Reklam
Reklam
Reklam

ABD'NİN RECEP ERDOĞAN'I OLAN BARAK OBAMA'NIN AYARI VE DUYARLILIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Nil'den Fırat'a Arz-ı Mev'ud hedefini simgeleyen Beyaz-Mavi İsrail Bayrağının renk ve çizgilerini taşıyan ve Beyaz saray'ın Siyonist patronlarının güdümünde olduğunu hatırlatan özel uçakla Türkiye'ye gelen Barak Hüseyin Obama, arkasında pek çok soru işareti bırakarak ayrılmıştı.

Erbakan Hoca haftalar önce, "Barak Obama'nın, Türkiye'yi İran müdahalesine yandaş yapma niyetiyle geleceğini" söylemiş ve uyarmıştı.



Barak Obama Millet Meclisindeki konuşmasına okkalı bir yalanla başlamış ve bu bile yalakalarca alkışlanmıştı.

"Amerika hiçbir zaman İslam'la savaşmamış ve Müslümanlığa saldırmamıştır..." Oysa George Bush Irak'ı işgal ederken "20. Haçlı seferini başlattık" itirafı hala kulaklarda çınlamaktaydı.

Ve ardından Obama hiç utanmadan TBMM kürsüsünden talimatlarını sıralamıştı:

·       Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ve azınlık haklarının bütünüyle sağlanması bir ihtiyaçtır.

·       Her ülkenin geçmişiyle hesaplaşması kaçınılmazdır ve 1915 olaylarının (Sözde Ermeni Soykırımının)  kabullenilip Mecliste tartışılarak sorunların aşılması lazımdır.

·       Afganistan ve Pakistan'daki Taliban ve El-Kaide belasından kurtulmamız için Türkiye'nin desteği hayati önem taşımaktadır.

·       PKK'ya karşıyız. Ama bölge halkının bütün talepleri karşılanmalıdır.

·       Ateşe körükle gitmek doğru değildir, ama bazen güç kullanmak ve azgınları zorla hizaya sokmaktan başka çare kalmamıştır. Bölgenin barışı ve İsrail'in meşru varlığı ve bekası, İran'ın nükleer silah hazırlığından vazgeçmesine bağlıdır.!?

Bu ifadeler doğrultusunda Obama'nın bölge politikalarının şu esaslara dayandığı anlaşılıyordu:

a) Afganistan'a tamamen yerleşmek ve Pakistan'ın nükleer silahlarını ve Alt Kıta'yı denetlemek,

b) İran'ı dizginlemek ve nükleer silaha erişimini engellemek,

c) Mevcut ekonomik krizden, AB, Çin ve Rusya gibi potansiyel rakiplerden önce ve daha da güçlenerek çıkmak suretiyle, ABD'nin küresel liderliğini sürdürmek,

d) Bu amaçlara ulaşmak için Türkiye'yi "bölgesel aktör" yaftasıyla taşeron olarak kullanıp körletmek,

e) ABD askerlerinin bir kısmı Irak'tan çekilirken bir süre Türkiye'de üstlenmek.

f) Ermenistan sınırını açan Türkiye ile kardeş Azerbaycan'ın ilişkilerini bozup kötüleştirmek.

ABD niye Afganistan'a yerleşmek istiyordu?

Asya'nın gözetleme kulesi olarak görülen Afganistan'ı kontrol etmek, Rusya'nın güneyden ve Çin'in ise batısından çevrelenmesi bakımından ve ayrıca Hazar Havzası enerji kaynaklarının Hint Okyanusu üzerinden Batı pazarlarına taşınması bakımından önemlidir.

Ancak, Obama iktidarının yeniden Afganistan'a yerleşmesi ve bu ülkeyi kontrol etmesi bir hayli zor gözükmektedir. Zira Ekim 2001'de gerçekleştirilen Sonsuz Özgürlük harekâtı sırasında sağlanan lojistik üsler ve ikmal kanalları, artık Amerikan ordusuna büyük ölçüde kapanmıştır. Pakistan'daki Jacobabad, Pasni, Gvadar, Quetta, Peshavar gibi üs ve ikmal hatlarının rahatça kullanılması, bu ülkede İslamcı güçlerin egemen konuma gelmesi ve halkın gittikçe artan Amerikan karşıtlığı muvacehesinde oldukça zorlaşmıştır.

Nitekim Karaçi-Quetta ve Karaçi-Peshavar güzergâhları üzerindeki Amerikan ve İSAF ikmal konvoylarına saldırılar artmış ve neticede bu hatların kullanımı tehlikeye girmiştir. Esasen, Afganistan sınırına açılan Quetta, Peshavar ve Svat'da, Ekim 2002 seçimleri sonrasında Balucistan ve Kabileler bölgesi olarak tanımlanan Kuzey-batı Hudut Eyaletlerinde Taliban yanlısı ve çoğu Deobandi mezhebi gibi savaşçı İslami savunan partiler yerel yönetimleri ele geçirmiş olduğundan, ABD'nin Pakistan üzerinden özellikle sofistike askeri teçhizatı Afganistan'a ulaştırması sakıncalı ve tehlikelidir.

Öte yandan, Pakistan ordusu ile istihbarat kuruluşu SIS'in, genelde Zia ul Haq zamanından itibaren İslamcı formasyonlara yakın subaylarca kontrol edilmesi ve Afganistan'ın güneyi ile Pakistan'ın kuzeyinde, 1893'de İngilizlerin zorla kabul ettirdiği "Durand Hattı" ile bölünmüş Paştun kabilelerin yaşaması, sadece lojistik sevkiyatı aksatmanın yanı sıra, aynı zamanda bölgede konuşlanan El Kaida ve Taliban militanlarına karşı mücadeleyi de bir hayli zorlaştırmaktadır.

Bu doğrultuda, yerel yönetimlerin, Svat ve Vaziristan'da Şeriat kurallarını geçerli kılan düzenlemeler yapmasına ilaveten, Şubat 2009 başında İslamabad'ın muhalefetine rağmen, bölgedeki Taliban kuvvetleri ile ateşkes mutabakatına varması, doğrudan NATO kuvvetleri komutanı General J.Craddock ve Başkan Obama'nın bölge Temsilcisi R.Hoolbrook'un tepkisine yol açmıştır (Guardian, 22.02.2009)

Obama iktidarı sırasında Ankara'nın, Afganistan'a daha fazla asker göndermesi ile gelişmelere bağlı olarak Trabzon limanını NATO'ya tahsis etmesi talebiyle karşılaşması muhtemeldir.

NATO üyesi ülkelerin, Afganistan'a daha fazla "savaşan birlik" göndermek konusunda, ne kadar isteksiz oldukları 20 Şubat 2009 günü Varşova'da yapılan toplantıda görülmüş ve bu konu Obama'nın da katıldığı, Strasbourg'daki NATO Zirve toplantısına bırakılmıştı. Ancak, Washington, bu ülkedeki asker sayısını en kısa zamanda 32 binden 60 bine çıkartmakta kararlı olsa bile, İngiltere ve birkaç Doğu Avrupa ülkesi hariç, hiçbir NATO üyesi ülkenin önemli sayıda savaşçı birlik gönderilmesine razı olması beklenmemelidir.

Esasen, Kızıl Ordu'nun, Andropov zamanında bu ülkedeki asker sayısını 250 bine kadar çıkartması ve en sofistike silahları kullanmasına rağmen, başarısız olduğu dikkate alındığında, Obama yönetiminin Afganistan'a yönelik askeri seçeneklerde ısrarcı olmasını anlamak bir hayli zordur.

Afganistan'ın, Pakistan hariç tüm komşuları büyük ölçüde Moskova'nın denetimindedir. Dolayısıyla lojistik destekte sorun yaşanması kaçınılmazdır.

Öte yandan, bu ülkenin topoğrafik yapısı ve etnik kompozisyonu, askeri bir başarıyı hemen hemen imkânsız kılmaktadır.

İsrail İran'ın dizginlenmesinde Türkiye'yi suç ortağı yapmaya çalışıyordu

Humeyni devriminden sonra 1979'dan beri Batı karşıtı politikalar izleyen İran, bir süredir ABD'nin bölgesel hakimiyetini sorgulamakta ve bunu bir tehdit saymaktadır. Arap-İsrail sorununda, Filistin'den yana tavır koyan ve İsrail karşıtı açılımları destekleyen Tahran'ın yıldızı bölgede hızla yükselmeye ve Şii Hilali güç kazanmaya başlamıştır.

Dolayısıyla, bir anlamda, geniş halk kitlelerinden kopuk Batı yanlısı Sünni rejimlerin aksine, Tahran genelde tüm İslam dünyası ve özelde Arap ülkelerinde "sokakların nabzını" iyi tutmakta ve prestijini sürekli arttırmaktadır.

Bu doğrultuda, Şiilerin dünyadaki nüfusun sadece % 15'ni teşkil etmesine rağmen, Tahran'ın İslam dünyasının liderliğinde önemli mevziler kazanmış olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla, İran sadece ABD ve İsrail için değil, aynı zamanda bölgedeki Ürdün, S. Arabistan, Mısır gibi Amerikan yanlısı Sünni iktidarlar için de açık bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Esasen, Tahran'ın, Şii Hizbullah'ın yanı sıra, Sünni İslami Cihat ve Hamas'ı kontrol etmesi ve Vahabi/Selefi eğilimli Müslüman Kardeşler (İhvanul Müslimin) üzerinde de etkisini arttırması, önümüzdeki yıllarda Şii-Sünni bölgedeki Batı karşıtı tüm devlet-altı veya devlet-dışı formasyonların, Tahran'ın kontrolüne geçebileceğini göstermektedir.

Ancak, Ortadoğu coğrafyasında fevkalade önemli bir stratejik konumu olan İran'ın Obama yönetiminin gündemine gelmesi, doğrudan İsrail'in güvenliği ve hatta bölgedeki varlığının sorgulanması ihtimali ile ilgilidir (Iran, retour tothe global stage, Stratfor, November 2008)

Nitekim Bush zamanında her türlü zorlamalara rağmen, İran'ın nükleer "saatinin" durdurulması mümkün olamamış ve uluslararası yaptırım veya siyasi baskılara direnen İran, "sivil amaçlı" olduğu gerekçesiyle programını planlandığı gibi sürdürmeye devam etmiştir.

Mossad ve Batılı istihbarat yetkililerinin ifadelerine göre mevcut 4000 civarındaki santrifüj ile Tahran'ın çekirdek bombaya "bir atımlık mesafede" olması durumunda, Ortadoğu bölgesindeki mevcut stratejik dengelerin bozulması ve kartların yeniden dağıtılması icab edecektir.

Öte yandan, ABD için asıl sorun; nükleer silaha erişimden ziyade, "hangi ülkenin çekirdek silaha sahip olmasında" ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, Hindistan'ın nükleer programı ABD tarafından tescil edilmiş, buna karşılık Pakistan'ın konumu hala gizemliğini korumakta ve bu ülkedeki çekirdek silahların istenmeyen güçlerin eline geçebileceği ihtimaliyle Pakistan'a müdahale edilmesi her an gündemde bekletilmektedir.

Dolayısıyla,  Tahran'ın,  İsrail'in güvenliğine ve ABD'nin bölgedeki varlığına tehdit oluşturması endişesiyle, Obama yönetiminin İran'ın nükleer programının durdurulması için her yolu deneyeceği kesindir. Ancak, dolaylı veya doğrudan yapılabilecek ikili görüşmelerde mesafe alınması beklenmemelidir.

Öte yandan, çekirdek silaha ulaşımda son virajda olduğu tahmin edilen Tahran'ın bu konuda taviz vermesi beklenmemelidir. Böyle bir olasılıkta ise, İsrail'in 1981'de Irak'ın Osirek nükleer tesislerine yaptığı gibi, benzer bir operasyonun İran'a düzenlenmesi askeri bakımdan hayli güç ve sakıncalı olacağından, en makul seçenek olarak, bu hususta Moskova'nın işbirliğinin sağlanması akla gelmektedir..

Bu bakımdan, Ortadoğu ve küresel ölçekte yeni siyasi ve stratejik planlamalar yapılırken, çekirdek silaha sahip bir İran dikkatle gözlenmelidir. Bir başka deyişle, atom silahına sahip bir İran'ın, mevcut düzenle yetinmesi ihtimal dışı olduğundan, Tahran'ın Ortadoğu bölgesinde veya İslam dünyasında liderliğe soyunması ve hatta bölgede bir İsrail-İran ekseninin ortaya çıkması bile ihtimal dahilindedir" diyen Fevzi Uslubaş'ın tespit ve tahminleri önemli ipuçları vermektedir.8[1]

ABD'nin Recep Erdoğan'ı olan Barak Obama'nın yuları Yahudi Lobilerinin elinde bulunuyordu

"Ben de Amerika'daki pek çok ailede görüleceği gibi Müslüman kökenli kişilerden biriyim" diyerek Müslüman Türk milletine yaranmaya çalışan Barak Obama, aslında Amerika'nın Recep T. Erdoğan'ı konumunda bulunuyordu.

Barak'tan barış umanlar, yanılıyordu!

Yeni ABD başkanı (Yahudi Lobilerin Kuklası) Barak Obama ile aynı adı taşıyan yüzsüz Siyonist İsrail'in eski Savunma Bakanı Ehud Barak, ülkesinin, "İran'ın nükleer silah edinme çabalarını sürdürdüğüne inandığını" söylüyordu. Barak, dört ülkeyi kapsayan Orta Doğu gezisi kapsamında İsrail'e gelen ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'la görüşmeden sonra açıklama yaparak: İran'ın bir taraftan görüşmeler yoluyla dünyayı aldatmaya devam ederken, diğer taraftan da nükleer silah edinme çabalarını sürdürdüğünü ve İsrail'in bundan şüphesi olmadığını ifade ediyordu. Barak, "Hür dünya liderlerinin de, gelecekle ilgili kararlarında dikkate alınması gereken bu tür gelişmelerin farkında olduklarına inandığını" ve alacakları tedbir girişimlerine destek çıkacaklarını belirtiyordu. Ehud Barak, İsrail'in İran konusundaki tutumuyla ilgili olarak da, "Daha önce de defalarca söylediğimiz gibi, İran'ın nükleer tehdidi karşısında hiçbir seçeneği göz ardı etmiyoruz" diyor ve diğer ülkelere de hiçbir seçeneği masadan kaldırmamaları önerisinde bulunuyor. Yani hem İran'ı hem de yandaşlarını açıkça tehdit ediyordu. Ve zaten Obama'nın Dış Bakanı kancık Clinton: "İsrail'in kendini savunma ve muhtemel tehditleri ortadan kaldırma hakkı bulunduğunu" vurguluyor, yeni terörist başı Netanyahu ise "İran hizaya sokulmadan İsrail'in huzura kavuşmayacağını" söylüyordu.

Irak'taki Amerikan neo-con katliamı Moğol istilasına bile rahmet okutuyordu!

Tam bu sırada Uluslararası Bağdat Sempozyumu için İstanbul'da bir araya gelen bilim adamları, Bağdat'ın içinde bulunduğu vahim durumdan kurtarılması için insanlığa çağrı yapıyordu.

Sempozyumun açılışında konuşan M.Ü. Rektörü Prof. Dr. Necla Pur, "Bu sempozyum herkes gibi beni de hüzünlendiren bir sempozyum. Dünyanın lideri olan sözde kültürün, paranın, her şeyin tek lideri olan ABD tarafından Bağdat'ın bugünkü haline getirilmesi Moğollarca gördüğü istiladan çok daha ağır ve çok daha vahimdir" itirafında bulunuyordu.

Ve işte böyle bir süreçte, Siyonist katil Ehud Barak'la aynı soyadı taşıyan (Yahudi annesinden dolayı) Barak Obama Amerika'da başkan seçiliyor. Hüseyin Barak Obama'nın, Annesinin kendisi daha bebek iken boşadığı Kenyalı zenci Müslüman babasından dolayı, İslam ve Afrikalı kökenini, sürekli istismar eden Yahudi merkezler için kullandıkları, kirlenip yıpranınca da kağıt mendil gibi buruşturup atacakları kişilerin; siyah ve beyaz olmalarının, Müslüman veya Hıristiyan olmalarının hiç fark etmediği düşünülmeden, zavallı milyarlar bedava bayram ediyordu!

Ahmet Akgül hocamız bir sohbetinde anlatmıştı; "Ortaokul yıllarımızda Elazığ Başaran Kur'an kursunda iken ders aldığımız, şuanda Medine-i Münevverede Kur'an-ı Kerim Kıraat üstatlığı yapan, iki gözü ama olmasına rağmen ilk, orta, lise ve üniversiteyi bitirip diploma alan Hafız Mustafa Albayrak Hocaefendi ilk eşinden ayrıldıktan sonra, Medine'de bir zenci hanımla evleniyor. Ziyaretine giden eski talebeleri:

"Hocam affınıza sığınarak ve haddimizi aşarak merakımızdan soruyoruz, önceki beyaz eşiniz mi, şimdiki siyah eşiniz mi daha güzel?" şeklinde bir şaka yapıyorlar. Mustafa Hocanın yanıtı bize, Yahudi Lobilerini hatırlatıyordu:

"Oğlum ben, sadece hizmet ve hürmetlerine, sadakat ve teslimiyetlerine bakıyorum. Çünkü kör olduğumdan, zaten güzellik seçemiyorum!.." diyordu.

Obama, Sadece "maşa"lık yapıyordu.

Babası Hüseyin Obama Kenyalı, Luo Kabilesi üyesi bir zenci ve Müslümanlardan biliniyor. Misyoner bursu ile Amerika'ya okumaya geliyor, burada beyaz bir Amerikalı (Yahudi asıllı)  Hıristiyan kadınla evleniyor. Oğluna Barak Hüseyin adını veriyor. Çocukları çok küçükken karısı tarafından terk edilen Hüseyin Kenya'ya dönüyor. Obama'yı Yahudi asıllı sözde Hıristiyan annesi ve annesinin ailesi yetiştiriyor ve bu yüzden Hıristiyanlığı seçiyor. Obama, "Amerika'da devrim" "İhtilal" "zenci başkan" "Müslüman başkan" ambalajıyla ezilen dünyaya sevimli gösterilmeye çalışılıyor ve bu sayede Amerika'nın kaybettiği prestiji tekrar kazanması hedefleniyor. Oysa, Obama'nın, Müslüman ve mazlum Afrika'nın fethi için özel olarak seçildiği sırıtıyordu. Ve tabi esas hedef, BOP dayatmasıyla Orta Asya'nın ve İslam Dünyasının kontrol altına alınması oluyordu. Yeni hedef Afrika, eski projelerin ikinci plana atılması anlamına gelmiyordu.

Obama'nın, kendisinin bile unuttuğu Kenya ayağı ve baba tarafı karanlık ilişkileriyle biliniyordu!

Müslümanlığın Kuzey Afrika'da yayılması şöyle oluyordu.

Hz. Muhammed, Mekke'deki baskılar yüzünden 615 tarihinde damadı Osman bin Affan başkanlığında 11 erkek 4 kadın Müslüman Habeşistan'a yollamıştı. Habeş kralı Necaşi Eshame onları iyi karşıladı. Afrika böylece Medine'den önce İslam ile tanışmıştı. 639'da Müslüman Arap Ordusu'nun Mısır'ı almasıyla ve ticaret yoluyla İslam Afrika'nın kuzeyinde yayıldı. Araplar da yerli kadınlarla evlenmeye başladı. Bu yüzden Kenya'da bu nesilden siyah, beyaz ve melez bebekler doğmaktaydı. Melez olayı Amerika'dan çok önce Afrika'da başlamıştı. Arapça ile yerli diller karışarak Arapça "sahil" anlamına gelen ve Obama ailesinin de konuştuğu Svahili dili ortaya çıktı.

Obama ailesi Luo Kabilesi mensubuydu.

Obama ailesi, Afrika'nın en büyük tatlı su gölü olan Victoria Gölü çevresinde yaşayan Luo kabilesindendi. Luo Kabilesi, bugün Sudan, Uganda, Kongo, Kenya, Tanzanya'ya yayılmış bulunan köklü bir kabileydi. Kenya'nın yüzde 13'ü Luo kabilesinden. Luo'ların büyük çoğunluğu Hıristiyan, çok azı Müslüman dinini seçmişti.

Luo ve Kikuyu kabileleri niye çatışıyordu?

Luolar, Kenya'nın en büyük etnik grubu Kikuyular ile sürekli çatışıyorlardı. Luolar, içlerinde Müslümanlar da olan Kikuyular'a düşmandılar ama nedense Somali'deki siyah renkli Yahudi kabilesi Yabirsler ile çok sıcak ilişkileri vardı. Luolar ile Yabirsler dinsel farklılık olmasına rağmen kız alıp veriyorlardı! Luo kabilesiyle Yabirsler'in ilişkisi eskiye dayanıyordu. Yabirsler Hz. Davud döneminde Somali'ye gelip Luolar ile ilişkiye geçmiş oluyorlardı.

Hıristiyan Luo Kabilesi, Yahudi Yabirs'lerle birlikte Amerikalılara zenci köle avlaması için yardımcı oluyordu.

Batı basınında son dönemde yayımlanan haberlere göre, Luolar Afrikalıları Yahudi Yabirsler aracılığıyla köle olarak Amerikalılara satmışlardı! Yani beraber köle ticareti yapmışlardı. Ve bu yüzden Luo Kabilesi, Batı ile oldukça iyi ilişkiler kurmuşlardı. Bu yüzden Afrika kabileleri Luolar'dan pek hoşlanmazlar.

Barak Hüseyin Obama'nın babası misyoner bursu ile ABD'ye gidip okuyordu.

İşte Obama'nın babasının Amerikalı misyonerin bursuyla ABD'ye gitmesi bu kirli ilişkiye dayanıyordu. Seçim çalışmaları sırasında Obama hakkında sürekli, "Obama hiç köle olmadı" denilmesinin altında da bu yatıyordu. Bu propaganda ilginçti; sanki Afrika'da yakalanıp Amerika'ya köle olarak getirilmek ayıptı, ama Amerikalılarla işbirliği yapıp başkalarını köle diye satmak şeref sayılıyordu.

Kikuyu iktidarı Batı karşıtı ve bağımsızlıkçı olduğu için dışlanıyordu

Kenya'nın yüzde 13'ünü Obama'nın kabilesi Luolar, yüzde 22'sini Kikuyular oluşturuyordu. Kenya bağımsızlığını kazandığından beri, Batı'nın "totaliter" olarak değerlendirdiği Kikuyular iktidarda bulunuyordu. Biraz da Sovyetler Birliği'nin desteği ile bağımsız duruş sergileniyordu.

Kenya'da Yahudi Soros darbesi yapılıyordu.

27 Kasım 2007 seçimlerinde Kikuyu adayı Mwai Kibaki, Luo adayı ise Raila Odinga olmuştu. Odinga, Barak Obama'nın kuzeni sayılıyordu. Ama Devlet Başkanlığını Kikuyular kazandı, Obama ailesi kaybediyordu. Ancak Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna'da olanlar Kenya'da da tezgâhlanıyordu Luolar seçime hile karıştırıldığı gerekçesiyle ayaklanıyordu. Ayaklanan Luoların başında, Barak Obama'nın kuzeni olan Turuncu Demokratik Hareketi lideri Odinga yer alıyordu. Odinga'nın arkasında ABD vardı, para yardımı ise Yahudi Soros'tan geliyordu. Luolar ile Kikiyuların çatışması sonucu bin kişi öldü, 200 bin kişi yerinden yurdundan oldu. Sonunda Kîbaki Devlet Başkanı, Odinga Başbakan yapılarak çatışmalara son verildi.

Aynı Soros, ABD seçimlerinde de Obama'yı destekliyordu. Obama ile Odinga şimdi Kenya'da Turuncu devrimi tamamlamaya çalışıyordu.

Ancak Kibaki'nin Devlet Başkanı olması, Amerika'yı huzursuz etmekteydi. Soros desteği ile seçilen Obama ile yine Soros desteğinde Kenya Başbakanlığı koltuğuna oturtulan Odinga, şimdi el ele verip Kenya Devlet Başkanlığını da ele geçirerek Turuncu Soros Devrimi'ni tamamlamak, Kenya'yı kayıtsız şartsız ABD'ye bağlamak hayali içindeydi.

Hedef olarak Afrika'nın işgali amaçlanıyordu.

Hedef Afrika'ydı, bunun için de ilk hedef Kenya seçiliyordu. Nasıl Orta Doğu petrolleri için yapılan Büyük Ortadoğu Projesi'nde ilk hedef Kuzey Irak ve ardından Büyük Kürdistan ise, Afrika Petrolleri için de ilk hedef Kenya oluyordu. Afrika petrolleri ABD için çok önemli sayılıyordu. Çünkü uzun zamandır Çin, sağlam zeminlere basan Afrika politikası uygulamaktaydı. Çin'de geçen sene Afrika ülkelerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Çin, Afrika'da kalkınma projelerine yardım etmekte, batı gibi sömürü şartları içermeyen bu yardımlardan Afrika ülkeleri çok etkilenmektedir. Örneğin Batı'nın "katil" ilan etiği Sudan yönetimi, Çin ile sıkı işbirliği içindedir. Çin, Sudan'dan petrol alıyordu. (Eğer Sudan, Batı sömürüsüne boyun eğse idi, şimdi "katil" değil, "teröristlere karşı savaşan kahraman" olarak el üstünde tutulacaktı). Şimdi ABD'nin amacı, yükselen Çin etkisini (ve İslam'a dönüş sürecini) kırmak ve Afrika'yı denetim altına almak.

Tayyibi Afrika yollarına bunlar düşürüyordu

Irak'ta işler kötüleştikçe, Amerika Petrol ve Enerji İşleri Dairesi, 2015 ve sonrası için bir plan yaptı. Bu plana göre şu anda ABD'nin petrol ihtiyacının %7 sini karşılayan Afrika, ilk fırsatta bu oran %10'a, 2015'de %20'ye, daha sonra %50'ye çıkaracaktı. Bunun için de Afrika'da Avrupa etkisi ve bilhassa Çin etkisi kırılmalıydı. ABD, ilk iş olarak Afrikalı Müslümanları kazanmak için BOP Eşbaşkanı Tayyip Bey'i görevlendirip o bölgeye yollamıştı. Gazetelerimizin, yazarlarımızın "Konsolosluğumuz bile olmayan ülkelerde başbakanın ne işi olur ki?" sorularının cevabı işte bunun altında yatmaktaydı. Fetullah okulları zaten zemini hazırlamak, ABD muhibleri yetiştirmek için çoktan oradaydı. ABD, 2000 yılında 10 milyar dolar olan Afrika kalkınma yardım bütçesini 2006'da 23 milyar dolara çıkardı ve AİDS mücadelesi için ayrıca 30 milyar dolar ek ödenek ayırmıştı. Ve tabi bunlar sadece lafta kalacak, ABD bu paraları işbirlikçi yandaşlarına aktaracaktı.

Africom : "ABD Afrika Komuta Birimi" siyonizme hizmet veriyordu.

Bu planın tabii ki silahsız yürümesi imkansızdı. ABD, Afrika için bir komuta birimi kurdu: Africom. Africom karargahı için, Atlas Okyanusu'na kıyısı olan Liberya seçilip hazırlandı. İlerde Afrika'da kurulacak askeri üsler, bu komuta merkezine bağlanacaktı. Benin, Tanzanya, Ruanda, Gana, Liberya gibi zengin maden ve enerji kaynakları olan ülkeler böylece kontrol altına alınacaktı.

Tanzanya: "ABD petrol hırsızı" diyordu.

Bu niyetlere ilk uyanan Tanzanya, Buş'u "Petrol hırsızı" diye karşıladı. Hardley'in Amerika'nın Afrika ilgisini "Afrika'ya şefkat" olarak yutturmaya çalışması böylece boşa çıkmıştı. Tanzanya gibi zengin petrol rezervleri olan Benin ve Liberya aydınları ise malum yöntemlerle susturulmuştu.

Ve işte Obama bunun için seçilip "Kukla Başkan" yapılmıştı. Afrika'da Buş'un bir türlü oluşturamadığı sempatinin üstelik antipatiye dönmesine karşı bulunan panzehir Obama'ydı. "Amerika'nın Afrikalı Başkanı" muhabbeti ile göz boyama yoluyla Afrika'nın Obama ile fethi sağlanacaktı. Yeni dönemde yeni hedef Afrika ve tabi Asya'ydı ve kestaneler Afrika kökenli Obama tarafından ateşten alınacaktı.9[2]

Ancak, şu nokta gözden kaçırılmaktaydı. Siyonist güdümlü Amerika'nın bir hesabı varsa, elbette Allah'ın da bir hesabı vardı. Bakalım, Obama'yı Şeytani cephe mi, insani cephe mi daha çok kullanacaktı!?

Eski ABD Büyükelçisi Wilson net konuşuyordu:

"Obama sadece bir figür yerindedir; Bush ile zeka düzeyleri aynı seviyededir"

ABD'nin yeni Başkanı Obama'yla ‘dünya cennet olacak' beklentilerini yorumlayan Washington'un eski Ankara Büyükelçisi Wilson, "Politikalarımız ulusal çıkarlara dayanır, başkana göre değişmez" diyordu. Böylece Obama'yla Amerika değişecek, dünyaya barış ve adalet gelecek" tartışmalarına noktayı koyuyordu. Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu'na konuşan Wilson, Barack Obama'nın yeni başkan olmasını değerlendirirken; Ülkesine dönmesinden 10 gün kadar önce: "ABD'de iktidardaki partiler değişebilir. Ama geriye dönüp baktığınızda var olan politikaların yüzde 95'inin değişmeden sürdürüldüğünü görürsünüz" ifadesini kullanıyordu.

Önceliklerin zaman zaman değişebileceğini dile getiren Wilson: "Yani gündemin bir numaralı konusu o günün koşullarına göre ikinci sıraya düşebilir. Hedeflerde yeni düzenlemeler yapılabilir. Ama genelde fazla bir sapma olmaz. Çünkü ülkelerin dış politikaları ulusal çıkarlara dayanır. Bazen seçim kampanyalarında söylemler kullanılabilir. Ama dediğim gibi pek çok konu konsensusa dayanır" diyerek gafil şakşakçıların gözünü açıyordu.

Wilson, Obama'nın seçim sürecinde kullandığı yumuşak üslupla ilgili, "Bazen seçim kampanyalarında söylemler kullanılabilir. Pek çok konu konsensusa dayanır" ifadesini kullanıyordu. Yani "Türkiye'nin Obama'dan çekeceği var!" demeye getirip, tehdit ediyordu.













[1] Mart 2009 / Jeopolitik

[2] Ali Serdar Bolat, googlegroups.com


Bu yazarin diger makaleleri

Arzı Mev’ud (Doğu Akdeniz havzası) merkezli güya Yahudilere vaad edilen...
Devami
  AKP’NİN SONU, AKREP GİBİ Mİ; YOKSA ÇEKİRGE GİBİ Mİ OLACAKTI?          AKP...
Devami
  AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Barzani’ye biat sunmaya ve...
Devami
  130 milyon kaydı barındıran ve yaklaşık 30 milyon dolara...
Devami
  PKK en büyük tahribatını, dinsizlik ve komünistlik temelinde yürütmekte...
Devami
  HIYANET ŞEBEKESİ DAĞILIRKEN ŞEBEKLERİN YAYGARASI          Kur’an’ı inkârcılarla, Onu istismarcıların ortak inancı;...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1500

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR