Reklam
Reklam
Reklam

BAZI NATO PAŞALARI VE HAÇLI MAŞALARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda üsteğmen iken, 28 Şubat sürecinde ordudan ihraç edilen Erdal Okçuoğlu, o dönemde yaşadıklarını AA’ya anlatmıştı.

Erdal Okçuoğlu; eşi başörtülü olduğu için uzun yıllar evliliğini saklamak zorunda kaldığını belirterek, “Evliydim ancak eşimle bir yere gidemiyorduk. Çıksam bile yolda ayrı ayrı yürüyorduk. Otobüse binince, ayrı koltuklara oturuyorduk. Evli olduğum ortaya çıkınca da ihraç edildim” sözleri vicdanları kanatmıştı. AA muhabirine yaptığı açıklamada 28 Şubat sürecinin başlarında evlenme kararı aldıklarını ancak nişanlısının başörtülü olmasından dolayı, hiç ummadığı bir evlilik yaşamak zorunda kaldığını dile getiren Okçuoğlu “Resmi işlemlere başladıktan sonra kendisi için sıkıntılı bir sürecin başladığını” hatırlatmıştı. O süreçte, verilen emre göre, fotoğrafların başı açık olmasının istendiğini vurgulayarak, “Eşi tesettürlü olanlara karşı yoğun baskı vardı. Biz de ordudan atılmamak için bunu saklamaya mecbur kaldık. Bilinmesi halinde başımıza neler geleceğini biliyorduk. Evlendik ama maalesef evliliğimizi gizlemek durumundaydık. Çok zor şartlar yaşadık. Evliyiz, ancak eşimle bir yere çıkamazdık. Tüm çabalarımıza rağmen, olay farklı şekilde de olsa ortaya çıkmıştı. Peşimize adam takmışlar, tahkikat yapmışlar. Bir gün ‘Bir kadınla dost hayatı yaşıyorsunuz’ diye yazı aldık. Evli olduğumuzu bilmedikleri için böyle sanmışlardı. Böyle olunca evli olduğumuzu bildirmek zorunda kaldım. Başörtülü biriyle evli olduğum anlaşılmıştı. İlk iş olarak başka yere tayinimi çıkardılar. Sonra Ağustos Şurasında silahlı kuvvetlerle ilişiğim koparıldı. Böylece vasıfsız bir insan olarak ortada kaldım. Farklı sektörlerde hayata tutunmaya çalıştım. Evimi geçindirmem lazımdı, ancak iş bulamamıştım. Çok zor günler yaşadık. Şu anda bile sokakta yürürken karşıma gelen tanıdık birini görünce, elimde olmadan yolumu değiştirmeye kalkışmaktayım. Çünkü yıllarca evli olduğum anlaşılmasın diye böyle yapmıştım, tanıdıklardan kaçmıştım. Hâlâ bunu tam olarak üzerimden atamadım, bu psikolojik sıkıntı hâlâ beni bunaltmaktadır.”

Hem temel insan haklarına, hem iman ve vicdan duygularına, hem de ordumuzun tarihi misyonuna aykırı olan bu baskı ve barbarlıklar bir Haçlı ülkesinde veya Komünist Çin’de değil, Türkiye’mizde ve kendi Silahlı Kuvvetlerimizde yaşanmıştı. İslami ve insani tutarlılıktan, Milli ve manevi duyarlıktan yoksun; tam anlamıyla NATO kafalı bazı komutanlar ve kurmaylar elinde, Şehitler otağı ve Peygamber ocağı Ordumuz böylesine Milletimize yabancılaştırılmıştı. İşte bu haksız ve dayanaksız dayatmalar yüzündendir ki, FETÖ şebekesiyle AKP Hükümetinin ABD’nin tertibi ve teşvikiyle TSK’yı hizaya sokma kasıtlı Ergenekon ve Balyoz tezgâhına, halkımız “oh olsun!” demek durumunda kalmıştı. Ama şükür ki sonunda gerçekler ortaya çıkmış, mağdur komutanlarımız bırakılmış, Genel Kurmayımız da bu talihsiz uygulamaları bırakmıştı.

Siyonist Yahudi sermayesinin Dünya hâkimiyetini kurmak ve korumak, yani Gizli Dünya Devletinin silahlı kuvvetleri olmak üzere hazırlanan NATO’ya, bir ara İsrail’i de sokma çabaları dikkat çekiyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in NATO Zirvesi öncesi ABD ziyaretinde gündeme gelen ve Türkiye’nin itiraz ettiği belirtilen: “Üye olmadığı halde, fiili ve etkili bir pozisyon kazandırılmak üzere, NATO zirvesine İsrail’in de çağrılma girişimleri”, yıllardır gündeme taşıyıp uyardığımız, ama “komplo teorileri” diye karşı çıkıldığımız gerçekleri ortaya döküyordu. Ve tabi artık TSK da, böylece NATO üzerinden İsrail’in hizmetine sokulmaya çalışılıyordu. Ve daha ilginç bir gelişme yaşanıyor; ABD, Uludere’de 34 gencin ölümüne yol açan bombalamanın, konvoy görüntülerini PREDATÖR’lerin tespit ettiğini ve bunları TSK yetkililerine kendilerinin verdiğini itiraf ediyordu. Oysa daha önce GKB Necdet ÖZEL, istihbaratın yerli kaynaklardan elde edildiğini söylüyordu. Bu durum karşısında yoksa, Sn. Necdet ÖZEL, ABD yıpranmasın diye, kendilerini feda mı ediyordu? sorusu akıllara takılıyordu..

NATO’nun kurmayları, İslam’ı düşman sayıyordu!

Amerikan ordusunun subay adaylarına “İslâm ile topyekûn savaş” dersi verdiği ortaya çıkıyordu. İslâm ile savaş için subay adaylarına askeri okulda gerekirse “Mekke ve Medine'nin vurulabileceği” öğretiliyordu! Pentagon'un eğitim materyalleri ABD basınına sızıyordu. İslâm'a karşı topyekûn savaş ilan edilmesi konulu bir eğitim-brifingi Huffington Post, wired.com gibi ABD'nin popüler haber portallarında yayınlanıyordu. Noah Shachtman ile Spencer Ackerman isimli gazetecilerin ele geçirdiği ders içeriğinde şoke edici ifadeler yer alıyordu. Wired isimli dergide yayınlanan habere göre Amerikalı komutan 1.4 milyara ulaşan Müslümanlara dikkat çekerek, "Amerika'yı İslâmcı teröristlerden korumak" için Hiroşima'da olduğu gibi atom bombası kullanılarak topyekûn Müslümanlara savaş açılabileceğini savunuyordu. Böylece Amerikan Genelkurmayı'na bağlı Kurmay Akademisi'nde verilen dersin içeriği ilk defa gün yüzüne çıkıyordu.

Pentagon’un askeri ders notlarında tüyler ürperten ifadeler yer alıyordu!

Gerekli görüldüğünde "Sivil Müslüman toplulukları haritadan silmek için Hiroşima örneği tekrar gözden geçirilmeli" şeklinde cümleler bulunan raporun bir kısmında, "İslami teröristler 1949 Cenova Konvansiyonunu ihlal ettiğinden, Nagasaki ve Hiroşima gibi tarihi örnekler Mekke ve Medine'nin yok edilmesi için bir opsiyon olarak değerlendirebilir" açıklaması dikkat çekiyordu. İşte tam bu süreçte “ABD'nin umudu Türkiye” lafı ne anlama geliyordu?

ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Martin Dempsey, önemli bir dost ve müttefik olarak gördükleri 'Türkiye ile yakın güvenlik ortaklığını' geliştirmeyi arzuladıklarını belirtiyordu. ABD Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Scott McIlnay, Washington’u ziyaret eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ile Orgeneral Dempsey'nin Pentagon'da düzenledikleri görüşmeyle ilgili yazılı açıklama yapıyordu. Orgeneraller Özel ve Dempsey'in Türkiye'nin bölgedeki önemli liderlik rolü dâhil olmak üzere geniş yelpazede bir dizi güvenlik konularını ele aldıklarını bildiren McIlnay, Orgeneral Dempsey'nin, ABD Genelkurmay Başkanlığı görevi sırasında Orgeneral Özel ile ilk kez bir araya geldiğine dikkati çekiyordu. Sözcü McIlnay, açıklamasında, "İki lider, Türkiye'nin bölgedeki önemli liderlik rolü dâhil olmak üzere geniş yelpazede bir dizi güvenlik konularını ele aldı" ifadesini kullanıyordu. O zaman açıkça sormuştuk: ABD ve NATO “Müslümanları ortadan kaldırmak, tehdit olmaktan çıkarmak ve Mekke Medine’ye saldırmak” için Türk askerini mi kullanmak istiyordu?

O süreçte “Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Başbakan Erdoğan 28 Şubat soruşturmasından niye rahatsız oluyordu?

Sözde devlet içinde derin yapıları gün yüzüne çıkaran Ergenekon operasyonu hakkında “Davanın savcısıyım” diyerek soruşturmada yapılan gözaltı dalgalarına destek veren ve savcıların arkasında olduğunu gösteren Başbakan Erdoğan’ın 28 Şubat soruşturmasıyla ilgili çıkışları kafaları karıştırıyordu. "Bu dalgalar toplumun huzurunu kaçırıyor. Atılması gereken adımların atılması ve bitip kapatılması gerekiyordu. Bu dalgalarda bu ülke boğulur. Bu iş bu kadar uzatılmamalı" diyen Başbakan, sahi ne demek istiyordu? Başlatılan 28 Şubat post-modern darbesi soruşturması toplumun büyük bir kesimi tarafından destek görürken Başbakan Recep T. Erdoğan'dan yapılan gözaltı dalgalarına yönelik bu ilginç çıkış dikkat çekiyordu. "Bu dalgalar toplumun huzurunu kaçırıyor" diyen Sn. Başbakan acaba:

1- Üzerinden kuru kahramanlık sergilemeye ve siyasi rantını devşirmeye çalıştığı bu operasyonların, aslında kendi kontrolleri dışında, başka odaklarca yapıldığını mı ima ve itiraf ediyordu?

2- Yoksa, bu dalgaların sonunda kendilerini de kuşatıp boğacağından mı kuşkulanıp feryat ediyordu?

"28 Şubat dalgaları toplumun huzurunu kaçırıyor"muş!

İtalya dönüşünde havalimanında gazetecilere açıklamalarda bulunan Başbakan, 28 Şubat soruşturması kapsamında yapılan son gözaltı dalgasıyla ilgili sorulara da cevap verirken “Bu dalgaların toplumun huzurunu kaçırdığını düşündüğünü” aktaran Başbakan, "1 dalga, 2 dalga, 3 dalga, 4 dalga filan... Bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız. Atılması gereken adımlar atılmalı, sonra bitirilip kapatılmalı” ifadelerini kullanmaya hangi korku ve kuşkuları neden oluyordu?

Hani, Başbakan: "Ergenekon'un savcısıyım" diyordu!?

"Bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe kusura bakmasınlar, bu dalgalarda bu ülke boğulur" şeklinde konuşan Başbakan, sürecin uzatılmaması gerektiğini söylüyordu. Önceleri, güya darbe girişimlerini ve devlet içindeki derin yapılanmaları gün yüzüne çıkaran Ergenekon operasyonu devam ederken, "Davanın savcısıyım" diyerek soruşturmanın arkasında olduğunu gösteren Başbakan, 28 Şubat soruşturmasına söylem bazında aynı desteği vermemesi, acaba insafa geldiğini mi yoksa tezgâhın kendilerini de içine çekeceğini mi gösteriyordu? Eski Cumhuriyet Savcısı ve Fetullah yanlısı Gültekin Avcı’nın, Başbakan'ın açıklamasını "çok yanlış ve talihsiz" olarak nitelendirmesi ve AKP'ye oy veren yüzde 50'lik kitlenin hayal kırıklığı yaşadığını ifade etmesi de kafalarda yeni soru işaretleri doğuruyordu.

"28 Şubat en alçak darbe" ise, o sürece arka çıkan Fetullah Gülen’in konumu ne oluyordu?

28 Şubat post-modern darbesinin en alçakça tezgâhlanan darbe olduğunun altını çizerek: "Toplumun büyük kesimi maddi ve manevi eliminasyona uğratıldı. O dönem yaşadıkları nedeniyle psikolojik sorunlar yaşayan insanlar hâlâ şifa bulamadı. Gözaltı dalgalarında toplum nefes borularının açıldığını, demokrasiye biraz daha yaklaşıldığını görüp seviniyor. Yani Başbakan'ın dediği gibi insanların huzuru kaçmıyor" şeklinde konuşan Gültekin Avcı, o süreçte Erbakan’ı arkadan bıçaklayan ve darbecileri haklı bulan Fetullah Gülen’i niye sorgulamıyordu? Başbakan'ın son çıkışının yargıya müdahale anlamına gelebileceğini de vurgulayan Avcı, "Soruşturma henüz tamamlanmadı. Sadece askeri çekirdeğe yönelik gözaltılar yaşandı. Soruşturma, darbenin sermaye ve siyasi kanatlarına henüz ulaşmadı. Eğer bundan sonra herhangi bir dalga gelmezse yargıya yapılan bu müdahale netlik kazanmış olur. AKP, sayesinde yüzde 50 oy aldığı vaatlerinden vazgeçmiş sayılır" diyerek tehditler savuruyordu. Daha önce her fırsatta, TSK’yı töhmet altına sokan ve dolaylı biçimde PKK’ya haklılık kazandıran açıklamalarıyla meşhur, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, bu sefer: “Türkiye’nin her sabah yeni bir 28 Şubat operasyonuyla uyanması yanlıştır. TSK’yı şamar oğlanına çevirmemek lazımdır” şeklinde beyanatlar vermesi, telaş ve tedirginliğin sadece Başbakanı değil, tüm AKP kurmaylarını kuşattığını gösteriyordu.

Sn. Başbakan, İtalyan basınına “NATO Suriye’ye müdahale etmeli” ifadesinden geri adım mı atıyordu?

Başbakan Tayyip Erdoğan, İtalyan Corriera Della Sera gazetesine verdiği röportaja atılan başlığın kendi sözleri olmadığını belirterek “Suriye konusunda, NATO'nun askeri müdahalesini istemeye hazırım” şeklinde bir başlık atılmış, bu başlık şahsıma ait değildir. Zaten röportajın tamamını okuduğunuzda böyle bir ifadenin olmadığını göreceksiniz” diyordu. Ancak: “Sınırlarımıza herhangi bir tecavüzde bulunulması halinde, biliyorsunuz NATO’nun 5. maddesi devreye girer” diyen Sn. Başbakan, NATO’nun niçin kurulduğunu bilmiyor muydu?

NATO, bilindiği gibi II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkmış olan güçlü ve etkili bir kollektif savunma sistemidir. ABD’nin liderliğinde kurulmuş ve gelişmiştir, ama Siyonist Yahudi hedeflerine hizmet için kurulup kullanıldığı kesindir. İlk kuruluş hedefi Soğuk Savaş yıllarında Avrupa ve “Hür Dünya Devletlerini” Sovyetler ve Komünizm tehlikesinden korumak olarak gösterilmiştir. 1992′de Komünizmin çöküşünden sonra İskoçya’da yapılan NATO toplantısında teşkilatın yapı ve hedefleri masaya yatırılmış ve köklü değişikliklere gidilmiştir. O zamana kadar görevi “Kızıl tehlikeye karşı mücadele” olarak belirlenen NATO, o tarihten sonra “Yeşil Tehlike ve Küresel Terörizm” diye İslam Dinine ve Müslüman ülkelere karşı mücadele ile yükümlü hale getirilmiştir. Böylece Komünistlerin yerini Müslümanlar almış vaziyettedir. 2001 yılından sonra da artık açıkça Küresel teröre ve İslami hareketlere hep aynı kare içinde yer verilmiştir. Mesela, Ortadoğu’dan veya Alt Kıta denen Pakistan ve Hindistan’dan gelen kişiler peşinen “muhtemel suçlu” ilan edilmiş veya “terörist olabilir” gibi mesnetsiz suçlamalar yöneltilmiştir. Olaylar anlamsız ve korkulara dayanan ırkçılık boyutuna ulaşmıştır. Son yıllarda Avrupa’da izlenen ırkçılık akımları bütün bu haksız ve dayanaksız propagandanın neticesidir.

NATO 2001′den sonra hızla değişmeye yönelmiştir. ABD’nin, Afganistan’a müdahalesi 2001 yılında gerçekleşmiştir ve hâlâ çıkmış değildir. ABD, Afganistan’a girdikten bir süre sonra orada ABD olarak “global terörizmle” mücadele ettiğini belirterek dünya ülkelerinin de katkıda bulunmalarını talep etmiştir. Bu sebeple 13 ülke daha Afganistan askeri harekâtına katılıp destek vermiştir. Daha sonra NATO’nun 5. Maddesini kullanan ABD, NATO üyelerinden de yardım istemiştir. (Bir üye düşman tarafından saldırıya uğradığı zaman, diğerleri, kollektif olarak ona yardım etmekle yükümlüdürler) maddesi. (Buna savaş maddesi de denir) Ama buradaki savaş zaman içinde İslam ve Müslüman Afganlılarla mücadele haline dönüşmüş vaziyettedir. NATO, son “Arap Baharı” diye bilinen olayların gelişiminde, halkı ayaklanan Libya’da da aktif bir rol üstlenmiştir. Recep T. Erdoğan iktidarı da bu vahşete iştirak etmiştir. Kaddafi güçlerinin alt edilmesi NATO güçleri sayesinde gerçekleşmiştir. Oysa Kaddafi ve Libya, devlet olarak hiç bir dış ülkeye saldırmış ve kimseye savaş açmış değildir. Tam tersine, saldıranlar Fransa, İngiltere, İtalya ve Hollanda ve daha sonra da NATO yolu ile ABD ve maalesef Türkiye’dir. NATO bombardımanları sonucunda Libya tam bir harabeye çevrilmiştir. Ne de olsa artık NATO yeni sömürgeciliğin etkili bir aleti haline gelmiştir. Şimdi Suriye için aynı Siyonist süreç yürütülmektedir. NATO artık ABD’yi ve Avrupa ülkelerinin silahlı kuvvetlerini koordine eden Siyonizm’in emrindedir. Bu durum ABD’nin diğer bölgelerdeki askeri hareketlerde elini güçlendirmektedir. Emperyalist Batılı devletlerin güvenliği için NATO tam anlamıyla bir güvenlik merkezi haline getirilmektedir. NATO, zaman içinde “Siyonizm’in Dünya Ordusu” kurmak amacı ile dünya çapında bir işbirliğinin hareket noktası haline dönüşmektedir. NATO’nun etkili olması için bütçesinin de güçlü olması gerekmektedir ve bu da bütün üyelerin katkıları ve katkıların da devamlılığı ile olabilir. Bu da üye ülkelere ilave yük getirecektir. ABD ve Avrupa devletlerinin tam bir ahenk içine çalışabilmeleri için NATO en büyük koordinasyonu gerçekleştirecektir ve daha şimdiden bu maksat için Füze Kalkan sistemini 4 ülkeye yerleştirmiştir. Polonya, Romanya, Türkiye ve İspanya. Bu sistemler Avrupa ve ABD’yi yeterince etkili olarak koruyabilecektir. Bu sistemler sayesinde çok daha kapsamlı ve küresel boyutta istihbarat toplama, izleme ve gözetleme yapılabilecektir ve tabi Siyonist ve emperyalist güçler için… Özetle, bir “Dünya Devleti”nin emrine konmak üzere tüm alt hazırlıklar tamam gibidir. Chicago- ABD toplantısı NATO’nun artık bir “Dünya Ordusu” rolünü tescil etmek içindir.”[1]

O zaman sormuştuk: Peki, bu durumda E. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel Amerika’da hangi rolü oynuyordu?

E. Genelkurmay Başkanı Org. Özel, Pentagon'a çıkarma yapıyor, ABD'li mevkidaşı ile bir araya gelerek, 'Akıllı Savunma Sistemi' konusunda fikir alışverişinde bulunduğu söyleniyordu. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey'in davetlisi olarak Pentagon'a çıkarma yapan Org. Özel'in 21 Mayıs'ta Chicago'da düzenlenen NATO zirvesi öncesinde ön görüşme yaptığı öğreniliyordu. Görüşmede, NATO'nun yeni stratejisi "Akıllı Savunma Projesi" kapsamında ittifakın üyeleriyle Türkiye'nin yapabileceği ortak projeler üzerinde çalışılacağı belirtiliyordu. Yeni formüle göre: İttifaka üye ülkeler bağımsız girişimlerden vazgeçmesi, ortak projeler üretmesi, kendi aralarında işbirliği içinde hareket etmesi planlanıyordu. Yeni sistemde, Türkiye'nin ağırlıklı olarak insani yardım projelerinde ortak çalışmalar yapacağı ve NATO’ya katkı sağlayacağı öngörülüyordu. Bir hafta boyunca ABD'de kalan Org. Özel'in temaslarını tamamladıktan sonraki ilk durağı Çankaya Köşkü oluyordu. Org. Özel’in, Chicago'daki NATO zirvesine katılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e ön bilgi aktardığı belirtiliyordu.

Siyonist CFR’nin övgüsü, hangi tavizin rüşveti oluyordu?

Bu arada ABD'nin önemli düşünce kuruluşlarından olan ve tamamen Yahudilerin kontrolünde bulunan Dış İlişkiler Konseyi CFR'nin Beyaz Saray için hazırladığı rapor, medya ile paylaşılıyordu. 'Türkiye-ABD İlişkileri: Yeni Ortaklık' başlıklı 96 sayfalık rapor için 23 uzman görev alıyordu. Raporda, "Türkiye, bölgesel ve küresel bir güç haline geldi. ABD'de politika oluşturanlar, Türkiye-ABD arasındaki stratejik ilişkiyi hayata geçirmek için her türlü çabayı sarf etmeli" deniliyordu. Raporu hazırlayan Çalışma Grubu'nun başkanlığını ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Yahudi Madeleine Albright yürütüyordu. Siyonist Yahudilerin AKP Türkiye’sine ve Türk askerine övgüler yağdırması “Yoksa Türkiye’yi ve Türk askerini yeni maceralara sürükleme hazırlığı mı yapılıyor?” sorusunu akla getiriyordu.

Ve tabi sormak gerekiyordu:

1- E. GKB Sn. Necdet Özel; NATO’nun ve arkasındaki Siyonist ABD ve Haçlı AB’nin, Türkiye’ye yönelik düşmanca niyet ve hedeflerini bilmiyor muydu; yoksa bile bile, ama stratejik bir taviz ve teslimiyetle, bu oyunları bozacak günü kollayarak, Amerika ve Avrupa’yı mı oyalıyordu?

2- Sn. Necdet Özel, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesinin, ülkemizin başını büyük bir belaya sokmak, İran’la bozuşturup kapıştırmak üzere, dış güçlerce tertiplenen tarihi bir tuzak olduğunu fark edip direnecek askeri ferasetten ve milli hassasiyetten uzak mı bulunuyordu; yoksa, sonunda emperyalist güçlerin hezimete uğratılacağı Ortadoğu girdabına iyice batmaları için, çok yüksek ve ince bir siyaset mi takip ediliyordu?

Sn. Başbakanın, “gözaltı dalgalarından ürkmeye başlaması” doğrusu bizim umutlarımızı artırıyordu!

Amerika’daki NATO Zirvesine, üye olmadığı halde İsrail’in de çağrılma girişimleri, Türkiye’nin bu gelişmelere tepki göstermesi ve ABD-NATO yetkililerinin Türkiye’yi tehdit eder mahiyette “üzüntülerini beyan etmeleri”, acaba AKP iktidarının mı, yoksa Genelkurmayın mı “milli dirayet ve cesaretiyle” gerçekleşiyordu?”

"Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu: 'Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika'nın karşısında dik duracak, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek”[2] stratejisi izleyen işte bu ABD, yarın Ortadoğu'da "Ben de varım!" diyecek bir Türkiye'nin önünü kesmek ve gücünü tüketmek istiyordu. Nitekim Ankara'da terörle mücadeleden sorumlu üst düzey bir emniyet yetkilisi ve bir başka üst düzey istihbarat görevlisi ayrılıkçı Kürt hareketi üzerine konuşmasında, Türkiye'nin en yakın müttefiki olarak bilinen ABD ve AB ülkelerinin, PKK’ya en büyük desteği verdiğini söylüyordu. Ve yine E. Orgeneral Çevik Bir'in: "Suriye İstihbaratı'nın İsrail gizli servisine angaje olduğunu bildiklerini" söylemesi karşısında İsrail tarafının sessiz kalıp cevap vermemesi (a.g.e. s.24) Suriye olaylarını İsrail ve ABD’nin kışkırttığını gösteriyordu. Üstelik Genelkurmay Başkanlığı tarafından farklı tarihlerde hazırlanan raporların, ABD'nin bölgede apaçık bir Kürt devletinin kurulması için yoğun çaba sarf ettiğini gözler önüne serdiği ve bu belgelerin aynı zamanda ABD ile Türkiye arasında yaşanan adı konmamış gizli bir savaşın ipuçlarını da verdiği (a.g.e. s.31) zaten biliniyordu.

"Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan 'Güneydoğu Anadolu'da Devam Etmekte Olan Bölücü Hareket'in Gelecekteki Muhtemel Seyri ve Türkiye'nin Bütünlüğüne Etkileri' adlı dokümanda İsrail, PKK'yı ulusal çıkarları dolayısıyla destekleyen ülkelerin başında geliyordu. Dokümanın birçok yerinde ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler üstü kapalı olarak 'Bazı gelişmiş Batı Ülkeleri' şeklinde geçiyordu. Oysa Türk kamuoyunda bilinen, bundan çok farklıydı. Yıllarca PKK'nın özellikle İran ve Suriye tarafından desteklendiği vurgulanıyor ve Türkiye birçok kez bu ülkelerle çok ciddi sorunlar yaşıyordu.

“1996 Mart'ında P. Kur. Yb. Mehmet ilhan Ünver tarafından hazırlanan, 'Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri' adlı dokümanda Türkiye'nin Suriye ile arasında çok sık gündeme getirilen Hatay sorununun aslında kimler tarafından gündeme getirilmek istendiğini çok açık gösteriyordu. Buna göre İsrail, Suriye'nin üçe bölünmesini istiyordu. Fakat İsrail'in bu projesi Türkiye'yi de tehdit ediyordu. Çünkü bu projeye göre Hatay da üçe bölünmüş Suriye'nin Şii - Alevi bölümünde yer alıyordu. Yani Arap Baharı safsatasıyla Suriye iç savaşı ABD Yahudi lobilerince planlanıyordu!

İşin ilginç tarafı Hatay sorunu hep Batı kamuoyu tarafından ya da CIA kaynaklı bazı kuruluşlar tarafından ısıtılıyordu. En son 01.06.1994 tarihinde Washington'da Amerikan Barış Enstitüsü'nde, eski CIA şefleri tarafından yeniden gündeme getiriliyor ve Suriye'nin Hatay yarası kaşınmak isteniyordu. Söz konusu askeri dokümanda aynen şu ifadeler yer alıyordu: "Sağlık durumu iyi olmayan Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad'ın ölümünden sonra ülkede karışıklıklar çıkabilir. Bu durumda ortaya çıkacak istikrarsızlıktan yararlanacak bazı güçler, Suriye'yi bölme planını yürürlüğe koyabilirler. Bu plana göre İsrail'in tasarladığı Suriye şöyledir: Suriye etnik ve dini yapısına uygun olarak çeşitli devletlere ayrışacaktır. Kıyıda bir Şii-Alevi devleti, Şam'da buna düşman bir başka Sünni devleti, Havran - Kuzey Ürdün - Golan bölgesinde de bir Dürzî devleti. Bu yapı, barış ve güvenliğimizin garantisi olacaktır ve bu hedef erişebileceğimiz kadar yakındır.”

İşte bugünkü Suriye problemi, bu Siyonist projelerin bir neticesi olarak patlak veriyordu ve AKP büyük bir gafletle dış güçlere figüranlık ediyordu!.. Ama şimdi Cumhurbaşkanının Devletle ve askerle uyumlu davranmaya mecburiyet duyması bizlere memnuniyet veriyor ve umutlandırıyordu.

 


[1] Oya Akgönenç Milli Gazete

[2] Aydoğan Vatandaş, Armageddon, Türkiye - İsrail Gizli Savaşı, İstanbul -1977, s. 27- 28

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Emperyalizm bu propagandalarla neyi amaçlıyor? "İnsanlar kendilerini nasıl tanımlıyorsa...
Devami
  “Andolsun ki, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri...
Devami
Tam 8 yıl önce Milli Çözüm dergimizde “Çatısı altında PKK’yı...
Devami
  Önce şu sorular üzerinde duralım ve lütfen biraz kafa...
Devami
“Annemgil, başka deyişle Firuze-İbrahim Olcaytu ailesi, 1930’lu yıllarda, Malatya’da Özal...
Devami
    BU VATAN NATO KAFALI VE YAHUDİDEN MADALYALI GUSÜLSÜZLERİN DEĞİL,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1039

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR