Reklam
Reklam
Reklam

SABIR VE ZAFER

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Hz. Peygamber Efendimiz: "Men sabere, zafere" buyurmuştur. Yani "Kim sabrederse, zafere ulaşır". Evet, zafer, sabredenlerindir ve bir işte kesin başarı, sebat gösterenlerindir. Gelip geçici hevesler ve parlayıp sönen heyecanlarla neticeye ulaşmak mümkün değildir. Hayat, sürekli ve süprizli bir imtihan sürecidir. Bir maraton yarışına katılmak değil, sonuna kadar dayanmak ve başarıyla tamamlamak önemlidir. Yoksa ilk turlarda önde koşup ve hele sona yaklaştığı halde yorulup terk etmek,  utanç ve pişmanlık sebebidir.

 

Ve özelikle dava adamları, rakip düşmanlarına karşı devamlı cesaret ve metanet göstermek zorundadırlar. Savaştığı düşmanın zahiri gücü ve üstünlüğü karşısında, hemen korku ve telaşa kapılanlar, düşmanlarının gücüne güç katmış olurlar.

Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebreheyi durdurmak gayretiyle, adamlarını silahlandırıp Ashabı Fil'in karşısına çıkan Kes'am Kabilesi reisi Nufeyl, gevşekliği ve aceleciliği nedeniyle bozguna uğrayınca, hemen Ebrehe'ye teslim olmuş ve Mekkeye kadar onlara yol rehberliği yapmayı kabul etmişti. Daha doğrusu: Kabile reisliğinden yol hizmetçiliğine düşüvermişti. Oysa "Eğer sabretselerdi, düşmanların hileli düzenleri, onlara hiçbir zarar vermeyecekti"[1]

Ama Napolyon, sabır ve siyasetiyle kendisini yakalamaya gönderilen ordunun başına geçmiş, dönüp iktidarı ele geçirmişti!

"Andolsun ki, bundan önce Âdem'e ahid (tavsiye ve talimat) vermiştik. Fakat o (bunları) unuttu. Biz onda bir azim (sebat ve kararlılık) bulmadık.[2] Ayeti, şeytanın hile ve hücumları karşısında Hz. Âdem'in gevşemesini kınamaktadır.

Kuru bir heves ve heyecan sonucu, Beni İsrail'den cihat izni ve komutan tayini isteyen onbinlerce insandan, sonunda Talut'un yanında sadece birkaç yüz kişinin kaldığını anlatan Kur'an kıssası[3] da, herkesin mutlaka sabır, samimiyet ve sadakat imtihanından geçirileceğini ve ancak azimet metanet ve cesaret sahiplerinin izzete ve zafere erişeceğini hatırlatmaktadır.

İman ve cihatla anlam kazanan bu hayat imtihanında, çeşitli sıkıntı ve saldırılar karşısında hemen telaş ve tedirginlik göstermek bile, hoş karşılanmamıştır. Musibetlere sabır ve sükûnetle dayanmamız istenmiş, aceleci ve endişeli yalvarışlar ve sızlanışlar kınanmıştır.

"Rabbın hükmüne sabret. Balık sahibi (Yunus Peygamber) gibi olma ki O, aceleci ve kederli bir şekilde dua ediyordu."[4] Ayeti üzerinde dikkatle durulmalıdır. Düşünün: Hz. Yunus, gecenin karanlığında, balığın karnında ve denizlerin altındadır. Bu günkü süper güçlerin bütün donanmaları ve arama-tarama imkânları emrinde olsa bile, yine de O'nun yerini bulmaya güçleri yetmeyecek bir durumdadır.

Bu son derece aciz ve çaresiz ortamda bile, sükûnet ve teslimiyete aykırı yalvarış ve davranışlar kınanırsa, ey dostum! Senin sorunların denizlerin altından ve balığın karnından daha sıkıntılı değildir... Dayan ve diril... "Kim Allah'tan korkar ise (ve ona dayanırsa) Ona mutlaka bir çıkış yolu açar..."[5] Ayetinin müjdesi sana da ulaşacaktır.

HABİBİN YOLUNDA, HUBEYB GİBİ OL! İnsanları İslama ve Resulûllah'a karşı kışkırtan etkili şairlerin ve reislerin bir kısmını, Efendimiz temizletmişti. Kaab bin Eşref'ten sonra, Hudayl kabilsi Lihyani kolu reisi de bu şekilde halledilmişti. Fakat reisleri öldürülen kabilenin adamları, civar köylere tebliğe giden bir grup sahabenin önünü kesmiş, Mekke yakınlarındaki Raci denilen yerde, altı kişiden dördünü katletmiş, Evsli Hubeyb ile Hazreçli Zeyd ise esir alınmıştı.

Hubeyb ve Zeyd (RA) daha sonra, yakınları Bedir'de öldürülen ve intikam hırsıyla bilenen Kureyşlilere satılmıştı. Haram aylar geçinceye kadar ayrı yerlerde hapiste tutulan ve işkence yapılan bu iki genç sahabe, daha sonra idam edilecekleri yere götürüldüler ve aylar sonra birbirlerini ilk defa gördüler.

Hz. Hubeyb, öldürüleceğini anlayınca, müşriklerden izin aldı ve iki rekât namaz kıldı. O'nu kalın bir kazığa bağladılar ve "İslam'dan dönerse kurtulacağını" söylediler. Hubeyb: "Bütün dünyanın bana verileceğini bilsem, yine de dinimden ve davamdan dönmem!" dedi. Kendisine "şu anda senin evinde ve ailen içerisinde bulunmanı, Muhammed'in ise senin yerinde olmasını ister miydin? sorusuna ise şu cevabı vermişti: böyle bin kere parçalanmayı, Hz. Muhammed'in ayağına bir diken batmasına tercih ederim!.."

Bunun üzerine, onun yüzünü kasıtlı olarak Mekke'den ve Beytullah'tan ters yöne çevirdiler. Hubeyb şu ayeti okudu "Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (Kıblesi) orasıdır"[6]

Daha sonra babaları ve yakınları Bedir'de ölen kırk kadar müşrik çocuğu, "işte babalarımızın katillerinden birisi!" diyerek, ellerindeki mızraklarla Hubeybi delik deşik ettiler. Ama Hubeyb bu işkenceye birkaç saat daha dayandı... Ağzından hep "La ilahe İllallah - Muhammedün Resulullah" cümlesini tekrarlıyordu. Son sözlerinden biri: "Ya Rab, selamımı Resulüllah'a ulaştır!" oldu. O anda Medine'de bulunan Hz. Peygamber Efendimiz "Ve aleyhisselam ve rahmetullah, ya Hubeyb!" buyurdu ve yanındakilere Hubeybin kahramanca şehadet olayını haber verdi.

Diğer bir sahabe'de yine böyle hunharca şehid edilirken "Şükür zafere ulaştım!" diyordu. Evet sabır ve sadakatle şahadete ulaşmış ve cennete kavuşmuşlardı!.

En olumsuz şartlarda bile asla yılgınlık ve karamsarlık göstermeden, cesaret ve metanetle davaya hizmet edilmesi gerektiğini öğreten çok çarpıcı bir örnek daha:

Efendimizin kesin talimatına rağmen, okçu birliğinin yerlerini terk etmesi, bazılarının ganimet sevdasına düşmesi ve yine bir kısmının zaferi Allah'tan değil kendi gayretlerinden bilmesi gibi nedenler ve "ileride Müslüman olup İslam'a büyük hizmetler yapacak bazı müşrik reislerin intikam hırsının dinmesi ve salim bir kafayla düşünmeye yönelmesi" gibi hikmetlerle, Uhud'da, önceleri müşrikler bozulmuşken, sonradan savaş müminlerin aleyhine dönmüş ve 70 kadar seçkin sahabenin şehadetiyle sonuçlanmıştı... Öyle ki, hatta sahabenin bir kısmı dağılıp kaçmış iken, bazıları şaşkınlıkla oldukları yerde oturup yığılmıştı. Artık Resulullah'ın etrafında Ali, Ebu Bekir, Zübeyr, Talha, Nusaybe Hatun gibi beş on kahramandan başka kalmamıştı. Müşrikler tarafından atılan bir taşla Resulullah'ın dudakları parçalanmış, devamlı kanamaktaydı. Bir sahabe, belki on müşrikle boğuşmak durumundaydı. O sırada, Kureyşin azgınlarından İbni Kamia, atını hızla peygamberimizin üzerine sürmüş ve başına şiddetli bir kılıç darbesi vurmuştu. Efendimizin kalın miğferindeki demir parçaları yüzüne saplanmış ve miğferinden kayan kılıç, omzundaki iki kat zırhı parçalamış ve kâinatın sultanı yere yıkılmıştı. Kâfir ibni Kamia, O'nu öldürdüm zannederek, oradan uzaklaşmıştı.

Müslümanlar tek kelime ile şaşkın ve perişandı!...

Nihayet toparlandılar, şehitleri gömüp Medine'ye yollandılar. Ancak müşriklerin, bir vadide konaklayıp dinlendikten sonra, tekrar Medine'ye hücum etmeleri ihtimali vardı. Efendimiz Medine'ye döndükleri gecenin ertesi sabahı, Bilal'a emir verdi: "Her tarafa elçiler gönderilsin. Müslümanlar silahını kuşanıp gelsin! Düşman takip edilecek. Ancak, dün bizimle savaşa katılmayanlar, bu sefere asla gelmeyecek!.."

Oysa Uhud'a katılanların hemen tamamı yaralıydı. Kimisinin durumu da ağırdı. Hele Beni Selim'e kabilesinden 40 kişi bu çağrıya hemen koşup gelmişlerdi ve her birinin bedeninde en az 10 yerde kılıç yarası vardı.

Hz. Talha, bu daveti duyar duymaz mescidin önüne koştuğunda, Hz. Peygamberi zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bir vaziyette, atının üzerinde bulunca şaşırdı. Hâlbuki dünkü darbe nedeniyle sağ omuzu ezilmişti ve yaralıydı!?

Elçiler, hangi kabileye gittilerse, sahabenin tamamını yaralarını sararken bulmuşlardı. Ayrıca her biri bir yakınını şehit vermişti ve yaraları derindi. Buna rağmen hiçbiri mazeret göstermedi ve düşmanı takip için emredilen yerde toplandı.

Düşman, gerçekten Revaha'da konaklamış Medine'ye saldırı hazırlığı yapmaktaydı.

Efendimiz, Ashabının çok geniş alana yayılmalarını ve akşam olunca yüzlerce yerde ateş yakmalarını ve böylece kalabalık görünüp düşmanı korkutmalarını sağladı.

Putperest olduğu halde, Müslümanlara dost olan Huzaalı bir casus ta, gidip Ebu Süfyana: "Bütün Medineliler ve civar kabileler Hz. Muhammed'in etrafında toplanıp, intikam için binlerce atlı ve piyade, hırsla ve hınçla üzerinize geliyor. Biran evvel buradan gitmek sizin hayrınızadır!" deyince müşrikler telaşlanıp, Mekke'ye doğru yola çıkmıştı.

Ve evet, işte ileride Mekke'nin Fethine ve İslam'ın hâkimiyetine giden yollar böylece açılmış, büyük engeller, bu sabır ve metanetle aşılmıştı.

Ve şimdi, hizmetten kaçmak için baş ağrısını veya misafir ağırlamasını bahane edenler!... "Bu iş buraya kadar!" diyerek ümidini ve direncini yitirenler!.. "Onlar da bizimdir" bahanesiyle, saf değiştirenler!..

Ucuz kahramanlık gösterileriyle, büyük hedeflere ulaşmak isteyenler!...

En azından utanalım. Çünkü utanmak, uslanmanın başlangıcıdır!...



[1]  Ali İmran: 120

[2]  Taha: 115

[3]  Bakara: 246-252

[4]  Kalem: 47

[5]  Talak: 2

[6]  Bakara: 115


Bu yazarin diger makaleleri

“Vahdet” çok önemli ve gerekli bir kavram olmak yanında, aynı...
Devami
  AHMET AKGÜL’ÜN HAYATI VE KİTAPLARI          Daha yakından tanımak ve meraklarının...
Devami
  Beyin+Birikim+Bilek... Beyin: Bizi; ekonomik , psikolojik ve politik bakımdan çok yönlü...
Devami
  Bu yazımız tam 13 sene önce yayınlanmıştı:        DÜRÜST YAHUDİLERLE, SİYONİST ZALİMLERİ...
Devami
BOP çerçevesinde 27 İslam ülkesi (harita üzerinde resmen olmasa da)...
Devami
  AKP’nin Dağılacağını Anlayan İslamcı Yandaşların ve Masonik Sağcı Yağcıların, Tekrarlanan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5645

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR