Reklam
Reklam
Reklam

Siyonist Senaryoda; DİNDARLIK ROLÜ OYNANMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Maalesef bütün dünya bir Siyonist tiyatrosuna çevrilmiş durumdadır. Bu zulüm ve sömürü tiyatrosunda, Siyonist Yahudilerin yazdığı senaryoda, devlet, parti (siyaset) ve büyük şirket yöneticilerinin kimisi Hıristiyanlık, kimisi Müslümanlık, kimisi Putatapıcılık, kimisi solculuk kimisi de sağcılık rolü oynamaktadır. Halk ise kendilerinden sandığı bu yöneticilerin kurusıkı palavraları ve gönül okşayıcı propagandaları ile oyalanıp avutulmaktadır. Gizli Dünya Devleti; dolardan modaya, finans kurumlarından medyaya, silah ve sanayi fabrikalarından sinemaya, Birleşmiş Milletlerden NATO’ya, GDO’lu gıdadan meşrubatlara hemen her şeyi kontrolüne almış bulunmaktadır.

Bütün insanlık ekonomik ve siyasi yönden bunalmıştır, sosyal tufanlar başlamıştır, özellikle İslam coğrafyası anarşi, iç savaş, işgal altında buhrandadır. Artık tarihi bir patlama ve hesaplaşma kaçınılmazdır, mevcut Siyonist sistem mutlaka yıkılacak, Adil Düzen kurulacaktır. Bu kutlu dönüşüm, derin dengelerin yer değiştirmesi şeklinde olacak ve umarız kan dökülmeden başarıya ulaşacaktır. Çünkü, ABD, İsrail ve NATO güçlerinin; nükleer başlıklı füzelerini ve diğer saldırı sistemlerini kilitleyip çalışmaz hale getirecek, uçak gemilerini ele geçirecek teknoloji harikaları hazırlanıp tamamlanmıştır.

Bütün dünya, 13 Yahudi ailesinin çiftliği konumundadır.

Sivil toplum örgütü İntermon Oxfam'ın raporunda, dünyadaki zenginliğin neredeyse yarısının (yüzde 46) dünya nüfusunun yüzde 1'inin elinde olduğu ortaya çıkarılmıştı. Davos'ta, 22 Ocak'ta başlayan Dünya Ekonomi Forumu öncesinde ilginç kıyaslamalar yapılan raporda, dünyanın en zengin yüzde 1'lik nüfusunun zenginliğinin, dünya nüfusunun en fakir yarısının toplam zenginliğinin 65 katına denk geldiği açıklanmıştı. Raporda, dünyadaki fakir nüfusun yarısının gelirinin dünyanın en zengini olan 85 kişinin varlığına ulaşmadığı, 2009'dan itibaren ABD'deki yüzde 1'lik en zengin nüfus daha fazla zenginleşirken dünyadaki fakir nüfusun yüzde 90'ının daha da fakirleştiği aktarılmıştı. Dünyadaki sosyal dengenin geçmişte örneği görülmemiş bir şekilde bozulduğu saptanan raporda, zenginler ve fakirler arasındaki korkunç uçurumların, geri dönüşü olmayan bir sürekliliğe girme tehdidiyle karşı karşıya olduğu vurgulanmıştı. Raporun sonuç metninde ''Ekonominin elit kısmı, ekonomi oyununun kurallarını istedikleri gibi değiştirebilmek için siyaset gücünü tutsak almıştır'' tespiti yer almıştı.[1] Bu raporda, dünyanın %1’lik en zengin tabakasının toplam servetinin yarıdan fazlasının 13 Yahudi ailesinin elinde bulunduğu gerçeği ise, malum korkular ve baskılar yüzünden saklanmıştı.

Stiglitz: Türkiye Avrupa ile Afrika ve Ortadoğu arasında köprülük yapmaktadır!

Avrupa'nın en büyük hatasının avroyu getirmek olduğunu savunan Nobel ödüllü ekonomist Prof. Dr. Joseph Stiglitz, Türkiye'nin Avrupa ile Ortadoğu ve Afrika ülkeleri arasında ulaşım ve iletişim merkezi olduğunu ağzından kaçırmıştı. Stiglitz, Çukurova Genç İşadamları Derneği tarafından bir otelde düzenlenen 4. Çukurova Zirvesi'nde "Global Ekonomide 2015 Beklentileri ve Türkiye'nin önemi" konulu konferansa katılmıştı. Dünyadaki ekonomik gelişmeler hakkında katılımcılara bilgi veren Stiglitz, 2015'in risklerle dolu bir yıl olacağını hatırlatmıştı. Çin'in büyümesinin gelişmekte olan tüm piyasalara yaradığını vurgulayan Stiglitz, şunları açıklamıştı:

"Geçmiş yıllarda Türkiye, Afrika ile işler yapmaya başlamış ve gelişen etken konumuna taşınmıştır. Türkiye, Ortadoğu, Afrika ve Avrupa arasında aracı bir merkez olmaktadır. Bu Türkiye için büyük bir avantajdır. Özellikle 2008'den Avrupa ve ABD kendi ekonomik problemleriyle uğraşıp kendi başlarının çaresine bakmaya çalışırken Türkiye ve Çin, Afrika'da daha yoğun çalışmalara başlamıştır"[2] sözleri AB ve ABD hesabına Afrika ve Ortadoğu’nun sömürülmesinde AKP Türkiye’sine bir aracı köprü görevi verildiğini açığa vurmaktaydı.

Davutoğlu’nun tezatları!

Geçtiğimiz aylarda uluslararası finans ve yatırım toplantısına katılan Ahmet Davutoğlu Avrupa için “Hasta Adam” tabirini kullanmıştı. Peki bu hastalıklı bünyenin kucağına oturmak için hala niye can atıyorsunuz? sorusu ise yanıtsız bırakılmaktaydı. Başbakan Siyonist sermaye güdümlü Davos’ta hastalıklı AB’ye girme hevesiyle çırpınırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrika turundaydı. AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır’ın “Başbakanımız Ahmet Davutoğlu, Fransa, Almanya ve Brüksel’i ziyaret etti. Ben Viyana’da önemli bir toplantıya katıldım. Bu ayı İspanya ziyaretiyle tamamlayacağız. AB komiserleriyle temaslarımda hep şu hususu dile getiriyorum: Açılmamış bütün fasılların numaralarını bir torbaya koyun, çekin, içinden hangi numara çıkarsa biz o faslı iki ay içinde açmaya hazırız” demesi kendi elimizle kendimizi ateşe mi atıyoruz sorusunu hatırlatmıştı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Avrupa için “Hasta Adam” tanımlaması yapsa da daha önce söylediği sözler hâlâ akıllardaydı. Davutoğlu, Avrupa Birliğiyle ilgili daha önce “İnşallah bir gün Türkiye AB üyesi olduğunda, kültürler arası, dinler arası çatışma üzerinden Avrupa kıtasını bölmeye çalışanlara karşı en iyi cevabın da verileceğini düşünüyoruz… Hem Türkiye’nin hem Avrupa’nın tarihi de ikbali de aynıdır… Bizler Avrupa tarihinin bir parçasıyız. Modern Avrupa’nın da parçasıyız… AB bizi alırsa AB de mutlu olur, biz de mutlu oluruz… AB üyeliği yarım asırdır stratejik hedefimiz oldu ve böyle kalmaya devam edecek…” diyen adamdı. Türkiye’nin AB’ye girme yolundaki en önemli adımları AKP döneminde atılmıştı. 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde, AB-Türkiye ilişkilerinde bir dönüm noktası daha yaşanmış ve Zirve’de Türkiye’nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005’te müzakerelere başlanması kararı alınmıştı. Davutoğlu Dışişleri Bakanı olarak TBMM dışından atandığı 2009 yılından bu yana her fırsatta AB’yi savunmaktaydı. AKP Hükümeti AB sevdasına bir ilki daha gerçekleştirip 2011 yılında Avrupa Birliği Bakanlığı’nı kurmuşlardı.

Zapsu ortaya çıktı: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e “One Minute” çekip, “Daha da Davos’a gelmem” dediği, ırkçı emperyalizmin küresel iş platformu olan DAVOS’a Hükümet bu sene çıkarma yapmıştı. Başbakan Davutoğlu, ekonominin patronu Ali Babacan, Volkan Bozkır, Taner Yıldız, Mehmet Şimşek ile birlikte Davos’a katılmıştı. Erdem Başçı ve Hisarcıklıoğlu’nun da katıldığı bu seneki Davos’ta, uzun zamandır görünmeyen sürpriz isim Cüneyd Zapsu da vardı.

Davutoğlu “Gazze’ye gideceğim” demiş, gidememiş, “Davos’a gitmem” dediği halde koşup katılmışlardı! Yoksa “Üst Akıl”dan mı talimat almışlardı?

Türkiye’de AKP Hükümeti’ne sorunsuz bir seçim kazandıran Erdoğan’ın Davos’taki One Minute çıkışından sonra, G-20 Dönem Başkanı Türkiye Başbakan, bakanlar ve iş dünyası ile tam kadro Davos’a katılmışlardı. Hatırlanacağı gibi 2009 yılındaki Davos toplantısındaki açık oturumda, Recep Tayyip Erdoğan oturumun moderatörüne “One Minute” diyerek  İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i yüzüne karşı eleştirmiş “Daha da Davos’a gelmem” diyerek toplantıdan ayrılmıştı. O tarihten beri kendisi Davos’a katılmayan ancak Bakanlarını gönderen Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bu sene ilk kez Başbakan düzeyinde Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ve dört önemli Bakanının katılması kafaları karıştırmıştı.

Hatırlanacağı gibi; aralarında Filistinli çocukların katili terör devleti İsrail’in Başbakanı Benyamin Natenyahu’nun da bulunduğu Paris’teki Charlie Hebdo Dergisi Katliamını protesto yürüyüşüne de Davutoğlu katılmıştı. Çok tepki alan Davutoğlu’nun bu yürüyüşünden sonra, şimdi de söylemde de kalsa kitleler düzeyinde olumlu karşılanan “One Minute” çıkışından sonra Başbakan Davos’ta, “Türkiye’nin G-20 Vizyonu” toplantısına katılarak bir konuşma yapmıştı. Peki, bu seneki Dünya Ekonomik Forumu’nda ne konuşulacaktı? DAVOS DEF Başkanı Dr. Klaus Schwab, düzenlediği basın toplantısında bu seneki toplantının, dünyanın son derece kritik bir dönemece girdiği günlere rastladığını belirterek, “İnsanlığın önünde iki yol var. Nefretin radikalizmi, ayrı düşmenin yolu veya dayanışmanın, işbirliğinin yolu” şeklinde konuşmuştu. Schwab’ın bu açıklamaları, bu seneki DAVOS’ta, İspanya’nın bile gündeminden düşen Medeniyetler İttifakı’nın belki yeni bir versiyonla yeniden masaya yatırılacağını ortaya koymaktaydı. Zaten Davos’un bu seneki teması da: “Yeni Küresel Bağlam”dı.

AKP’nin iki numarası Mehmet Ali Şahin, Bakanlarının “Bakara-kakara”sını doğrulamıştı.

Haklarındaki ciddi iddia ve şaibelere rağmen iktidarın oylarıyla Yüce Divan’a gönderilmeyen Bakanlar, AKP’nin baş ağrısı ve yüz karasıydı. AKP’nin 2 numaralı ismi, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Yüce Divan oylamasında partilerinin verdiği firelerle ilgili “Bunlar tepki oylarıdır, 700 bin liralık saate ve Bakara suresine hakarete yönelik davranışlardır” diyerek yolsuzluk iddialarını aklamaya çalışırken, aslında bugüne kadar reddettikleri gerçekleri kusmuşlardı. AKP’nin tepe isimlerinden Mehmet Ali Şahin, Zafer Çağlayan’ın Reza Sarraf tarafından rüşvet olarak verildiği iddia edilen 700 bin liralık saati takmasına çok sert tepki koymuşlardı. “Kusura bakmasın bu eski bakan arkadaşlarımız. Dobra dobra konuşuyorum. AKP’nin Genel Başkan vekili olarak konuşuyorum” diyen ve meseleyi rüşvet olarak değil de etik olarak yanlış gören Şahin, “Asgari ücretin yeni bin liraya çıktığı bir ülkede bir siyasetçi 700 bin TL’lik saat alamaz kardeşim” ifadeleriyle doğruculuk taslamışlardı.

Şahin, sözleriyle hem Çağlayan’ı haşlamış, hem de daha yeni zam yaptıkları asgari ücretin ne kadar düşük olduğunu da iktidar partisinin 2 numaralı ismi olarak teyit buyurmuşlardı. Bakara Suresi’ne yapılan saygısızlıkla ilgili olarak Egemen Bağış’ı eleştiren Şahin, “Diğer bir arkadaşımızın sosyal paylaşım sitesindeki; Kur’an-ı Kerim’in bir suresiyle ilgili talihsiz açıklamasının hâlâ milletvekillerinin içerisinde bir sızı olduğunu biliyorum. Buna bir tepkidir” diyerek şecaat arz ederken hırsızlık ve arsızlıklarını ispatlamışlardı.

“Dönek, hain ve kahpe 48 kişiyi bulun” talimatı!

4 eski Bakan için yapılan Yüce Divan oylamasında, beklenenin çok üstünde fire veren AKP’de isyancı vekil avı başlamıştı. Tayyip Erdoğan’ın “Ne yapın edin, bulun bu adamları” talimatı verdiği ortaya çıkmıştı. Meclisteki oylamada fire veren ve vicdanlarının sesini dinleyen bu 48 Milletvekilinin “Dönek, hain ve kahpe” olduklarını söyleyen AKP kurmayları ve yalaka yazarları, kendilerinin Erbakan Hoca’ya ve Hak davaya yaptıklarını unutmuşlardı veya aynaya bakmaya başlamışlardı.

Davutoğlu’nun dünürleri, “Ülker”lerin spor aşkı!

Türkiye Futbol Federasyonu’nun 7 başlıkta belirlenen gelirler toplamının yüzde 19’unu, “Sponsorluk Gelirleri” oluşturmaktaydı. Örneğin, 2007’den beri Federasyon’un “Ana Sponsorları”ndan olan Ülker (Yıldız Holding), 2013-14 sezonunda, 5 milyon 171 bin 708 lira tutarında sponsorluk ödemesi yapmıştı ve bu dindar sabataist “Ülker”ler Ahmet Davutoğlu’nun dünürleri olmaktaydı. Bir açıklama yapan Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, federasyon ve milli takımlara olan desteklerini çektiklerini açıklamıştı. Yaklaşık 1 yıldır süregelen boş tribünler ve pasolig uygulamasından çok önce, 2012 Kasım’ında Murat Ülker, Habertürk gazetesinde yer alan, “Sponsorluk anlaşma süresi biten spor kulüpleri ile sözleşme yenilemeyeceğiz. Yılda 34 milyon dolarlık bütçe ayrılıyor, bu çok önemli bir bütçe, ancak sporun kalitesinde bir iyileşme sağlamadı” sözleriyle asıl niyetini ortaya koymuşlardı. Geçen Nisan’da ise Yıldız Holding’in Kurumsal İletişim Genel Müdürü Zuhal Şeker, Bugün Tv’de “Şike ve şiddet olayları sebebiyle yatırımın karşılığını alamadık. Bu yüzden futbola destek vermeyeceğiz” buyurmuşlardı. Murat Ülker, Yıldız Holding’in başına geçmeden, ipler babası Sabri Ülker’in elindeyken, “Ülker” muhafazkâr kesimin önde gelen markalarındandı. Öyle ki, bu nedenle 90’lı yıllarda askeri birliklerde satılmadığı konuşulmaktaydı.

Henüz Başbakan ve Cumhurbaşkanı değilken Erdoğangiller, kurdukları 3 ayrı şirketle tüm Ülker ürünlerinin dağıtımını yapmaktaydı. Kendisini Kemalist olarak tanımlayan, CHP’li resim sanatçısı Bedri Baykam, “Boş Çerçeve” adlı eserini 125 bin dolara Murat Ülker’e sattıktan sonraki röportajında şunları yumurtlamıştı: “Ülker grubunun Türkiye’yi yeşile boyamak (yani İslamlaştırmak) gibi bir derdi olduğuna inanmıyorum. Bize çizilen yeşil sermaye şablonuna uymuyorlar. Öyle olsa çağdaş sanata yatırım yapmazlardı. Ya da sol yayınlara ilan vermezlerdi.”

FBI Ajanlarına göre “Fetullah Gülen’i ABD’li istihbaratçılar kullanmaktaydı!

5 yıl FBI ile çalışan ABD’li araştırmacı gazeteci Paul Williams, Fetullah Gülen’i “The GULEN” belgeselinde anlatmıştı. Williams, istihbarat örgütleriyle görüşmüş, Pennsylvania Üniversitesi ve Vatikan’daki belgeleri araştırmış ve şu bilgilere ulaşmıştı:

.Türkiye’de uyuşturucuyu kontrol edenlerle CIA-Gülen arasında ilişki vardı.

.Orta Asya genelindeki okulları CIA ajanları kullanmaktaydı.

.Bill Clinton ve Hillary Clinton tarafından bunlara destek sağlanmıştı.

.Abramowitz ve Fuller’in itirafı: Gülen, CIA tarafından korunmaktaydı.

.Kale gibi bir evi vardı ve evden yarı otomatik silahlara ait sesler alınmaktaydı.

.Obama’nın dini danışmanı Dalia Mogahed Gülen’le irtibatlıydı.

.Fetullah Gülen-MİT ilişkisiyle başlamıştı.

.Amerikancı Gladyo’yla ilk teması

.ABD’deki referansları ve CIA’yla irtibatı

.Silahlı kamplar ve Işık Militanları

.Uluslararası silah ticareti ve darbe hazırlıkları

.Suriyeli teröristlerle bağları

CIA-Gülen-eroin ağı

Eski FBI Danışmanı Williams’a göre: Türkiye’de uyuşturucuyu kontrol eden Babalar ile CIA, Gladyo ve Gülen arasında ilişki vardı. Obama’nın dini danışmanı bile Gülenle irtibatlıydı.

Yönetmenliğini Serkan Koç’un yaptığı “The GULEN-Bir Gladyo Projesi” belgeseli 3 yılda tamamlanmıştı. Çekimler için Kazakistan, İran, Moskova, Almanya, İngiltere ve ABD-Pensilvanya’ya kadar uzanmıştı. FBI’da görev almış isimlere ulaşılmıştı. Gülen hareketini yakından takip eden devlet görevlileri ve gazetecilerden bilgi alınmıştı. Rusya’daki Gülen okullarında ders veren öğretmenlerle tanışılmıştı. Eski FBI Danışmanı Paul Williams, belgeseldeki en önemli isimlerden biri konumundaydı. Vatikan arşivinde çalışma yaparken Gladyo’nun izine rastlanmıştı; Gülen ile aynı kasabada yaşamaktaydı ve uzun yıllardır onu takibe almıştı. Williams, Yönetmen Serkan Koç ve Yardımcı Yönetmen Beste Gül Öneren’i Pensilvanya’daki evinde ağırlamış ve şu bilgilerini paylaşmıştı:

“Araştırmacı gazeteciyim. Beş yıl FBI ile çalıştım. Bu röportajı yapıyorum çünkü şu anda uluslararası alanda Gülen, CIA ve Türkiye’de olup bitenden daha önemli bir hikâye yok. Ben Gülen’i araştırmaya başladığımda birkaç şey beni hayrete düşürdü; Bill ve Hilary Clinton tarafından destekleniyordu. Duruşmasını inceledim ve düşünmeye başladım. Nasıl oluyor da 3. Sınıf eğitimi olan böyle bir adam CIA tarafından korunuyor? Neden bu kadar çok parası var? Önce komşularıyla konuşmaya başladım. Dediler ki, “Bu adamın kale gibi bir evi var. Bu yerleşkeden geceleri silah sesleri duyuyoruz.” Gün içerisinde yerleşkeyi kontrol eden bir helikopterin bölgede gezdiğini de söylediler. Fetullah Gülen’in CIA ile bağlantısına bakarken Orta Asya’daki okullarında CIA ajanları olduğunu keşfettim. Yeni kurulan Rus cumhuriyetlerinde geniş petrol ve doğalgaz rezervleri var. Avrasya, dünyadaki en zengin bölgelerden biri. ABD, bu doğal kaynakları kontrol etmek istiyordu. Bu kaynaklara ulaşmanın en iyi yolu Gülen Hareketi’ydi. Resmi tüm Amerikan soruşturmalarında defalarca kanıtlandı ki, tüm CIA gizli operasyonlarının kaynağı eroindi. Hep öyleydi. Gladyo’yu sermaye eden de bu. CIA’nın tüm dünyada kara bankalar kurduğunu biliyoruz. Yani CIA’nın gizli operasyonlarına kaynak yaratmak üzere dolaşan, Gülen gibi insanlara aktarılan milyarlarca dolarlık CIA gizli ödeneğinden bahsediyoruz. Türkiye’de uyuşturucuyu kontrol eden Babalar ile CIA, Gladyo ve Gülen arasında doğrudan ilişki vardı. ABD hükümetindeki birçok kişinin Gülen hakkında olumlu kanaatleri var. Çünkü Gülen, Washington D.C.’de çok güçlü lobi tarafından destekleniyor. Washington D.C.’de sayısı 6 bini aşan kongre üyesi, senatör ve asistanları Gülen’den nemalanıyor. Şu anda bile başkan Obama’nın dini danışmanı bir Gülenci” (“Amerikan ve Müslüman İşbirliği Projesi” kapsamında çalışmalar yürüten Dalia Mogahed kastediliyor).

İşte 11 yıl iktidar sürecinde, 9 yılda onun öncesinde, yani tam 20 yıl bu Cemaat kılıflı (CIA-MAAT’a) hürmet ve hizmet eden ve pek çok hıyanet projesini birlikte yürüten Sn. Recep T. Erdoğan ve AKP kurmayları, şimdi bunların “Paralel Çete” olduğunu daha yeni anlamış ve tedbir almaya başlamışlardı. Birlikte yola çıktıkları adamları ancak 20 yılda tanımaları bile önemli bir aşamaydı ve bu hıyanet şebekesiyle uğraşmaları talihli bir adımdı.

Azerbaycan’da ABD’nin aracısı Cemaat’in adamlarıydı!

ABD’nin Azerbaycan ile gerilen ilişkilerini düzenlemek için cemaati devreye soktuğu ortaya çıkmıştı. Bu iş için de Azerbaycan’daki Fetullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen işadamı örgütlenmesi TÜSİAB’ın devreye girdiği anlaşılmıştı. Azerbaycan ile ülke içindeki yıkıcı muhalefeti desteklediği için gerilen ilişkilerini düzenlemeye çalışan ABD’nin uzun bir süre sonra Bakü’ye büyükelçi atarken, Fetullah Gülen cemaati aracılığıyla da yönetimle ilişkileri geliştirmeye çalıştığı dikkatlerden kaçmamıştı. Azerbaycan kaynaklarından ulaşılan bilgilere göre, cemaat de bu iş için Azerbaycan Türk Sanayici ve İşadamları Beynelhalk Cemiyeti (TÜSİAB)’ni devreye sokmuşlardı. Yine Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen TUSKON ile birlikte hareket eden TÜSİAB’ın, bu çerçevede Azerbaycan yetkilileri ile temasta olduğu konuşulmaktaydı.

ABD ile Azerbaycan ilişkileri, ABD’nin bu ülkedeki yıkıcı muhalefete verdiği destek yüzünden bozulmuştu. Bir dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu ülkedeki varlığından da rahatsız olan ABD’nin Azerbaycan’ı kontrol altına almak istediği ancak Azerbaycan yönetiminin bölge dengelerini gözettiği vurgulanmıştı. Bu nedenle ABD’nin bazı taleplerini karşılamayan Azerbaycan yönetiminin, ABD’nin eski Bakü Büyükelçi’nin temaslarından duyduğu rahatsızlık üst düzey isimlerce sızdırılmıştı. Eski elçiyi merkeze aldıktan sonra Bakü’ye uzun süre Büyükelçi ataması yapmayan ABD’nin, Aralık ayında yeni elçi Robert F. Sekuta’yı ataması ve Fetullah Gülen cemaatiyle irtibatı kafaları karıştırmıştı.[3]

Birkaç ay önce Türkiye’deki görevinden ayrılarak düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’ne geçen ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Hizmet Hareketi aleyhindeki suçlamalar ve Türk-Amerikan ilişkilerine dair önemli açıklamalar yapmıştı. Transatlantik Akademisi’nce Washington’da düzenlenen ‘Yeni Türkiye’de İslam ve Dış Politika’ konulu konferansta konuşan Ricciardone, Hizmet Hareketi’ni kendisine şikâyet eden AKP hükümeti yetkililerinin şimdiye dek suç gösteremediğini açıklamıştı. Yahudi diplomatın: “Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, Hizmet Hareketi’ni vahşi teröristler olarak görmemektedir. Nokta.” Sözleri Zaman gazetesince alkışlanmıştı.

Bu arada güya Cemaat karşıtı ve koyu Erdoğan yandaşı AKİT Gazetesi, Cemaatin İngiltere patronlarından “MI6” ile irtibatlarını kendileri açıklamışlardı!

Akit ile MI6 her türlü provokatörlük, riyakârlık, ikiyüzlülük ve çarpıtma bunlardaydı. İslam’ın kılıcı pozlarıyla şeref katilliği yapıyordu. Üstelik Akit’in İngiliz gizli servisi MI6 ile olan ilişkisi vardı. Çünkü Akit gazetesinde: “Kraliçe hazretlerinin Buckingham Sarayı’nda verdiği yemeğe Türk basınından sadece biz çağrıldık” diye haber yayımlayıp hava atmışlardı.

Söyleyin, Akit gibi bir gazetenin Türk basınının temsilcisi olarak Kraliçe tarafından kabul edilmesi size göre ne anlam taşımaktaydı?

Tarihi Hesaplaşma Hazırlığı mıydı?

ABD Donanması LaWS Adlı Yeni Lazer Silahı ile deneme atışları yapmıştı!:

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bir süredir üzerinde çalıştığı ve kısa adı LaWS (Laser Weapon System) olan yeni lazer silahı deneme atışları yapmıştı. Adeta yıldız savaşlarını andıran bu yeni lazer silahı ABD’nin gövde gösterisi olarak algılanmıştı. Office of Naval Research (ONR) tarafından yapılan resmi açıklamalara göre yeni lazer silahı LaWS, Basra Körfezi’nde bulunan USS Ponce adlı savaş gemisine takılmıştı. Yapılan atış denemelerine ait video görüntüleri YouTube üzerinden paylaşılmıştı. Geliştirilen LaWS adlı bu gelişmiş silah yapılan deneme atışlarında hedef olarak kullanılan bir patlayıcıyı büyük bir isabetle vurmayı başarmıştı. Yıldız Savaşları filmlerinde gördüğümüz sesli ve ışıklar saçan lazer silahlarının aksine LaWS oldukça sessiz bir silahtı. Deneme atışı videolarında insansız hava aracına da atış yapıldığı anlaşılmıştı. 40 Milyon dolara mal olduğu açıklanan bu yeni lazer silahı 1 deniz mili menzile fırlatılacaktı: 30 Kilovat (kW) güce sahip olan bu etkili silah, şu anda sahip olduğu etkili menzili ile Yakın Savunma Sistemi olarak kullanılacaktı.[4]

İcat edildiği 1960’lardan bu yana lazerin silah olarak kullanılması tartışmalara yol açmıştı. Çünkü bugüne kadar sadece kimya alanında faydalanılan “katı haldeki” lazerler, daha önce hiç askeri amaçla kullanılmamıştı. ABD basını, silahın özelikle İran’a gözdağı vermek için bölgeye gönderildiğini yazmıştı.

Türkiye‘den “lazer silahı” atağı!

Geleceğin savaş teknolojisi olarak nitelendirilen 'lazer silahı' için Türkiye de müthiş bir atak yapmıştı. Ülkelerin savunmasında geleceğin teknolojik silahı olarak tabir edilen "lazer silah" için çalışan Türk mühendisler, 120 milyon lira bütçeli projeyi tasarım aşamasına taşımıştı. AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, geliştirdiği yüksek teknolojili ürünlerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin vurucu gücünü artıran Bilim, Sanayi Teknoloji Bakanlığı'na bağlı çalışan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), savunma sanayisinde devrim yapacak yeni bir projeye başlamıştı. TÜBİTAK'ın dünyada sadece sayılı ülkelerde bulunan lazer silahın geliştirilmesi için başlattığı projenin diğer ortakları Aselsan ve Bilkent Üniversitesi olmaktaydı. Savunma sanayisinde büyük devrim olacak lazer sistemi, TÜBİTAK'ın yüksek bütçeli çalışmaları arasında yer alırken, Milli Savunma Bakanlığı da projeyi yakından takibe almıştı. Türkiye'nin önemli kurumlarını bir araya getiren proje için TÜBİTAK Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi (BİLGEM), TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM), TÜBİTAK Ulusal Metroloji Enstitüsü (UME) ve Bilkent Üniversitesi Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi (UNAM) birlikte çalışmaktaydı.[5]

Obama’nın danışmanlarından analist Werz: “Türkiye-ABD ilişkisi eskimiş bir evlilik” yorumu yapmıştı.

Amerikan İlerleme Merkezi uzmanı Michael Werz, ABD-Türkiye ilişkileri için çarpıcı değerlendirmelerde bulunarak; ‘Artık ortada gerçek bir aşk yok, epey huysuzluk var. İki taraf da birbiriyle mutlu değil’ demeye başlamıştı. Obama’ya yakın olarak bilinen Amerikan İlerleme Merkezi (Center for American Progress) adlı kuruluşun uzmanı Michael Werz, Hürriyet’e verdiği röportajda ABD-Türkiye ilişkilerini ele almıştı. ABD-Türkiye ilişkilerini “eskimiş bir evliliğe” benzeten Werz, “Artık ortada gerçek bir aşk yok, epey huysuzluk var. İki taraf da birbiriyle mutlu değil. Bir de taraflardan biri devamlı kamuoyunda ilişkinin mahremiyle ilgili konuşuyor” diyerek Washington’da, Türk hükümetinin yaklaşımlarıyla ilgili hayal kırıklıklarını hatırlatmıştı.

ABD desteğiyle “Cezire Kantonu” ve Cizre ayaklanmasının perde arkası!

“2015 PKK’sı elbette 80’lerin PKK’sı değil. Kürt hareketi içinde farklı güç merkezleri var; İmralı’da Apo, Kandil ve HDP. PYD ve Suriye boyutu da önemli, PKK ile bağlantıları malum. Cezire kantonunda durum Türkiye’nin doğusundan daha karmaşık ve heterojen. Çünkü PYD’nin Arapça ve Türkçe konuşan aşiretlerle de uzlaşması gerekiyor. Cezire gibi bir bölgeyi yönetmeye başladığınızda ABD’nin askeri ve Irak Bölgesel Kürdistan Yönetimi’nin insani ve ekonomik yardımına ihtiyacınız var. “ABD ilk defa bu meselede gerçekten aktif bir oyuncu oldu çünkü IŞİD karşıtı kampanya kapsamında PYD’ye askeri destek sağladı” diyen Werz açıkça PKK’ya destek çıkmaktaydı. Erdoğan ve Hükümet’in anti Batı söylemlerinin iç politikada destek kazanmak için olabileceğini, bu nedenle mazur görülebileceğini ima eden Werz, bu yöndeki söylemlerini devam ettirdiğini, bunun da ilişkileri tahrip ettiğini savunmaktaydı.

 

 


[1] http://www.haber365.com/Haber/Zenginlik_ve_Fakirlikle_Ilgili_Ilginc_Kiyaslamalar/

[2] Kaynak: (http://www.ensonhaber.com/stiglitz-turkiye)/ 19.01.2015

[3] 10 Ocak 2015 Aydınlık

[4] 12 Aralık 2014 , Kaynak:http://www.bilgiversin.com/Amerika-abd-lazer-silahi

[5] http://www.milliyet.com.tr/turkiye-den-lazer-silahi/ekonomi/detay/1937665/default.htm


Bu yazarin diger makaleleri

  Aynı olguların, farklı durumlara göre ayrı konumlar alması doğaldır. Örneğin...
Devami
  Hürriyet'in havarilerinden Emin Çölaşan, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle...
Devami
Başkanlığı Kazanmak Başka; Başta Kalmak ve Başarılı Olmak Başkaydı! Hatırlayınız, ABD...
Devami
CNN Türk’te 32.Gün programına çıkarılan ve Sabataist zihniyetli Mehmet Ali...
Devami
  AKP'nin ilahiyatçı milletvekili Resul Tosun, Erkan Mumcu'nun istifasıyla ilgili...
Devami
Milli Görüşteki karanlık güçlerin temsilcileri olan Oğuzhan Asiltürk ve Şevket...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1364

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR