Reklam
Reklam
Reklam

YAŞAR NURİ, DARWİNCİ Mİ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Bazı Siyonistler, Mustafa Kemali "Yahudi asılı" göstermeye uğraşırken, Yaşar Nuri Öztürk gibi sık sık Atatürkçülüğe sığınan ilahiyatçılar da, Dinsiz Darwinizmi savunmaya başlamışlardır.

1940 yılında Kudüs'te İbranice basılan ve Yahudi Hamar Ben-Avi tarafından yazılan iki ciltlik bir kitap Atatürk'ün Yahudi asıllı olduğunu ispata çalışmaktadır.



1944 yılında Amerika'da yayınlanan "The Forward" adlı Yahudi gazetesinde bu yönde yazılar çıkmıştır.

Babası diye gösterilen Ali Rıza Efendinin aslında üvey babası olduğu, asıl babasının dönme bir Yahudi olduğu Engin Ardıç gibi arsızlarca da ortaya atılmıştır.

Şimdi izan ve insafla düşünüp tartalım: Başka ülkelerin başına veya çok önemli makamlara geçmiş Yahudi asıllı kimseleri bu Siyonist merkezler özenle gizledikleri ve sorulduğunda inkâr ettikleri halde, Mustafa Kemali güya kendilerinin deşifre etmesinin altında, elbette bir şeytanlık yatmaktadır. Ve Atatürk'ü Müslüman Türk halkının gözünden düşürme amacı açıkça sırıtmaktadır.

Siyonist Haham öz kızını sürekli taciz ediyormuş

Hahamlık yapan Yahudi bir din adamı, Brooklyn Federal mahkemesi tarafından öz kızına cinsel tacizden suçlu bulunmuştu.

ABD'nin New York kentinde Hahamlık yapan Yahudi bir din adamı, Brooklyn Federal mahkemesi tarafından öz kızına cinsel tacizden suçlu bulundu. Jüri tarafından suçlu olduğuna karar verilen Haham Israel Weingarten'in, 3 Nisan'da mahkeme heyeti tarafından kesinleştirilecek hapis cezasının 50 yılı bulabileceği duyrulmuştu.        

New York'un Brooklyn semtinde hahamlık yapan Weingarten, 27 yaşında olan öz kızına, 9 yaşından itibaren cinsel tacizde bulunduğu, öz kızına tacizi 16 yaşına kadar sürdürdüğü ve kızını kirli emellerine daha rahat alet edebilmek için kızıyla birlikte sık sık İsrail, İngiltere ve Belçika'ya seyahatlere çıktığı yazılıyordu.

Brooklyn Federal Mahkemesinde yapılan son duruşmada, haham avukat kullanma hakkından feragat ederek, mahkeme heyeti ve jüriye savunmasını kendisi yapmıştı. Yahudi din adamı, öz kızı ve ailesi tarafından yapılan suçlamaları kabul etmeyerek, bu suçlamaların tamamının uydurma olduğunu kanıtlamaya çalışarak: kızının Belçika'da evli bir adamla ilişkisi olduğunu iddia edip, "Bu ilişkiye karşı çıktığım ve bu konuda baskı yaptığım için yalan söylüyor, bana iftira atıyor. Bütün bu suçlamalar hayal ürünü" demesi kendisini kurtaramamıştı. Mahkeme heyetinin, Haham Weingarten suçlu bularak kararını açıklamasının ardından, ABD yasalarına göre cinsel taciz suçu kurbanı olduğu için adı açıklanmayan kadın ise, "Keşke o benim babam olmasaydı. Mahkemede bana sorduğu her soruda sanki yeniden cinsel tacize uğradım" diye konuşmuştu.14[1]

Bu Haham'a böylesine iğrenç işleri yaptıran, aslında onlara öğretilen Kabbalist-şeytani düşünceler oluyordu. Çünkü bunlara göre, anasıyla, kızıyla ve bacısıyla sevişmek caiz görülüyordu. Bunun gibi;  Yahudi olmayan bütün masum insanları katletmek, sömürmek, ülkelerinden sürmek ve onları köleleştirmek de yine Siyonist düşünceye göre "doğal bir hak" sayılıyordu. İşte insanların maymundan türediğini yaymaları da: "Biz hayvanız. Helal haram, edep hayâ gibi şeyler boşunadır. Keyfimizce yaşamaya bakmalıdır" kanaatini oluşturmayı amaçlıyordu.

(Allah iblise) Dedi: Sana emrettiğimde, seni (Ademin şahsında hükmüne) secde etmekten alıkoyan neydi? (iblis) Dedi ki: "Ben Ondan hayırlıyım; (çünkü) beni ateşten yarattın, Onu ise (toprak) çamurdan yarattın" (Araf:12) gibi ayetlerde ve pek çok hadisi şeriflerde bütün ırkların atası olan Hz. Adem'in Toprak-Çamurdan ve doğrudan insan olarak yaratıldığı açıkça vurgulandığı halde, Maymun neslinden ve tesadüfen türediğimiz safsatasını ilim diye ortaya atan Darwin'i aklamak üzere, İbni Miskeveyh gibi, İslam alimleri nazarında hiçbir rağbet ve kıymeti olmayan birisinin, Kur'an'a aykırı olarak, "Atalarımızın hurma olduğu" uydurmasını savunan Yaşar Nuri Öztürk, böylece asıl inancını ve amacını da ortaya kusmaktadır.

"Kur'an bize yeterlidir. Hadislerin çoğu uydurma ve şüphelidir." Diyerek Resulüllah'ın sünnetini bile gereksiz göstermeye çalışan Yaşar Nuri nasıl oluyor da, aşağıdaki çok net ve kesin Kur'an ayetlerine aykırı olarak "İnsanların hurmadan veya maymundan" türetildiklerini söyleyenleri ilim adamı olarak takdim ve takdir etmektedir?

"Ki O (Allah) yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı halk etmeye çamurdan başlayandır.

Sonra Onun (İnsanoğlunun) soyunu bir özden(sülaleden) ve özel terkipli bir su (sıvı cinsinden, meniden) yapmıştır.

Sonra da, Onu düzeltip uygun bir biçime sokandır ve Ona (insana) ruhundan üfüren (nefğ buyuran)dır. Sizler için; kulak, gözler ve gönüller (ihsan) kılandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz?" (Secde:7-8-9) ayetlerinin sonu: Yüce Yaratıcı ve her türlü nimetçe ikramı yapıcı olan Rabbinize karşı, "hurmadan ve maymundan geldik" diye niye şirk koşuyorsunuz? Anlamındadır.

"Odur ki sizi topraktan, sonra bir damla sudan (meniden), sonra bir "alak-embriyo"dan yarattı"

"Hayat veren ve öldüren Odur. Bir işin olmasına hükmetti mi, Ona sadece: "ol!" der, o da hemen oluverir"

"Allah'ın ayetleri hakkında (ve yaratması hususunda) mücadele edenleri görmüyor musun; nasıl da (Hak'tan ve imandan) döndürülüp saptırıyorlar? (Mü'min:67-68-69)

"Resulleri kendilerine apaçık belgeleri (Kur'an ayetlerini) getirdiği zaman, (sapıklar) yanlarındaki (uyduruk) bilgi nedeniyle şımarıp böbürlendiler de, (nihayet) alay konusu edindikleri şey onları sarıp kuşatıverdi." (Mü'min:83)

Ayetlerinin apaçık hüküm ve haberlerini Darwinci Yaşar Nuri Öztürk gibiler nasıl çarpıtacaktır?

Her ne hikmetse bu sabataist, sosyalist ve Masonik Kemalist takımı:

a) İnsanları "maymun azmanı" sayan Darwin Yahudisini,

b) İnsanı "Doyumsuz şehvet ve cinsi münasebet hayvanı" sayan Froid Yahudisini ve

c) İnsanı "ekonomik robot, üretim ve tüketim makinası" gören Marx Yahudisini kendilerine rehber almakta ve insanları: "Konuşan hayvan, kahkaha atan hayvan" görüp, bir türlü "adamlığa" yanaşmamaktadırlar.

Mason Din Alimlerinin Yalanlarına Dikkat

Son dönemlerde Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı İlahiyatçılarımız, İbn Miskeveyh isimli Yahudi asıllı bir Mecusi dönmesinin fikirlerini ön plana çıkararak evrim teorisinin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Türkleri aşağı ırk gören, "atalarımızın hurma olduğu" nu iddia eden İbn Miskeveyh`in fikirlerini, onun "büyük bir âlim olduğu" iddiasıyla uzun uzadıya anlatmakta, Müslüman halkımızın kafasını karıştırmaktadır. İzmirli İsmail Hakkı'nın yerinde bir tespitiyle İbni Miskeveyh, bedenini ve kalbini iktidar sahiplerine bağlamış dünyaperest bir şahsiyettir. İmamları peygamber makamında gören bir Şii'dir ve koyu bir İran milliyetçisi geçinir.

Öncelikle İbn Miskeveyh isimli bu şahıstan alınarak aktarılan "atalarımız hurmaydı" iddiası büyük bir aldatmacadır. Tüm diğer canlılar gibi, bitkiler de milyonlarca yıl boyunca değişmemiş, aynı kalmışlardır. İlk bitki fosilleri Karbonifer dönemine yani günümüzden yaklaşık 350 milyon yıl öncesine aittir. Ve bu döneme ait bitkiler günümüzdekilerle aynıdır. İbn Miskeveyh`in atamız olduğunu iddia ettiği hurma yaprağının ise, kratese dönemine (14665 milyon yıl önce) ait fosili bulunmaktadır. Bitki, yaklaşık 140 milyon yıl boyunca hiçbir değişime uğramamıştır. Zamanla kolları bacakları gelişmemiş, insana dönüşmemiştir. "Atalarımız mikroptu", "atalarımız solucandı", "atalarımız hurmaydı" şeklinde zaman zaman gündeme getirilen bu tip iddialar, bilimsel gelişmelerin ve delillerin artık çok iyi farkında olan insanlarımızı sadece güldürmektedir.

Tek bir tane bile ara fosil olmamasına ve canlıların değişmemiş oldukları tam 100 milyon fosil ile kanıtlanmış bulunmasına rağmen böyle iddiaların çeşitli şekillerde gündeme getirilmesi Darwinistlerin 150 yıldır sürdürdükleri oyunun bir parçasıdır. Ama artık insanlarımız bu oyuna gelmemektedirler.

Evrim fikrinin Darwin`in öncesinden beri var olduğu doğrudur. Ancak Darwinizm, İbn Miskeveyh denen şahsın yaşadığı dönemden çok daha eskilerden, Sümer ve Mısır dönemlerinden kalma bir pagan dinidir. Bu iddiaya şiddetle sahip çıkan ilk kişi İbn Miskeveyh değil, ırkçı ve faşist bir mantığa sahip olan Firavun'dur. Darwinizm fikri Firavun'a ve Sümerlere şeytan tarafından ilka edilmiştir. Aslen Yahudi iken pagan dinine mensup bir Mecusi olan İbn Miskeveyh ise, bu fikri onlardan çalan kişidir. Firavun döneminden kalma bu sapkın inanç, çok eski bir örgüt olan masonluğun etkisi ile yaygınlaştırılmış ve insanlar, alim kılığında kişiler tarafından yönlendirilmişlerdir. Türklük alemine nefret besleyen pek çok ateist ve Siyonist, İslam`ı kabul etmiş gibi gösterilmiş, "ünlü İslam alimi"   yaftasıyla reklam edilmiş ve insanları Allah inancından saptırmak için yoğun Darwinizm propagandasına girişilmiştir. İbn Miskeveyh de masonların idaresindeki bu sapkın zihniyetteki kişilerden birisidir. Türkleri ve zencileri aşağı birer maymun ırkı olarak gören ve necip Türk milletinin asil üstünlüğünü ayaklar altına almaya çalışan bu kişi, milletimize nefretini şu sözlerle ifade etmektedir:

"...Nihayet nefsin onun üzerindeki etkisi güçlenince anlama ve ayırt etme güçleri sayesinde verilen eğitimi de alır. İnsanlık mertebesine oldukça yakın olan bu mertebe behimiyet (hayvan olma durumu) mertebesidir. Kuzey ve güneyde yeryüzünün en uzak meskûn bölgesinde ve onun civarında bulunan Türk ve Zenciler böyledir. Onlar ile anlattığımız hayvanlığın son mertebesi arasında büyük bir fark yoktur. Onlar yararlarına olan pek çok şeyi anlayacak durumda değillerdir. Kendileri hikmet ortaya koyamadıkları gibi komşu milletlerdekini de kabul etmezler. Bu yüzden durumları çok kötü ve yaşama düzeyleri düşüktür. Gıpta edilecek bir şeyleri olmadığı gibi hayvanların kullanıldığı iş alanlarında köle gibi kullanılmaktan başka bir işe de yaramazlar..." (ElFevzü`l Asgar (Küçük Başarı))

Bu sözler, hamiyetperver ve asil Türk milletine yöneltilmiş son derece aşağılık sözlerdir. Bazı ilahiyatçılarımızın övüp, fikirlerine değer verdikleri bu şahıs, necip Türk milletini hayvanlardan farksız görmektedir. 600 yıl boyunca 3 kıtaya hakim olmuş kadirşinas Türk milletini, "hayvanların kullanıldığı iş alanlarında kullanılacak birer köle" olarak nitelendirecek kadar ileri gitmektedir (Necip Türk Milletini tenzih ederiz). Türk milletinin asaleti ve üstünlüğü ortadadır. Milletimize "aşağılık ırk, köle" diyen, zencileri insandan görmeyen bu zihniyet Firavun devrinin pagan inancından esinlenmiştir. Masonların etkisiyle gelişen bu alçak mantık, Darwinizm fikrinin temelini oluşturmuştur. Nitekim aynı mantıktaki Darwin de, soylu Türk Milleti'ne "aşağı ırk" yakıştırması yapmaktan çekinmemiştir. İşte bu safsata ve sataşmalar Darwin'e aittir.

"Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor.

Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdaki aşağı ırkların medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285286)

Yaşar Nuri Öztürk'ün "Darwinizmin öncüsü, büyük İslam bilgini" diye şişirdiği İbni Miskeveyh yahudisi, İslam'a hakkıyla inanan, yaşayan ve yaymaya çalışan TÜRK'leri İranlıların ve Arapların gözünde kötülemek; Darwin Yahudisi ise, Avrupa'dan ve Anadolu'dan Türkleri atmak isteyen batılıları körüklemek için bu iftiraları düzenlemişlerdir.

Darwin'in zencilere bakışı da, Firavun döneminin aynı mantığını sergilemektedir:
"Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da... Kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabası arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupa ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki Zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha da geride olan babun türü maymunlar kalacaktır." (Charles Darwin, The Decsent of Man, 2.baskı, NewYork, A.L.Burt Co., 1874, s.178)

Bazı Mason ulusalcıların ve Yaşar Nuri takımının "alim" diyerek övdükleri ve fikirlerine değer verdikleri kişiler, işte bu kişilerdir. Hal böyleyken bütün bunları görmezden gelmek ve "alimdir, saygı duyulur" mantığıyla hareket etmek son derece tehlikelidir. Her "alim" sıfatına sahip kişiye değil, Kur'an'ın haber ve hükümlerine göre değerlendirmek gerektiğini, işine gelmediği yerde Yaşar Nuri Niye unutuvermektedir?. Şeytanın etkisindeki pek çok kişi, ortaya attıkları fikirlerle tarihe adlarını yazdırmış ama insanlığa hep zulüm getirmişlerdir. Marks, Lenin Stalin, bunların hepsi sözde alimdir. Terörist liderlerin de bir kısmı alim derecesinde bilgiye sahiptirler. Mason profesörler de alimdir. Eğer alimlere saygı duyulacak diye bir kural varsa, bu durumda bu kişilere de saygı duyulması gerekir. Ancak elbette ki bir insana saygı duyulması için onun "alim" sıfatına sahip olması yeterli değildir. Bir insan, ancak insan gibi davranıyorsa, Müslümanca yaşıyor ve Müslümanca konuşuyorsa alimdir. İnsanlara karşı nefret doluysa, insanların bir kısmını maymun olarak görecek kadar aşağılıksa, faşist ve ırkçı görüşler taşıyorsa ve hele ehl-i sünnet itikadını bozmaya çalışıyorsa; böyle bir insana alim değil, "zalim ve hain" sıfatı daha çok yakışır.

Milletimiz, Atatürk'ün kapattığı masonlar tarafından oynanan bu oyuna kanmayacak kadar akıllı ve inançlıdır. Darwinizm safsatasıyla yıllardan beri aldatılmış olduklarını anlamışlardır. İnsanlarımız, yaratılışı ispat eden 100 milyon fosilin varlığından haberdardır. Tek bir tane bile ara fosil olmadığını bilmektedirler. Değil tek bir insanın, insanın hücresindeki tek bir proteinin bile tesadüfen meydana gelemeyeceğinin farkındadır. Canlıların, Rabbimizin "OL" emri ile yoktan yaratıldıklarını bilimsel delillerle, açık kanıtlarla görmüş ve inanmışlardır. Allah'ın varlığını açıkça inkâr eden Darwinizm adındaki bu sapkın pagan dini, toplumumuzda artık kesin olarak dinsizlik sayılmaktadır. Toplumumuza empoze edilmeye çalışılan "Allah canlıları evrim ile yarattı" uydurması, Darwinizm'in 21. Yüzyıldaki yenilgisinin ardından, taraftar bulabilmek için masonların ürettiği yeni bir yalandır. Ku'ran'daki izahlara tam anlamıyla ters düşen, bilimsel delillerle kesin olarak yalanlanmış olan bu iddialara aldanan kalmamıştır. Halkımız meleklerin, cinlerin evrimle yaratılmadığını, yılana dönüşen Hz. Musa'nın asasının evrimle şekil değiştirmediğini bildikleri gibi canlıların da evrimle oluşmadığını bilmektedirler. Artık milletimiz üzerinde oynanmaya çalışılan oyunlar sürekli olarak boşa çıkmaktadır. Soylu ve Müslüman halkımız artık kandırılamayacaktır.

Siyonist vahşetin şahidi ve insaniyet-vicdan şehidi Hıristiyan Rachel Corrie, Yaşar Nuri Öztürk'ten çok daha duyarlı ve tutarlıdır!

Rachel Corie, Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasına engel olmak için tankların karşısına dikilmişti. Gazze'deki Refah mülteci kampında o gün başka bir acı yükselecekti. İsrailli buldozer şoförü çevredekilerin şaşkın bakışları altında çelikten canavarı ona yöneltmiş, önce ileri, sonra geriye üzerinden geçmişti. Arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında Bayan Rachel çoktan ölüp gitmişti.

16 Mart 2003'te, kendisini Filistinli mazlumlar için feda eden Rachel kimdi ve neden vahşilerin karşısına sözle, eylemle değil de 'hayatı'yla çıkmayı tercih etmişti?

Rachel Corrie, 1979 yılında ABD'nin Washington eyaletine bağlı Olympia kentinde dünyaya gelmiş, Evergreen Devlet Koleji'nde eğitiminin bitirdikten sonra yazar ve aktris olmak istemişti. Son yıllarında arkadaşlığını paylaşan Peter Bohmer, onu her türlü baskıya ve haksızlığa karşı isyan eden bir insan olarak tarif etmekteydi. Oldukça mütevazı ve sorumluluk duygusuyla yüklü bir hayat yaşayan Rachel, Olympia Adalet ve Barış hareketi'nin de aktif bir üyesiydi. Sadece bir aksiyon insanı değildi.

Unutulmayan Rachel mi, vicdan mı?

İsrail işgaline ve siyonizmin vahşi mezalimine karşı olan onurlu Rachel her ferdin yapabileceği en düşük katkının 'içten içe hissetmek' ve zulme karşı direnmek olduğunu düşündüğü bir işgal karşıtı kampanyaya katılmak kararındaydı. Evergreen'de Arapça çalışmıştı. ABD'nin Irak operasyonu başladığında İsrail'in özellikle Gazze Şeridi'nde büyük katliamlara kalkışabileceğinden endişe ediyordu ve bunu durdurmanın tek yolunun bölgeye uluslararası gözlemciler yollamak olduğu kanısındaydı. 20 Ocak'ta Olympia'dan ayrılarak önce Batı Şeria'ya, daha sonra da Gazze şeridi'ne geçen Rachel bahar döneminde eğitimine devam etmek üzere ülkesine geri dönmeyi planlıyordu.

Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisiydi. Oysa Rachel'in öldürüldüğü Refah kampı daha o günlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmişti. Rachel, Amerika'daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız katliamlarına karşı kalkan olmak üzere Filistin'e gelmiş olmasa, rahat yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, 'amerikan tarzı hayat'tın zevkine erecekti. Ama o bunu yapmak yerine, kalkıp refah kampının çalıştığı sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından hunharca avlandığı dehşetine gelmeyi tercih etmişti.

Rachel, 7 Şubat 2003 tarihli mektubuna "Merhaba arkadaşlarım, ailem ve diğerleri" diye başlıyordu. İlerleyen satırlarda Rachel'in bu diğerlerinden kastının 'bütün insanlık' olduğu anlaşılıyor. 27 Şubat tarihli mektubunda annesine "benim kelimelere çok önem verdiğimi biliyorsun" derken de mektuplarında hiçbir kelimeyi israf etmediğinin mesajını veriyordu.

"Biz başka çocuklar için endişe duyan çocuklarız" diyordu Rachel Corrie mektubunda, Filistin mülteci kampında tanıklık ettiği korkunç olayları yazıyordu. Oradaki zavallılara reva görülen insanlık dışı muameleleri, seraların ve portakal bahçelerinin sırf intikam olsun diye yerle bir edilişini, akla hayale gelmeyecek acımasızlıkları anlattıktan sonra şöyle diyordu:

"Evet, yine dans etmek istiyorum, iş arkadaşlarıma karikatürler çizeyim ve şakalaşayım istiyorum, ama ben her şeyden önce İsrail katliamının durmasını istiyorum.

"Evet, bu zulüm durmalı. Hepimizin her şeyi bırakıp hayatlarımızı bunu durdurmaya adamamızın insani bir görev olduğu kanaatindeyim. Dünyaya geldiğimde istediğim şey bu değildi asla. Capital Gölü'ne bakıp 'işte büyük dünya bu ve ben onun bir parçası olacağım' dediğimde bunu kastetmemiştim. Ben içinde hiçbir çaba göstermeksizin müreffeh bir hayat yaşayıp İsrail'in uyguladığı vahşi bir soykırımın parçası olduğumun farkına bile varmadan çıkıp gideceğim bir hayata gelmedim..."

Başkaları Filistin'de yaşananlara nasıl bakarsa baksın Rachel yaşadıklarından ötürü mutluydu fakat yine kendi sonunu da tahmin eden bir mektubunu ise şöyle bitiriyordu:

"Filistin'den geri döndüğümde muhtemelen uykumda kâbuslar göreceğimi, burada kalmadığım için suçluluk hissiyle kıvranacağımı biliyorum. Bunları daha fazla çalışmaya yönlendirebilirim. Buraya gelmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri. Şu yargıya varmakta hiç tereddüt etmeyin: dolaylı olarak desteklediğim ve hükümetimin (ABD'nin) büyük oranda sorumlusu olduğu bir soykırımın göbeğindeyim."

Ve annesine yazdığı mektubu şöyle tamamlıyordu Rachel: "En ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmekte olduğumu yazmalıyım ki, bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan insanlık onuru..."

Ve derken Amerika ve Avrupa destekli İsrail buldozerleri bir cinayet daha işliyor, Siyonist İsrail katliamlarına karşı olmadan insanlık onurunun kazanılamayacağını anlayan genç ve güzel Hıristiyan Bayan Rachelin narin bedenini parçalıyordu.

Türkiye'nin çığırtkan barışseverleri de, insan hakları sömürücüleri sözde Müslüman cemiyetçileri ve Yaşar Nuri Öztürk gibi Darwincileri de bu olayı duymuyordu, duyanlar da üzerinde durmuyordu. Onların kulakları Washington'un federal çetesinde, gözleri Irak'a getirilen demokrasi çirkefinde, elleriyse çok getirili tahvillerle uğraşıyordu. Hatta Yaşar Nuri Öztürk bir kalemde 400 bin dolarcık parayı, üvey oğluna ve kim bilir neyin karşılığında borç rüşveti verecek kadar banker bir hayat yaşıyordu. Buna da nikâhsız aşk yaşadıklarını kendi hanımı iddia eden, Bayan Müftüoğlu, Haber Türk  TV'de açıklıyordu. Sözde "civil" toplum örgütlerinden ve "the civil" ağın kadın örgütlerinden söz etmeye ise hiç gerek yoktu! Onlar zaten dolarlı ve Aurolu projelerin peşinde koşuyordu!?

Zaman Gazetesinden A. Turan ALKAN'da tam bir münafık tavrı sergileyerek, Darwinizme ilmi bir kılıf geçirmeye çalışıyordu.

"Şahsi kanaatim itibariyle ben, Evrim davasında taraf tutmanın Müslümanları ilgilendirmediğini düşünenlerdenim ve bu kanaatimi Aksiyon Dergisi'nin 689. sayısında "Sünnetullah'ta Din-Bilim Çatışması olmaz, çünkü..." başlıklı yazıyla kendimce izah etmiştim; Darwin'in varsayımları, Kilise'nin dogmalarıyla tezat halindedir ve bu tartışma aslen Hıristiyan ilahiyatını ilgilendiriyor; buna mukabil Müslümanlar için "nass" kıymetindeki hüküm, "Allah'ın her şeye kaadir olduğu" genel çerçevesinden başlar ve bu çerçeve, Hazreti Âdem'in şahsında temsil olunan "vahye muhatap olacak derecede mütekâmil insanın", daha önceleri bazı hal değişikliklerine uğramış olduğuna kadar uzanır. Kur'an'da insanın yaratılışını tasvir eden muhtelif âyetlerde bu "hâlden hâle geçiş" durumu izah edilmiştir. Dolayısıyla benim için Evrim teorisi, Allah'ın "Sünnetullah"ını anlama çabalarının bir parçasıdır ve bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Hayır, bizim Evrimciler veya Evangelizm'in tutunduğu Yaratılışçılar arasında taraf olmaya ihtiyacımız yok. İnançlarımızı bilim verileri ile doğrulama ihtiyacı içinde kıvranan bir makule değiliz ki bunlardan birine taraftar olalım? İnancın özü, "İşittik ve itaat ettik!" cümlesidir. İnanç odur ki, bilimin nesnesi olmaktan vareste ve münezzehtir. Hatta ve hatta araştırarak bilmek ve fikretmek fiillerine büyük değer veren Kur'an'a inananlar için Darwin bile, gayretine ve bulgularına saygı gösterilmesi gereken bir bilim adamıdır.15[2] Sözleriyle Dincilerle Darwincileri birlikte idare ediyordu.

Aynı sayfada yazan M. Nedim HAZAR ise:

"Darwin ile inanç arasındaki sıkıntı insanın maymundan gelip gelmeme hadisesi değildir zannımca. Bir okurumun dediği gibi, 'Rabb'im isterse eşekten bile insan yapar!' O kadar...

Dediğim gibi mesele insanın kökeni konusunda bilimsel tartışmaya girmek, felsefî münakaşalara girmek değildir, Türk elitinin bir kısmının Darwin üzerinden ideolojik baskı oluşturmaya kalkmalarıdır. Darwinizm nihayetinde bir bilimsel meseledir, ideolojik değil."16[3] Diyerek, Darwinizm safsatasına "bilimsel"lik kılıfı geçirmekten utanmıyordu.

Fethullahçı Zaman yazarları bu sözleriyle gerçekleri saptırıp Siyonistlere selam gönderirken Ali ÜNAL bunları yalanlayan şu gerçekleri dile getiriyordu:

"Bizzat Darwin, kendi hipotezinin önündeki üç büyük engele parmak basmıştır ve bu engellerin hiçbiri aşılmış değildir: "Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... (Paleontoloji, bunları ortaya koyamamıştır. Tam aksine, meselâ en az bir milyar yıldır değişmeden kaldığı ispatlanan mavi deniz yosunları, süngerler, yumuşakçalar, 1938'de Güney Afrika sahili açıklarında fosili bulunduğu zaman ara tür diye ileri sürülüp, güya böyle olduğunu ispatlama adına uydurma şekilleri yapılan, ama daha sonra dünyanın çeşitli yerlerinde canlısı, dolayısıyla yaşadığı keşfedilen coelacanth da hep değişmeden gelen organizmalardır.) İkinci engel, 'içgüdüler'dir. İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onlar, okura teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir. İçgüdülerin tevarüsü, mümkün değildir. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz. Çok daha ciddî (üçüncü bir) problem daha vardır ki, bu da, hayvanlar âleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında (Kambriyen patlamasıyla) birden ortaya çıkmasıdır."

Evrimciler, bileşiklerin organize biçimde aynı anda bir araya gelerek, hücre dediğimiz muazzam kompleksi, hatta daha öte canlı organizmaları üretebildikleri iddiasındadırlar. Böyle bir iddianın, M. Bucaille'e göre, yüksek ısıda aynı anda demir cevheri ve kömürden oluşan çelik parçacıklarının bir dizi mutlu rastlantılar yoluyla Eyfel Kulesi'ni yapabileceklerini ileri sürmekten farkı yoktur. Kaldı ki, bir hücrenin yapısı, Eyfel Kulesi'nden çok daha karmaşıktır. Evrimciler, iddialarına güya delil olarak, buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak amino asitler gibi karmaşık kimyevî bileşikler elde edilebileceğini iddia eden S. Miller'in deneyini ileri sürerler. Bilim adamlarının "ilkel atmosfer"in Miller'in ileri sürdüğünden farklı olduğunu düşünmesi bir yana, evrim bütün olup bitenleri tesadüfe bağlarken, Miller, sonuca delil arayışı içinde şuurlu, bilgi ve irade sahibi biri ve iradî olarak sebep üretmeye çalışmaktadır. Bu ise, düpedüz hokkabazlıktır.

Evrimciliğin de, materyalist bilimciliğin de müthiş bir çelişkisine daha temas etmek gerekiyor. (1) İddiaya göre, varlıkta terakki (sürekli gelişme)  esastır. (2) Terakkiyi ve evrimi tetikleyen, değişen şartlar ve bunlara uyum (adaptasyon) mecburiyeti olmaktadır. (3) Uyumla hayatta kalan başarılı fertler, karakterlerini nesillerine aktarır. (4) Düşünce, hayal, tasavvur, vb. beyindeki birtakım biyo-kimyevî faaliyetlerden ibaret olgulardır. (Yani bir yaratıcı ve maneviyat dünyası bulunmamaktadır. M.Ç.) Bu iddialardan çıkacak en tabii sonuç, her yeni merhaledeki varlıkların önceki merhaledekilerden ileri bir beyne sahip olması gerektiğidir. Oysa karınca, arı, ipek böceği gibi, her bir kabiliyet yönünden insandan ileri bir hayvan türü muhakkak vardır. Burada, her varlık bu ileri kapasitesiyle zaten hayatta kalıyor itirazı yapılabilir. Bu ise, varlıkta gaye ve vazifenin organizma ve var oluştan önce geldiğini gösterir ki, evrimi de, materyalizmi de yıkar. K. R. Popper, evrimle ilgili şu hükmü verir: "Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı olduğu sonucuna varmış bulunuyorum.""17[4]

Ehli Sünnet esasları İslam inancının sigortasıdır:

Dr. Ebubekir Sifil'in yerinde itiraz ve ikazlarıyla:

"Ehl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran hususiyetlerin neler olduğunu bilmenin en kestirme yolu, Sahabe'ye bakmaktır. Sahabe neye ve nasıl inanmış ve neyi nasıl yapmışsa, o hususlarda onlar gibi davranmak Ehl-i Sünnet'in ayırt edici vasfıdır.

Mu'tezile'nin bir kısmı ve Haricîler dışında hiçbir fırka; bir kurum olarak Sünnet'i toptan inkâra kalkışmamıştır. Ancak bu durumun onları "Sünnet Ehli" yapmaya yetmediği de açıktır.

Günümüzde de bir kısım çevreler Sünnet'i bir kurum olarak toptan reddetmedikleri iddiasındadır. Ancak, "Fakat..." diye başlayıp arkasından getirdikleri kayıt ve şartlarla Ehl-i Sünnet'ten farklı düşündüklerini ortaya koymaktadır. Gerek Sünnet olmadan İslam'ın gerçek anlamda yaşanamayacağı gerçeğinin kendisini dayatmasından, gerekse "suret-i haktan görünme" kaygısından kaynaklanan bu ikiyüzlü tavır, Sünnet'e mesafeli duranlar için aynı zamanda bir "samimiyet" problemini de gündeme taşımaktadır.

Meselenin mihverini, "hadislerle sabit hususların itikad umdesi olarak telakki ve imanın konusu edilip edilmediği" sorusu oluşturmaktadır. Bunların başında kıyamet alametleri (Deccal'ın zuhuru, Hz. İsa'nın nüzulü, güneşin batıdan doğması...) ile ahiret ahvaline ilişkin hususlar (kabir azabı, sırat, mizan, şefaat, Allah Teala'nın mü'minler tarafından görülmesi...) gelmektedir. Bütün bu hususlardaki rivayetlerin haber-i vahid kategorisinden daha yukarıda yer aldığına ve bu sebeple itikad kitaplarına girdiğine dikkat buyrulmalıdır.

Herhangi bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını öğrenmek isteyenler, bu hususlardaki yaklaşımına bakmalıdır. Bütün bu hususlara inandığını tereddütsüz bir şekilde söyleyen Ehl-i Sünnet, "Bunlar hadislerle sabittir, ilgili hadislerse kesinlik ifade etmez..." gibi vesvese ve şüphe aşılayıcı tavırları sergileyenlerse ehl-i bid'attır!

Bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını tesbit etmenin bir diğer yolu da Sahabe hakkındaki tavrına/görüşüne bakmaktır. Şu veya bu bahaneyle Sahabe hakkında olumsuz şeyler aktaran, Sahabe arasında cereyan etmiş hadiseler konusunda ölçüsüz tavır takınan ve bir kısım sahabîlerin güvenilmez olduklarını iddiaya kalkışan kimsenin Ehl-i Sünnet'le ilişkisi samimiyetten uzaktı. Sahabe'nin udul (adil ve güvenilir) kabul edilmesi Ehl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran en önemli hususlar arasında yer alır. Bu gerçeğe ister "ilmî/akademik araştırma" görüntüsü altında, isterse mezhebî yaklaşımlarla mesafeli duranların konumu kolaylıkla anlaşılacaktır.

Hadisler ve Sahabe konusundaki tavır, bir bütün olarak "Din" telakkisine de doğrudan yansıyacağından, başta Kur'an'ın anlaşılması olmak üzere; İslam'ın kaynak, kavram ve kurumlarıyla ilgili olarak bütünüyle farklı, Ehl-i Sünnet dışı bir tavır söz konusu olmaktadır.

Burada meselenin bir başka boyutu daha vardır: Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen bir kısım çevrelerin küresel emperyalizm, ekonomik ve kültürel işgal, sömürü ve Siyonizm... Gibi Ümmet-i Muhammed'in maruz bulunduğu tehdit ve tehlikeler; sanki onların meselesi değilmiş gibi bir tavır takınmasını da Ehl-i Sünnet hassasiyetiyle bağdaştırmak imkansızdır. Günümüzde "Ehl-i Sünnet" kavramının ve duruşunun özellikle genç kuşaklar nezdinde örselenmesi, yıpratılması ve içinin boşaltılması da bu çevrelerin sebebiyet verdiği arızalardan bazılarıdır.

Ehl-i Sünnet olmanın üzerimize hem itikad, hem de amel, eylem, zihniyet ve tutum/duruş olarak yüklediği mükellefiyetler, bir bütün olarak anlaşılmak ve hayata aktarılmak durumundadır. Aksi durumda, mutlaka sakat ve sakıncalı yapılar ortaya çıkacaktır."



Şiir

"Ne alimler vardı, hıyaneti kat be kat

Ne alimler vardı, zalimlerden aşağı!..

Nefse esir olmuş, şeytanlara avukat

Kâmil olmayan alim, Yahudinin uşağı!.."









[1] Yeni.haber1.com(12.03.2009)

[2] A.Turan Alkan / Zaman / 16 Mart 2009

[3] M.Nedim Hazar / Zaman / 16 Mart 2009

[4] Zaman / 16 Mart 2009

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Yaklaşık 14 sene kadar önce, ılımlı İslam'ın ve demokratik...
Devami
  İslam inancının en önemli temeli; Ahiret ve Din gününe iman...
Devami
    ERBAKAN’LA ERDOĞAN ÇOK FARKLI VE AYKIRI KUTUPLARDAYDI!          Erbakan Hoca’nın Tayyip Bey ile...
Devami
  İSLAM FIKHINDA (HUKUKUNDA) “KAİDE-İ KÜLLİYE” (GENEL KURAL) SAYILAN ESASLAR:           Bizim inancımıza...
Devami
Zaman'da yazan Mustafa Armağan önemli bir noktaya dikkat çekiyor, ama...
Devami
  Adil Bir Düzene Karşı Çıkanlara; “MÂÛN” SURESİ’NİN UYARILARI          107- MÂÛN SURESİ (7...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2197

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR