ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün578
mod_vvisit_counterDün1743
mod_vvisit_counterBu Hafta9867
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay66421
mod_vvisit_counterGeçen Ay57114
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19007158

IP'niz: 44.201.94.72
Bugün: 30 Haz 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13038272

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Erbakan’ın Tarihi Uyarısı: AKP İktidarının Talan ve Tahribatlarıyla; VATAN TOPRAKLARI AYAKLARIMIZIN ALTINDAN KAYMAKTAYDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Erbakan’ın Tarihi Uyarısı: AKP İktidarının Talan ve Tahribatlarıyla;

VATAN TOPRAKLARI AYAKLARIMIZIN ALTINDAN KAYMAKTAYDI!

       

13 Aralık 2021'de Dünya gazetesinden Şeref Oğuz'un; “Katar'la yapılan Swap anlaşmasında 1 doların 22 liraya sabitlendiğini” iddia etmesi sosyal medyada gündem olup yankılanmıştı. Diğer yandan döviz kurlarında yaşanan yükseliş sonrası Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'ndan piyasaya satım yönünde müdahale yapılmıştı. Merkez Bankası müdahalesiyle kur 17 TL’ye yaklaşmıştı. İktidarın suni ve pansuman tedbirler cinsinden aldığı Dövize Endeksli Faiz Mevduatı; “Faizlerin Dolara endekslenmesiyle” dolaylı olarak faizlerin yükseltilmesi hilekârlığıydı. Bu aldatıcı ve günü kurtarıcı tedbirler, dövizi geçici olarak ve bir miktar düşürse de, ileride çok daha hızlı bir tırmanışa geçtiğinde kimse şaşırmasındı. Hayret; Erdoğan’ın palyatif tedbirleriyle güya Dolar düşmüştü ama, marketlerde, mağazalarda ve pazarlarda her şeyin fiyatı daha da artmıştı. Bu durum bile iktidarın doğru ve uygun bir karar alamadığının kanıtıydı. Çünkü bir ekonomik program doğal üretim ve doğru yönetim dengesine dayanmıyorsa düşüş ve çöküş kaçınılmazdı.

Recep T. Erdoğan’ın BÂTIL (Yanlış ve Haksız) ekonomik modelinden fayda ummak; bütün bunların hayırlı ve yararlı sonuçlar doğuracağını sanmak, inanç esaslarımıza (İslam itikadımıza ve NASS’a) da aykırıydı. Çünkü her alanda, daha ucuz girdili, kaliteli ve yeterli ÜRETİM yerine, FAİZ’li kredi uygulaması ve DIŞ BORÇ kolaycılığı ile; kumar, fuhuş ve lüks tüketim yozlaşması ile, onurlu ve huzurlu bir noktaya ulaşılacağının umulması, dolaylı olarak Kur’an’ın ve Resulüllah’ın yalanlanması anlamını taşırdı.

Merkez Bankası’nın ilan ettiği faiz oranının üstündeki kur artışından doğacak farkı bundan böyle devlet karşılayacaktı… Faiz yine sömürü aracı olmaya devam edecek, lakin bankada yatan TL mevduatlar, olur ya TL’nin değerinde aşınma yaşanırsa, ilan edilen faizin üzerinde bir getiriye kavuşacaktı... Kura dayalı benzer bir uygulama ihracatçılar için de söz konusu olacaktı… Bu müjdelerden en fazla sevinenler hiç kuşkusuz bankalardı. Şundan dolayı: Dolara kaçan mevduat bu yolla TL’ye dönerse, bankalar; müşterilerine Merkez Bankası’nın ilan ettiği oranda bir faiz sağlamakla kalacak, buna karşılık ekonominin çok sayıdaki değişkenleri yüzünden kur faizin üstünde seyrederse, kendilerinden kredi almış olanlara reel faiz uygulanacaktı. Arada mevduat sahiplerinin TL hesapları aleyhine oluşacak farkı ise bankalar değil devlet -yani vatandaşlar- ödemiş olacaktı. Yani vatandaşın kesesinden bankalar ve fırsatçılar kârlı çıkacak, milyarlarına yeni milyarlar katacaklardı.

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, kabine toplantısı sonrası Türk Lirası mevduatları için yeni düzenlemeleri açıklamıştı. Erdoğan’ın: "Kur getirisi mevduat kazancının altında kalırsa, aradaki fark doğrudan vatandaşımıza ödenecek" sözlerinden sonra dolar ve euro kurunda düşüş başlamıştı. Korona virüsten hayatını kaybeden Prof. Dr. Haydar Baş'ın oğlu Hüseyin Baş, dolar kurunun düşmesi hakkında çarpıcı bir iddia ortaya atmıştı. Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Piyasaya yerli biri tarafından en az 40 milyar dolar döviz sürüldü. Gerisi hikâye." diyen Baş, paylaşımının devamında kamuoyuna:

"- Kim bu kadar dövizin sahibi?

- Bu zamana kadar neredeydi?

- Bu kadar parayı nasıl elde etmişti?

- Parasını ne zaman geri çekecekti?

- Parayı neyin hazırlığı için piyasaya sürmüşlerdi?" sorularını yöneltmiş durumdaydı.

Swap Anlaşması Ne Olmaktaydı?

İngilizcede ‘takas' anlamına gelen ‘swap’ sözcüğü, iki tarafın belirli bir vade ile farklı para birimlerini, belirlenmiş bir faizle değiş tokuş yapmaları anlamını taşımaktaydı. Vade sonunda hesaplar tersine çevrilerek işlem yapılmaktaydı.

Faiz İndirimi Numaraları Sadece Rantiyecilere Yaramaktaydı!

Merkez Bankası’nın faiz indirimi en çok Türkiye’deki faizci ve kan emici bankaların haksız kârına yol açmaktaydı. Bankalar Merkez Bankası’ndan düşük faizden aldıkları TL’yi yüksek faizden devlete uzun vadeli borç olarak veriyor, ya da kredi olarak kullandırdıkları kişiler döviz alıyor, böylece TL sürekli değer kaybediyordu.

Toplumun her kesimi artan fiyatları ve ağır hayat pahalılığını konuşuyordu.

150 lirayı bulan 5 litre Ayçiçek yağı fiyatlarını, sütün 10-15 lira, ekmeğin 4 lira oluşunu, ucuz ekmek kuyruklarında insanımızın saatlerce beklemek zorunda kalışını konuşuyordu. Bu manzara elbette Türkiye’ye yakışmıyordu! Bulgarlar Edirne’ye, İranlılar Van’a, Gürcüler Artvin’e akın akın gelip, gümrük kapılarında sıra bekleyerek sepetlerini, arabalarını tıklım tıklım doldurup giderken; insanımız daha ucuz ürün için saatlerce ekmek büfeleri, akaryakıt istasyonları ve marketlerde kuyruğa giriyordu! 19 yılını geride bırakan bir iktidarın, 20. yılında Türkiye’ye bıraktığı miras, işte bu enkaz oluyordu… Yağ, süt, ekmek gibi en temel ürünlerin fiyatlarının dahi gündem olduğu, ekmek kuyruklarında vatandaşlarının gözyaşı döktüğü bir Türkiye; Erdoğan iktidarının ayarını ve fotoğrafını gösteriyordu!

Her Bakanlığın Bütçesi Henüz Meclis’ten Geçmeden Erimeye Başlamıştı!

Döviz kuruyla Bakanlıkların bütçesi de eriyordu. Sağlık Bakanlığı’nın 116 milyarlık bütçesi açıklandığında 12 milyar dolara denk gelirken, şimdi 7 milyar dolara düşüyordu. Neredeyse Sağlık Bakanlığı bütçesi %30 küçülüyordu. Ulaştırma Bakanlığı’nın 62 milyarlık bütçesi açıklandığında 6 milyar dolara denk gelirken, birkaç haftada 4 milyar dolar ediyordu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 274 milyar liralık bütçesi açıklandığında 29 milyar dolar ederken, kısa süre sonra 19 milyar dolara düşüyordu. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 774 milyar lira olarak açıklanan bütçesi açıklandığında 83 milyar dolar ederken, kur yükselince 55 milyar dolarda kalıyordu. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 64 milyar liralık bütçesi açıklandığında 6 milyar dolara denk gelirken, kısa süre içinde 4 milyar dolara kadar düşüyordu.

Bütçe, Kanunlaşmadan Kısırlaşmıştı!

TBMM’de görüşmeleri süren 2022 yılı bütçesi, döviz kurunda yaşanan dalgalanmayla eriyip azalmıştı. Bütçenin TBMM’ye geldiği 16 Ekim tarihinde bir dolar 9,27 TL iken, o tarihte 1 trilyon 751 milyarlık 2022 bütçesinin dolar karşılığı 188 milyar dolardı, birkaç hafta içerisinde ise 115 milyar dolara alçalmıştı. Söz konusu durum, diğer bütün Bakanlıkların bütçesinde de ciddi erimelere yol açmıştı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) görüşmeleri devam ederken 2022 yılı bütçesinin yasalaşmadan resmen erimeye başlaması bu iktidarın iflasıydı. Yaşadığımız ekonomik kriz ve döviz kurundaki oynaklık, bütçenin erimesiyle sonuçlanmıştı. Neredeyse her Bakanlığın bütçesi yarısı kadar erirken; söz konusu bütçenin gelecek yıl öngörüsü, bütçe görüşmelerinde bile tutmamıştı.

Bütçe kaybı 73 milyar dolara ulaşmıştı

TBMM’ye 16 Ekim tarihinde sunulan 2022 yılı bütçesi, o tarihte 1 trilyon 751 milyar lira, yani 188 milyar dolar ediyordu, dolar kurunu 17 TL’den hesapladığımızda ise 115 milyar dolara düşmüş durumdaydı. Kaybın 73 milyar dolar olduğu ortaya çıkmıştı. Bu tablo AKP ekonomisinin ve bütçesinin daha icraata koyulmadan yarıya yakın azaldığının kanıtıydı.

Geriye sadece Tanzanya kalmıştı!

Pul olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Türk Lirası, dünyanın en fakir ülkelerinin para birimleriyle neredeyse kafa kafaya gelmeye başlamıştı. TL’nin değer kaybetmesinden dolayı Bulgaristan, Yunanistan ve Gürcistan gibi komşu ülkelerin vatandaşları market alışverişi için Türkiye’ye gelirken; TL’nin gerisinde sadece Tanzanya Şilini, Afgan Afganisi ve Arjantin Pesosu gibi para birimleri kalmıştı.

Merkez Bankası’nın müdahalesi de yetmemiş, TL erimesi durdurulamamıştı. Merkez Bankası’nın dördüncü kez piyasaya müdahale etmesine rağmen dolar kısa sürede 17 TL’nin üzerine çıkmıştı. Dünyadaki birçok para birimi karşısında değer kaybeden TL’nin gerisinde Tanzanya Şilini, Afgan Afganisi ve Arjantin Pesosu gibi ülkelerin para birimleri kalmıştı. Döviz karşısında TL’nin pul olmaktan kurtarılması için Adil Düzen’e geçmek kaçınılmazdı. Doların 17’ye dayanmasından dolayı Türkiye, o haftaya Merkez Bankası’nın piyasaya 4’üncü kez müdahalesiyle uyanmıştı. Müdahale sonrası dolar, bir miktar düşerken, kısa süre sonra bu müdahale de etkisini yitirmiş durumdaydı. Dolar 17’yi, Avro 20’yi zorlarken, TL dünyanın en fakir ülkelerinin para birimleri seviyesine doğru hızla kaymaktaydı. Azerbaycan Manat’ı 10 TL olurken, İsviçre’deki JP Morgan artık TL ile işlem yapmayacağını açıklamıştı.

11 Aylık Makine İhracatı 21 Milyar Doları Aşmıştı; Ama Bunların Çoğu Montaj Sanayiden Oluşmaktaydı!

Makine sektörünün ihracatı, yılın 11 aylık döneminde serbest bölgeler dahil 21 milyar dolara ulaşmıştı. Makine İhracatçıları Birliği’nden (MAİB) yapılan açıklamaya göre, sektörün ihracatı, yılın ilk 11 ayı itibarıyla bir önceki yılın aynı dönemine göre %25, 2019’un aynı dönemine göre ise %17 artmıştı. Bu dönemde 2.6 milyar doların üzerinde makine ihracatı yapılan Almanya’nın, serbest bölgeler hariç toplam makine ihracatı içindeki payı %14 olarak gerçekleşmiş olmaktaydı. Türkiye’nin makine ihracatının 11 ayda 1 milyar dolar eşiğini geçtiği ülkeler arasında ABD ve Birleşik Krallık da yer almıştı. Açıklamada görüşlerine yer verilen Makine İhracatçıları Birliği Başkanı Kutlu Karavelioğlu, Aralık ayı sonunda, İtalya ve Fransa’ya gerçekleştirilen makine ihracatının da 1 milyar dolar eşiğini geçeceğini ve sene sonunda 23 milyar dolar ihracat hedefinin yakalanacağını vurgulamıştı. Karavelioğlu, "Avrupa'ya makine ihracatımızda, yılı yüzde 28'e yakın bir artışla tamamlayacağız. Böylelikle, ihracatımızın yüzde 60'ını yapar hale geldiğimiz Avrupa'da, Uzak Doğulu rakiplerimizden pazar payı kapmayı sürdürmüş olacağız." ifadelerini kullanmıştı. Rahmetli Erbakan Hocamızın ısrarla vurguladıkları gibi, makine yapan makine sanayimizi ve ağır sanayi hamlemizi başarmadan Türkiye Batı’ya mahkûmiyetten kurtulamazdı!

Erdoğan Hâlâ, Talan ve Tahribat İktidarını Kurtarma Telaşındaydı!

AKP'de ve Beştepe'de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tekrar seçilebilmesi için çok sayıda senaryonun konuşulduğu tartışılmaktaydı. Saray, iktidarı kaybetmemek hatta seçimden kaçmak için ortaya yeni formüller atmaktaydı. Saray koridorlarında, kötü gidişatı durdurmak için düşünülen formüller sadece asgari ücretin yükseltilmesi, 3600 ek gösterge ve EYT ile sınırlı kalmamıştı. Bu kadar yıpranmışlığa bunların bir çare olamayacağı artık anlı şanlı AKP büyükleri tarafından da aktarılmaktaydı. Toplumu iyice bunaltıp-gerip sonra da ortaya kurtarıcı Tayyip Erdoğan formülünü sunmak, klasik Saray senaryolarından biriydi. Genel af bile Sarayın gündemine tekrar alınmıştı… Kendilerinin hesabına göre, aileleri ile birlikte en az 10 milyon kişiyi ilgilendirecek bir karardı.

İzzet Özgenç'ten ekonomik kriz üzerinden OHAL tartışması!

Hukukçu Prof. Dr. İzzet Özgenç, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Kaçınılmaz görünen ağır ekonomik bunalım sebebiyle OHAL ilanına toplum olarak hazırlıklı olmamız gerekir" ifadelerini kullanmıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a yakınlığıyla tanınan İzzet Özgenç’in: "Türk Lirasının yabancı paralar karşısındaki süregelen değer kaybı, 'AĞIR EKONOMİK BUNALIM' sonucunun ortaya çıkacağı süreci başlatmıştır. Bu nedenle kaçınılmaz görünen ağır ekonomik bunalım sebebiyle OLAĞANÜSTÜ HÂL ilanına (Any. m. 119), toplum olarak hazırlıklı olmamız gerekir” çıkışları büyük bunalımların habercisi olarak yorumlanmıştı.

Bloomberg'ten uyarı: 'Erdoğan’ın Yeni Ekonomi Modeli büyük risk taşımaktaydı!'

“Bloomberg haber ajansı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çin’i örnek aldığı ‘Yeni Ekonomi Modeli'ni konu almıştı. Yeni programın risk taşıdığını belirten ajans, halkın daha da fakirleşeceğini vurgulamıştı. Son günlerde Türkiye’nin konuştuğu iktidarın ‘Yeni Ekonomi Modeli’ni, uluslararası basın kuruluşları da gündeme almışlardı. Uluslararası haber ajansı Erdoğan'ın yeni Çin modelini analiz etmişti. Erdoğan’ın ihracat odaklı yaklaşımı ucuz iş gücüne dayalıydı, bu da sıradan insanların yaşamının daha da zorlaşacağı anlamını taşımaktaydı. Sonuç olarak ekonomik sefalet, hatta iflas bu iktidarı yıkacaktı!..

Ucuz kahramanlıkla ve Dindarlık numarasıyla başvurulan beyhude faiz indirme harekâtları işe yaramayacaktı. Döviz kurları kontrolden çıkınca işte iktidar bocalamaya başlamıştı. Türkiye ile Çin, 10 konuda 10 benzemez görüntüsü veriyordu. Nesnel değerlendirmeyle, Çin modeli hevesiyle, ülke gerçekleri örtüşmüyordu. Son haftalarda bir Çin modeli tartışması sürüp gidiyordu. Öncelikle bir ekonomik modelin belli varsayımları olur, uygulanacak stratejinin kısa ve uzun dönem sonuçları göz önüne alınır, çerçevesi belirlenip ayarlanır, artıları ve eksileri tartılır, demokratik bir toplumda tartışılmak üzere kamuoyunun dikkatine sunulur, ondan sonra benimsenip uygulanırdı. İzleyen süreçte bu çerçevede ekonomi politikası önerileri gündeme gelir. Elbette Çin modelinin mükemmel olduğunu söylemiyoruz, özgürce emek mücadelesi verilen, gelir ve servet farklılıklarının en aza indiği bir ülkeden de söz etmiyoruz. Ancak Çin’in makroekonomik gerçeklerini mercek altına almak, yakalanan istikrarı ve teknolojideki sıçramayı irdelemek durumundayız.

Çin’de son 25 yılda enflasyon çok istikrarlı bir seyir izlemiş, 2011’de gıda ve ham madde fiyatlarının tüm dünyada zirve yaptığı dönemde yüzde 5,4’e çıkması dışında yüzde 3’ü aşmamıştır. Türkiye’de tüketici enflasyonu TÜİK’in inandırıcı bulunmayan rakamlarına göre bile Kasım 2021'de yüzde 21,31 açıklanmıştır, oysa Çin’de enflasyon yüzde 1,5 civarındadır.

Çin’de son 25 yılda döviz kurlarında hiçbir dönem aşırı oynaklığa rastlanmamış, dolar 8,25 ila 6,25 yuan arasında salınmıştır. Bugünkü 1 dolar=6,37 yuan kuru, doların tüm dünyada güçlendiği bir dönemde dahi Çin’in yerel parasının gücünü koruduğunun kanıtıdır. Bilindiği gibi Çin 2009’da dünyanın bir numaralı ihracatçısı konumuna ulaşmıştır. En son rakamlarla Kasım 2021’de ihracat 326 milyar dolara yaklaşmış, 3 ay arka arkaya 300 milyar dolar sınırı aşılmıştır. Yani Çin rekabet gücünü yerel paranın zayıflığına borçlu değildir. Bilindiği gibi bizde ise dolar en son 16 lira sınırına dayanmış durumdayken, Erdoğan İktidarı hâlâ bu perişanlıktan akıl dışı çıkış yolları aramaktaydı.

Dünyadaki önde gelen tüm üniversite sıralamalarında Çin üniversiteleri Amerikalı eğitim kurumlarının ardından ikinci sırada yer almaktaydı. Özellikle Tsinghua, Pekin, Fudan üniversiteleri ülkenin en başarılı öğrencilerine eğitim sağlamakta ve araştırmalar yapılmaktaydı. Türkiye’nin ise farklı ilk 500 sıralamalarına ancak 3-4 üniversite sokabildiği, akademik kurumlarımızın konumunun giderek gerilediği ortadaydı. AKP zihniyeti ne yazık ki içi boş böbürlenmeler bir yana, üniversite eğitiminin standardını aşağılara kaydırmıştı” uyarılarına bile kulak tıkanmıştı.

“Başta enflasyon ve kurdaki aşırı oynaklık olmak üzere ekonomik parametrelerin kötüleşmesi ve bunlara bir türlü çare üretilememesi, ortaya tam bir “kontrolden çıkmış” ekonomi manzarası sunmaktaydı. Siyasi iktidar, öncelikle salim kafayla düşünseydi ve ekonominin içine sürüklendiği kriz ve çıkmaz halini kabul etseydi, belki bir yerden başlamış olacak ve çözüme doğru yol alacaktı. Ancak ne bunu yapıyorlardı, ne de yanlış olduğu önceden de ispatlanmış şeyleri denemekten vazgeçiyorlardı. Aynı yanlışı defalarca yapınca doğru olacağını zannetmenin faturası Türkiye’ye net olarak fakirleşmeden ve tükenişten başka bir sonuç sağlamamaktaydı. Halkın emeğinin yağmalanması ve rantiyenin yattığı yerden kazanması büyük krize yol açacaktı.

Yaşanan ekonomik başarısızlığın sebebi olanların, çözümün de bir parçası olmasını beklemek akılla, mantıkla bağdaşmazdı. İnsanlar artık çarşıya, pazara, markete her gittiklerinde, hem aynı fiyatları bulamıyor hem de karşılarında “bu kadar da olmaz!” dedirten fiyatlarla karşılaşıyorlardı. Belli bir kesim haricinde kimsenin geliri reel olarak artmıyorken, yaşanan fiyat artışlarının astronomik hal alması, fakirleşmeyi de tırmandırmaktaydı. Bu noktada, meseleyi üreticinin, esnafın, tüccarın “fahiş kâr elde etmesi” gibi kısır bir yerden anlamaya çalışmak (ki fırsatçılık yapan ve fahiş fiyat uygulayan elbette cezalandırılmalı) çözüme katkı sunmayacaktı. TÜİK’in açıkladığı üretici enflasyonunun tüketici enflasyonuna 30-35 puan fark attığı bir atmosferde, halka zamların birçoğunun yansıtılamadığı zaten meydandaydı”[1] tespit ve tenkitleri elbette haklıydı.

Memleketi dış güçler mi yönetiyorlardı?

Dövizin yükselişi, buna karşılık paramızın değer kaybetmesi, bir diğer ifadeyle fiyat artışları halkımızı bezdirmeye başlamıştı. Bu durum elbette dar ve sabit gelirli milyonları bunaltmıştı. Çünkü kısa bir süre önce bir marketten belli periyotlarla aldığımız birtakım ürünlere 80-100 lira öderken şimdilerde söz konusu bedel 200 liraya dayanmıştı. Kısacası, paramız pula çevrilmiş durumdaydı. Bundan dolayı, kitleler eziliyor, ciddi sıkıntılar çekiyorken, bir avuç tuzu kuru rantiyeciler, ülkenin imkânlarının büyük bir kısmına sahip oluyorlardı. Böyle olunca da onlar için dövizdeki yükseliş bile kazanç kapısına dönüşüyordu. Hâlbuki toplum barışı ve huzuru için ülkenin milli gelirinden eşit olmasa bile toplumun büyük bir kesimini sefalet rakamına mecbur ve mahkûm eden bir uygulama olmaması lazımdı.

Hatırlanacağı gibi bu ülkede kısa süreli de olsa Milli Görüş dönemi yaşanmıştı. O zaman da toplu sözleşmeler sürecinde hep benzer tartışmalar gündeme geliyor, çalışanlar istedikleri rakamı dillendirmekten çekiniyorlardı. Çünkü daha görüşmeler başlamadan çalışanlar sınırlı bir ücret artışına şartlandırılıyor, müzakereler de bu çerçevede yürütülüyordu. Biraz yüksek bir rakam telaffuz edildiğinde ülkenin batması isteniyor havası estiriliyordu. Kısacası, ensesi kalınlarca ülkenin içine düştüğü ekonomik sıkıntılardan kurtulması için dar ve sabit gelirlilerden fedakârlık isteniyor, zenginlere dokunulmuyordu. Ancak, rahmetli Erbakan Hocamız kısa süreli iktidarı süresinde geçmiş uygulamalardan gelen anlayışları yıkmış, “Dar ve sabit gelirlilere vereceğiniz paranın yüksekliğinden korkmayın. Onlara ne verirseniz verin; piyasaya anında döner, ekonomi canlanır, üretim artar ve yeni istihdam alanları oluşur”[2] diyerek işçiye, köylüye, emekliye ve esnaf kesimine tarihin en büyük zamlarını sağlamış, %100, hatta %200, 300 artışlar yaşanmıştı.

Şimdi “Bütün bu olumsuzlukları dış güçler tetikliyor!” diyenlere sormak lazımdı. İyi de, siz iktidar mısınız yoksa bostan korkulukları mısınız? Veya o dış güçlerin işbirlikçi figüranları mısınız?

Erdoğan’ın Saray’da ağırladığı BAE, Siyonist İsrail’le yakınlaşmaya başlamıştı!

İsrail medyası, Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed Bin Zayid Al Nahyan’ın Siyonist Başbakan Naftali Bennett’in ülkeye ziyaret davetini kabul ettiğini açıklamıştı. İsrail Başbakanlık Ofisi’nin açıklamasında, iki ülke arasında barışın güçlendirilmesine ve ekonomik ilişkiler kurulmasına istekli olunduğu vurgulanmıştı.

İsrail Kamu Yayın Kuruluşu’nun (KAN) haberinde; Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed Bin Zayid Al Nahyan’ın, BAE’yi ziyaret eden Siyonist Bennett’le görüşmesinin sonunda İsrail’e ziyaret davetini kabul ettiği aktarılmıştı. Görüşmede Siyonist Bennett’in de ekibine ziyaretle ilgili çalışmalara başlanması talimatını verdiği kaydedilerek, ziyaretin tarihine ilişkin bilgi paylaşılmamıştı. Başbakanlık Ofisi’nin açıklamasında, ziyarette karşılıklı samimi sohbet eden iki liderin arasındaki şahsi tanışmaya yoğunluk verildiği ve iki ülke arasında barışın güçlendirilmesine ve ekonomik ilişkiler kurulmasına istekli olduğu vurgulanmıştı.

İşgalci ve Zalim İsrail’le Normalleşme Sonrası Hızlı Yakınlaşma Başlamıştı

BAE Haber Ajansı WAM’ın yayımladığı ortak açıklamada, iki ülkenin de ticari ve ekonomik ilişkileri güçlendirmek amacıyla birçok işbirliği alanının desteklenmesi için ortak fon oluşturmaya istekli olunduğu hatırlatılmıştı. Bilindiği gibi İsrail ile BAE, 15 Eylül 2020’de Beyaz Saray’da düzenlenen törenle ilişkileri normalleştirme anlaşması imzalamıştı.

MOSSAD Kancayı KKTC’ye Takmıştı!

İşgalci İsrail Rejiminin Arz-ı Mev’ud hayalleri doğrultusunda Siyonist işgal tehlikesi altında bulunan KKTC’de, MOSSAD ajanları cirit atıyordu. Milli Gazete’nin edindiği bilgilere göre; Siyonistlerin KKTC’de toprak alımında bulunma sürecinde aktif rol oynayan MOSSAD ajanları, toprağını satmak istemeyen kişileri tehdit etmekten de çekinmiyordu.

Siyonist İsrail rejimi, KKTC vatandaşı yapılan Siyonistler ve yerli işbirlikçileri aracılığıyla; yavru vatanı adım adım işgale başlamışlardı. Satın aldığı 2 bine yakın şirket üzerinden KKTC’de toprak edinen Siyonistlerin, arazi alım faaliyetlerinde İsrail rejiminin istihbarat örgütü MOSSAD da rol oynamaktaydı. KKTC’deki kaynaklardan edinilen bilgilere göre KKTC’de cirit atan MOSSAD ajanları, topraklarını satmak istemeyen KKTC vatandaşlarına karşı tehdit ve şantajlara başvurmaktaydı.

Parola: Limit Yok; Hangi Fiyata Çıkarsa Çıksın, Kıbrıs Türk Toprakları Alınmalıydı!

Yahudilere toprak satışının engellenmemesi halinde yavru vatanın, “Büyük İsrail Projesi”nin bir parçası olmasından endişe edilirken Kıbrıs’ta MOSSAD’ın da sahada olması olayın vahametini gözler önüne koymaktaydı. Lions ve Rotary gibi oluşumlarla uzun bir süredir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) topraklarında faaliyetlerde bulunan İsrail, toprak alımı sürecinde MOSSAD’ı da devreye sokmuşlardı. MOSSAD ajanlarının KKTC vatandaşlarını tehdit etmesinin yanı sıra topraklarını satmak istemeyen KKTC vatandaşlarına yönelik “Limit Yok” yöntemi uygulamaktaydı. Yani toprak alım sürecinde gözden çıkarılan para miktarının sınırı bulunmamaktaydı.

Kıbrıs’ta Silahsız İşgal Yoğunlaşmıştı!

KKTC şirket kayıtlarına göre İsrailli kişiler, “yavru vatan”da ciddi oranda toprak satın almış durumdaydı. Millî Gazete’nin “Kıbrıs’ta silahsız işgal!” manşetiyle duyurduğu toprak alımında şimdiye kadar 25 bin dönüm toprak satın alınmıştı. KKTC’deki yaklaşık 2 bin firmanın İsrailli hissedarının bulunduğu ortaya çıkarken şu ana dek alınan toprağın 25 bin dönüm olduğu konuşulmaktaydı. Kıbrıs’ı sessizce adım adım işgal eden İsrail rejiminin satın aldığı toprakların büyük bir kısmının tarım arazisi olduğu da belirtiliyordu. Yahudilerin Kıbrıs’ta toprak satın aldığı alanların başında Karpaz geliyordu. Yakın süreçte Forbes dergisinde yayınlanan bir makalede Karpaz’da toprak satın almanın avantajlarından bahsedildiği biliniyordu. Öte yandan Lefke de Yahudilerin toprak satın alımında bulunduğu alanlar arasında yer alıyordu. Yahudilerin Lefke’de iki bin dönüm toprak satın aldıkları vurgulanırken, Gaziveren, Cengizköy, Bağlıköy ve Çamlıköy gibi bölgelerin de hedefler arasında yer aldığı kaydediliyordu.

Bakalım, Millet İttifakı’na; “İllet İttifakı” “Zillet İttifakı” diye pervasızca sataşan ÇAMUR İTTİFAKI, bu ekonomik tükeniş ve tıkanıklıktan, bu sosyal ve ahlâki bataklıktan nasıl kurtulacaklardı? Hatta Vatan topraklarını satılığa çıkarmaları bile onların başına ne işler açacaktı?! Yoksa bu şımarıklıkları ve şaşkınlıkları, bin kere hak ettikleri İlahi şamarla derbeder olup devrilmelerine mi yol açacaktı?!..

Milli Çözüm’ün Manevi Koruması ve Yakut Özübüyük’ün Bir Anısı

2008 yılı yaz aylarıydı. Daha önce İngilizce pratiği amacıyla gitmeyi tasarladığım ABD’de 2-3 aylık bir iş kapsamında tüm hazırlıklarımı tamamlamış, çalışacağım firmadan haber gelince uçak biletimi almış, seyahat günümü bekliyordum. Tam o süreçte Milli Çözüm Ekibimize yönelik, haksız ve asılsız Ergenekon Operasyonu vuku bulmuştu. Bunun üzerine Milli Çözüm yazarı ve KKTC sorumlusu olmam hasebiyle FETÖ kontrolündeki Terörle Mücadele Polisleri bana da geldiğinde evde bulamazlar ve ABD’ye gitmemi bir kaçış olarak lanse edip Muhterem Ahmet Akgül Hocamızı ve Milli Çözüm Ekibini karalamaya kalkışırlar düşüncesiyle uçak biletimi ileri bir tarihe ertelemiştim. Birinci gün gelen giden olmayınca önce Konya’ya, oradan da Adana’ya gönderilen ekibimizin tutulduğu yerlere gitmeye niyetlenmiştim. Fakat yine de adresime gelen giden olur, bulamazlarsa kaçtı denilir diye bir iki gün daha bekleyeyim, gelmezlerse öyle giderim diye karar almıştım. O esnada sürekli şu duayı yapmıştım; “Ya Rabbi, ya Muhterem Hocamızı ve dava kardeşlerimi aklayıp çıkar ya da beni de onların yanına alıver!” derken 5’inci gün, hamdolsun Milli Çözüm Ekibi aklanarak salıverildi. İstanbul’a gelenleri karşıladıktan sonra biletimi tekrar düzenleyip ABD’ye gitmiştim.

ABD’de bir müddet çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmeme yakın, Virginia Eyaleti’ne gelip orada kalan arkadaşların evinde misafir oldum. Ramazan ayı idi. Norfolk Limanı’nda ABD Deniz Kuvvetleri Müzesi vardı. Meşhur Philadelphia Deneyi’ne istinaden biraz merak biraz da genel kültür amacıyla sahile doğru yürürken FBI merkez binasını görmüş ve önünde birkaç fotoğraf çekmiştim. 10 dk. geçmeden 2 polis aracı ve birkaç yaya polis etrafımı çevirip silahlarını doğrulttular ve “kımıldarsam vuracaklarını” söylediler. Sonra bazı bilgiler sordular, biraz konuştuktan sonra ikna olmuş göründüler ve gittiler. Ben sahildeki Deniz Kuvvetleri Müzesi’ne doğru devam ettim. Gemi içerisindeki müzeye girdim, fakat bana silah çekip sorguya çeken polislerden 2 tanesini biraz ileride sivil kıyafetlerle saklanıp beni takip ettiklerini fark edip bozuntuya vermeden gezime devam ettim. 45 dk. içeride gezdikten sonra gemiden çıkarken sivil bir adam yanıma yaklaşıp FBI binası önünde yaşanan olayla ilgili konuşmak istediğini söyledi. Ben; “Basit bir fotoğraf için bu kadar gürültü çıkarmanın ne manası var?” diye konuşunca, o kişi bana; “11 Eylül’den sonra çok şey değişti, insanlar çok tedirgin, siz fotoğraf çekerken tüm FBI binası ayağa kalktı!” dedi. Ona beni takip eden polisleri işaret ederek; “Bakın orada beni takip eden 2 sivil kıyafetli polise gerekli bilgileri verdim, gidin onlardan alın” dedim. O kişi bana; “Onlar ayrı biz ayrıyız!” deyince, kim olduklarını sordum ve “FBI” cevabını aldım. Ardından şahsım için oluşturulan dosya için bir fotoğrafımı çekip bana kartvizitini verdi ve pasaportum yanımda olmadığı için ertesi sabah adresime gelip pasaport kontrolü yapacaklarını belirtip ayrıldı. Kartvizitin üstünde unvan olarak “FBI, Terörle Mücadele Masa Şefi” yazıyordu. Sonra o kartvizitle evinde kaldığım arkadaşların yanına gittiğimde, onlardan yaşça benden 10 yaş büyük olan ve uzun süre ABD’de ikamet eden 2 tanesi; “En son FBI’ın, Müslüman Türkmenlere aynı şekilde kartvizit verip gönderdiğini ve aynı gece baskın yapıp hepsinin ABD girişlerini sistemlerden silip, hiç ABD’ye girmemiş gibi göstererek Guantanamo’ya götürdüklerini ve bir daha haber alınamadığını” söyleyip apar topar neleri varsa arabalarının bagajına atarak, geriye kalan 2 arkadaşla birlikte bize; “Aklınız varsa siz de kaçın!” deyip hızla oradan uzaklaştılar. Ben geride kalan 2 arkadaşa; “Gitmek isterseniz gidin, bir sıkıntı olmazsa haber veririm gelirsiniz, ama bana güveniyorsanız Allah’ın izniyle bir şey olmayacak!” deyince arkadaşlar; “Bizim sana güvenimiz tamdır, gitmiyoruz!” diye cevap verdiler ve odalarına çekildiler. Arkadaşlar sahura kalkmamak niyetiyle bir şeyler yiyip yattılar. Ben de gece baskın yaparlarsa uyanık olayım, hazırlıksız yakalanmayayım, hem de biraz ibadet edip Rabbime sığınayım diye uyumadım. O gece tefekkür ederken, Milli Çözüm Ergenekon Operasyonu’nun Türkiye’de Terörle Mücadele ekiplerince yapıldığını ve o zamanki “Ya beni de al, ya da Muhterem Hocamızı ve kardeşlerimi salıver!” duamı hatırlayarak; sanırım bu duam kabul oldu hissiyatıyla; “Ya Rabbi, baskın yapıp beni Guantanamo’ya götüreceklerini ve bir daha haber alınamayacağını konuşuyorlar. Ben ne bir suç işledim ne de kul hakkına girdim, vicdanım rahat. Sadece 11 Eylül korkularından dolayı bir fotoğrafı bahane edip beni Müslüman kimliğimle sıkıştırıyorlar. Sen’den ne gelirse başım üstüne, Sen’den başka kimsem yok, öyle münasip gördüysen Guantanamo’ya sürgün benim için hicret, ölürsem şehadettir ki, seve seve giderim. Eğer öyle münasip gördüysen Türkiye’de ettiğim duama say ve kardeşlerimle aynı ecri ver bana. Ama ya Rabbi, ne olur bana inanıp evden ayrılmayan arkadaşlarıma benim yüzümden bir zarar vermelerine ve benim de izzetimle ve onurumla oynamalarına izin verme!” diye dua edip sabaha kadar hazırda bekledim. Gece evin etrafında sesler duydum ama dışarı çıkıp bakmadım. Gelen giden olmayınca kartvizitin üzerindeki numarayı arayıp evde beklediğimi söyledim. Bir saat içinde FBI Terörle Mücadele Masa Şefi yanında siyah takım elbiseli ve güneş gözlüklü bir personeli ile geldi. Arkadaşlarım panik yapmasınlar diye uyandırmadım ve gelen FBI yetkililerini içeri almamak için tokalaşma bahanesiyle elimi uzattım ve bir iki adım ileri itip beden dili ile eve girmemelerini ve görüşmenin dışarıda yapılmasını istediğimi hissettirdim. Onlar da gösterdiğim yerde durarak bana hazırlamış oldukları ve üzerinde çektikleri resmim bulunan şahsıma ait 6-7 sayfalık dosya üzerinden kimlik ve pasaport bilgilerimi kontrol ettiler. Onlar sorular sorarken suçluluk psikolojisi vermemek adına onlara biraz sert yaptım. Daha sonra işlemler biterken Şef’in yanındaki ajan bana: “Bu bilgiler yetmez, bizimle geliyorsun!” deyince içimden: “Şimdi gider yaptın yaptın, daha da imkân olmaz, pasif davranırsan suçluluk psikolojisi anlaşılır, hem de götürülecek isek izzetimizle gidelim” düşüncesiyle o ajanın üzerine yürüdüm ve: “Ne demek yetmez, ne demek istiyorsun, illegal iş mi yaptım ki bana bu tavrı gösteriyorsun?” gibisinden cümleler sarf ettim. Ben kızgın bir şekilde üzerine yürüyünce ajanın eli belindeki silaha gitti ve tam çekmek üzereyken yanında bulunan amiri tuttu ve o ajana dönüp dişlerini sıkarak ve bana bakarak: “Öyle demek istemedin değil mi?! Çok yardımcı oldunuz teşekkür ederim demek istedin değil mi?!” diye kızarak konuştu ve ajan kendisini toplayıp bana sinirli bir bakış atıp kafasını öne eğdi.

Ardından FBI Terörle Mücadele Masa Şefi, ülkeden ayrılana kadar emniyette olacağımı söyledikten sonra: “Bize yardımcı olduğunuz için teşekkür ederim” diyerek ayrıldılar. Gece uyumadığım için hemen gidip uyudum ve 6 saat sonra evden iftar yaptığımız yere gitmek üzere yola çıktım. O sırada yola çıkarken bir polis aracının sokağın köşesinde bekleyip evi izlediğini fark edince arabaya doğru yaklaştım. Beni fark eden polis, koltuğunu geriye yatırıp saklanmaya çalıştı. Ben de görmezden gelip yoluma devam ettim. Bu olaydan bir hafta kadar sonraki dönüş uçağıma binene kadar ve eyalet değiştirmeme rağmen takip edildiğimi fark ettim, ama İlahi bir muhafaza altında olduğumu sürekli hissettiğim için gönlüm çok rahattı. Hatta etrafımdaki insanlar: “Sen nasıl tedirgin olmuyorsun, bugün giderler yarın ansızın gelip alırlar!” diye benden çok tedirginlik gösteriyorlardı. Ancak ben inanıyordum ki, Allah’ın izni ve inayetiyle Aziz Erbakan Hocamızın ve Ahmet Akgül Hocamızın manevi himmet ve himayesi ve Milli Çözüm Ekibi’nin duaları, bereketi hep benim yanımdaydı.

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Bu yazarin diger makaleleri

AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve yalakası Ali Bayramoğlu, güya...
Devami
AKP iktidarının, ılımlı İslamcıların ve yandaş medya yanaşmalarının, başörtüsünü veya...
Devami
  İman, hayali bir kavram ve taklidi bir kuram değil, bizzat...
Devami
  Osman Kabaktepe’yi Sn. Erdoğan’a, OĞUZHAN ASİLTÜRK MÜ TAVSİYE BUYURMUŞLARDI?        1 Mart...
Devami
  Uludere faciası yaşandığı günlerde, yani üç ay kadar önce Milli...
Devami
AKP’nin Kürt açılımını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı ortaya çıktı “Kürtler...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 76

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR