ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün102
mod_vvisit_counterDün2361
mod_vvisit_counterBu Hafta4979
mod_vvisit_counterGeçen hafta23692
mod_vvisit_counterBu Ay107093
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18324080

IP'niz: 3.239.58.199
Bugün: 21 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12767229

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

NATO'CULAR VE FETO'CULAR TSK VE JANDARMADAN NE İSTİYOR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Jandarmaya sivil modeli Haçlı AB dayatıyordu

17 Nisan 2009 basın haberlerine göre, AKP tarafından AB'ye söz verildi, Jandarma Genel Komutanlığı sivilleşiyor. En geç beş yıl içinde Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlanacak, kurumda asker yerine profesyonel siviller görev alacak, başına Kara Kuvvetleri'nden orgeneral değil Emniyet'ten polis atanacak" deniyor.

Hükümetin Jandarma Genel Komutanlığı'nı, İçişleri Bakanlığı'na tamamen bağlayacak çok önemli bir adım attığı ortaya çıkıyor. Bunun ardında hükümetin,  31 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayınlanan Ulusal Program ile Avrupa Birliği'ne (AB) verdiği taahhüt yatıyor.


Yılbaşına saatler kala yayınlanan mükerrer Resmi Gazete'deki Ulusal Program'ın, 'Siyasi Kriterler' alt başlında, bu taahhüdün kapsamına ilişkin şu önemli ifadeler yer alıyor:

'İç güvenlik hizmetinin, hükümetin belirleyeceği politikalar doğrultusunda ve yine hükümetin denetim ve gözetiminde; 'hukukun üstünlüğü' ve 'insan hak ve hürriyetleri çerçevesinde, kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri tarafından yerine getirilmesi esastır. Bu kapsamda, iç güvenlik yönetiminin koordinasyonunu ve sivil idarenin iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumluluklarını etkin olarak yerine getirmesini güçleştiren mevzuat hükümleri ve uygulamaları değiştirilecektir.'

Bu ifadelerle Türk Silahlı Kuvvetler (TSK) ile ilgili görevleri ve terfi, personel, eğitim - öğretim gibi konularda Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı Jandarma Genel Komutanlığı'nın, İçişleri Bakanlığı'na bağlanacağına vurgu yapılıyor. 

Hükümet, Ulusal Program'da yer alan hedeflerin kısa ve orta vadede yerine getirileceği konusunda AB'ye garanti veriyor. Türkiye'nin yönetim dilinde 'kısa vade' 1 yıl, 'orta vade' ise 3 ila 5 yıl anlamına geliyor. Bu da en geç 5 sene içinde Jandarma Genel Komutanlığı'nın tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlanabileceği anlamını taşıyor.

Komutanlık itiraz ediyordu

Hükümet, daha önce polis ve jandarmanın görev ve sorumluluk bölgelerinin belirlenmesiyle ilgili yönetmelik değişikliği yaparak Jandarma Genel Komutanı'nın yetkisini valilere vermişti. Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Metin Gürak, konuyla ilgili soru üzerine, 'Görüşümüzün dikkate alınmadığını söyleyebilirim' demişti.

Jandarma Genel Komutanlığı, Ulusal Program'ın taslak aşamasında da yer alan ifadelere itiraz etmişti. 26 Eylül 2008'de İçişleri Bakanlığı'na gönderilen itiraz yazısında şöyle denilmişti:

'Ülkenin önemli bir kesiminde, 169 yıldan bu yana iç güvenlik hizmeti veren Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşü alınmadan ve koordine edilmeden Taslak Ulusal Programa dâhil edilen söz konusu ifade oldukça muğlak ve ucu açıktır. Ayrıca Ulusal Programların, AB tarafından hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgeleri'nde yer alan talepleri karşılamak maksadıyla hazırlandığı bilinmektedir. 2008 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi'nde iç güvenlik hizmetine ilişkin herhangi bir husus bulunmamasına rağmen, Taslak Ulusal Programa dâhil edilen söz konusu ifade dikkat çekici bulunmaktadır. İç güvenlik hizmetinin yürütülmesi için, 2803 sayılı 'Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu'nun mevcut hükümlerinin yeterli olduğu kıymetlendirilmektedir. Bu kapsamda Türkiye'nin AB'ye uyum sürecindeki öncelikleri dikkate alındığında, söz konusu ifadenin Taslak Ulusal Program'dan çıkarılmasının uygun olacağının değerlendirildiğini arz ederim.'

Jandarmanın 280 bin personeli bulunuyordu

Jandarma Genel Komutanlığı'nın, 280 bin personeli bulunuyor. Bunların 4 bin 500'ü subay, 18 bini astsubay, 25 bini uzman çavuş geriye kalan yüzde 80'i ise er ve erbaşlardan oluşuyor. AB'ye verilen taahhütte, 'Kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri' olacağı vurgulanıyor. Halen Jandarma personel ihtiyacını Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı asker alımlarıyla karşılıyor. Düzenlemenin hayata geçmesi durumunda Jandarmanın, artık asayiş hizmetlerini er ve erbaş yerine profesyonel kadrolarla karşılaması planlanıyor.

Ülkenin yüzde 92'den sorumluydu

Silahlı Kuvvetler'le ilgili görevleri eğitim ve öğrenim bakımından Genelkurmay Başkanlığı'na, emniyet ve asayiş işleriyle diğer görev ve hizmetlerin yerine getirmesi konusunda İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı'nın sorumluluk alanı Türkiye yüzölçümünün yüzde 92'sini kapsıyor. Barış zamanında İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı, savaş zamanında ise Türk Silahlı Kuvvetler Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın emrinde oluyor.

Vali ya da polis kontrolüne veriliyordu

Şu anda, temayüller gereği Jandarma Genel Komutanlığı'nın başına Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda kadrosu bulunan bir orgeneral atanıyor. Hükümetin Jandarma'yı tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlaması durumunda ise, başına Emniyet Genel Müdürlüğü'nde olduğu gibi bir vali ya da üst düzey bürokrat atanabileceği belirtiliyor.

Zaman Yazarı ve Haçlı Borazanı Mümtaz'er Türköne "Orduyu Kapatsak mı?" başlığıyla, küreselleşme diye Siyonist dünya hâkimiyetine girmeyen ordunun feshedilmesinden bahsediyordu:

"Dördüncüsü: Bu günlüklere yansıdığı kadarıyla, yüksek komuta kademesinin dünyayı anlama ve yorumlama kapasiteleri ve entelektüel yeteneklerinde çok esaslı sorunlar var. Dünyayı ve Türkiye'yi çok eksik bir donanımla takip ediyorlar ve yanlış sonuçlar çıkartıyorlar. Bu durum da ordunun sevk ve idaresinde kurumsal bir zaafa işaret ediyor. Çağın şartları dikkate alınarak, entelektüel donanımı daha yüksek bir komuta sınıfı oluşturacak bir terfi ve atama sistemine geçilmesi gerekiyor.

Beşincisi: Ordumuzda esaslı bir demokratik denetim sorunu var. Bu durum da kurumsal bir zaaf, ama bu zaafın giderilmesi demokratik kurumların sorumluluğunda.

Sonuç? Mondros'ta ordumuzu lağvettik. Sonra Erzurum'da yenisini kurduk. Elbette bugün ordumuzu kapatmamız gerekmiyor. Ama, ordumuzun kurumsal zaaflarının sebeplerine inilerek, kapsamlı çabalarla giderilmesi gerekiyor. Devletimizin, dolayısıyla ordumuzun itibarını başka türlü koruyamayız." Sözleriyle Fetullahçıların Şeytani amacını ve alçaklığını ortaya koyuyordu. Ve GKB İlker Başbuğ'un Harp Akademilerindeki konuşması, bunların suratına tokat gibi iniyordu.

Amerika'nın sesi, Fetullah Gülen takipçisi Mustafa Ünal:

"Çankaya sonrası dışarıda görmeye pek alışık olmadığımız Ahmet Necdet Sezer eşiyle beraber evinden konser için çıktı. İki sol partinin liderleri Deniz Baykal ve Zeki Sezer, piyanist Say'ı dikkatle dinleyenler arasında. Sabih Kanadoğlu'nun varlığı sürpriz değil, onun Fazıl Say hayranı olduğu biliniyordu zaten. YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu da protokolde ilk göze çarpanlardan. Fazıl Say siyasetin ve yargının zirve isimlerini buluşturmayı başardı.

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel acaba niye yoktu? Davetiye mi gönderilmedi yoksa programı mı uygun değildi? Demirel'in tutku derecesinde olmasa bile çağdaş müziğe ilgisi olduğunu yakından biliyoruz.

28 Şubat'ın hararetli günlerinde Mozart'ın Dokuzuncu Senfonisi'ni büyük keyif alarak dinlediğini bütün Türkiye görmüştü. Hatta eline mikrofonu alarak ağzına kadar dolu salona doğru dönmüş ve 'İşte çağdaş Türkiye' diye bağırmıştı. Senfoniye gösterilen ilgi karşısında sevinç çığlığı atmıştı. Dün gibi hatırlıyorum, Demirel'in tavrını anlamakta zorlanan kimi siyaset arkadaşları 'Bizim Süleyman Bey aslında senfoniden hiç anlamaz, davul olsa neyse, coşması normal diyebiliriz. Senfoni niye coşturdu ki?' diye tepki göstermişlerdi. Herhalde Demirel'i coşturan müzik değildi, konserden verilen mesajdı." 31[1]diyordu. Peki bu bay Nurcular ve Fetullahçılar, yıllarca Mason Demirel'in sağ kolu gibi çalışıp destek vermiyor muydu? O nurlu Süleyman'a şimdi ne olmuştu?

Hüseyin Gülerce:

"Cumhuriyet elitleri, kendi halklarına güvenmiyorlar. Demokrasiyi de bu yüzden baştan beri hazmedemediler. Dünyanın gidişi böyle deyip demokrasiye kerhen geçtiler. Demokrasilerde eşit yurttaşlar vardır. Onlar ise "biz asılız. Dıştan eşit görünsek bile eşit olamayız" dediler. İşte o sebeple, "halk seçse bile biz yöneteceğiz" deyip diklendiler. Bunun için de askeri öne çıkardılar. Sendikalarıyla, iş dünyasıyla, medyasıyla, üniversiteleriyle, yüksek yargı mensuplarıyla her defasında askeri tahrik ettiler. Sokaklara cübbelerle çıkıldı. Yargı mensuplarına kışlalarda brifingler verildi. Derin provokasyonlar devreye girdi. Öyle yaptılar. 27 Mayıs 1960'ta, 12 Mart 1971'de, 12 Eylül 1980'de, 28 Şubat 1997'de, 27 Nisan 2007'de, hep silahlı kuvvetleri sahneye sürdüler.

Toplum mühendisliğinin kralı bu ülkede yapıldı. İşte mesela bir eski bakan, şimdi diyor ki: "Atatürk'ün Selanik'teki evine ses bombasını MİT attırdı..."32[2] diyordu. Peki, Fetullah Gülen 28 Şubat sürecinde, kanal kanal dolaşıp Erbakan aleyhindeki gelişmeleri hararetle destekleyen konuşmalar yapmıyor muydu? Yahu bunların yüzü hiç kızarmıyor muydu?

Yine Zaman yazarı İhsan Dağı:

Bir başka skandal da bir başka Ergenekon sanığı İbrahim Şahin'in savcılık soruşturmasındaki iddiaları. Doğrudan Genelkurmay'la ilişki halinde olduğunu ve kendisine terörle mücadele için kurulacak bir birimin başına geçmesinin önerildiğini söylüyor Şahin. Yapacağı işi de 'iç temizlik' olarak niteliyor. Evinde Alevi ve Ermeni toplum liderlerine yönelik suikast planları, 'hainler'in ve 'özür dileyen aydınların' listesi bulunan bu kişinin ne tür bir 'temizlik' peşinde olduğu belli.

Ancak soru şu: İbrahim Şahin gibi birisini mevcut koşullarda hiç kimse resmi/legal bir yapılanmanın başına getirme cüreti gösteremeyeceğine göre, acaba birileri Şahin'i 'olağanüstü bir gelişme'nin ardından 'iç temizlik' yapmak için hazırlamaya mı başlamış?

Yani, birileri hâlâ 'darbe tezgâhları' mı kuruyor? Darbe sonrası da elindeki listelerle ve kurduğu ölüm timleriyle 'iç temizliği' İbrahim Şahin'e yaptırmayı mı planlıyorlar?"33[3] diyerek ve Hüseyin Gülerce'yle ters düşerek, İbrahim Şahin denen CIA- kontrgerilla maşasını haklı buluyor ve Ordumuza yapılan iftiraları doğruymuş gibi gösteriyordu.

Kaldı ki İbrahim Şahin, bu ifadelerin kendisine ait olmadığını açıklamıştı. Peki, TSK'yı hedef alan bu küstahça iddiaları kim uydurup hazırlamış ve niye basına sızdırılmıştı?

700 bin kişilik dünyanın en güçlü ve donanımlı ordusuna sahip bir Genelkurmay, öyle 300 kişilik gizli ve başıboş çetelere ihtiyaç duyacağına hain ve kiralık kafalar dışında hangi ahmaklar inanacaktı? Şu Fetullahçı bilinen, gönüllü Siyonist ve emperyalist uşakları, caydırıcı ve göğüs kabartıcı güçlü bir ordumuzun varlığından niye bu kadar rahatsızdı?

"Çeteleşmenin" baş aktörü Mesut Yılmaz ve Fetullahçılar!

Mesut Yılmaz, iktidarını 'Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler" felsefesi üzerine inşa eden, "Benim memurum işini bilir", "Anayasa'yı bir sefer delsek ne çıkar" diyen, iktidarda kalabilmek için 'her yolu mübah' sayan 'liberal' zihniyetin en acı meyvelerinden ve önemli temsilcilerinden birisi konumundaydı.

Türk milletini 'dönüştürme' projesinin uygulamasında gösterdiği üstün gayretlerden dolayı, bağlı bulunduğu mahfiller tarafından 'Malta Şövalyesi' unvanıyla ödüllendirilen Turgut Özal tarafından 'keşfedilerek' siyasete kazandırılan Yılmaz'ın yıldızı kısa sürede parladı.

Abdullah Çatlı destekli 'anahtar teslimi' kongre ile Özal'a rağmen ANAP'ın tepesine taşınmıştı.

Özal'ın kurduğu 'hanedanlık' zinciri ile adeta 'Lale Devri'ni' yaşayan ve nitelik değiştirerek 'adam satın alma' politikası haline dönüşen yolsuzluklar, taze prens Mesut Yılmaz döneminde adeta 'çağlar üzerinden' sıçrama yaparak 'çeteleşme' sürecine ulaşmıştı.

Mesut Yılmaz, iktidarları döneminde 'ticaret-siyaset-bürokrasi-mafya-medya' ekseninde kurulan menfaat şebekelerinin, 'kardeş/kuzen/kayınbirader' ilişkilerini kullanarak memleketi yağmalamasına, bankaları hortumlamasına fırsat hazırlamıştı.

Kuzen Mehmet Kutman'ın önderlik ettiği 'borsa oyunlarında' milletin tokatlanmasına göz yumanlardandı.

Mavi Akım Projesi ile Türkiye'yi 20 yıl boyunca 'pahalı' Rus doğalgazına mahkûm bırakmıştı. 'Kapalı kapılar' arkasında kurduğu 'karanlık ilişkiler', Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de burnunda 'yumruk' olarak patlamıştı.

28 Şubat sürecinde, kendisine 'iktidar' havucunu gösteren 'postmodern' cunta ile birlikte hareket eden Yılmaz, sırtını 'tekelci sermayeye' dayayarak, Anadolu'da yeşermeye başlayan 'yerli sermayenin' işini birkaç hamlede bitirmeyi başardı. AKP, onun günahları üzerinde boy atmıştı.

'Yolsuzluk' iddiasıyla Yüce Divan'da yargılanan ilk 'Başbakan' olan, ancak 'aklanmak' yerine 'Rahşan Affı' sayesinde paçayı sıyıran Mesut Yılmaz, iktidar partisi karşısında ciddi bir 'muhalefet boşluğu' olmasını fırsat bilerek, yeniden 'kurtarıcılığa' soyunmaktaydı.

Rize'de hemşerilerine şöyle seslendi:

- "Anavatan'ın da içinde olduğu, AKP'ye karşı iktidar alternatifi olabilecek siyasi partiyi oluşturmaya çalışıyorum. Hazırlıklarımı yaptım. Seçimden sonra yola çıkacağım. Son kez sizden destek istiyorum."

Kimse de çıkıp kendisine sormadı:

Hangi yüzle?34[4]

Ve işte şu Fetullahçılar ve Nurcular, yıllarca bu mesut Yılmaz denen mason çete başının partisini alkışlamış ve arka çıkmışlardı. Ve şimdi de Demirel'in, Özal'ın ve Mesut Yılmaz'ın yeni versiyonu Recep T. Erdoğan'ı sahiplenmekten yüzleri bile kızarmamaktaydı.

Zaman Gazetesinden Emine Dolmacı Orduyu karalama kampanyası doğrultusunda "YAŞ'ın yeni kodları: İrtica, ahlaksızlık, uyuşturucu..." yazısında şunları söylüyordu:

YAŞ kararları, ‘yargı yolu açık olmadığı' gerekçesiyle hep eleştirildi. Bu şekilde, özellikle ‘irticacı' damgasını yiyen personel, ‘disiplinsizlik' gerekçesiyle görevden ihraç edildi. Bu uygulama 2006 yılında birden değişti. ‘Uyuşturucu', ‘ahlak dışı davranışlar' ve ‘irtica' kararlara girdi. Biz de politika değişikliğinin anlamını okumaya çalıştık.

O dönemler 12 Eylül'ün ve etkilerinin yoğun yaşandığı yıllardı. Yüksek Askeri Şûra, yaptığı toplantılar sonucunda bugünkü gibi ihraçlar gerçekleştiriyordu. Aradan 26 yıl geçti. Bu sürede bin 636 kişi kurumdan geri dönüşsüz bir şekilde gönderildi.

Son 15 yılda ise bu rakam bin 288 oldu. Ancak son yıllarda bir politika değişikliğine gidildi. 'Disiplinsizlik' nedeni ile yapılan ihraçlar, detaylı açıklanmaya ve 'ahlaka aykırı davranışlar ve uyuşturucu' ile 'irtica' telaffuz edilmeye başlandı. 2006 yılında gerçekleştirilen bu değişiklik, bir taraftan Silahlı Kuvvetler'de uyuşturucu kullanımı artıyor mu sorusunu gündeme getirirken, bir taraftan da askerin hükümetle arasını iyi tutmak için irtica nedeniyle atılanları gölgelemek amacıyla böyle bir yola gittiği belirtiliyor.

Her şey Eskişehir 1. Hava Taktik Komutanlığı'ndaki uyuşturucu kullandığı tespit edilen askerlerin dosyalarının YAŞ'a gelmesiyle başladı. 2006 Ağustos şûrasında bu sebeple Eskişehir'den 9 kişi ihraç edildi. Toplamda ise 19 ihracın 2'si irtica 17'si ahlaki durum ve uyuşturucu alışkanlığı olarak gösteriliyordu. Bir sonraki şûrada çıkan 37 kişilik ihraç kararı da Eskişehir'de başlayan soruşturmayla ilişkilendirildi. Bu dönemde Eskişehir'le birlikte Diyarbakır 8. Ana Jet Üssü Komutanlığı'ndan da 9 kişi ihraç edildi. 2007 Ağustos şûrasında, 10'u irtica, diğerleri uyuşturucu ve ahlaki durum olmak üzere 23, 2007 Aralık şûrasında, 7'si irtica, diğerleri ahlaki durum ve uyuşturucu olmak üzere 38, 2008 Aralık şûrasında ise 5'i irtica, diğerleri uyuşturucu ve ahlaki durum olmak üzere 24 kişi ihraç edildi.

2006 Aralık şûrasında 'uyuşturucu' gerekçesiyle TSK'dan resen emekli edilen Ramazan Bayramoğlu, hayatı boyunca sigara bile kullanmadığını söylüyor. Diyarbakır 8. Ana Jet Üssü'nde görev yapan Bayramoğlu, bir yılbaşı kutlamasında uyuşturucu kullandıkları gerekçesiyle 100'e yakın kişiyle birlikte sorguya alınmış. 2 gün süren sorguda uyuşturucu kullanıp kullanmadıkları sorulmuş, arkasından da ağızlarından bazı isimler alınmak istenmiş. Bunun için psikolojik baskı gördüğünü de söyleyen Bayramoğlu, o zaman söz verilen doktor muayenesi ve saç testinin yaptırılmadığını aktarıyor. Daha sonra aralık şûrasında kendisinin de aralarında olduğu 9 kişinin görevine son verilmiş. Bayramoğlu, arkadaşları hakkında, "Aramızda kullanan kişi var mıydı bilmiyorum, ancak oradaki insanlar pırıl pırıldı." değerlendirmesini yapıyor.

Ramazan Bayramoğlu'nun hikâyesi aksi bir örnek, ancak YAŞ kararlarıyla resen emekli edilen bir kişinin hakkını arayamadığının da tipik misali. Emekli askeri hâkimlere göre, bunun sivil ve askerî mahkemelerde görülmesi mümkün ancak YAŞ'a getirilmesi bir tercih olarak ortaya çıkıyor. Psikiyatr Ayhan Akcan'a göre bu, tüm toplumda olduğu gibi Silahlı Kuvvetler'de de uyuşturucu kullanımının artmasından dolayı olabilir; çünkü yaşanan her dört adli olaydan birinin uyuşturucuyla bağlantısı bulunuyor. Emekli askerî hâkim Yusuf Çağlayan birliklerde kenevir ekimine şahit olmuş bir isim. Ona göre, rütbesiz askerlerde uyuşturucu kullanımı oldukça yaygın. Bu alanda çalışan hem askerî hem de sivil yetkililer, Silahlı Kuvvetler'de uyuşturucu kullanımının artmış olabileceğini, bunun için de ciddi boyutta ve çözüm öneren araştırmaların yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.35[5]

TSK'nın asıl sıkıntısının, NATO bağlamında ABD'nin güdümüne sokulması ve bağımsız hareket kabiliyetinin sınırlandırılması... Ve yine AB'ye giriş hevesiyle ve demokratikleşme bahanesiyle, Ordunun etki ve yetki alanlarının daraltılması iken; bu yöndeki gaflet ve hıyanet girişimlerini açıkça destekleyen Zaman'cıların ve Ilımlı İslamcıların: Toplumun her kesiminde hızla yaygınlaşan ve doğal olarak ama en az oranda ordu mensuplarına da bulaşan "uyuşturucu kullanımı ve ahlaki sorunlar" öne çıkarmaları, elbette yıpratma ve çamur atma hesaplıdır.

Genelde TSK'yı yıpratmaya ama özellikle ve öncelikle jandarmayı etkisiz kılmaya yönelik girişimler giderek yoğunlaşmaktadır. Çünkü Jandarma NATO'nun kontrolü dışındadır.

TSK NATO güdümündedir, ama Jandarma bağımsız hareket etmektedir

Jandarma Eski Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis piyade, Org. Şener Eruygur ise topçu sınıfındandır. NATO dışı ulusal bir kuvvet olma niteliği nedeniyle Jandarma Genel Komutanlığı ABD ve AB'nin hedefindedir. Kuzey Irak'ta kukla Kürt Devleti'nin oluşmasını önlemeye yönelik çalışmaları nedeniyle Orgeneral Eşref Bitlis, ABD tarafından katledilmiştir... Esas amaç, TSK'nin küçültülmesi, Jandarma'nın ulusal niteliğinin yok edilmesidir.

Türkiye, Kuzey Atlantik Konseyi'nin 20-25 Şubat 1952'deki Lizbon Toplantısı'na tam üye niteliğiyle ilk defa katıldı. Toplantı sonunda yayınlanan nihai bildiride Türk ve Yunan ulusal kuvvetlerinin bağlanacakları komutanlık konusunda tam bir görüş birliğine varılamadığı not edilmişti. Daha sonraları sorun çözüme kavuşturuldu. TSK'nın yüzde 90'ının NATO emrine verilmesine karar verildi. Bu durum, TSK'nın harekât kontrolünün geniş ölçüde yabancı ellere bırakılması ve ABD'nin doğrudan doğruya kendi gizli stratejisinin gereklerine göre Türkiye'ye verdiği silahlarla yetinilmesi, Türk Ulusal Savaş Sanayisi'nin baltalanması sonuçlarını doğurdu.

Ayrıca, Silahlı Kuvvetleri'nin en büyük bölümünü NATO emrine veren, ABD ve müttefiklerine 50 milyon metrekarelik yurt toprakları üzerinde üsler ve gözetleme istasyonları sağlayan Türkiye; NATO'nun savunma yüküne, çoğu Batı Avrupa Ülkesi'nden daha büyük oranda katıldı.

1960'lara kadar Belçika milli gelirinin yüzde 3,8'ini, İtalya yüzde 4,1 'ini, Norveç yüzde 4'ünü ve Hollanda yüzde 4,3'ünü ayırırken; Türkiye her yıl NATO'ya milli gelirinin yüzde 5'ini verdi.

ABD, Batı Avrupalı müttefiklerini, Avrupa'da konvansiyonel savaş yürütebilmeleri için Türkiye'nin üyeliğine "Türkiye'nin en azından 15-20 tümen sağlayacağı gerekçesiyle" ancak ikna edebildiler.

NATO'ya katıldığımız günlerde ABD'li uzmanlar, özellikle Türk Genel Kurmayı'nın "komutan yetiştirme" yolundaki çabalarından vazgeçmesi, bütün Türk Kurmaylarını komutan niteliğinde değil, karargâh subayı niteliğinde hazırlaması telkinlerinde bulunmuşlardı.

Türk ordusunu ulusal komuta mekanizmasından yoksun bırakmaya yönelik ABD planı Türk Genelkurmayı'nca zaman içinde önlendi.

"O günlerde ABD Yardım Kurulu Başkanı; göreviyle ilgili konularda Türkiye Genelkurmay Başkanı'nın müşaviriydi. Aralarında ikili olarak haftalık toplantılar yapılmakta ve askeri yardımın akış şekli içinde Türkiye'ye gelmekte olan silahlı malzemenin durumunu gözden geçirmekteydi" Müşavirliğe de zaman içinde son verildi.

Muhsin Batur Paşa: Ulusal savunmamız nasıl yürütülecektir? diye soruyordu

Muhsin Batur "Biliyorsunuz biz NATO üyesiyiz. Biz uzun yıllar bu vecibeleri birinci plana koymuşuz. Demişiz ki, bizim Milli Savunma planlarımızın amacı NATO içinde kendi savunmamızı temin etmektir ve buna göre bir teşkilat, buna göre bir para ayırmışız. Şimdi Kıbrıs'ta başımıza gelenlerden sonra, NATO aynı önemi bizim için muhafaza ediyor mu? Türkiye için birinci öncelik NATO vecibelerini yerine getirirken, bu yeni durumlarda bizzat NATO karşımıza çıktığına göre, bu yeni şartları karşılayacak silahlı kuvvetler kurmak bizim için hayati önem taşımıyor mu? diye sormuştu. Muhsin Batur, sözü SEİA'ya (Savunma Ekonomik İşbirliği Antlaşması) getirmiş ve şöyle konuşmuştu: 'Diğer konu Türk-Amerikan antlaşması meselesidir. Yine savunmamızı iştiyakla ona bağlıyoruz. Şimdi bu antlaşma imzalanırsa ne olur? Yine bilmiyoruz. Peki, bilmediğimize göre tartışmayacak mıyız burada? Mesele Türk-Amerikan antlaşması imzalanırsa üsleri açarız. İmzalanmazsa üsleri kapatırız meselesi midir? Hayır, bu mesele denizde bir damla su gibidir. Savunmanı nasıl idare edeceksin, esas mesele buradadır. O halde bizim meclis olarak bilmemiz lazım gelen mesele, daha doğrusu hükümetin bilmesi lazım gelen ama bildiğine kani değilim. Türkiye'nin yeni koşullar karşısındaki yeni ulusal savunma konsepti ne olacaktır?"  soruları bugün hala geçerlidir.

Ordusunu tümüyle NATO emrine veren tek ülke Türkiye'dir!

Toktamış Ateş "NATO üyesi hiçbir ülke Türkiye gibi Silahlı Kuvvetleri'nin tümünü NATO'nun emrine vermemiştir" diye yazıyordu 25 Şubat 1999 tarihli Cumhuriyet'te. Ama bugün o da çark etmiştir.

"Bunun anlamı TSK ile ilgili tüm bilgilerin NATO üyesi ülkelerin Genelkurmayları'nca en ufak ayrıntısına kadar bilinmesi ve gerektiği zaman silahlı kuvvetlerin NATO amaçları dışında kullanılmasında kimi zorlukların yaşanması demektir. Türkiye bunu Kıbrıs konusunda yaşayacak ve neden sonra dördüncü bir ordu oluşturacak ve bunu NATO emrine vermeyecektir. Ancak Türkiye'nin NATO'ya girmekle yitirdiği şey, 'NATO Standartları'na' uymak gerekçe ve amacıyla savunma sanayini tümüyle ihmal etmesi ve silah konusunda ABD'ye mutlak bir bağımlılık içine girmesidir. Bu yanlışlıklardan dönülmesi de ancak Kıbrıs konusunda ABD'nin hasmane tavrı görüldükten sonra olacaktır."

Mümtaz Soysal da "NATO, Amerikan askeri egemenliğini örten bir şaldır" diyordu; "NATO kuvvetlerinin entegrasyonu, milli kuvvetlerin Amerika'nın emrine verilmesi aracıdır. Bu, büyük devletlerle küçüklerin birleşmesinin kaçınılmaz sonucudur.

"New York'taki sanayici, Londra'daki tüccar, Paris'teki banker, Rotterdam'daki armatör yataklarında rahat uyusunlar diye yarım milyonluk bir orduyu NATO emrine verip gece nöbetine dikmeye hakkımız yok. Üstelik elimizdeki gücün ulusal yararlarımıza değil, batılı büyük devletlerin amaçlarına göre düzenlenmesi, en haklı olduğumuz davalarda bile hareketsiz kalmamız sonucunu doğurmuştur."

E. Hava Korgeneral Yaşar Müjdeci'nin önemli tespitleriyle:

"NATO, ABD'nin müttefiklerini takip ve kontrol altında tutabilmek için icat ettiği bir teşkilattır. BM de aynı şekilde. Çünkü ABD, BM'nin yüzde 60'tan fazla giderini karşılıyor. NATO giderlerinin yüzde 17'den fazlasını. NATO artık eski NATO değildir. Emekliye ayrılmıştır. ABD müttefiklerini takip ve kontrol için METO'yu (Middle East Treaty Organization) kuracaktır."

"Türkiye'deki Amerikan özel üstlerini, NATO başkomutanından öğrendim"

Çetin Altan "1953 yılında Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye'nin NATO nezdindeki daimi temsilcisiydi Paris'te. Ben o tarihte Ulus'a yazıyordum" diyor; "Ve muhalefete düşmüş CHP yöneticileriyle sabah akşam beraberdim. Zorlu'yu Ankara'dan tanırdım. Paris'e gittiğimde, kendisiyle 'Palais de Rose - Gül Saray' adlı villasında baş başa bir konuşmamız olmuştu. Bana; 'Bir devlet sırrı vereceğim sana' demişti, 'Ne yaz ne de kimseye söyle. TSK'nın yüzde 95'ini NATO'ya bağladım. Bütçedeki büyük bir ağırlıktan kurtulduk böylece.'

"Tüylerimin nasıl diken diken olduğunu hâlâ hatırlıyorum. TSK yüzde 95 oranında yabancı bir merkeze bağlanmıştı.

Çetin Altan anlatmaya devam ediyor:

"1953 yılında bir NATO davetiyle ilk kez Avrupa'ya gitmiştim. NATO'nun Başkomutanı Hava Orgeneral Norstad'la da o gezi sırasında Paris'te tanışmıştık.

"Biz Türkiye'de sadece NATO üslerinin bulunduğunu sanıyorduk ve o üslere ne bizim bakanların ne de generallerin girebildiği çalınıyordu kulaklarımıza. Norstad'a; Türkiye'deki NATO üslerine neden bizim bakanlarla generallerin giremediğini sormuştum.

"Norstad, 'Onlar NATO üsleri değil ki, Amerika'nın özel üsleri', yanıtını vermişti. Türkiye'de NATO üslerinden başka bir de Amerika'nın özel üsleri bulunduğunu kimsenin bildiği yoktu."

Ve maalesef bunları söyleyen Çetin Altan da sonunda Amerikancı olmuştu.

1974 Barış Harekâtında: "Donanmamız NATO emrinde, Kıbrıs'a silah sevkiyatı yapamayız" denmiştir!

TMT'nin (Türk Mukavemet Teşkilatı) Kıbrıs için silah sevkiyatı konusunda yardım bekleyen TMT liderlerinden İsmail Tansu'ya Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Fahri Korutürk'ün verdiği cevap çarpıcıdır. "Donanmamızın tüm gemileri NATO emrindedir. En küçük gemilere varıncaya kadar hepsinin her an nerede olduğu NATO Başkomutanlığı'nca izlenmektedir. Herhangi bir gemimiz görev yeri dışına çıktığı takdirde hemen anlarlar ve araştırmaya kalkarlar. Bu da silah sevkiyatı faaliyetlerinin açığa çıkmasına neden olabilir. Bu sebeple silah sevkiyatı günlerinde bir gemi tahsis etmemiz mümkün olmayacaktır."

Attila Karaosmanoğlu'nun anısı şöyle: "İlk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında haşhaş konusu yine gündemde idi. Toplantıda Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı benim bir bezirgan gibi pazarlık yapmamdan utandıklarını ve askerlerimizin giydikleri faniladan ayaklarındaki postallara kadar her şeyin Amerika'dan geldiğini, onun için meseleye farklı bir yaklaşımımız olması gerektiğini söylediler."

Jandarma, Ege Ordusu, Kıbrıs...

İsmail Soysal, kitabında şu satırlara yer veriyor: "Türkiye; Jandarma birlikleri, 1975'te kurulan ve eğitim birimlerinden oluşan Ege Ordusu ve zaten NATO bölgesine girmeyen Kıbrıs'taki Silahlı Kuvvetleri dışındaki tüm Kara ve Hava Kuvvetlerini, Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı (Türkiye bir komutanlığa bağlıdır) emrine vermiştir. Deniz kuvvetleri'ni ise tümüyle bir süre ulusal komutanlık emrinde tutmuştur."

Demirel'den Rusya'ya sızlanma: NATO'ya nasıl izah ederiz!

Rusya'nın Ankara B. Büyükelçisi Albert Çerniçev, anlatıyor: "Demirel, tam Sovyetler Birliği'nin dağıldığı sırada bazı asker ve sivil bürokratların teşvikiyle bize şöyle bir teklif getirmiş: 'Artık Sovyetler Birliği yok. Rusya bu kadar silahı ne yapacak? Bunun için bize, bazı silahlarınızı ucuz fiyata verir misiniz? 600 milyon dolara kadar silah alabiliriz" demişti. Bu satıştan önce Demirel'le görüşürken birden vazgeçip bana: 'Ama biz NATO'dayız, Sizden silah almamızı nasıl izah edeceğiz?' diyerek yan çizmişti. Ben hemen şu cevabı verdim. "Sizin Jandarmanız var, silahları ona alın. Nasılsa sizin jandarma NATO'da değil." Bu teklif Demirel'i biraz rahatlatmış gibiydi. Daha sonra bazı cesaretli bürokratlar araya girdi.

"Konuştuk ve helikopter ve zırhlı askeri araç satışı gerçekleşti. Hepsini 600 milyon dolara Türkiye'ye verdik. Aslında soğuk savaş bittiği için bizim de zaten o kadar silaha ihtiyacımız kalmamıştı. Üstelik güçlü ve Batıdan bağımsız bir Türkiye bizim de yararımızaydı."

Ve bu seçkin ve etkin diplomat Albert Çerniçev, 54. T.C. Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan hayranıydı ve Ondan Adil Düzen seminerleri almaktaydı.

























[1] 13 Şubat 2009 Zaman

[2](13 Şubat 2009 Zaman

[3]13 Şubat 2009 Zaman

[4] İsrafil K.Kumbasar / Yeniçağ

[5] 14 Aralık 2008 / Zaman


Bu yazarin diger makaleleri

“ARAP BAHARINA” BOP PENCERESİNDEN BAKMAK!..
Aldığımız duyumlara göre, Mısır’daki Askeri Konsey, bizim mevcut Anayasamızı isteyip...
Devami
BİLGE VE YİĞİT BİR ŞAHSİYET ÖRNEĞİ
  BİLGE VE YİĞİT BİR ŞAHSİYET ÖRNEĞİ          Üstadımız Ahmet Akgül Hocamız...
Devami
BİLGE VE YİĞİT BİR ŞAHSİYET ÖRNEĞİ
  BİLGE VE YİĞİT BİR ŞAHSİYET ÖRNEĞİ          Üstadımız Ahmet Akgül Hocamız...
Devami
“Ergenekon”da İlginç İddialar İçeren Bir Dilekçe SİYONİST SENARYOLAR SORGULANIYORDU!
Ali Özoğlu, “Şifre Çözüldü” kitabının yazarı ve tutuklu Ergenekon sanığıdır. Kitabında;...
Devami
Wikileaks Belgelerinde: AKP + CEMAAT + ABD + PKK + İSRAİL İLİŞKİLERİ
  Herhalde Fetullahcıların “Sızıntı” Dergisini ima ederek, Barış Pehlivan’la Barış Terkoğlu’nun...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2960

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR