

“Irak bölünmüş durumda. Bir yanda Şiiler, diğer yanda Sünniler, öbür yanda Kürtler. Ne iktidarın ne de petrolün paylaşımında anlaşabiliyorlar; bölünme derinleşiyor. Suriye de bölünebilir. Sıra Türkiye’ye gelir mi?

Türkiye üniter olarak kalmakta direnirse mi bölünür? Yoksa İspanya örneğindeki gibi, güçlü bir ‘özerk yapı’yla ya da ‘federasyon’la mı bölünmekten kurtulur, birliğini korur? Fransa’nın cumhurbaşkanlarından Mitterrand’ın 1980’lerin başındaki sözünü anımsıyorum: “Düne kadar sıkı merkeziyetçi bir devlet yapısıyla Fransa’nın birliğini korumuştuk. Artık tam tersini yapmak, sıkı bir ademi merkeziyetçilik uygulamak zorundayız.”

Özetle: Üniter kalmakta direnen bir Türkiye küçülür, özerk ya da federatif bir Türkiye büyür mü? Küçülmek ne demek? Türkiye Kürtlerinin Irak Kürtleriyle kaderini birleştirmesi... Büyümek ne demek? Türkiye’nin Irak Kürtleriyle, Suriye Kürtleriyle bir federasyon çatısı altında birleşmesi... Ama ya büyüyeyim derken karşında büyük Kürdistan’ı bulursan?..

Petrol ve Kürtler...

Peki ya enerji, petrol... Bu konu Türkiye’nin Kuzey Irak ya da Irak Kürdistanı’na bakışını nasıl etkiliyor? Irak’ın neredeyse Suudi Arabistan kadar petrol zenginliği var. Bu açıdan Musul ve Kerkük’ün yanı sıra Kuzey Irak’taki ham petrol rezervlerinin de olağanüstü zengin olduğu ortaya çıktı. Devletin zirvelerinde bunun Türkiye açısından ne anlama geldiğinin çok iyi farkında olanlar vardı. Hiç kuşkusuz Irak Kürtleri de üstünde oturdukları bu zenginliğin kendileri için bir refah ve gelecek garantisi olduğunu iyi biliyorlardı. Kısacası: Türkiye de, Irak Kürt yönetimi de, karşılıklı iyi ilişkilerin her iki tarafın da çıkarına olduğunun bilincindeler. Erdoğan’ı ikna etmeden Kürt sorunu konusunda bugün yol almak hayaldir. Peki, ikna edilebilir mi? 2014’ten önce çok zor. Çankaya’ya çıktıktan sonra belki. Peki ya PKK? PKK göz ardı edilerek Kürt sorunu çözüm rayına girer mi? Hayır girmez.

Devletin zirvelerinde de PKK’nın artık göz ardı edilemeyeceğini görenler elbette var, hatta sayıları çoğalıyor. Fakat neyin nereden tutulacağı konusunda kafalar bugün de karışık. PKK’sız çözüm olmaz diyorlar ama nasıl olacak dendi mi farklı sesler kulağa çalınıyor. 1999’dan itibaren PKK’yı Öcalan’la bölmek fikri vardı, şimdi de galiba Öcalan’sız...” Sözleriyle Hasan Cemal, “Irak ve Suriye gibi bölünmeye razı olun, kurtulun” demeye getiriyordu.

İran Genelkurmay Başkanı: “Suriye’den sonra sıra Türkiye’de” uyarısında bulunuyordu. Obama telefonla konuşurken Erdoğan’a sopa gösteriyordu.

Beyaz Saray’dan, Obama'nın, Erdoğan ile görüşmesi sırasında elinde beyzbol sopasıyla poz verdiği fotoğrafla ilgili "Bu fotoğrafı sadece, Obama'nın Erdoğan ile devam eden yakın ilişkisini vurgulamak için yayınladık" şeklinde gülünç bir açıklama yapılıyordu. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcü Yardımcısı Caitlin Hayden, ABD Başkanı Barack Obama'nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmesi yaparken özellikle çekilip medyaya servis edilen fotoğrafıyla ilgili bir takım mazeretler uyduruyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Clinton Suriye ile ilgili çantasında savaş planıyla Türkiye’ye yön vermeye geliyordu

Suriye konusunda stratejileri ile Esad'ı deviremeyen ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden isteğini alamayınca Suriye işini bölge ülkelerine havale etmek için 11 Ağustos'ta bir kez daha Türkiye'ye koşuyordu. Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Gordon'dan sonra Clinton'in bir haftalık arayla Türkiye'ye gelmesi dikkat çekiyordu.

Bölge karıştırılmak üzere Mısır'a karanlık saldırı tezgâhlanıyordu

Mısır-İsrail-Gazze üçgeninde bulunan Refah'ın yakınındaki Özgürlük ve Kerem Ebu Salih bölgesinde güya kimliği belirsiz kişilerce düzenlenen, ama MOSSAD’ın yaptığı bilinen saldırıda 17 Mısır askeri ölüyordu.

Libya yeni Irak yapılıyordu

Libya Millet Meclisi'ndeki en büyük grup olan Ulusal Güçler İttifakı lideri Mahmud Cibril, ''Bingazi'deki suikast ve patlamaların devam etmesi halinde, Libya'nın yeni Irak veya Somali olacağı'' uyarısında bulunuyordu.

AKP dış politikasının Mimarı Ahmet Davutoğlu, İsrail maşası, Türkiye düşmanı ve PKK’nın doğal yandaşı Mesut Barzani’nin ayağına koşup, himmet dileniyordu.

Sn. Recep T. Erdoğan, aynen ABD’den sopayı görünce Rusya’ya sığınan Rahmetli Adnan Menderes gibi, tutup Moskova’ya, Putin’le buluşmaya gidiyordu.

Irak Başbakanı Maliki bile Türkiye’ye posta koyuyordu.

Yunanistan da kendi iç sıkıntılarını unutmuş, Türkiye’yi şamarlamaya çalışıyordu.

Medyaya yansıyan ve de yansıtılan haberlere göre:

“Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın yeni binasında gerçekleştirilen toplantı, yaklaşık 4 saat sürüyordu. Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar ve kuvvet komutanlarının katıldığı toplantıda, uzun menzilli füze alımı için yürütülen çalışmalar ele alındı. Toplantının ardından yaklaşık 4 milyar dolara mal olacak uzun menzilli füze ihalesinin ertelenmesine karar veriliyordu!?

Rutin, “erteleme” açıklamasının perde arkasında neler döndüğünü tahmin bile edemezsiniz. Bu açıklamanın ertesinde (dün) Başbakan Tayyip Erdoğan Rusya’ya uçuyordu. Toplantının yapıldığı gün (medyaya yansıyan haberlere göre) İsrail’i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Başbakan Netanyahu ile görüşürken, “Türkiye ile ilişkilerinizi onarın” uyarısı yapıp, “Mavi Marmara Gemisine baskın sebebiyle Türkiye’den göstermelik özür dilenip gönlümüzün alınmasını istiyordu.

Oysa Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi yıllardır Türk Silahlı Kuvvetlerimizin en fazla önem verdiği proje sayılıyordu. Siyasi iktidarın Amerikancılığı yüzünden bugüne kadar hep taca atılıyordu. Salı günkü toplantıda da aynısı olmuştu. Bu ihale, Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem taşıyordu. Çünkü bu proje hayata geçirilmeden Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki sistemlerde göz önüne alındığında eli kolu kıpırdayamıyordu.

Kuru kabadayılığa artık kimse pirim vermiyor ve de inanmıyordu. Çünkü savaşın adı; “teknoloji” oluyordu ve Rahmetli Erbakan bunun için çırpınıyordu.

“Bir gün gelecek tarih, sizin “balyoz”, “Ergenekon” vs sandığınız davaların savunma sanayii ihaleleri ile ne kadar yakından ilgili olduğunu yazacak. “Müttefikimiz” Amerika’nın bize yıllardır çaktığı eski ve çürük teknolojilerden dolayı uyanan komutanların birer birer bozuk para gibi nasıl harcandığının gerçeğinin ortaya çıktığını Allah ömür verirse göreceğiz.” Diyen Ahmet Takan gerçekleri haykırıyordu.

Müdahaleye ‘ikna’ için provokasyonlar hızlanıyordu ve TSK’ya Suriye tuzağı kuruluyordu

Türkiye-Suriye sınırındaki ajan sayısı artıyor, provokasyonlar hızlanıyordu. Bu gelişmelerin ve “PKK Suriye’nin kuzeyini ele geçirdi” haberlerinin Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak için yapıldığı sırıtıyordu.

The Economist’e göre: AKP Ordu'daki Skandal'dan faydalanıyordu!

The Economist Dergisi, "Türkiye'de Ordu Skandalı” başlıklı haberinde hayat kadınları kullanılarak şantaj yoluyla çok sayıda Türk subayının askeri casusluk yapmaya zorlandığı iddialarına ilişkin davalardaki gelişmelerin, yurt dışında dikkat çektiğini” yazıyordu. İngiliz Haftalık dergisi The Economist, generalleri en sert biçimde kötüleyenlerin bile, onları sivil kontrol altına alma çabalarının yozlaşarak bir intikama dönüşmekte olmasından kaygı duymaya başladığını vurguluyordu. Haberin spotunda “Hükümet, ordudaki bir skandaldan faydalanıyor” iddiasını gündeme getiriyordu. The Economist, Türk ordusu üzerine uzman Gareth Jenkins, soruşturmaların "ordunun morali üzerinde yıkıcı bir etki yaptığı” görüşünü aktarıyor ve Türkiye’nin Suriye’ye karşılık verme tehditleri yaptığı bir ortamda, “Sürekli gözaltına alınma korkusu yaşayan bir ordu görevini nasıl etkili bir şekilde yerine getirebilir?” sorusunun, her geçen gün daha fazla önem kazandığını belirtiyordu!

Bu yorumlar bize Bülent Ecevit’in itiraflarını hatırlatıyordu:

“DSP Genel Başkanı Masum Türker anlatmıştı. O da bizzat merhum Bülent Ecevit'ten dinleyip aktarmıştı. Ecevit, Masum Türker'e; "Ben hayattayken anlatma" diye uyarmışlardı. Önce bir hatırlatma; Ecevit Başbakan'ken, Dick Cheney ABD Başkan Yardımcısıydı. Dönemin en önemli dış politika gündemi de; ABD'nin Irak'a yapacağı saldırıydı. ABD, Irak'a Türkiye üzerinden girmek için Ecevit'i iknaya çalışıyordu. İşte böyle bir ortamda, 2002 Nisan'ın da, Cheney Türkiye'ye geliyor ve son bir kez Ecevit'i ikna etmeye çalışıyordu. Hatta bunun için 'ekonomik meseleleri' gündeme taşıyarak, "Sayın Başbakan, alt tarafı askerimiz geçecek. Hem siz de biraz para kazanmış olursunuz!" diyordu. Türkiye'nin parasızlıktan kıvrandığı, ekonomik krizle boğuştuğu günler yaşanıyordu. Ecevit buna rağmen direniyor; "Biz bu savaşa kesinlikle destek vermeyiz" diyordu. Cheney iyice geriliyor; "Sayın Başbakan neden bu kadar direniyorsunuz. Askeriniz bu geçişe razı" diye ısrar ediyordu. Ecevit; "Irak'a saldırdığınızda binlerce masum insan ölecek. Mesela Muharrem ayında, onlar Kerbela'nın acısını yaşarken, siz onları bombalayacaksınız. Biz böyle bir sorumluluğu üstlenemeyiz" diye diretiyordu. Bunun üzerine Dick Cheney; "Sayın Başbakan ama onlar Şii" diye karşılık veriyordu. Görüşme bitiyor, Dick Cheney eli boş ABD'ye dönüyordu. Bir hafta sonra Ecevit hastaneye kaldırılıyor ve durumu giderek ağırlaşıyordu.”[2]

Bir sürü yandaş ve yalaka yazar hala şu yalanı tekrarlıyordu: Tezkere çıksaymış!?

Türk askeri tugayı Irak'ta tampon bölge kursaymış! Terör örgütü bugün yapmakta olduğu eylemleri yapamazmış! Yani o meşhur tezkerenin geçmemesi ile bir büyük fırsat(!) kaçırılmışmış! Yıllar önce de ABD direktifiyle tezkereyi geçirmeyi can-u gönülden isteyenler aynı gerekçenin arkasına saklanıyorlardı! Hatırlayınız, tezkerenin geçmesini ABD istiyordu!

Peki, ABD'nin terör örgütünün faaliyetlerine son verilmesini amaçlıyor muydu? Hayır, böyle bir niyeti o gün de yoktu, bugün de yoktu! Terör örgütü üzerine yorum yapanlar dört-beş bin kişinin kendi başlarına dağa çıktıklarını düşünüyorlarsa, bunlara ahmaklık madalyası takmak gerekiyordu. Yani, Amerika Türkiye'nin Irak'a girmesini terör örgütünü ortadan kaldırması için istemiyordu; kendi amaçlarına, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için Irak karmaşasının içine Türkiye'yi sokmayı planlıyordu! Hal böyle iken hala; "Tezkere geçseydi terör örgütü bu kadar rahat at oynatamazdı" diyenler hem kendilerini hem de milleti aldatıyordu.

Şu tespitlere katılmamak imkânsızdı: ABD TSK’dan “Meclise darbe yapmamasının” intikamını mı alıyordu?

“Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Ergenekon davasında verdiği ifade, aslında karanlıkta kalan birçok sorunun da yanıtını içeriyordu.

HÜKÜMETE BASKI: Anlaşıldığı kadarıyla Ortadoğu’da çıkarlarının zedelenmesi ihtimaline karşı ABD, TSK’dan AKP hükümetine baskı yapılmasını istiyordu. Hükümete baskı neleri kapsıyordu? Hükümeti zorlarsınız, tehditlerle sıkıştırırsınız, baktınız olmuyor, yönetime el koymanın yollarını ararsınız! Ancak 2004’te ordu böyle bir şeye yanaşmıyor ve Milli bir tutum sergiliyordu.

AMERİKA’NIN ÖFKE TEZGÂHI: Arkasından ABD “intikam harekâtı”na başlıyordu. O günden itibaren “tehdit” olarak görülen ne kadar komutan varsa içeri atılıyordu. Bunlar hala hapiste yatıyordu. Özkök ise “demokrasi kahramanı” ilan ediliyordu. Sonuçta Özkök hariç tutularak neredeyse bütün komutanlardan “tezkere için hükümete baskı yapmamalarının” hesabı sorulmuş oluyordu. Oyun aslında bu kadar açık ve net oynanıyordu.

TEZKERENİN AMACI: O günleri hatırlayalım. ABD Irak operasyonunu Türkiye üzerinden yapmak istiyordu. Çünkü zaten müttefiki olan Kürtlerin bölgesinden geçecek, arkasını sağlam tutacak, lojistik desteğini ise bir NATO ülkesinden yapacaktı. Böylece operasyonun maliyeti de çok düşük olacaktı. Dönemin AKP iktidarı ABD’nin her istediğini yapmaya hazırdı. Başbakan ve partinin yasaklı olduğu için seçilemeyen başkanı ABD’nin taleplerini karşılayacak tezkerenin Meclis’ten geçmesi için büyük çaba harcıyordu. Adeta “gaz odaları” kurulmuştu. AKP’li milletvekilleri 6-7’li gruplar halinde buraya sokuluyor ve tezkerenin Türkiye’ye ne kadar büyük yarar getireceği anlatılıyordu. Buna rağmen bazı AKP’liler endişeli ve huzursuzdu. Aslında tezkerenin geçeceğinden herkes emin görünüyordu. Ancak ABD “her sözünü dinlemesine” rağmen AKP iktidarından kuşkuluydu. İslamcı bir partinin güvenilir olup olmayacağını tam bilinmiyordu. Bu nedenle askerin de devreye girmesini ve işi “garantiye” almasını istiyordu. O günlerde asker de AKP iktidarından kuşkuluydu. Tezkereyi istiyorlardı belki ama riskleri de görüyorlardı. En önemlisi, ciddi asker kaybımız söz konusuydu. Üstelik ordu da tezkerenin geçeceğine inanıyordu. O halde sorumluluk yüklenmenin âlemi yoktu. En azından bir başarısızlık hâlinde “Biz siyasi otoritenin kararına uyduk” denip sorumluluktan kurtulma imkânı bulunuyordu. Tezkere nasıl olsa geçeceği için, sessiz kalınmasına karar veriliyordu.

AMA BEKLENEN OLMADI: Ama öyle olmadı. Oylamaya 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Anayasa’nın 96. Maddesine göre bu tür tezkerelerin kabulü için 276 oy gerekiyordu. Ve sonuçta Tezkere “kabul edilmemiş” sayılıyordu. (Çünkü Milli derin devlet devreye giriyor, dış güçlerin ve işbirlikçilerin bütün dengelerini alt üst ediyordu. U.E.)

İşte o an ABD’de şafak atmıştı. Bütün hazırlıklar, planlar lojistik altyapılar çöpe atıldı. Mardin’de kurulan yerleşim birimi sökülmek zorunda kalındı. İskenderun’a inecek mühimmat ve silahlar büyük masraflarla Körfez’e kaydırıldı.

AKP’YE İTİMAT, ASKERDEN İNTİKAM: İktidar çok üzgündü, ABD bunu görüyordu. AKP iktidarı gelecek için ciddi bir müttefik olacağını kanıtlamıştı. “Aksama askerdeydi. Asker baskı yapsa tezkere mutlaka geçerdi” kanaati yaygındı. Artık ABD iktidara daha çok güvenmeye, askerden ise kuşkulanmaya başlamıştı. Düğmeye basıldı. Hem ABD’yi zora sokan Türk subayları hizaya sokulacak, hem de tehdit olabilecek bütün unsurlar ayıklanacaktı.

İşte Ergenekon ve Balyoz operasyonları böyle başlamıştı. Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyaretinde bu operasyonun konuşulduğu bizzat yandaş kalemler tarafından o tarihte yazılmıştı. Bütün bunlar kamuoyunun gözü önünde yaşanmasına rağmen hâlâ bir darbeden dem vurulmasına, Türk subaylarının itilip kakılmasına, aydınların gazetecilerin akademisyenlerin düzmece belgelerle hapishanelerde tutulmasına, aşağılanmasına ülkenin yarısının destek çıkması akıl tutulması değildir de nedir?

Sonunda Başbakan da, generallerin tutuklu yargılanmasını doğru bulmadığını ilk kez söylüyordu. Sonra daha da ileri gidip İlker Başbuğ’un durumuna çok üzüldüğü belirtiyordu. Ancak Erdoğan’ın Başbuğ ile ilgili sözleri bana “timsah gözyaşları” deyimini hatırlatıyordu. Savcılar sanki Başbakan’dan habersiz Başbuğ’u tutuklamışlar gibi davranıyordu.

Özkök’ün yalanlaması

Analiz yazımı 2004 notlarına ve doğal olarak Hilmi Özkök’ün “ABD bizden hükümete baskı yapmamızı istedi” sözlerine dayanarak yazmıştım. Ancak Özkök bu ifadesinden sonra Radikal’den Murat Yetkin’e “Ben öyle bir söz söylemedim. Gazeteciler yanlış anlamış” şeklinde açıklamalar yapmıştı. Ancak mahkemede söylenenlerle sonra söylenenleri birlikte size sunmak istiyorum. Kararı siz verin: Tutanaklara göre hâkim Sami Haşıloğlu’nun “Siz 1 Mart tezkeresi öncesinde tavrınızın nötr olduğunu söylediniz. Siyasilerin kararı olduğunu söylediniz. Basında hükümete baskı yapmanızın istendiği yazıldı” şeklindeki sorusuna şu cevabı veriyor:

“Bunlar doğrudur. Dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz benim baskı yapmamı istemiştir. Ben baskı yapmadım. Ben düşüncelerimi arz ettim. ‘Tezkere geçsin - geçmesin diye’ baskı yaparak siyasi kararı etkileme yoluna gitmedim.”[3]

AKP Türkiye’yi, “dilenci ekonomisine” mahkûm ederken… AKP’nin Paris Büyükelçisi yapmak istediği ve MİT’le ilişkili Ekonomi Profesörü Daron Acemoğlu AGOS gazetesindeki röportajında: “Avrupa’daki bir kriz Türkiye’yi batırabilir. AKP’nin TOKİ projesi balon ekonomisidir. Sonuç İspanya ve ABD örneğidir” diye uyarırken… Eski General Hak ve Eşitlik Partisi Başkanı Osman Pamukoğlu’yla Başbakan Erdoğan birbirine karşı kendi ifadeleriyle, seviyesiz iddialarla sataşıp horoz dövüşü ile halkı oyalarken... Güya AKP’nin (ve tabi ABD ve AB’nin) yegâne çaresi pozlarını takınan Doğu Perinçek, Mason ve Sabataistlerin Osmanlıyı ve İslam’ı yıkma çetesi olarak kullandıkları İttihat ve Terakkiye özenti ve özlemle:

“Demokrasimizin özü, emperyalizme ve Ortaçağ gericiliğine “asi” olmaktır!” (6.8.2012, Aydınlık, İttihat Terakki Farkı) diyerek açığa vurduğu İslam düşmanlığı ile aslında halkı ürkütüp dindar Başbakanın partisine itiyordu ve böylece, daha önce İttihat Terakkiyi şimdi de AKP’yi iktidara getiren Siyonist-emperyalist odaklara hizmet veriyordu.

Genlerine işlemiş inkârcılık mikropları yüzünden, Müslüman milletimizden sürekli vebalı muamelesi görüp asla yüz bulamayan ve sonunda ayetli-hadisli sosyalizm safsatasıyla din istismarcılığına soyunan bu karanlık kafalar, laiklik ve Kemalizm kılıfıyla orduyu kışkırtıp şeytani hedeflerine ulaşacağını sanıyor ve aldanıyordu.

Yıllarca, Hoca’ya hıyanetlerini ve davaya hakaretlerini yazıp küfürler savurdukları Recep T. Erdoğan, ABD Yahudi Lobilerince iktidara taşınınca, bu sefer Recep Beyi: “Erbakan’ın anlaşmalı takipçisi, Milli Görüş’ün akıllı temsilcisi, İslam âleminin bahtlı lideri” diye övüp göklere çıkaran, daha doğrusu iktidara yağcılık ve yalakalığa başlayan, AKP’nin tahribat ve rezaletlerine nice kerametler ve mazeretler uyduran malum yerel Gazete, bunların artık boyaları sökülmeye ve foyaları ortaya dökülmeye başlayınca, bu sefer mecburen ağız değiştiriyordu. “Bunlar, Milli Görüş’ten yan çizmeleri ve Siyonist merkezlerle münasebetleri sonucu iktidara taşınmışlardı, ama ardından milli derin devletin güdümüne sokulmuşlardı” gibi yorumlarla yamukluklarına ve iktidar dalkavukluklarına kılıf uydurulmaya çalışılıyordu. Ve tabi bu kıvırmalarının hiçbirisi, Erbakan Hoca’nın tespitiyle, ne “işbirlikçilerin” hıyanet hakikatini, ne de bunlara övgü dizenlerin mahiyet ve tiynetini değiştirmiyordu.



[1] Melih Aşık, Milliyet

[2] Mustafa Yılmaz

[3]Can Ataklı / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız . 08.08.2012

 

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında...
Devami
ABD'den talep bile gelmemişken, Başbakan Erdoğan, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden...
Devami
Meşhur İran Devrimi’nden beri, her fırsatta ve samimi bir tavırla...
Devami
 Mahmud Celal Bayar, (16.05.1883-22.08.1986) Türkiye’nin meşhur masonlarındandır ve 3. Cumhurbaşkanıdır. ...
Devami
Rahmetli Erbakan Hocamızın Dediği Gibi: “Gâvur Sözden Değil Ancak Güçten Anlardı!...”         ...
Devami
Tam 8 yıl önce Milli Çözüm dergimizde “Çatısı altında PKK’yı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2299

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR