ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün116
mod_vvisit_counterDün2361
mod_vvisit_counterBu Hafta4993
mod_vvisit_counterGeçen hafta23692
mod_vvisit_counterBu Ay107107
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18324094

IP'niz: 3.239.58.199
Bugün: 21 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12767237

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

MEDYA “KOMEDYA”SININ ERBAKAN TAKINTISI VE NUMAN BEY’İN RUH HARİTASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

25 Ocak 2010 tarihli Milli Gazetenin son sayfasındaki “SP’nin Dostlar Buluşması” yemeğiyle ilgili haberi okuyunca:

“Aman Allah’ım, dünyaya tapınmaktan, davasının adını kullanıp tadını ve esasını değiştirmeye kalkışmaktan sana sığındık…” diye dua etmekten kendimizi alamadık.

Şu hale bakın. Güya Milli Görüş dostları ve dava arkadaşları bir araya gelecek… Milli Görüşün dört partisi adına 4 ayrı kişi nutuk çekecek... İstanbul İl Başkanı bir sürü dil dökecek… SP’nin resmi genel başkanı, Milli Görüşün evrensel söylem ve projeleriyle ilgisi bulunmayan dışı hoş içi boş bir sürü sloganik laf edecek; Recep Bey’in “Davos horozlanması ve Kürt açılımı” gibi safsata ve sahtekârlarına özenip-imrenip “bunlara biz sebep olduk” diye böbürlenerek AKP’yi dolaylı reklâm edecek… Ama hiç birisinin kalabalık lafları içerisinde ve bir kere olsun:

a)   Siyonizme ve İsrail Deccalizmine değinilmeyecek.

b)   Yine hiç birisi Erbakan Hoca’nın ismini bile yad etmeyecek...

c)   Veya, onlar söylemiş olsalar bile, Milli Gazete kasıtlı olarak çıkarıp bunları vermeyecek!?..

d)   Ve nasıl “dost”lar ki, bu vefasız, bu vicdansız ve bu vasıfsız nankörlüğe karşı, bir tanesi bile çıkıp itiraz etmeyecek… Etmişlerse Milli Gazete kesip gizleyecek!?..

e)   Erbakan’ın fotoğrafı bile, Milli Görüş partilerinin resmi ve zahiri yöneticisi olan şahsiyetlerin arasına konulup, Hoca’yı da kendileri gibi bir genel başkan gösterme gayretleri, ahmakların dahi anlayacağı şekilde, sinsice sırıtıverecek!?.

f)    Özenle pompalanan “Bu teşkilatta artık Erbakancılara, yani hak davasına sadıklara yer yok!” havası ve baskısı yüzünden “ucuz makam ve menfaat avcısı, uyuz ikbal ve iktidar kovalayıcısı” dostlar, susup pusuverecek!?...

Bütün bunların kendiliğinden ve tesadüfen oluştuğunu sanmak ve savunmak eblehliktir. Bunlar gizlilikle alınmış kararların, titizlikle uygulamaya geçirilmesidir. Ve tabi bu girişim ve gelişmeler, herkesin asıl niyetini ve tiyniyetini de deşifre edip ele vermektedir.

Bazılarının kendi ayarlarını saklamak üzere bize sataşma bahanesi üretmelerine peşinen yanıt verelim:

Bizim asıl endişemiz ve şikâyetimiz, Erbakan Hoca’ya yönelik nankörlükten değil, Onun şahsında HAK DAVA’dan ve Milli Görüşün evrensel plan ve programlarından vazgeçme ve istikametini değiştirme heveslerindendir.

Yoksa, bazı kof kafaların ve boş lafların arasına, Aziz Hocamızın dolgu malzemesi ve istismar vesilesi yapılmamış olması, bizi sadece sevindirmektedir ve şükür ki Cenabı Hak buna manen müsaade etmemiştir.

Bir dostum, Mevlana Cami’nin “Nefahatül Üns” adlı, meşhur evliyanın hayat hikâyelerini, ibretli kerametlerini ve hikmetli öğütlerini anlattığı hacimli eserini bana getirip, sitemkâr bir tavırla:

“Olur mu Hocam, böylesi bir kitapta Şeyh Abdulkadir Geylani Hz.leri gibi bir zata nasıl yer verilmez? Hayretler içindeyim!”

Deyince, kendisine:

“Ya, Merhum Mevlana Cami:

“Gavsi Geylani pirimiz, öyle birkaç sayfa içinde anlatılacak bir Zat değildir. Ona özel ve mükemmel ayrı bir kitap hazırlamam gerekir” diye düşünmüş olabilir.

Ve ya; bu kitabın hacmi Gavsi Azam Hz.lerini içine almaya dar gelmiştir, sığıp yerleşmemiştir ki, manen müsaade etmemiştir” yanıtını verip teselli etmiştik.

Meşhur hikâyedir:

Mecnun zindana hapsedilip idama mahkûm iken kendisine:

“Sarayın balkonuna Leyla’yı çıkaracağız. Sen de zindanın penceresinden ona baktığın halde, içinde Leyla geçmeyen bir şiir okuyacaksın. Şayet bunu başarırsan bağışlanıp serbest bırakılacaksın” denir. Onun yanıtı ise şöyledir:

“Bre gafiller! Sevdamın simgesi, aşkımın öznesi, davamın dilberi ve ruhumun ayinesi olan bir sevgiliyi hatırlamadan bir cümle, onu katmadan bir kelime söyleyebilmem için, benim benliğimden ve bilincimden koparılmam gerekir!

Leyla artık mecazidir, bu Mecnun Mevla’nın derdindedir. Bu yüzden kendimi ona hibe etmişim… Ben onda şehvetimi değil, şefaatçimi sevmişim... Ben nefsimde ölüp Rabbimde dirilmişim” der ve şu beyti söyler:

“Sanırlar Leyla’yı buldum

Ben Onda Mevla’yı buldum

Zahmet içinde rahmet var

Bal tatlı belayı buldum!”

Hürriyet Gazetesinden Yalçın Bayer’in iştahla anlattığına göre:

Numan Kurtulmuş öncülüğünde Milli Görüş kuruluşları içerisinde Erbakan'a karşı oluşturulan olumsuz tavır artık saklanamaz hale gelmiş görünüyor.

Güneydoğu kökenli eski bir milletvekili bile, AKP’ye olduğu kadar, Milli Görüş’ün yayın organı diye bilinen Milli Gazete’ye de kırgın bulunuyor ve Milli Görüşçülerden geride kalan bazı isimler de AKP’ye meyletmeye başlamış diye üzüntülerini bildiriyor.

Bu zat:

“AGD’nin, yılbaşı gecesi alternatif olarak düzenlediği ‘Mekke’nin Fethi’ programında SP GİK üyesi Dr. Fatih Erbakan’ın konuştuğunu, ancak Milli Gazete’de bu haberin tam bir hafta sonra, o da kibrit kutusu kadar yer bulduğunu, bu durumun da vicdanı olan herkesin yüreğini burktuğunu” hatırlatıyor.

“SP’de yükselmek ve yer edinmek isteyenler bu haksızlıklara suskun kalıyor. Erbakan ekibi dışlanmak isteniyor. Halbuki AKP iktidarının tahribatına karşı söylenecek çok şey bulunuyor!”

Fatih Erbakan bile, Hoca’yı hatırlatmasın diye dışlanmak isteniyor. Oysa Fatih’in başkalarının oğlu gibi bedelli askerlik yapmadığını, her vatandaşın çocuğu gibi bu milli ve vatani kutsal görevine hazırlandığını şöyle belirtiyor:

Fatih Erbakan askere mi gitti?

Erbakan Hoca isteseydi, oğlunu Milli Görüş’ün Almanya’daki teşkilatında çalışıyor gösterebilirdi. Milli Görüş’ün Almanya’daki yüzlerce camisinde ve Selamet Marketlerinde çalışıyor gösterip askerlikten kurtarabilir, Recep Bey’in oğulları gibi 28 gün tatile çevirebilirdi.

Bütün bunlar bize şu gerçeği hatırlatmıştı:

“Aslında biz, HAKKI BATIL’IN üstüne fırlatıp çarparız, o da onun BEYNİNİ darmadağın edip (etkisiz bırakır). Bir de bakarsın ki, (hiç umulmadık bir anda) O (batıl) yok olup batmıştır. (ve zulüm saltanatı yıkılmıştır)”(Enbiya: 18)

Ayeti kerimesinin mefhumu muhalifiyle, yani zıt anlamıyla, fark ediyoruz ki:

Batıl ve zalim güçlerin de, Hak davayı ve İslami inkılâbı boşa çıkarmak üzere, Milli Görüş Harekâtının şahsi manevisi olan Zat’ı; etkisiz, yetkisiz, çevresiz ve çaresiz bırakmaya ve unutturmaya çalışmaktadır. Ve tabi bunu asla başaramayacak ve batağa saplanacaktır.

Sn. Numan Kurtulmuş;

Ankara Balgat’taki Genel Merkezde, Hakan Çelik’le yapılan söyleşide sarf ettiği

“Erdoğan’ın hedefi: Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına adaylığı hakkıdır. Partiyi sırtlamış bugüne kadar getirmiş. Ancak Tayyip Bey ayrılırsa AK Parti’de büyük sıkıntı olur. Çünkü sürekli tek adam görüntüsü çizdi ve bu nedenle parti içinde bir siyasal kimlik oluşamadı. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı söz konusu olduğunda Abdullah Gül’ün yeniden aktif siyasete dönmek isteyeceğini ya da AK Parti’nin liderliğine geleceğini düşünmüyorum”[1] sözleri de, gizli Tayyip Bey taraftarlığı ve AKP hayranlığından da öte AKP’nin başına geçme hesap ve hazırlığını açığa vurmaktaydı.

Biraz Özeleştiri Yapalım mı?

MİLLİ GÖRÜŞÜN MU’TEZİLESİ: (Davasından ve camiasından ayrılıp yan çizenleri)

1-RECEP ERDOĞANCILAR 2-NUMANCILAR!

Özetle, sözde ve görünüşte, toplumu peşlerinden sürüklemek niyetiyle Milli Görüşçü kalınacak, ama özde ve gerçekte ise zalim sistemlere yaranılıp yanaşma olunacak, ama bu durum; kof laflar ve jelatinli kılıflar altında saklanacak; ve bunun karşılığı iktidara taşınılacak!? İşte tespit, Milli Görüş mu’tezilesinin ruh röntgenidir.

Bakınız, Milli Görüş projelerinde, Adil Düzende ve bunlara kaynak ve dayanak teşkil eden ilmi ve İslami evrensel prensiplerde, EKONOMİ’nin bereketli ve hakkaniyetli olması için iki temel kaide zikredilmiştir.

1- FAİZ’in her cinsinin; ismi ve resmi ne olursa olsun, her çeşidinin kesinlikle kaldırılması.

2- Verginin GELİR’den ve ÜCRET’ten değil, sermaye ve üretimden alınması ve oranları (maden işletmelerinden beşte bir, tabii ziraattan onda bir, modern ve masraflı tarımdan yirmide bir, sermaye (hazır satılabilen mal, hayvan, para) ve üretimden kırkta bir) gibi belirlenmiş olarak uygulanmasıdır.

Bediüzzaman Hz.leri de, meşhur Tefsir Mukaddimesi İşarat’ül İcaz adlı eserinin 48. sayfasında (Sure-i Bakara 4. Mebhas sonu) şunları aktarmaktadır:

“Eğer tarihi bir nazarla, ibret ve dikkatle insanlık aleminin geçmişine bakacak olursan; sosyal ve siyasal hayatta görülecek bütün ihtilallerin, fesatlık ve fitnelerin ve tüm ahlaki rezaletlerin şu iki kelime (düşünce)den kaynaklandığını görürsün:

Birisi: “Ben tok olayım ve huzur içinde yaşayayım da başkaları acından ölsün, bana ne!”anlayış ve yaklaşımıdır.

İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ve gece gündüz ezilerek çalışıp boğuş ki, ben türlü nimet ve lezzetler içinde rahat edeyim” vicdansızlığıdır.

İnsanlık alemini, sosyal ve ahlaki sarsıntı ve sorunlara uğratıp, yıkılışa yaklaştıran birinci kelimeyi (Şeytani kaideyi) ve kapitalist zihniyeti kaldırıp adil dengeyi ve bölüşmeyi sağlayacak olan ZEKAT vergisidir.

Nev-i beşeri umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevik-komünistliğe yönlendirip, her türlü gelişmeyi, huzur ve hürriyet düzenini mahveden ikinci haksız ve ahlaksız düşünceyi, kökünden kesip atacak olan ise, “hurmeti ribadır”, yani FAİZ’in her türlüsünün yasaklanıp vazgeçilmesidir.

İşte ülkemizin ve tüm ezilenlerin kurtuluş reçetesi; faizi yasaklayacak, sermaye ve üretim vergisini uygulayacak bir Adil dünya Düzeninin kurulmasından geçmektedir.

Numan Kurtulmuş ise, Adil Düzeni ve İslam (barış ve bereket) ekonomisini, ya hiç bilmemektedir, merak edip öğrenmemiştir veya bilinçli olarak Adil Düzen’den vazgeçtiğini ve mevcut sömürü ekonomisini, İslami söylem ve jelatinler altında yürüteceğini malum merkezlere ilan etmektedir.

Şimdi Sn Kurtulmuş’un “Ekonomi Manifestosu” diye sunulan (27 Ocak 2010 Milli Gazete sh. 9) sayfalar dolusu sözlerini lütfen dikkatle bir daha okuyunuz.

“…. Bizim vergi politikamız, herkesten kazancı oranında vergi almak…”!?

“…. Verginin adilliği; ancak gelir ve kazanç üzerinden alınan vergileri, yani doğrudan vergileri artırmakla….”!?

Yani Numan Bey, gelirden ve ücretten vergi almaya devam edecek!

Ve yine Sn. Kurtulmuş, IMF’ye, AKP ekonomisine atıp tutsa da, hayret: “Bütün sömürü çarklarının ve soygun mekanizmasının FAİZ’e dayandığına, bu nedenle FAİZ’in kesinlikle kaldırılacağına” dair bir tek söz etmemektedir. Yani ekonomik kanser ve kangrenin asıl virüsünü yok edeceğini değil, deriye vurmuş görüntüsünü pansuman edeceğini söylemektedir.

Evet, bundan önce (26 Ocak 2009 Milli Gazete sh. 11)

“Faiz ödemelerinin temel nedeni bütçe açığıdır. Bütçe açığının nedeni ise demokrasi açığıdır”… gibi, ilmi değeri olmayan, sloganik laflar sarf etse… Ve yine

“Hadi bakalım Sayın Başbakan, şu rantiyenin faizlerini ödemeyeceğini söyle de görelim, Malum beyefendiler senin notunu kaça düşürecekler?” gibi ucuz sözler etse ve faize karşıymış havası verse de, nedense bir türlü “Asıl sorun ABD, AB, IMF ve bunların işbirlikçi efendileri değil, bizzat uyguladıkları FAİZ ve kredi sistemidir. Faizi kökünden kaldırmadan, ne bizim ne de mazlum milletlerin yüzü gülmeyecektir” diyememektedir.

Ve zaten bu sebeplerledir ki, “faiz düzenine ilişmeyen, vergileri ise servet ve üretimden alma sistemine geçmeyen”  İslam edebiyatlı ve Milli Görüş kılıklı “dolaylı sömürge valileri”, malum ve mel’un güçlerce “öncelikli tercih” sebebidir.

Bu yanlışlık ve yamukluklardan vazgeçilmesi ve insanlığın yegâne kurtuluş ve huzur reçetesi olan Adil Düzen’e ve D-8 merkezli İslam birliği gibi Milli Görüş projelerine sahiplenilmesi elbette en büyük temennimizdir.

Milli Görüşçü ve Saadet Partili kardeşlerim elbette bilirler ki; Milletimizi, İslam ümmetini ve tüm insanlık alemini asıl ezen ve üzen: İsimleri, biçimleri ve ideolojileri değişik olan hükümetler ve farklı olduğu zannedilen sistemler değil, küresel FAİZE entegre olan ve VERGİYİ GELİRDEN alan şeytani zihniyettir.  Bu zulüm çarkını çeviren yöneticinin, sağcı, solcu veya İslamcı geçinmesi, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Bu nedenle:

YA ADİL DÜZENE GEÇİLECEK, BUNUN GAYRETİ ÇEKİLECEK; VEYA ADİ VE ZALİM DÜZENLERE DEMOKRAT KÖLELİK SÜRÜP GİDECEKTİR!

Bu gerçeği hatırlattığımız için, teşekkür yerine hakarete yönelenler ise, lütfen bir daha düşünmelidir.

Tabi Allah’ın rızası ve insanlığın huzur ve hatırı amacımız ise bu teklifimiz geçerlidir.

“Böylece helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra (“bilmedim, ikaz edilmedim” gibi bir mazerete sığınma imkânı kalmadan) belaya ve cezaya uğrasın; (manevi olarak ve karakter bakımından) diri kalacak (dünya ve ahirette izzet ve saadete ulaşacak) kişi de, (yine apaçık bir delil ve bilgiyle hayatta kalıp (huzura ulaşsın)” Enfal: 42 son kısım) ayetini ezberlemek ve üzerinde düşünüp kendi durumumuzu değerlendirmek gerekir.

Ertan Yülek’in yellenmeleri:

Önce Gebze Mesaj FM’deki programa ve Çayırova’da da Belediye kültür merkezinde “Farklı Çözüm Ekonomisi” adlı konferansa katılan, oradan; Gebze ilçe teşkilatına giden Ertan Yülek, ilçe teşkilatının her tarafında Sn. Kurtulmuş’un fotoğrafları asıldığı halde sadece bir odada Hoca’nın ve Atatürk’ün resmini görüp, oradaki arkadaşlara “Bu Partinin Genel Başkanı Kim diye?” sitemle soruyor ve  Onun resmini asmadıkları için uyarıyor!

  • Kartal’a götürülürken de: “AGD’de Hoca takıntısı var. Her yaptıkları programlarda Hoca’yı ön plana çıkartıyorlar. Özellikle bazı ilçelerde daha güçlüler. Mesela Bursa. AGD görevini yapmıyor. Bu partinin bir genel başkanı vardır. Ona itaat edilmesi gerekir. AGD bunu yapmıyor. Kendi başına hareket ediyor. İlyas Töngüç’ün görevden alınması için baskı yapılıyor. Kendisi genel başkanlığa oynuyor.
  • Hoca görüntü itibariyle çökmüş ve tükenmiş durumdadır. Konuşması da artık sürçmeye başlamıştır. Koltuklarının altında 2 kişi olmadan yürümekte zorlanmaktadır. Bu görüntüsü partimize olumsuz olarak yansımaktadır. Bu parti Erbakan’ın gölgesinden kurtulmadıkça, hep %2.5 kalır. Erbakan Hoca’nın işi bitmiş ve miadını tamamlamıştır. Bırakın artık efsane olarak kalsın.” (Not: Yani ellerinden gelse öldürecekler ve başına bir şey gelse sevinecekler!...)
  • Recai Bey tam bir vesayetçi ve emanetçi idi. Bu yüzden millet emanetçi olana oy vermedi. O yüzden ne TV-5 gelişebildi, ne Milli Gazete ve nede diğer kurumlar. (Not: Keramet ve marifet sizde ise 1,5 yıldır bunları niye geliştirip düzeltmediniz?)

Bu sözlerin özeti:

  1. a) Hak’tan, hayırdan ve Milli Görüş davasından bütün umudunuzu kesmişiz
  2. b) Batıla yanaşmadan, Batılılara uşak olmadan, Siyonist barbarlarla barışmadan, bunun için de, Erbakan’la bütün ipleri koparmadan, dünyalık heves ve hedeflerimize erişemeyiz.
  3. c) Şu Ertan Yülek gibi yetmişlik yüzsüzlere sormak gerekmezmiydi? Yahu, bu yaşa geldiniz, Erbakan ve Milli Görüş sayesinde nice makam ve menfaatlere eriştiniz, hatta oğlunuzu bile Siyonist sömürü çarkı IMF’ye yerleştirdiğiniz halde, niye yerinizi gençlere terk etmemek için hırsla direnmektesiniz?

AGD’nin “Dostlar Buluşması” gecesinde konuşan Numan Kurtulmuş’un, sık sık tekrarladığı gibi yine: “Saadet Partisinin 40.yıl değil 200 yıllık tarihi köklerinin bulunduğunu” vurgulaması:

  1. a) Milli Görüşün, Erbakan Hocayla başladığı gerçeğine itiraz ve inkârdı. Ve Onun seçkin özelliği ve önemini örtme (küfür-nankörlük) amaçlıydı.
  2. b) Erbakan Hoca’nın ısrarla üzerinde durduğu “Milli Görüşün Kırkıncı Yıl Kutlamaları” ve tarihi değişim iddialarını dolaylı yalanlamaydı.
  3. c) Yok eğer davanın manevi kaynak ve dayanak süreci kastediliyorsa, bunu Erbakan Hoca, haklı olarak ta Hz. Adem’le birlikte HAK-BATIL mücadelesiyle başlatmaktaydı. Şu asılsız ve astarsız “200 sene”yi Sn. Kurtulmuş nereden hesaplamıştı?

Şiir:

HER ŞEY ASLINA ÇEKER![2]

 

Maden işlenir, amma; değişir sanma

Güzel koku isteyen, elbet gül eker!..

Rahmani ve Şeytani; sevişir sanma

Zehiri pişirmekle, olur mu şeker

Hiç unutma ki, her  şey; cinsine çeker!..

 

 

Asıl azmaz, bal kokmaz; yağ da yoz olsa

İçindeki ayrandandır, tadı bozulsa

Dövülüp de ezilse, ince toz olsa

Kırmızıbiber acıdır, iflahın söker

Mekân, imkân değişir; aslına çeker!

 

Arpa undan baklava, teneke küpe

Haydi yapılsa bile, atılır çöpe…

Dinci entel, demokrat; geçinen züppe

Ayarınız çözülür, hep teker teker

Tabii kural: herkes, özüne çeker!

 

 

Zeki Müren tarzıyla, bir muhalefet

Ucuz, uyuz söylemler; ruhi sefalet

“Emir”e vekâlet var, yoktur kefalet

Sözler, gözler özünü; dışarı döker

Hıyardan havyar çıkmaz, cinsine çeker!

 

Manevi görevliymiş, hatta “Mesih”miş…

Göklerle görüşür ya, hatlar kesikmiş…

Siyonist lağımında, hala “nezih”miş…

Kamil mürşit geçinir, Masona asker

Aklında kalsın; her şey, aslına çeker!..

 

 

Yahudi Nasra’ya, dost bakan vardır

“Bunlar tam münafıktır”, diyen Kur’an’dır

“Herkesi aldatırım” san, kendini kandır

Zahiri derviş; nefsi, ta arşa değer

Kahpelik huyudur, hep; aslına çeker!..

 

Sen gel, Allah’a sığın; riyayı bırak

Kim nefsine yatkındır, Rabbinden ırak

Bil, Hazreti Kur’an’a, olmazsa çırak

Yüz sene gitsen de, “akrep”se eğer

Çok sakın ki, ısırır; cinsine çeker!..

 

Şan şöhret, mal ve makam; içinse gayret

O, “inci”yi incire, satıyor hayret

İtibar akıbete, sonunu seyret

Şeytanlığa koşuşur, hayırda seker

Neylesen fayda vermez, nesline çeker!

 

 

“Ahsen-i Takvim”e, uygun fıtratın

“Esfeles Safilin”e, itti fırsatın

Suyu ağzına aksa, doymaz Fırat’ın

Altın renge batmış, bakırmış meğer

Astarı değişse de, aslına çeker!..

…………………………………………….

 

Hakkın sesi, halkın temsilcisi!

Millî Gazete'nin halkın gözü kulağı olduğu gerçeğini, aynı düşünceyi paylaşmayanlar bile kabul etmektedir. 2006 Haziran'ında uluslararası bir bankanın ABD'li bir üst düzey yetkilisi İstanbul'a gelmişti. Kendisine "Siz, Türkiye'yi nasıl tanırsınız?" sorusu yöneltildiğinde şöyle cevap vermişti: "Biz, Türkiye'yi anlamak için 4 gazeteyi tercüme ettirir, bütün yöneticilerimize dağıtırız: Devletin görüşünü anlamak için Hürriyet'i; Hükümet'in görüşünü anlamak için Zaman'ı; ekonominin gidişatını öğrenmek için Dünya'yı; halkın görüşünü anlamak için Millî Gazete'yi tercüme ettiririz."[3]

Çünkü, Millî Gazete "Zalimlere meyletmeyin, yoksa, size ateş dokunur da cehennemde yanarsınız. Sizin Allah'tan başka dostunuz yok. Sonra, Allah'tan da yardım göremezsiniz." (Hud: 113) ayetinin anlamını çok iyi biliyorlardı. Bugün, "çağdaşlık", "reelpolitik", "ABD'siz olmaz", "dünya gerçeği" gibi sözlerin büyüsüne kapılarak, okuyucularına, güçlü gördükleri zalimleri şirin gösteren yayın kuruluşlarının sayısı hiç de az değildir. Okuyucusuna, her zaman Hakk'ın ve haklının yanında yer almaya davet eden Millî Gazete'nin bu tavır ve duruşu her türlü takdirin üstündedir.

Diyanet Dergisi, Ağustos 2008 sayısında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun "Medya ve Din" başlıklı yazısını yayınladı. Burada şu görüşlere yer veriliyordu: "İslam dini, doğru bilgi ve haberin peşine düşmeyi emreder. "Doğruluk" ve "güvenilirlik", "iyi değerlere hizmet etme" ve "insanlara yarar sağlama" gibi hususların dikkate alınması aynı zamanda dini bir zorunluluktur. Bu süreç, medyanın doğru ve güvenilir bilgilerle halkın ahlaki ve dini eğitimine yönelik programlara yer vermesi de kaçınılmazdır."

Sultan Baba ismiyle tanınmış rahmetli İhsan Tamgüney Hocaefendi, Zeytinburnu'nda bulunan bakkal dükkânına gelen müşterilerine şöyle derdi: "Evladım! Bir Millî Gazete, bir de sabun alır mısın? Millî Gazete ile kalbini ve ruhunu temizlersin; sabun ile de bedenindeki maddi pislikleri temizlersin."

Milli Gazete’nin nankörleri!

Kanal 24’ün internet sitesi http://www.yirmidort.tv/ de Güncel-Kültür-Sanat Bölümünde yer alan 15 Haziranda yayınlanmış olan Keşke Olmasaydı adlı programda Necip Fazıl'ın hayatı konu ediliyor. Burada anılarını paylaşan eski Milli Gazete yöneticisi ve yazarlarından Zübeyr Yetik şöyle konuşuyor: “Necip Fazıl’ın yalnız kalma sürecinde Necmettin Erbakan’ın çok büyük payı oldu!? Bu arada Erbakan Hocamızın Milli Selamet Partisi döneminde yapmış olduğu basın açıklamasından bir kesit veriliyor bu kesitte Hocamızın şu cümleleri vurgulanıyor: “Herkesin kendisinin bileceği iştir. Yalnız biz inanıyoruz ki çok şükür Milli Selamet başkalarını da beraber sürükleyerek bu hizmetleri yürütecek güçtedir, zindedir ve bu hamlelerin içindedir." Zübeyr Yetik bu gerçekten gocunuyor ve devam ediyor.”Erbakan Necip Fazıl’ın üzerini örtmeye çalıştı. Mesela ben bunu çok yakından biliyorum, çünkü Milli Gazetenin başında bulunduğum dönemde -ben gelmeden önce başlatılmış ben geldiğimde de miras alınmış ben onu kırmaya çalıştım- Necip Fazıl’dan bahsetmek yasaklanmıştı. Haberin altında benim imzam olduğu halde Genel yayın müdürüyüm, ama muhabir olarak imza attım. Necmettin Hoca telefon açtı “Zübeyrciğim  galiba gözünden kaçmış, Necip Fazıl ile ilgili, bir haber filan girmiş gibi (gülerek işi pişkinliğe vuruyor” hezeyanlarını savuruyor. Zubeyr Yetik gibi iz’an ve vicdanını yitirenler ve her fırsatta Erbakan’ı karalamak için bahane üretenler, şimdi bir zamanlar küfür saydıkları demokrat Donkişotluğu ve AB goygoyculuğu için AKP’nin akrepliklerine hikmet ve mazeret uyduruyor.

Oysa AKP sayesinde, İslami duyarlılık hızla azalıyor, ahlak ve aile giderek yozlaşıyor

Dünyada kullanımı hızla yayılan uyuşturucuda korkunç boyutlara ulaşıyor ve kullanım yaşı ilkokula kadar iniyor!

Fetullahçı medyanın fırsatçılığı ve fesatçılığı!

“Yeni milenyuma girerkenki Türkiye ile 21. asırda on yıl geçirmiş Türkiye arasında çok büyük bir fark var. On sene öncesinin iç ve dış dengeleri çoktan değişti. Türkiye daha demokratik, daha şeffaf, daha denetlenebilir bir ülke olma yolunda hayati adımlar attı. Devlet halka daha yakın, devletin kurumları daha hesap verebilir hale geldi. Bu durum demokrasimiz açısından sevindirici bir süreci işaretliyor; çünkü bu yolun sonu katılımcı ve çoğulcu demokrasiye gidip dayanıyor. Ancak daha önceki statükodan beslenen zümrelerin de keyfi kaçmış oldu.

Bu nedenle hâlâ siyasette sular durulmuyor, asker-sivil ilişkilerinde demokratik dengeler tastamam kurulamıyor. Demokrasinin bu ülkeye evrensel boyutta ve ön şartsız yerleşebilmesi için bir mücadele veriliyor. Bu mücadeleye (tabiatı gereği) medya da ortak. Çünkü varlığını egemen güçlere bağlamış bir yapı ısrarla çoğulcu demokrasi taleplerine karşı direniyor. Direnirken de medya desteği arıyor. Şeffaflıktan korkan, kapılar arkasındaki gizli ittifaklardan beslenen kemikleşmiş bir yapı, ayrıcalıklı kişi ve kurumların güdümünde sürdürülen sistemin devam etmesini arzuluyor. Mümkün mü? Tabii ki hayır! Artık toplum dünyaya daha açık; dolayısıyla insan hakları ve demokrasi konusunda daha evrensel standartlar talep ediyor. Bu taleplere hiç kimse direnemez; ne asker-sivil bürokrasi, ne siyaset, ne medya...

Bir zamanların en sembol medya patronu Dinç Bilgin hafta içinde Star Gazetesi'ne röportaj verdi. 'Hepimizin dolabında iskeletler var' diyen ve yürek burkacak şekilde özeleştiri yaparak 28 Şubat dönemini deşifre eden Bilgin, bu ülkedeki tarihî değişime dikkat çekerek şöyle diyor: 'Dönüşümü iyi okuyan kazanır!' Bilgin bu özeleştirileri daha önce de yapmıştı. 28 Şubat döneminde askerlerin medyaya nasıl yön verdiklerini, o günkü askerî yetkililerin gazete ve televizyonlara nasıl pervasızca hükmettiklerini daha önce de anlatmıştı. Şimdi yine bu yapıya dikkat çekiyor ve bir de çıkış yolu öneriyor: '28 Şubat döneminde askerî bürokrasi, yargı ve basın rejimin üç ayağı olmuştu. Ben de dönemin egemenlerindenim. Çok büyük kabahatlerimiz oldu... Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli bir dönüşümden geçiyoruz...” diyen Zaman yazarı Ekrem Dumanlı;

1- Hem Dinç Bilgin gibi Sabataist Yahudilerin avukatlığını üstleniyor

2- Hem de, 28 Şubat sürecinde, Erbakan Hoca’ya tam bir Yahudi hahamı ağzıyla sataşan ve malum güçleri Refeh Yol’a karşı kışkırtan Fetullah’ın farfaralıklarını saklayıp aklamaya çalışıyordu.

Yani sabataycı medyaya, ılımlı İslamcı kılıfı geçiriliyordu!

Ama aynı ılımlı İslamcı medya mostraları dünyaya 4.4 trilyon dolara mal olan Türkiye’de ise Fetullahçıların da nemalandığı Domuz Gribi rantını hiç gündeme getirmiyordu

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' diye uyarıyordu.

Firmaların 2010 için üçlü aşı üretmeleri halinde, halen piyasadaki ''domuz gribi'' aşısının yapılmasına gerek kalmayacağını anlatan Akdur, ikili aşı üretilmesi durumunda ise bu aşının yanında ''domuz gribi'' aşısının da uygulanması gerektiğini söylüyordu.

Dünya Sağlık Örgütünün, ulusları, özellikle de gelişmekte olan ulusların ekonomisinden daha çok şirket ekonomilerini düşündüğü kuşkusunu yaratmakta ve bu kuruma olan güveni sarsmaktadır.'' DSÖ'nün son yıllarda olayları ve grip pandemilerini iyi yönetemediğini savunan Akdur, örgütün ''domuz gribi'' ve aşısı ile ilgili uygulamalarının yalnızca Türkiye'de değil, tüm dünyada tartışıldığını, bunun da ötesinde şiddetle karşı çıktığını belirterek, ''Başka bir ifadeyle tüm dünyada gerek DSÖ'ye gerekse aşı firmalarına karşı büyük bir güven bunalımı yaşanmaktadır. Bu yaşananların dünya ölçeğinde veya insanlığa en önemli faturası da DSÖ'ye olan güvenin yitirilmesidir'' diyordu.

Sevgili Aydın Başar: “Muhterem Erbakan Hocamız” başlıklı, hidayet ve feraset meyvesi bir yazı yazıyordu.

Ama, Anadolu Gençlik Derneği İzmit Şubesi, Ocak ayında, AKP yalakalığı sırıtan şair Süleyman Çobanoğlu’nu  konferansa çağırıp, Milli Gazeteye ve Milli Görüşçülere en adi sözlerle hakaretler yağdıran Şair İsmet Özel’i övdürüyorlardı.

Milli Gazete yazarı Müslim Coşkun’da “kahramanlık taslarken hırsızlığını anlatan Kıpti” misali bu tarihi(!) buluşmayı iştahla naklediyordu. (19 Ocak 2009 Milli Gazete)

Sorular ve cevaplar

Program soru-cevap şeklindeydi. Süleyman Çobanoğlu'na soruları İbrahim Tenekeci ve Aytekin Karadeniz sordu.

Çobanoğlu, iki saat kadar süren programda ezber bozacak sözler söyledi, ufkumuzu genişletecek açıklamalarda bulundu. Şair, şiiri hayatında nereye koyduğunu şu şekilde açıkladı: "Daha havalı sanatlar varken, bu işlerle niye uğraşıyoruz? Biz şiir dolayısıyla bir millet olma vasfını kazandık. Millet olarak ortaya çıkarken, harcında şiir olan ender milletlerin başında geliyoruz. Ya şair olarak doğarsınız ya da doğmazsınız. Şiiri hayatımın her döneminde önemsedim. Başka işler yaparken de önemsedim. Hayatımın sonuna kadar da önemseyeceğim. Kendi adıma dünyada hiçbir şeyin şiirin yerini dolduramayacağına inanıyorum. Yaptığım işlerin ancak yüzde yirmisi zihnimi meşgul etti. Diğer kalanına şiirden başkasını hiç sokmadım." Vay be! Adam, hayat felsefesi, yaşama gayesi, en önemli ve önceliklim meselesi ve meşguliyeti “şiir”miş… Bu itirafları okuyunca Kur’an’ın Şuara (şairler) suresinin sonundaki şu ayetleri hatırladık.

“Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi?”

“‘Gerçeği ters yüz eden', günaha düşkün olan her yalancıya inerler.”

“Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler.”

“Şairler ise; gerçekten onlara azgın-sapıklar uyar.”

“Görmedin mi; onlar, her bir vadide vehmedip duruyorlar,”

“Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar.”

“Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (veya öçlerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”  (Şu’arâ Suresi: 221-227)

Yani şiir, Hakkın tebliğine ve hayrın hizmetine bir ARAÇ yapılsa, bu gerekli ve güzeldi.

Ama şimdi şiir bizzat AMAÇ olsa, kutsallar ona bir dolgu malzemesi gibi kullanılsa işte bu şeytana şakirtlikti.

Milli Görüş camiasına ve Hocasına hakaretler edip kaytaran ve Milli Gazeteye de çamur atan İsmet Özel için, Müslüm Çoşkun şu övgüleri yağdırıyordu:

“Süleyman Çobanoğlu, en çarpıcı açıklamayı İsmet Özel konusunda yaptı; İsmet Özel isminin neye karşılık geldiğini, millet için önemini şu sözlerle ortaya koydu: "İsmet Özel, yaşadığımız bu çağda bir imkândır, bir kısmettir. İsmet Özel, büyük bir dehaya, büyük bir izana, büyük bir ferasete sahiptir. Hali hazırda yaşayan en büyük Türk şairidir. Allah başımızdan eksik etmesin.

Bu yüzden İsmet Özel daha çok konuşmalı, Süleyman Çobanoğlu daha çok şiir yazmalı; Yunus Emre'yle başlayan ve millet hayatına nüfuz eden şiirin teyakkuz halinin sürdüğünü, tehlikeyi bertaraf edecek gücü içinde barındırdığını ortaya koymalıdır. Süleyman Çobanoğlu, konuşmasını bitirdiğinde İsmet Özel'in yalnız olmadığı ortaya çıktı. Sözleri hep bu tiplerin, hem de gazete yetkililerinin tiyniyetini ele veriyordu..

İsmail Nacar sapla samanı karıştırıyordu:

İsmail Nacar’ın boşa çıkan macerası:

Bir zamanlar koyu ülkücü olan ve Gladyonun gizli güdümünde, sonradan anlaşılan “Milliyetçi komando” teşkilatını kuran; üniversite tarih bölümünde okumuş, ama İslami konulara da ilgi duymuş, birisi olan; haklı olduğu yanları bulunsa da, tasavvuf ve tarikat gerçeğine kökten düşmanlığının altında Malatya’da yaşayıp ölen rahmetli Sait Çekmegil’in etkisi sırıtan; ve bazı merkezlerin kendisine bilgi sızdırıp “reklam ajansı” gibi kullandıkları anlaşılan; çok sığ ve sınırlı dini bilgisine rağmen, büyük bir alimlik ve bilgiçlik havası atan İSMAİL NACAR, bir TV kanalına çıkarılıp (Fatih Altaylı’ya) şunları söylüyordu:

“Sağ veya sol, her iktidar ABD’ye yaranmak ve yaslanmak ihtiyacını duymuştu. Ama Erbakan’da bu yoktu…” (Zaten bu milli, haysiyetli ve cesaretli tavrı yüzünden hedef tahtasına konmuştu.)

“PKK’yı tasfiyeye ABD’nin karar verdiği anlaşılıyordu. Ve bu konuda AKP’ye destek veriyordu.” (Doğru, çünkü PKK siyasallaştırılıp, kandilden Meclise taşınıyordu. Ve 2. İsrail olacak Büyük Kürdistan projesinde, BOP Eş başkanı olarak Recep Bey ve ekibi, taşeron olarak kullanılıyordu)

Ve İsmail Nacar:

“AKP çok akıllı bir dış politika izliyor, içte ve dışta hayranlık kazanıyor” diyerek açıkça AKP yalakalığı ve tabi siyonizmin propagandasını yapıyordu.

Sn. Nacar, bütün bu girişlerden ve “rüşveti kelam” cinsinden sözlerinden sonra asıl içindekini kusuyor ve Erbakan Hoca'yı “Abdullah Öcalan’la görüşme imkânları arayan Başbakan” olarak göstermek için:

  • Yanlışlarla doğruları harmanlıyor.
  • Kendi yorumlarını yaşanmış gibi aktarıyor.
  • Hayallerle hakikatleri karıştırıyordu.

“Bizi alıp Başbakan’a (Erbakan Hoca’ya) götürdüler. Biz; ordu, MİT ve diğer ilgili devlet kurumlarıyla ve koalisyon ortağı (Tansu Çiller Hanımla) konuşup ortak bir karar alınmış olarak, benden: “Öcalan’la devlet arasında aracı olmamın isteneceğini” beklerken, Erbakan dönüp:

“Madem gelmişsin, onlarla görüşürsen söyle, derhal silahı bırakıp teslim olsunlar, yoksa çok pişman ve perişan olacaklar!” anlamında şeyler söyleyince, şaşırıp kaldım..”

İtirafıyla İsmail Nacar; Başbakan Erbakan’ın ve devlet organlarının, “APO’ya özel elçi sıfatiyle ve gayrı resmi özel arabulucu rolüyle” kendisinin muhatap olacağını umarken…

Veya malum merkezler, onu bu yönde doldurup kurgulamışken...

Erbakan Hoca’nın böylesine ferasetli ve haysiyetli tarzı ve devlet adamlığı tavrı karşısında hayal kırıklığına uğruyor ve haddini hatırlıyordu. Yani Hoca, dış güçlerin ve işbirlikçi çevrelerin hazırladığı basit ve fasit senaryoları, böyle bir manevrayla başa çıkarıyordu!..

Şimdi Ali Haydar Haksal’ın şu değerli ve derinlikli tespitlerini bir kere daha okumamız gerekiyordu.

“Kafam karmakarışık!..”

Bir zamanlar bizim mahallenin en suya sabuna dokunmayan tutucu, içe kapanık, tutuk Risale-i nur geleneğinden gelen badem bıyıklı Müslüman yazarlarımız şimdilerde en kopuk en demokrat, en Amerikancı ve İsrailci yazarlarıyla birlikte, aynı masa etrafında duruyorlar.

Bizim mahallenin entelektüel, şair, yazar ve sınırlı çevresi olan islamcı dostlarımız, şimdi AB ve ABD uğruna kavgacı oldular. Onlar, takvadan hiç ödün vermezlerken, şimdi şaraplarla, zinacılarla bir masa etrafında, bir gazete ortamında, bir panelde, bir ekranda her türlü zırvalarına katlanabiliyorlar.

Bizim mahallenin; o saf, temiz her kötülükten ürken, kul hakkına riayet eden, gerektiğinde parka ve postal giyen, halkın içinden gelen genç kuşağı şimdilerde Mercedes arabalar yetmedi, audiler, jeeplerle fink atmaktalar.

Bizim mahallenin radikalleri ki, onlar, siyaseti şirk sayar, Milli Görüş'e hakaretle bakan yöneticilerini ve taraftarlarını küfürle suçlarken şimdi en Amerikancılarla kol kola yan yanalar! Siyaseti bir ucundan yakalayarak bir yere tutunma çabasındalar.

Bir zamanlar; İsrail propagandacısı ve Amerikancı gazetelerin satır aralarında gezinerek onların hıyanet ve rezaletlerini deşifre edenler, bugün kendileri o gazetelerin şeytani rolünü üstlenmiş bulunuyorlar! Bırakın satır aralarını, köşe bucak her yerde, alttan alta İsrail uşaklığı ve Amerikancılık yapmaktalar.

Eski Amerikancılarla yeni Amerikancıların göstermelik meydan savaşında toz dumanı birbirine karışmış, göz gözü görmüyor. Kimi gazetelerimiz bir zamanlar Ariel Şaron'un kanlı vampir dişlerini her gün gözlerimizin içine sokarlarken, aynı zulme devam eden İsrail yöneticilerinin gülümseyen yüzlerini göstermekten çekinmiyorlar.

Kur'an'dan ayetlerle, Siyonizmi ve İsrail emperyalizmini hatırlatanı, onları açıklayan ve halkımızı coşturup peşlerinden koşturan çığırtkanların çocukları bugün onlara hizmet sunuyorlar. Bunlar ister vaiz, ister siyasetçi olsun fark etmiyor.

Kafam karma karışık. Bundan böyle ben kime güvenip inanayım, kimlerle yolculuk yapayım? Kiminle oturup kalkayım?  Sağcılar Müslümanların yerini alıyor ne yazık ki? Bizim geçmişte yanına yaklaşmadığımız o sağcıların dergileri, gazeteleri de bizim mahalleyi işgal ediyor. Bizim şairlerimiz, entelektüellerimiz onlarla birlikte yolculuk ediyor.

Kavmiyetçilik bizim tarafın sarıldığı bir ip artık. Kürtçü, Türkçü Müslüman entelektüeller vs.

“Biz nerede duracağız, demiyorum?” (Ödevimiz de, görevimiz de Hakkın safıdır) Küfre ve zulme karşı metin ve çetin bir başına, dimdik, masum yolumuza devam etmekten başka çaremiz yok. Gösterişe kapılmadan, yokluğa razı olarak.”[4]



[1] 07 Ocak 2010 / Posta

[2] “Asıl; insanın içinde beslediği, karakter haline getirdiği ve peşinden gittiği gerçek niyeti, tiyniyeti, gayesi, gayreti ve gizli dinidir.  İnsanın genlerine sinmiş cibiliyetidir.”

[3] Millî Gazete, Kulis Ankara, M.Yılmaz, M.Kurdaş, 6.6.2006

[4] Milli Gazete / Ali Haydar Haksal / 04 02 2010 / (NOT: Küçük katkılarımız için bizi bağışlayacağını umuyoruz.)


Bu yazarin diger makaleleri

Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?
  Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?        Yıllarca...
Devami
DAVOS HOROZU MU,NEW YORK KUZUSU MU?
Kendisine verilen rol gereği, Davos’ta İsrail cumhurbaşkanına horozlanan Recep Başbakan,...
Devami
MİLLİ DÖNÜŞÜME BİR LİDER LAZIM
  Bismillahirrahmanirrahim. “…… Allah’ın emri; (bütün işleri ve hükümleri, ölçüyle tanzim ve)...
Devami
DOSTLARLA HASBİHAL VE UYARIDIR
Muhterem Üstadımızdan dinlediğimiz hikmetli uyarıları değerli okurlarımızla paylaşmak istiyorum: Biz “ğayb”e...
Devami
Hükümetle Muhalefet Aynı Sistemdedir Zaten KÜFÜR VE NİFAK TEK ZİHNİYETTİR
  Bir soruna, doğru bir teşhis ve tespit yapmadan, olumlu bir...
Devami
AKP’NİN 696 SAYILI OHAL KARARNAMESİ; 28 ŞUBAT'IN TERS TAKİBİYDİ!
AKP iktidarının Olağanüstü Hal kapsamında çıkarttığı 696 sayılı Kanun Hükmünde...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2784

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR