Reklam
Reklam
Reklam

YARGI REFORMU MU, KAYGI DEPOSU MU?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Açılım projelerinin de, Anayasa değişiklik paketlerinin de; AKP’nin kendi kanaat ve kararlarıyla ve ülke çıkarları doğrultusunda alındığını düşünmek ya saflıktır veya gerçekleri saptırmaktır. Hak’tan ayrılıp değişen ve dejenere edilen kimselerden, bozuk düzeni düzelteceklerini beklemek, akla aykırıdır.

 

AKP bütün bu girişimlerde sadece taşeronluk ve figüranlık yapmakta, iktidara taşınmanın ve orada tutunmanın diyeti olarak AB ve ABD’nin talimatlarını uygulamakta ve çok önceden hazırlanmış sinsi programların, körü körüne propagandasını yapmaktadır. Hem muhalefet partileri, hem yüksek yargı bürokrasisi, hem de sözde laik ve Kemalist sivil örgüt temsilcileri ise, yine aynı merkezlerce kiralanmış ve AKP’nin işini kolaylaştırmak ve ona mazeret kazandırmak üzere kurgulanmış senaryo artistleri konumundadır.

Kulis Ankara’dan Mübarek ikili Mustafa’larca esrarengiz bir ziyarete dikkat çekiliyordu:

Bu paketin piyasaya sürülme aşamasında, Gizli Dünya Devletinin CIA Stratejisti Siyonist Yahudi Abramowitz sessizce Türkiye’ye taşınmıştı. Öyle ki kimsenin ruhu bile duymamıştı. Ankara'ya 17 Mart Çarşamba akşamı inmiş, doğrudan oteline gitmişti. Çünkü ertesi gün yoğun bir görüşme trafiği O'nu bekliyordu.

Randevu defterinde çok önemli isimler vardı:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül... Başbakan Tayyip Erdoğan... Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu... Abramowitz ilk gününü iktidar ve iktidara yakın isimlere ayırmıştı…

İkinci günü ise muhalefetle buluşmuşlardı. Randevu defteri yine kalabalıktı:

Saat 15:00 MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşme... 16:00 CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile görüşme...  Saat 17:00 BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile görüşme... Saat 18:00 Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile görüşme yapılmıştı… En son İstanbul'da, Amerikan Şirketleri Derneğinin toplantısına katılmış ve Türkiye'de tam 5 gün kalmıştı. 22 Mart Pazartesi akşamı geldiği gibi, yine sessizce Amerika'ya geri gitmişti.

Evet, bu esrarengiz ziyaretçi Morton İsaac Abramowitz idi…

Abramowitz; ABD Haberalma Dairesi'ndeyken, 1989 yılında büyükelçi olarak Türkiye'ye gönderildi. 1991 yılında emekli edildi. Ama Türkiye'ye olan ilgisini hiç bırakmadı. 1997-1998 yıllarında: İnternational Crisis Group (Uluslararası Kriz Grubu) Başkanlığına getirildi. Halen Amerika'nın en etkin kuruluşu CFR'nin kıdemli üyesiydi! İşte bu Siyonist:  "Kravatlı ve küreselci kanaatli Tayyip Erdoğan'ı, Erbakan'a tercih ederiz" dediğinde tarih1994'ü göstermekteydi. Peki, bu esrarengiz ziyaretin hedefi neydi? Hem iktidar, hem muhalefet, hem de Genelkurmay ile ne görüşmüşlerdi? Bu ilginç ziyaret neden bu kadar gizliydi? En önemlisi kozmik odalara kadar girebilen medyamız, nasıl oldu da Abramowitz'i hiç görmemiş; kör, sağır ve lal kesilmişti?

Yoksa, yaklaşan İran saldırısı ve Anayasa değişiklik taslaklarıyla ilgili talimatlar mı getirmişti?! Çünkü “demokrasi ve hukuk düzeni” Yahudi Lobilerinin talimatlarını “kitabına uydurma” bahanesiydi!..

Dert büyük paket küçük kalıyordu

HSYK ile başlayan yargı krizi süreciyle birlikte Anayasa değişikliğine gitme kararı alan Hükümet, nihayet taslak üzerindeki çalışmalarını tamamlayarak, muhalefete ve kamuoyuna ayrıntılarını açıklıyor ve sonunda Meclise taşınıyordu.

Sınırlı sayıda değişiklik içeren pakette, 12 Eylül Anayasası'nda 3'ü geçici olmak üzere toplam 26 maddede değişiklik hedefleniyor. Taslakta Anayasa'nın 10, 20, 23, 41, 53, 69, 74, 84, 94, 125, 128, 129, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 156 ve 159. maddelerinde değişiklik öngörülüyordu. Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını da düzenleyen teklif taslağında, Anayasa'ya 3 geçici madde de eklenmesi yer alıyordu. Teklif taslağının yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi ve halkoylamasına sunulması halinde ise tümüyle oylanması benimseniyordu.

HSYK sil baştan

Son dönemde hükümet ile yargı krizine neden olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun da yapısı tümüyle değiştiriliyordu. HSYK'nın üye sayısı 21 asil ve 10 yedek üyeye çıkarılıyordu. HSYK da, Anayasa Mahkemesi gibi 3 daireden oluşacaktı. Kurulun Başkanı Adalet Bakanı,  Adalet Bakanlığı Müsteşarı ise Kurulun tabii üyesi olacaktı. Kurula, bundan sonra Yargıtay'ın 3 ve Danıştay'ın 1 asil üye atamasının yanı sıra Cumhurbaşkanının 4 üye, Anayasa Mahkemesi'nin 1 üye, Adli yargının 7 üye, İdari yargının 3 üye seçme hakkı getiriliyordu. Üyeler, dört yıllığına seçilecek. Değişiklikle, HSYK'nın meslekten çıkarma cezaları için yargı yolu da açılıyor, ayrıca Kurula bağlı bir Genel Sekreterlik de kuruluyordu.

YAŞ kararlarına yargı yolu açılıyor, bu maddeyle ordu disiplini dejenere edilmeye çalışılıyordu.

YAŞ kararları, yargı denetimine alınıyordu. Anayasa'nın 125'inci maddesinin ikinci fıkrasına "Ancak, Yüksek Askeri Şûra'nın Silahlı Kuvvetlerden her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır." cümlesi eklenerek, bundan sonra YAŞ'ta irtica vb. nedenlerle ilişkisi kesilen askeri personelin yeniden görevine dönme imkânı sağlanıyordu. Değişiklikle, askere sivil yargı yolu açılıyordu. Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde bakılacaktı. Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamayacaktı.

Parti kapatmaya Meclis izni getiriliyordu

69. maddede yapılan değişiklikle siyasi partilerin kapatılmasına Meclis izni getiriliyordu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bir siyasi parti hakkında kapatma davası açmak için Meclis'e başvurmak zorunda olacaktı.  Bu talep, Meclis'te grubu bulunan her bir siyasî partinin 5'er üye ile temsil edildiği ve Meclis Başkanı'nın başkanlığında oluşturulacak Komisyon tarafından tartışılacaktı. Komisyon, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla karar alacaktı. Eğer komisyon onaylarsa, kapatma davası açılacaktı. Komisyon kararı yargı denetimi dışında bırakılacaktı. Ayrıca reddedilen izin başvurusunda ileri sürülen sebepler, hiçbir şekilde yeni bir başvuruya konu olamayacaktı. Yine Anayasa'daki 'temelli' kapatma ibaresi de maddeden tamamen çıkarılmaktaydı. Kapatma kararıyla birlikte verilen siyasetten men cezası ise 5 yıldan 3 yıla kaydırılmaktaydı. “Eylemleriyle partisinin kapatılmasına neden olan milletvekillerinin milletvekilliği düşer” hükmü Anayasa'dan çıkarılacaktı. Böylece siyasi yasaklı vekillerin, milletvekilliği kalacaktı. Partilerin, mali denetimi ise Anayasa Mahkemesi'nden alınıp Sayıştay'a bırakılmaktaydı.

Bu maddenin AKP ve BDP’yi kapanma riskinden kurtarmayı ve hıyanete meşruiyet kazandırmayı amaçladığı sırıtıyordu.

Bu girişimleri kimse, "HSYK nasıl yapılanmaktadır?", "Adalet Bakanı'nın yetkisi nereye kadardır?" gibi sorular çerçevesinde anlamaya uğraşmasın. Bırakın kurumların bağımsızlığını, hukukun kendisi bile bir noktadan sonra bağımsız bir zemin sanılmasın.

Asgari müştereklerini yitirmiş bir toplumda, hiçbir kurum nasıl düzenlenirse düzenlensin bağımsız çalışamaz, "hukukun gereği" falan yapılamaz. Boşu boşuna kimse kendini ve/veya kamuoyunu kandırmaya çalışmasın.

Anayasa Mahkemesi değişiyor

Paketteki en önemli değişikliklerden birisi Anayasa Mahkemesi'nin yapısının değiştirilmesi oluyordu. Yüksek Mahkeme'nin üye sayısı 19'a çıkıyor, üyeler 12 yıl için seçilecek deniyordu. TBMM'nin Yüksek Mahkeme'ye temsilci seçme hakkı getiriliyordu. Mahkeme, üç daire ve Genel Kurul halinde çalışacaktı. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının başkanlığında en az on dört üye ile toplanacaktı. Siyasî partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara Genel Kurul bakacaktı. Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için üye tamsayısının üçte iki oy çokluğu aranacaktı.

Yüce Divan Kararları nasıl alınıyor?

Anayasanın 48'inci maddesindeki değişiklikle, Yüce Divan kararlarına yeniden inceleme için başvuru yapılabilmesine olanak tanınıyordu. Ancak, Genel Kurul'un yeniden inceleme sonucunda verdiği kararlar kesin oluyordu. Anayasa Mahkemesi'ne, bireysel başvuru hakkı da getiriliyordu. Herkes, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurabiliyordu.

12 Eylül'e yargı yolu ne anlama geliyordu?

12 Eylül'e yargı yolunun açılmasını sağlayan değişiklik de pakette yer alıyordu. Paketin 21. maddesinde 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının geçici 15'inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır' denilerek, 12 Eylül darbecilerini koruyan düzenlemeyi kaldırıyordu. Böylece Kenan Evren ile birlikte diğer ihtilalci generaller, darbe yapma suçundan yargılanabilecek oluyordu.

AKP’nin 12 Eylül Donkişotluğu!

AKP'nin Meclis'teki siyasi parti gruplarına göndereceği anayasa değişikliği paketinde 'sürpriz' bir madde olarak 12 Eylül rejimine 'dokunulmazlık' kazandıran geçici 15. madde de yer alıyordu. Bu madde kalkarsa 1980 darbesini yapan Evren ve Konsey üyelerinden hesap sorulabilmek imkânı sağlanıyordu.  Hukukçular, 12 Eylül 1980'ün üzerinden otuz yıl geçtikten sonra 'zamanaşımı' nedeniyle darbecilerin yargılanamayacağını öne sürüyor olsalar da, geçici 15. maddenin Anayasa'dan çıkarılması aylardır ülke gündeminden düşmeyen Kafes, Balyoz gibi planlar nedeniyle 'sembolik' bir hesaplaşmanın ötesinde amaçlar taşıyordu.

Şimdi seçime bir yıl kala AKP son bir atak yapıyordu. Geçici 15'i de içine koyarak 15 maddelik bir anayasa paketini Meclis'e sunmaya hazırlanıyordu. Muhalefet destek vermediği için 330-367 aralığında geçecek maddelerle ilgili referanduma gidilecekti. 12 Eylül hesaplaşması paketin lokomotifi olacağa benziyordu.

AKP, siyasi iktidarını ve şahsi ihtiraslarını denetleyebilecek bir yargı yapısından kurtulmak amacındadır. Daha doğrusu AKP’yi taşeron olarak kullanan malum güçler, AKP’nin icraatlarını: “hesaba çekilir ve cezası kesilir” olmaktan çıkarma sevdasındadır.

Yabancı medyanın bu değişiklik paketine tam destek vermeleri de, bu kanaatimize kuvvet katmaktadır. Bu değişiklik paketini Anayasa Mahkemesi içerik değil, sadece usul ve şekil yönünden denetleyebilir. Ancak bazı bölümlerin “Değiştirilemez” nitelikteki maddelerden “hukuk devleti”ne ve “laiklik ilkesi”ne aykırı bularak iptal ederse, bu sefer de AKP yine mağdurları oynayıp oy devşirmeye kalkışacaktır.

Bu süreçte yaşanan diğer bir talihsizlik ise, 1961 anayasasıyla kurumlaştırılan ve aslında Atatürk Cumhuriyeti askıya alınarak oluşturulan “Yargıçlar Diktatoryası” veya “Gizli Masonluk Saltanatı” hesabına, bu değişiklik paketine karşı çıkılmasıdır. Yani AKP’nin tahribatına ve kendi iktidarını tahkimatına karşı, gerçekten hukuki, ahlaki, vicdani ve milli bir tavır ortaya konulmamasıdır. Sürekli “Laiklik, Kemalizm” gibi istismar edile edile artık cılkı çıkmış kavramlar üzerinden muhalefet yapılması ve milletten kopuk kavgaların yaşanması, sonuçta AKP’ye yaramaktadır.

AKP taslağında, Adalet Bakanının HSYK’ya başkanlık etmekten dolaylı şekilde vazgeçiliyor olması, o kurumun yeni ve tam yetkili bir Adalet Bakanlığına dönüştürülmesi anlamındadır. Bu taslak bir reform olmaktan çok uzaktır. Sadece mevcut HSYK’yı tasfiye amaçlıdır. Ancak yerine konulacak yeni oluşum daha çetin sorunları içinde barındırmaktadır. Özel bütçesi Adalet Bakanlığının dışarıya itilmesi ileride çok büyü sıkıntılar doğuracaktır. Üstelik işi bilenler AKP iktidarının, bu bir nevi “yetki devrini” anlamakta da zorlanmaktadır. Görünen o ki, Türk yargısı tamamen AB’nin dolaylı güdümüne sokulmaya hazırlanmaktadır.

Belçika Danıştay’ı bile Flaman bölgesindeki devlet okullarında uygulanan başörtüsü yasağını, anayasanın ruhuna ve temel insan haklarına aykırı bulup kaldırırken, bizde başörtülü öğrencilere ve İmam Hatiplilere frengili muamelesi yapan Danıştay ve Yargıtay’ın, Laiklik kılıflı bu İslam gıcıklığı aslında AB’ye ve AKP’ye haklılık kazandıran bir danışıklı dövüş figüranlığıdır.

Temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının açıkça ihlali olan başörtüsü ve katsayı zulümlerini giderecek tek bir madde içermeyen bu anayasa değişiklik paketi sadece “HSYK’nın yapısını bozmak, YAŞ kararlarına yargı yolunu açmak ve askerleri sivil mahkemelere taşımak “Ombudsmanlık” (Devlet Denetleme) kurumu oluşturmak gibi AB dayatmalarıdır.

Ombudsmanlık (Kamu Denetçiliği) kavramı Türkiye’nin bütün kurumlarını Batı yanlısı kişiler eliyle kontrol altına alınmasıdır.

Bu arada “B-2” diye tanıtılan güya “Orman Vasfını Kaybetmiş” arazilerin halka satılmasına imkan sağlayan bir maddenin de anayasa değişiklik paketine sokulacak olması, AKP’nin asıl niyetini ve sinsi mahiyetini ortaya koymaktaydı; ve “bulanık suda balık avlamayı seven” AKP’liler bu fırsatı değerlendirip kendi yandaşlarına rant alanları açma çabasındaydı.

“Cüppeli siyaset ve yargıçlar yönetimi” AKP’ye mazeret kazandırıyordu!

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ve Danıştay Başkanı Mustafa Birden’in aceleyle yaptıkları açıklamalar, kamuoyunu düşünmeye yönlendirmişti.

Sayın Gerçeker, her zamanki gibi gülümser yüzle, “Yargıtay birinci Başkanlar Kurulu’nun oybirliği ile”, “HSYK kararının hukuka uygun olduğuna” karar verdiğini söylemişlerdi. (Radikal 18 Şubat, s.10)

Bu açıklamanın yapılmasını izleyen saatlerde Mustafa Birden’in yazılı açıklaması ekranlardaydı: ”Danıştay’ın, HSYK’nın birikimli ve deneyimli yargıçlarına güveni tamdır.”

Ertesi gün, bu iki üst yargı kurumu üyelerinden oluşan heyetlerin HSYK’ya ‘destek ziyareti’ görüntülerini izledik.

Böylece, Yargıtay ve Danıştay karar organları, HSYK’nın Erzurum özel görevli savcılarını görevden alma kararlarıyla ilgili ‘yerlerini’ ve ‘düşüncelerini’ açıklamış oldular!

İki üst yargı kurulunun tutumları ve açıklamaları şöyle çözümlenebilir:

Yargıtay ve Sayıştay’ın, HSYK’nın bu kararı karşısında durumlarını görüşüp karar vermeleri gerekli ve uygundur; HSYK’nın kararı usul ve esas bakımından doğrudur; belirlenen bu ‘yer’ ve ‘düşünce’ kamuoyuna açıklanmalıdır.

Bu üç netameli konuyu irdelemek istiyorum:

Birincisi bu iki kurumun HSYK’nın bir kararı üzerine karar vermesidir. Herhalde her karar ele alınıyor değildir; olsa olsa bazı kararlar seçilip, hukuka uygunlukları inceleniyordur. HSYK’nın son kararı da, incelenmeye ve karar verilmeye değer bulunanlardandır. Eğer karar verebileceklerse, HSYK bu iki kurumun denetime girer! Bu durumda Yargıtay ve Danıştay ilişkisinin düzenlenmesi gerekmez mi? Biri ele alır diğeri umursamazsa ne olacak?

Ben şimdiye kadar HSYK’nın bir kararının Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu’nun gündemine alındığını duymamıştım! Duyan, bilen var mı acaba?

İkincisi, HSYK’nın kararının doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında Yargıtay ve Danıştay’ın karar vermesidir. “Doğru” diyebilen, ‘yanlış’ da diyebilecektir! Yargıtay’ın  ‘yanlış’ dediği HSYK kararı ne olacak; yürürlüğe girecek uygulanacak mı, uygulanmayacak mı?

Üçüncü husus, HSYK’nın bir kararı hakkında, Yargıtay ve Danıştay’ın yerlerini ve görüşlerini belirledikleri kararlarını kamuoyuna ilan etme gereğini duymuş olmalarıdır. Demek ki bu iki kurum kamuoyuna bir şeyler söylemek istemektedirler; asıl amaçları, başkalarının yararına, kamuoyunu etkilemektir.

Acaba yeni siyasal kurumlar mı oluşmaktadır? Şaka bir yana, Yargıtay ve Danıştay’ın HSYK’nın kararları hakkında yerlerini ve düşüncelerini belirleme ve belirtme görevleri ve hakları yoktur. İkisi de HSYK ile görev, yetki, denetleme ilişkisi içinde değildirler.

Yapılanlar yargıyla değil, kamuoyuyla ilgilidir; açıkça amaç siyasettir! Cüppe ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır, ayırmalıyız! Son olaylar, yargı organlarının görev ve ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi zorunluluğunu kanıtlamıştır” diyen Tahran Erdem haklıydı. Ama milli, adil, haysiyetli, hukuki ve ahlaki bir anayasa nasıl olmalıdır? Sorusunu yanıtsız bırakması ise şaşırtıcıydı.

“Erklerarası Yüksek Hakem Kurulu” önerisinin dikkate alınması gerekiyordu

Bilindiği gibi yargı, yasama ve yürütme erkleri arasında vahim denecek derecede bir sürtüşme ve çekişme sürüp gitmektedir.

Bu sebepten mevcut sistem tıkanmış ve tükenmiştir. Yüksek yargı organları verdiği kararlarla yasama ve yürütmenin yetki ve görev alanlarına girmiş, işler içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

TBMM 367 sandalyenin ittifakıyla Cumhurbaşkanını bile seçemeyecek krizlere sürüklenmiştir.

Meselâ, Danıştay verdiği kararlarla, yürütmenin tasarruflarına engel olmuş, katsayı meselesinde olduğu gibi, yürütmeyi engellemiş, yürütme hiçbir demokratik ülkede örneğine rastlanmadık çözümsüzlüklere itilmiştir.

Gözüken odur ki bu ve buna benzer tıkanıklıklar giderilmedikçe sağlıklı bir devlet yönetimini tesis ve devletin işlerliğini temin etmemiz mümkün değildir.

Devlet çarkları adeta birbirini kırmakta ve karmaşa derinleşmektedir.

Anayasamızda bu tıkanıklığı çözecek etkili bir hüküm mevcut değildir.

Anayasanın 104'üncü maddesinde bu konuya sadece şu hükümle değinilmiştir:

"Cumhurbaşkanı... Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir" denilmektedir.

Uyumlu ve düzenli çalışılmadığı taktirde, Cumhurbaşkanı ne yapabilir? belirtilmemiştir. Şimdi olduğu gibi, erkler alabildiğine birbirinin alanına girince, sistem ve rejim tıkanacak hale gelince, meydana gelen problemler hangi organ eliyle nasıl çözülecektir? Bunun yanıtı verilmemiştir.

Bu sebepten, Anayasa'nın bu hükmündeki görevi Cumhurbaşkanlarının etkili bir şekilde yerine getirebilmesi, ihtilafları çözebilmesi için mutlaka bir organa ve bu organın etkinliğine ihtiyaç görülmektedir.

Devletimizin istikrara kavuşması için bir "Erklerarası Hakem Kurulu"na Cumhurbaşkanı tarafından problemlerin havale edilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bu kurul, erklerarası ihtilâflara el koyabilmeli, ihtilâflarda hakem olarak uzlaşma sağlamaya yönelmeli, bir erkin diğerinin alanına müdahale edecek bir tasarrufu olduğu takdirde, bu girişimi durdurabilmeli, geçici ve kalıcı olarak erteleyebilmelidir.

Uzlaştırma veya isabetsiz müdahale ve tasarrufların düzeltilmesi veya iptal edilmesi için gerekiyorsa kanun teklifleri verebilmelidir.

Sivil ve asker yüksek yargı emeklilerinden, 1. sınıf hâkimlerden, hukuk profesörlerinden, hatta sistem üretme beyni ve birikimi ve hukuk deneyimi olan eski devlet bürokrasisinden “tarafsızlık, vicdani bağımsızlık, ahlaki tutarsızlık ve milli duyarlılık” gibi kriterlere göre seçilecek ve topluma güven verecek bir “Erklerarası Yüksek Hakem Heyeti” birçok zıtlaşmaları, kutuplaşmaları ve kargaşaları önlemede etkin bir rol üstlenecektir.

Hukuk sistemlerinde bu gibi hallerde bu ve buna benzer kurul veya yargı organlarının benzeri gösterilebilir.

Meselâ, "uyuşmazlık mahkemesi" bir modeldir.

Bilindiği gibi idari yargı ile adli yargı organları arasında yetki veya görev uyuşmazlığı baş gösterdiği taktirde, iş uyuşmazlık mahkemesine havale edilir, bu mahkeme, davaya bakmaya hangi mahkemelerin yetkili veya görevli olduğunu kesin olarak karar verir. Bu organların işlerliği ve fonksiyonunu devam ettirir.

Yine meselâ "İş uyuşmazlık yüksek hakem kurulu" dahi teklifimize canlı ve hukukî bir misal teşkil edebilir.

Netice:

Bu sebepten, gelişme aşamasında bulunan demokrasimizin, geliştirilmesi ve sorunların giderilmesi için böyle bir kurul ihtiyaç haline gelmiştir.[1]

Ancak böylesine ciddi, gerekli ve gerçekçi çözümlere AKP’den beklemek safdilliktir.

Çok riski bir süreç başlamıştı

"Anayasalar toplumsal mutabakat metinleridir. O nedenle de hem yapılışı hem de değiştirilmesi asgari değil, azami siyasal ve toplumsal mutabakata dayalı olmalıdır..."

AKP ise geçici olanlarla birlikte 26 maddelik bir anayasa değişiklik paketini siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve anayasal kurumların görüşüne açmış durumdadır. Peki, bu taslak azami veya asgari bir mutabakatla mı hazırlanmıştır? Hayır... Bu aşamada bir mutabakat ihtimali var mı? Hayır. Onun da ötesinde bu değişiklik iktidarla yüksek yargı arasında zaten sorunlu olan ilişki düzenini iyice karıştırmıştır. Şu anda hükümetle yüksek yargı arasında tam anlamıyla bir savaş yaşanmaktadır. Siyasal alanda da durum farksızdır.

Ta başından, Meclis'te temsil edilen siyasi partilerin bu taslak üzerinde mutabakata varamayacakları zaten belliydi. İktidar partisi de başından itibaren bu durumu öngördüğü için anayasa paketinden önce referandum yasası değişikliğini gündeme getirdi. 120 günlük referandum süresini 60 güne çekti. Bu işlem tamamlandıktan sonra planlanan anayasa değişiklik paketi geçirildi. Yani ne CHP'nin ne de MHP'nin pakete destek vermeyeceği bilinmekteydi. Nitekim Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli'nin gösterdikleri sert muhalefet sürpriz değildi. İktidar açısından şu anda BDP'nin tutumu hayati önemdeydi. BDP'nin kerhen de olsa vereceği destek, paketin en azından referandum eşiği sayılan 330 oyu garanti etmekteydi.

AKP, Sonraki aşamada, yani referandum sürecinde meydanlarda muhalefet partileri CHP ve MHP ile kozunu paylaşmayı hedeflemişti. Referandum kampanyasının çok sert ve yakıcı geçeceğinin işaretleri Meclis grup konuşmalarından belliydi. Hem Baykal hem de Bahçeli, iktidara ve anayasa değişikliği taslağına yönelik çok ağır suçlamalar yöneltmişti. Elbette Başbakan Erdoğan'ın sözleri de aşağı kalır değildi. İktidarla muhalefet arasındaki gerilim dozu referandum kampanyası sırasında doğal olarak meydanlara yansıyacak gibiydi.

Ve referandumun sonucu ne çıkarsa çıksın bu gerilimin, siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın dozu seçime kadar düşmeyecekti. Türkiye yaklaşık bir yıl boyunca yüksek tansiyonlu, gerilimli bir siyasal atmosferle yoluna devam edebilir miydi? Tabii eğer referandum öncesi bir yargı kazası yaşanmaz ise...

Şöyle ki, eğer anayasa değişiklikleri 330'un üstünde bir oyla Meclis'te kabul görür ise teorik olarak referandumun yolu açılacaktı. Ancak paket Meclis'ten onay için Çankaya yoluna çıkarken hiç kuşku yok ki CHP de "iptal ve yürürlüğün durdurulması" dilekçesi ile birlikte Anayasa Mahkemesi'nin yolunu tutacaktı. Anayasa Mahkemesi CHP'nin yapacağı başvuruyu Yargıtay Başkanı Mustafa Gerçeker'in önceki gün dile getirdiği gibi, "Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri arasındaki hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkesi"ne aykırı bululursa ne olacaktı?

Özetle anayasa değişikliği atağı her bakımdan riskli bir süreçte ilerlemeye başlamıştı.

AKP çözüm değil, sorun üretmeye uğraşmaktaydı!

Bu süreçte yaşanacak sıkıntılardan biri, anayasa değişikliğinin Anayasa Mahkemesi'ne gidecek olmasıydı. CHP, Anayasa Mahkemesi'ne başvuracağını açıklamıştı. CHP'nin referandum öncesinde yapacağı başvuru, yürütmenin durdurulması talebini barındırmaktaydı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, bu olasılığı kastederek, partilerin uzlaşması çağrısını yapmıştı. Anayasa Mahkemesi'nin vereceği karar, belirleyici önemde olacaktı.

Paket, TBMM'de siyasal bir uzlaşmaya dayanmadığı gibi, yüksek yargının sert eleştirileriyle karşılaşmıştı. Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemeler ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), paketle mutabık olmadıklarını açıklamıştı. Yüksek yargı, değişiklik paketinin kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olduğu, dolayısıyla Anayasa'ya da aykırılık taşıdığını savunmaktaydı. Anayasal organlar olarak yüksek mahkemelerin ve HSYK'nın eleştirileri, hükümet tarafından dikkate alınmamıştı. Dikkate alınmak bir yana, yüksek yargıyla arasındaki ilişkiler ciddi şekilde kızıştırılmıştı.

Bu bağlamda dikkati çeken bir gelişme, Adalet Bakanlığı müsteşarının HSYK toplantısına katılmayarak atamalarla ilgili toplantıyı engellemiş olmasıydı. HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek'in de belirttiği gibi, HSYK bu haliyle "yok" sayılmıştı. Sanki anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş gibi davranılmıştı. Oysa değişiklik yürürlüğe girinceye ve yeni HSYK oluşturuluncaya kadar kurulun görevlerini yapması lazımdı. Anayasa değişikliği henüz taslak halindeyken, "HSYK artık atama, yetkilendirme yapamaz" gibi anlayışla kurulu kilitlemek, pakete bu yönden yapılan itirazları haklı çıkarmaktaydı.

Paketin kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olduğu öne sürülen en önemli düzenlemesi, “parti kapatma davalarında Meclis'te kurulacak komisyonun yetkili kılınmasıydı.” Bu komisyondan izin alınmadıkça Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dava açamayacaktı. Partilerin kapatılmasının zorlaştırılması yönünde siyasal uzlaşma vardı. Ancak bunun yöntemi konusunda haklı endişeler taşınmaktaydı. Düzenleme, Meclis'te grubu bulunan bütün siyasi partilerden beşer kişinin katılımıyla söz konusu komisyonun kurulmasını ve 2/3 ile karar vermesini amaçlamıştı. Bunun, bazı sorunlar doğuracağı açıktı.  Örneğin, hakkında kapatma davası açılmak istenen partinin de bu komisyonda yer alacak olması tartışma konusu olacaktı. Hakkında karar verilecek partinin, "Benim hakkımda dava açın" demesi mümkün olmayacağına göre... Veya TBMM'de iki parti grubu olur ve biri hakkında dava açılırsa bu komisyonun nasıl karar üreteceği karanlıktı. İkisi hakkında da dava açılması mümkün olmayacaktı. İki parti, sürekli birbirini kollayarak oy kullanırsa da durum aynıydı. Anayasa değişikliği paketi, bu haliyle yasalaşıp yürürlüğe girse bile hem siyasi hem hukuki açıdan sürekli tartışma kaynağı olacaktı.

AKP'liler kuşkusuz baraj düşerse BDP ve Saadet Partisi'ne çok sayıda milletvekilliği kaptırmaktan korkuyordu. Ama bu ülkeyi gerçekten demokratikleştirme iddiasındaysalar bu tür korkularının üstüne üstüne gitmeleri gerekiyordu.

Eğer Türkiye'nin demokratikleşmesini hedefleyen bir anayasa değişikliği paketi hazırlamak söz konusuysa ilk akla gelen düzenlemelerden biri hiç tartışmasız genel seçimlerdeki yüzde 10 ülke barajını aşağı çekmek olmalıydı. İktidar partisi barajı indirmeyi telaffuz bile etmezken, bu pakete tamamen itiraz eden CHP, MHP gibi muhalefet partilerinin de bu yönde bir talepleri olmaması şaşırtıcıydı. TBMM'de barajı gündeme getiren tek parti, haklı olarak BDP. Ama en az bu parti kadar Saadet Partisi ve DP başta olmak üzere diğer partilerin de barajdan ciddi bir şekilde şikâyetçi oldukları ortadaydı.

Yüzde 10'u muhafaza etmek isteyenlerin en çok öne sürdükleri gerekçe "siyasi istikrar"dı. Yani onlara göre Türkiye gibi bir ülke ancak gayri adil bir seçim sistemiyle istikrara kavuşacaktı.

Bir ara, yüzde 10'un acısını hafifletmek için Türkiye milletvekilliği diye bir formül pazarlanmaya çalışıldı. Turgut Özal'ın cinliklerinden olan ve Anayasa Mahkemesi'nden dönen bu uygulama, eğer gerçekleşse yüzde 10 barajının yarattığı adaletsizliği katmerleştirmekten başka bir işe yaramayacaktı.

AKP'liler kuşkusuz baraj düşerse BDP ve Saadet Partisi'ne çok sayıda milletvekilliği kaptırmaktan korkuyorlardı. Ama bu ülkeyi gerçekten demokratikleştirme iddiasındaysalar bu tür korkularının üstüne üstüne gitmeleri lazımdı.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok: Anayasa'nın geçici 15. maddesini kaldırmakla göstermelik bir iş yapmaya soyunan iktidar partisinin, yüzde 10 barajına toz kondurmaması bunların niyetini ve samimiyetini yansıtmaktaydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Süleyman Arif Emre / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

İslam dünyası ayağa kalkmalı İsrail'in Ha'aretz gazetesi, hükümetin, Mescid-i Aksa'daki, Faslılar...
Devami
  İman, hayali bir kavram ve taklidi bir kuram değil, bizzat...
Devami
  Başbakanlık eski Müstaşarı Yaşar Yazıcıoğlu: Türkiye CIA, MOSSAD ve...
Devami
  İsmet inönü, Atatürk'ün Localarını kapattığı ve yanından kovup kapıya...
Devami
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı yaptığı ‘özyönetim’ açıklamalarından dolayı...
Devami
FETÖ’cü piyonların yuları, ABD'li patronlarınızın avucundadır! Sadece FETÖ’nün değil, bölgemizde faaliyet...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1371

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR