Reklam
Reklam
Reklam

Dünya Bir Değişime Hazırlanmaktaydı BATININ VE BATICILARIN KORKTUĞU GERÇEK:

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

TÜRKİYE İSLAM'LA YÜKSELECEK!.
 
Amerika'nın Türkiye'de Çok Sayıda Gayrı Resmi Üssü Bulunuyor
Bu Nasıl Bağımsızlık?
Türkiye-ABD ilişkilerini, "İnişli çıkışlı ama her zaman iyi" diye tanımlarken, bölgemiz ve Ortadoğu'daki kaos ortamıyla ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulunup, İsrail'in Suriye'yi bombaladığını hatırlatan ABD'li Gazeteci Seymour Hersh, Suriye'nin sessizliğini ise, "Ortadoğu'da büyük bir savaşı önleme isteğine" bağlıyordu. ABD'li gazeteci, aynı zamanda TSK ile ABD ve İsrail'in önemli bir işbirliği içinde olduğuna dikkat çekmişti.


ABD gizli operasyonlar yapıyor

1959'dan beri gazetecilik yapan Pulitzer ödüllü Hersh "Askeri olarak ABD Türkiye'ye çok önem veriyor. Bu önem politikalardan bağımsız ve ayrıdır. ABD'nin Türkiye'de resmen açıklanmayan birçok üssü bulunmaktadır. Birtakım gizli anlaşmalar çerçevesinde istihbarat paylaşıyorlar, bu da Amerikan özel kuvvetlerinin operasyonlarına olanak sağlıyor" bilgisini vermişti.

Her Taşın Altında Cheney Çıkıyor

Akşam Gazetesi'ne röportaj veren Hersh, ABD seçimlerini de değerlendirmiş: "McCain gelirse, zaten hiçbir şey değişmez. Demokratlar'dan hem Obama, hem de Clinton, ABD'deki güçlü Musevi lobisinin baskısı yüzünden İran konusunda bayağı sertler. Bir de unutmayalım ki Bush'un görevden ayrılmasına kadar bir yıla yakın zaman var. Ve o İran'ın nükleer silah sahibi olmak istediğine emin görünüyorlar ve önlemek istiyorlar. Üstelik İran, eğer nükleer silahlara kavuşursa bunları Hizbullah'a vereceğini düşünüyorlar. Bir de Cheney var. Her taşın altından o çıkıyor. Suriye'ye saldırmadan önce İsrailliler ABD yönetiminde kiminle konuştular sanıyorsunuz?" diye eklemişti. Ve aynı Cheney bu sefer de İran saldırısı için mi Türkiye'ye gelmişti?

Bizim Vakıflar Niye Düşünülmüyor?

Bu arada, AB'nin baskıları ile AKP tarafından Meclisten geçirilen Vakıflar Yasası Sevr'e hazırlık gibi görülüyor. İktidarın Avrupa Birliği üyeliği için sürekli taviz verdiği süreçte AB yetkililerinden "Biz Türkiye'yi üye olarak kabul etmiyoruz. Olsa olsa İmtiyazlı Ortak statüsü tanıyabiliriz" önerisi sürekli dillendiriliyor. Ancak AKP taviz vermeye devam ediyor.

Meclis'te kabul edilen maddelerle yabancıların Türkiye'de vakıf kurabilmelerine olanak sağlayan vakıflar yasasının, gelecekte Türkiye'nin bütünlüğünü bozacak neticelere yol açabileceği kaydediliyor. Öte yandan yabacıların ülkemizde mal-mülk edinmesine kolaylık sağlanmasına tepkiler dile getirilirken daha önce İslam devletlerine ait yerlerdeki vakıfların durumunun ne olacağı da vatandaşlar tarafından yüksek sesle dile getiriliyor. Bugün İspanya olarak adlandırılan Endülüs'te İslam devletlerinin 711-1492 yılları arasında ve özellikle Yunanistan ve Balkanlarda da Osmanlı devletinin yüzyıllarca yönetimde olduğu vurgulanarak, buradaki vakıflar hakkında da benzer kararlar alınıp alınmayacağı tartışılıyor. Vakıflar yasasında yaptıkları değişikle yabancılara vakıf kurabilmenin ve mülk edinebilmelerinin yolunu açan AKP'ye, vatandaşlar Balkanlardaki tarihi mirasın ne olacağını soruyor.

Ya Endülüs Vakıfları Niye Konuşulmuyor?

İslamiyet'in siyasi-askerî güç ve medeniyet bakımından Ortaçağ'da ulaştığı zirvenin göstergesi olan Endülüs'te, İslam devletlerinin zayıflamasıyla beraber yaklaşık bir yüzyıl boyunca üç milyon Müslüman, ya sürgün edildi, ya din değiştirmeye zorlanarak Hıristiyanlaştırıldı yahut da kılıçtan geçirildi. Bir mimari harikası olan saraylar yakılırken, kütüphaneler içlerindeki yüz binlerce kitapla yakılıp talan edildi. Bu yıkımdan geriye sadece Kurtuba (Cordoba) Ulu Camii (Şu an katedral olarak kullanılıyor) ile el-Kasr/Alcazar Sarayı, Medinettu`z-Zehra`nın kalıntıları, Gırnata(Granada) el-Hamra Sarayı ile Cennetu`l-Arif Sarayı kurtulup günümüze gelebildi.

Balkanlardaki İzler Hızla Siliniyor

Balkanlar'da ise Osmanlı dönemine ait şehir mimarisinin en güzel örnekleri bulunuyor. Bu çerçevede şehir merkezlerine cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dini yapılar; han, bedesten, kervansaray, arasta ve çarşı gibi ticari yapılar; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve saat kulesi gibi sosyal yapılar; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim merkezleri; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askeri binalar inşa edilmişti. Bu yapılardan en çok bilineni Neretva Nehri üzerinde Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında inşa edilen Mostar Köprüsü olduğu bilinmekteydi. Ve bunların tamamı tek tek tahrip edilip silinirken AKP sadece seyretmekteydi...

MÜSİAD: Bu yasa devlete zarar veriyor!

Vakıflar yasasının çok stratejik bir konu olduğunu belirten MÜSİAD, kanunun çıkmadan önce kamuoyunda daha fazla tartışılması gerektiğini savunuyordu. Atılacak adımların "ülkemizde yarınlar için istenmeyen neticeler doğurabileceğini" vurgulayarak, kanun yasalaşmasının gelecek için mahzurlu olduğunu kaydeden MÜSİAD, "Yasa maddelerinde, vakıflara geçmişe yönelik mal edinme hakları verilmektedir. Bu durum ciddi mülkiyet sorunu oluşturacaktır. Bu yasadan devletimiz ve halkımız zararlı çıkacaktır" görüşünü dile getiriyordu.

En çok tartışılan ve tepki gören 25'inci madde oluyor

Vakıflar Yasa'nın en çok tartışılan ve kabul edilen 25'inci maddesine göre: vakıflar, vakıf senedinde yer almak kaydıyla, amaç ve faaliyetleri doğrultusunda, uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilecek, yurt dışında şube ve temsilcilik açabilecek, üst kuruluş kurabilecek ve yurtdışında kurulan kuruluşlara üye olabilecek. Vakıflar, yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan, ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilecek, yurtiçi veya yurtdışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunabilecek. Ancak, yurtdışı nakdi yardımlar, banka aracılığıyla alınabilecek. Amacını geliştirmeye yardımcı olmak veya gelir sağlamak amacıyla vakıflar, iktisadi işletme ve şirket kurabilecek, kurulmuş şirketlere ortak olabilecek. Yani Türkiye'deki azınlık vakıfları, yabancı güçlerin güdümüne girecek ve Sevr'in uygulanmasına hizmet verecekti.

NATO İslam Ülkelerini ve Özellikle Türkiye'yi Tehdit Görüyor

5 Batılı generalden NATO'ya rapor: "İlk önleyici nükleer vuruşu biz yapalım"

Bükreş'te 24 Nisan'daki NATO zirvesinde tartışılacak "Belirsiz bir dünya için, büyük bir stratejiye doğru" başlıklı rapor, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda eski genelkurmay başkanları tarafından hazırlandı. Marshall Fonu'nun finanse ettiği raporda NATO'ya "önleyici nükleer saldırı yapmaya hazır olması" tavsiye ediliyor.

Clinton döneminin Avrupa NATO Komutanı General John Shalikashvili, Eski NATO Askeri Komitesi Başkanı General Klaus Naumann, Eski Hollanda Genelkurmay Başkanı General Henk Van Den Breemen, Eski Fransa Genelkurmay Başkanı Amiral Jacques Lanxade ve Eski İngiltere Genelkurmay Başkanı Lord Inge 150 sayfalık bir rapor hazırlayıp, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer'a sundu. Raporda, "Nükleer silahların yayılma riski ve buna bağlı olarak nükleer savaş tehlikesi yakın" tespiti yapılarak, "Kitle imha silahlarının kullanımını önlemek için son araç olarak, ilk nükleer silahları kullanma seçeneği açık kalmalı" önerisi yapılıyor.

Batı'ya meydan okuyan ülkelere karşı nükleer silah kullanmayı öneren 5 Batılı General, "ABD, NATO ve AB arasında bir 'ortak pakt' kurulmasını" gündeme getiriyor.

Raporun finansörü: Marshall Fonu

Batı başkentlerinde yankılanan bu rapor, dedefensa.org internet sitesinin haberine göre önce Brüksel'de gündeme getirildi, 17 Ocak'ta da Amerikan Defense News dergisinde haber oldu. Batı'nın nükleer silahların kullanımı konusunda ikiyüzlü ve saldırgan tutumunu ortaya koyan rapora, İngiliz The Guardian gazetesi ve Fransız Le Monde gazetesi de sayfalarında yer verdi. Raporu Avrupa'nın Atlantist politikalarını oluşturan Marshall Fund Enstitüsü'nün finanse ettiği bildiriliyor.

"Batılı yaşam tarzı tehdit altında, NATO ve AB işbirliği yapmalı"

The Guardian'ın haberine göre raporda, batılı değerler ve yaşam tarzını tehdit eden siyasi bağnazlık ve dini radikalizmin arttığı, uluslararası terör, organize suç ve kitle imha silahlarının yayıldığı ve enerji güvenliğinin tehlikeye girdiği öne sürülüyor. Bu duruma karşılık batılı ulus devletlerin yanı sıra BM, NATO ve AB gibi örgütlerin zayıf düştüğünün belirtildiği raporda, NATO ve AB arasındaki işbirliğinin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılması isteniyor ve bir dizi önerilerde bulunuluyor. Yani NATO İslam'a karşı bir Hıristiyan Haçlı ordusuna dönüştürülüyor. Önerilerden bazıları şunlar:

Raporu hazırlayan generallerin NATO'ya önerileri

- NATO karar mekanizmasında, hızlı hareket edebilmek için uzlaşmadan oy çoğunluğu sistemine geçilmesi, dolayısıyla üyelerin elinden veto kartlarının alınması.

- Afganistan örneğindeki gibi NATO operasyonlarında üye ülkelere kendi askerlerinin kullanılmasını sınırlama hakkı tanıyan ulusal uyarıların kaldırılması.

-   Operasyonlara katılmayan NATO ülkelerinin karar mekanizmasından atılması.

-   İnsanlığı korumak için acil müdahale gerektiğinde BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın güç kullanılması.52[1]

NATO da çatırdıyor.

Aslında NATO çatırdıyor. NATO ülkelerinin Afganistan'daki yükü paylaşmaması krizi derinleştiriyor. ABD Savunma Bakanı "NATO'nun geleceği risk altında" diyor.

ABD ekonomisi "riske" girince, yeşil kâğıttan ibaret doların da, ABD'nin askeri ve siyasi söz egemenliği de sarsıntı geçiriyor.

Tarihin "icabı ve doğası" böyledir.

Düşen emperyalist bir ülkenin dost görüneni bile hiç kalmıyor, ama zorda kalan mazlum bir ülkeninki çoğalıyor.

Çünkü gelecek onlarındır. Yeter ki, bilincinde olsunlar.

Susurluk "Kaza"sından "NATO Kazısı"na yol gidiyor!

Danıştay, Mehmet Ağar'ın Susurluk davasından yargılanmasına karar vermişti...

DP'nin eski Genel Başkanı, Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde (1993-96) "cürüm işlemek için teşekkül oluşturduğu" savıyla yargı önüne çıkarılıyor...

Danıştay'ın Susurluk davası kapsamında Yargıtay'da yargılanmasına karar verdiği Ağar'ın hakkındaki ciddi iddialara karşı anlatacakları büyük önem arz ediyor.

1996'nın 3 Kasım akşamı Susurluk yakınlarında uçarcasına hızlı giden Mercedes kamyona çarptığında Mehmet Ağar İçişleri Bakanıydı...

Kaza haberi duyulduğunda Ağar'ın söylemiş olduklarını ise günümüzde pek hatırlayan kalmadı...

Ağar "en iyi savunma hücumdur" ilkesince aynen şöyle konuşmuştu:

"Hüseyin Kocadağ Abdullah Çatlı'yı yakalamış, teslim etmeye götürüyordu...!?"

Böylesine uyduruk bir senaryoya inanabilecek hiç kimse bulunamamıştı...

Ağar da açıklamasını çok çabuk düzeltmişti; "Ben öyle duymuştum" deyivermişti!

"Kaza"da hayatını kaybeden Abdullah Çatlı "Mehmet Özbay" adıyla 2 Ekim 1993'te İstanbul Valiliği'ne müracaat etmiş, can güvenliği olmadığı gerekçesiyle silah taşıma ruhsatı istemişti...

Valilik, yaklaşık sekiz ay sonra 14 Haziran 1994 tarihinde "Mehmet Özbay"ın ruhsat almaya uygun olmadığına karar verdi...

Buna karşılık, Çatlı'ya, talebi valilikçe reddedildikten sadece yirmi gün sonra 4 Temmuz 1994 günü "İçişleri Bakanlığı" onayıyla silah taşıma ruhsatı gönderilmişti...

Dönemin Emniyet Genel Müdürü Ağar, Mehmet Özbay adına düzenlenen ruhsatı onaylarken, Çatlı da "Emniyet Genel Müdürlüğü uzmanı" payesi kazanıvermişti!

Ağar böyle bir belgeden haberi olmadığını söylese de, Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Dairesi tarafından yapılan incelemede imzanın Ağar'a ait olduğu belirlenmişti.

Çatlı, "Emniyet uzmanı" haline getirildiği esnada yıllardır "aranan" bir isimdi!

12 Eylül öncesinde İpekçi Suikastı dahil organize ettiği birçok kanlı terör eyleminden dolayı "acayip aranırken" askeri rejim kendisini -cebine pasaport koymak suretiyle- yurtdışına göndermişti.

Çatlı'nın silah ruhsatı almak için başvurduğu tarihten 15 gün önce de Emniyet Genel Müdürü Ağar, koruculuğu kabul eden DYP milletvekili Sedat Bucak'a bin beş yüz silah teslim etmişti...

Bucak, hurdahaş olan Mercedes'ten sağ kurtulan tek kişiydi...

Çatlı'nın Susurluk "kaza"sında kaybolan sır çantası, 8 yıl sonra 2004'te ortaya çıkmıştı:

Susurluk sanığı Sedat Bucak'ın mahkemeye verdiği belgelerde; Çatlı'nın orgeneral rütbeli askerlerle konuşurken çekilmiş fotoğraflar da yer almıştı.

"Kaza"dan sonra Mercedes'te bir cephaneliği andırırcasına "devlete ait" silahlar vardı...

Ayrıca, Çatlı'nın üzerinde de toz kokaine rastlanmıştı...

18 yıldır eroin ticareti nedeniyle Interpol tarafından aranmaktaydı, Çatlı...

80 sonrasında Fransa ve İsviçre'de birçok kez eroin ticaretinden dolayı hapse girip çıkmıştı...

Papa Suikastı'nda teknik direktörlük yapan Çatlı, İpekçi Cinayeti'nde de rol verdiği Oral Çelik'le birlikte 1982 Şubat'ında Zürih'te sahte pasaportlarla yakalanmıştı...

Interpol tarafından aranmakta oldukları halde, Zürih polisi hızlı ikiliyi salıvermişti. Üstelik kimlik kartlarını da ceplerine koymuşlardı...

Nasıl mı? Çatlı ve Çelik, Ankara'dan Zürih'e gelen CIA elemanlarının ilgilerle yaptıkları görüşmeler sonucunda serbest kalmışlardı!

Çatlı'nın 12 Eylül'den on gün önce Kapıkule sınır kapısından sırtını sıvazlayıp yurtdışına yolcu ettiği Ağca'yı Bulgaristan'a kaçıran da İpekçi Suikastı'nın kilit isimlerinden CIA ajanı Frank Terpil olduğu anlaşılmıştı...

Bir başka CIA ajanı Francesco Pazienza'nın avukatı Guiseppe de Gori, 1996'da Roma'daki bir basın toplantısında Çatlı'nın ABD'li yetkililer tarafından korunduğunu açıklayacaktı."53[2]

III. Bin Yılda Türkiye Nereye Gidiyor?

Tarihte Sümer/Mezopotamya ve Mısır medeniyetleri ile Ortadoğu tek ekonomik ve sosyal çevre olmuştur. Sonra İbraniler gelmiş, Akdeniz ve Karadeniz'i ekonomik ve sosyal olarak bir iç göl hâline getirmiş, kurdukları uygarlık iç denizler medeniyeti olmuş, Hazar Denizi de bu medeniyet havzasına katılmıştır.

İslâm Medeniyeti sayesinde eski dünyayı oluşturan kıtalar olan Asya, Avrupa ve Afrika tek medeniyet havzası olmuş, tek ekonomik, sosyal ve kültürel çevre hâlini almıştır.

Siyonist güdümlü Batı Uygarlığı Amerika'yı keşfederek, ayrıca ulaşım ve haberleşme ile yeryüzünü tek ekonomik ve sosyal çevre yani tek uygarlık hâline getirmiştir. Batı dünyası bu gelişimini 20. yüzyılda tamamlamıştır.

İşte, "küreselleşme" veya "globalleşme" denen olgu budur. Yani Siyonist sömürü sermayesinin dünya hakimiyetidir.

Bugün III. bin yıla giderken yeni uygarlığın-yeni medeniyetin yani "III. bin yıl medeniyeti"nin doğuş sancılarını çekiyoruz...

III. bin yıl uygarlığı/medeniyeti de kara uygarlığı olacaktır. Yani geleceğin dünyasındaki "deniz kentleri" belki III. bin yılın sonlarına doğru oluşacaktır. Şimdilik denizler -bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da- daha çok seyrüsefer için kullanılacak; ayrıca balık avcılığı gibi küçük çapta ekonomiye katkıda bulunacak, oralardan değişik katı ve sıvı madenler çıkarılacak; ancak dünya denizlerinin karalar ile yarışacak durumu belki IV. bin yılında olacak ve oluşacaktır.

Karaların çoğu kuzey yarımkürededir ve kuzey yarımküresinin de yarısında yığılmıştır. Dolayısıyla karalar yeryüzünün dörtte birinde toplanmıştır. Karadeniz, Akdeniz ve Hazar Denizi ile iç denizler kapsamındadır. Hattâ Atlas Okyanusu da bir iç denizi durumunu almıştır.

İşte bu karaların merkezinde "Türkiye" bulunmaktadır.

Türkiye yeryüzü kıta çeyreğinin ortasında bulunması dolayısıyla dünyanın merkezinde olan ülke konumundadır.

Türkiye Amerika'nın batısı ile Asya'nın doğusunun tam ortasındadır.

Türkiye Kuzey Buz Denizi ile Ümit Burnu yani Güney Afrika'nın da tam göbeğinde yer almaktadır.

Akdeniz ile Karadeniz'i bağlayan boğazlar Türkiye'dedir.

Ayrıca Avrupa'yı, hattâ Afrika'yı Asya'ya bağlayan yollar da Türkiye'den geçmektedir.

Türkiye dünyanın coğrafi merkezindedir.

Dünya tek ekonomik ve sosyal çevre olmaya başlayınca, "Türkiye" ister istemez dünyanın başülkesi hâline gelmektedir.

İşte bu coğrafi ve stratejik konum Türkiye'ye büyük avantajlar sağladığı gibi; aynı zamanda Türkiye'nin hasımlarını da çoğaltmaktadır.

Elbette bu konum sebebiyle oluşan tehlikeleri bertaraf edecek çare ve çözümler, daha doğrusu projeler vardır.

Başta bazı tespit ve tedirginliklerimizi belirtelim:

-Önce Avrupa Birliği bu konumundan dolayı Türkiye'yi kendisine katmak istemektedir.

-Eski Sovyetler (Rusya ve diğerleri) Türkiye'yi kendi parçası hâline getirmek hevesindedir.

-ABD eline geçirdiği dünya hakimiyetini Türkiye'den devam ettirmek ve sürdürmek niyetindedir.

-İsrail kendi uygarlığını ya da BOP-BİP gibi projelerini Türkiye üzerinden yürütme gayretindedir.

-Çin ve Hint bu oluşumdan hoşlanmıyor; İran'ı destekleyerek Türkiye'nin hakimiyetini önleme peşindedir.

Türkiye bu durumdan ancak yeni bir siyaset ve strateji ile yararlanabilir.

-Türkiye coğrafi bakımdan büyüme hesabı yapmamalı, kendi bulunduğu yere razı olmalıdır. Bu bakımdan bizim Avrupa Birliği'ne girmemiz tehlikedir.

-Türkiye güçlü savunma ordusunu oluşturmalı ve kendi kendisini koruyabilmelidir. Türkiye silahlarını kendisi üretmelidir. Türkiye'nin atom bombası değil, tüm nükleer füzeleri ve tehlikeleri boşa çıkaracak bir teknolojik atılıma ihtiyacı vardır. (Bizim bilgilerimize göre Erbakan Hoca ve Milli Türkiye bunu başarmıştır. M.Ç.) Kimse Türkiye'yi bir tehdit görmemeli ama gücünden dolayı aynı zamanda hiç kimse Türkiye'ye saldırma cesaretini gösterememelidir.

-Türkiye dünyadaki bloklardan hiçbirisine katılmamalıdır. AB'den, ABD'den, Rusya'dan, Çin'den ve Hint'ten eşit uzaklıkta ve yakınlıkta hareket etmelidir. Bu yetmez. Türkiye tam lâik ülke konumuna gelmelidir.

-Türkiye ekonomik açıdan tam bağımsız hale gelmelidir. Küresel sömürü sisteminin tüm kurumlarından vazgeçmelidir.

İşte, Türkiye'nin genel stratejisinde ve siyasetinde bu dört esas hakim olursa; o zaman Türkiye'nin düşmanları azalır, dostları çoğalır ve Türkiye gelecekteki dünyanın yani "III. Bin Yıl Uygarlığı"nın merkezi olur. Türkiye sorunlarını buna göre çözmelidir.

Türkiye sadece İstanbul üzerinden dünyadaki trafiği taşıyamaz. Bunun için İzmir'in de devreye sokulması gerekir. Daha sonra İskenderun da devreye girebilir.

İzmir deniz vapurları limanı hâline getirilmeli. Ayrıca İstanbul ve İzmir'den Ankara ve Konya istikametlerine araba trenlerini taşıyan raylar döşenmeli ve İstanbul'un yükü öncelikle İzmir'e aktarılabilmelidir.54[3]







 



[1] Ali Rıza Taşdelen-Paris / 3 Şubat 2008 / Aydınlık

[2] 18.02.2008 / Tamer Korkmaz / Yeni Şafak

[3] 19-20.02.2008 / Reşat Nuri Erol / Milli Gazete

Bu yazarin diger makaleleri

  Hazneviler dediğimiz sadece Suriye ve Irak'ta değil, Türkiye'de de...
Devami
  Erbakan Hoca'nın ve Milli Görüş camiasının kırk sene önce...
Devami
  Blair İran'ı tehdit ediyor! İngiltere Başbakanı Tony Blair, rehin alınan...
Devami
    CIA Türkiye'ye mi taşınıyor! Avrupa diplomasi kulislerinde dolaşan iddialara...
Devami
  Biz "vekil" değil, "asil"iz... Biz genel başkanların, masonik locaların, sermaye...
Devami
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı yenen devletler, şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2939

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR