Reklam
Reklam
Reklam

İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLÂKI

        

İslam’da Devlet Başkanı’na ve diğer emir ve yetki sahibi makamında bulunanlara itaatin şartları ve sınırları olduğu gibi, gerektiğinde itiraz ve hatta isyanın da elbette adabı ve ahlâkı vardı. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin (Kur’an’a uyun), Peygambere (sünnetine tâbi olun), ve sizden olan ‘Ulu’l-Emr’e’ (yani, inandığınız gibi Hakk ve hayır üzere sizi yönetenlere, adil devlete ve hükümete, gerçek ilim ve içtihat ehline) de itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşamayıp çekişirseniz, onu hemen Allah’a (Kur’an’a) ve Resulüne (Sünnete) arz edip (bunlara göre hüküm verin). Şayet Allah’a ve ahirete inanıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır ve dönüp erişilecek netice olarak daha güzeldir.” (Nisa: 59) Bu ayette geçen “Sizden olmak” kaydı;

a- İslam’a inanmak,

b- İslam’ı yaşamak,

c- Adalet hükümlerini uygulamak,

d- Temel insan haklarına saygılı olmak şartlarını koşmaktadır.

Evet; aklın, vicdanın ve Kur’an’ın ortaklaşa hayırlı ve yararlı bulduğu “DOĞRU”lara ve bunları uygulayanlara itaat; ama yine aklın, vicdanın ve Kur’an’ın ortaklaşa kötü ve zararlı buldukları “YANLIŞ”lara ve bunları dayatanlara itiraz ve isyan, hem İslam’ın hem de insanlığın icabıdır. Bu konuda; Devlet kavramını kutsallaştırmak ve Devlet Başkanı’nı tanrılaştırmak haramdır ve bu yaklaşım çeşitli baskı ve barbarlığa kılıf olarak kullanılmıştır. Oysa İslam; “Kuralları Krallar koyar, herkes de mecburen uyar” kanaatini yıkıp; “Kuralları Hak koyar, Krallar da kurallara uyar” esasını kurumlaştırmıştır.

Hayırlı ve Yararlı İtirazın Anlamı ve Amacı

“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek olmaktadır. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik yapma, itiraz edip karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslami literatürde “isyan”dır.

Meşrû (dine ve adalet düzenine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslamî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” damgası basılır ve en ağır şekilde cezalandırılır. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelimeden çıkmıştı. Hz. Musa’nın asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavun’a karşı onun haklı isyanını sembolize eden bir aksesuardı. Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a isyan, Hz. Musa’nın mucizesi olmaktaydı. Hz. Musa’nın asâ mucizesi, aynı zamanda, zalim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa gösterip durmayı ve her türlü haksızlık ve ahlâksızlığa isyanı da anlatırdı.

Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan bayrağı açmıştı. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmetmeye başlamıştı. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı çıkmış, ona itaate yanaşmamıştı. İşte Hz. Musa’nın elindeki asâ, zalim yönetici Firavun’a isyanın sembolü olmaktaydı.

Şeytan, Allah’ın; “Adem’e hürmeten secde edin” emrine karşı gelerek ilk isyan eden olup azgınlaşmıştı. Yani Allah’a karşı gelmiş, itaatten kaçmıştı. O yüzden olumsuz anlamda isyanın piri-simgesi şeytandır. Hz. Musa’nın isyanı ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu manada, hem de olumsuz manada kullanılırdı.

İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. İnkârcılar ve günahkârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun hükümlerine ve Müslüman adil yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlardı. Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler ise, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zalimlere ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya çalışırlardı, onların isyanları ıslah amaçlıydı ve yapıcı bir yaklaşımdı.

İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlışlık ve haksızlıklara, zalim yönetimlerin uyguladıkları despotluklara karşı çıkmamak, itiraza kalkışmamak korkaklıktır; zillet ve acziyet ahlâkıdır. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durduracaktır. Peygamberlerin en temel özelliklerinden birini ve birincisini: Tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i Tevhid, “LA” ile yani isyanla başlamaktadır. Tevhid tüm sahte ilahlara ve tâğuta isyan bayrağıdır. Yani, Allah’a isyan hükmüne itaat, haramdır. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan özgürlük imamlarıdır.

Hz. Musa ve asasından ve Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı da hatırlamak lazımdır. Âsiye, “isyan eden kadın” anlamındadır. O, Allah’a iman ve itaate yanaşmayan ve tanrılığa kalkışan birisine, bu kocası da olsa, Devlet Başkanı da olsa itaat etmeyip isyana kalkışan kahramandır. (Ve yine) Allah, (küfür ve zulüm ortamında bile) iman edenlere ise Firavun'un karısını örnek göstermiştir. Hani o (hanım): ‘Rabbim bana Kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (küfür ve kötülük) amelinden-davranışından koru ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar’ (diye dua etmiş ve kabul edilmişti).” (Tahrim: 11) Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah'a ve peygamberi Musa’ya iman getirerek itaat ettiği için, bunun bedelini de göze almıştır. Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence yapılmıştır. Hadislerde de Âsiye övgüyle anılmış ve Hz. Meryem'le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak tanıtılmıştır.

İstişare Esası, Diyalog ve Dayanışma Ahlâkı!

Toplumların kölelik düşüncesinden kurtulup, özgürlük bilincine ulaşmasında, insani şahsiyetine ve imani haysiyetine kavuşmasında ve yine demokratik olgunlaşmasında “itaat” ve “isyan” kavramlarının çok önemli yeri bulunmaktadır. Burada yanlış bulunan itaatten kastımız, tâbi olduğumuz egemen güçten gelen emir, yasak ve talimatlara sorgulama ve değerlendirme ihtiyacı duymadan kayıtsız ve şartsız bir şekilde uymaktır. Yanlış ve yıkıcı olan isyan ise; yine içinde yaşadığımız devletin ve yanında yer aldığımız liderin emir ve talimatlarını sorgulama gereği hissetmeden reddedip karşı çıkmaktır. Üzülerek görmekteyiz ki; toplumumuz hatta kurumlarımız hep bu iki kavrama mahkûm olmuş insanların boğuşması ve bağnazlaşması ile perişan olmaktadır. İnsanlar doğrunun, iyinin ve güzelin ne olduğunu ortaya koymaktan ziyade, tüm enerjisini yer aldığı kültürün egemen olması için harcamaktadır. Bunun sonucu “Çatışma Kültürü” ortaya çıkmaktadır.

Allah insanları yaratırken akıl ve irade ile donatmıştır. Kitap ve peygamber gönderip Hakkı ve güzel ahlâkı tanıtmıştır. Aklı ile doğruyu ve yanlışı ayırması, iradesi ile de insanların özgürce davranması sağlanmıştır. İnsanların diğer canlılardan (hayvanlardan) ayrıldığı en önemli özelliği de budur. Allah Kutsal Kitabında doğruyu ve yanlışı göstermiş ve bunlara uyup uymamada insanları akıl ve iradesi ile baş başa bırakarak özgürce karar alma ve uygulama fırsatı tanımıştır. Gel gör ki Yüce Yaratıcı insanlara bu özgürlüğü bağışlarken, maalesef insan ne kendine ne de bir diğerine bu özgürlüğü tanımaya yanaşmamaktadır. Maalesef akıl ve irade ile hareket etme özgürlüğü tanımayan baskıcı ve ceberut bir anlayışla, sorgulamadan, yanlışını doğrusunu araştırmadan her konuda taraftar mantığı ile şartsız itaat ve isyan kültürünü benimsemiş durumdadır.

Kur’an terazisinde, akıl ve vicdan ölçüleriyle kendi düşüncesini açıklayan, kendi iradesini ortaya koymaya çalışan ve bu doğrultuda davranan kişiler maalesef yadırganmakta hatta dışlanmaktadır. İtaat ya da isyan kültüründen birini benimsemeyen insanlar çoğu zaman öteki konumuna atılmaktadır. Oysa itaat ve isyan dürtülerini ıslah edip, bunları istişare kültürüne dönüştürmemiz lazımdır. İnsanların düşüncelerini açıkladığında hangi sonuçlarla karşılaşacakları korkusu yaşamadan, fikirlerini özgürce ifade ederek gerçek doğruya ve ortak akla ulaşmamız sağlanmalıdır. İnsanların arasında kalın çizgiler çizerek, yıkılmayacak duvarlar örerek bir diğerini ötekileştirerek doğru bir sonuca varılamayacaktır.[1] Çünkü iz’ansız ve itirazsız itaat, körü körüne bir teslimiyet ve acziyette kişiliklerin çürümesine; her türlü disiplin ve düzene peşinen isyan ise anarşizme yol açacaktır.

Hz. Peygamberimiz (SAV): “Cihadın en faziletlisi, zalim sultan karşısında Hakkı ve adaleti söylemektir.” buyurmuşlardır. Vazgeçmediği takdirde hukuki yola başvurulacaktır. Bu aşamada mezalim mahkemeleri bulunacaktır. Böylece zulme devam eden Başkan’ın hukuken azledilmesi sağlanır. Halife mezalim mahkemesinin kararına karşı geldiğinde, ümmetin bundan haberdar edilmesi yine ulemanın sorumluluğundadır. Böylece ümmet eliyle Halife’nin kuvvet kullanarak azledilmesine çalışılır. İşte bütün bu süreci ümmet ile birlikte başlatacak ve aşama aşama yönetecek olan başlıca ümmetin bağrından çıkan âlimler olacaktır. Nitekim zulüm, İslam dışı hükümlerin tabiatında vardır. İslam dışı bir nizamla hükmeden yönetici ise her halükârda isteyerek veya istemeyerek zulümkârdır ve günahkâr bir fasıktır. Kaldı ki Allah Celle Celaluhü: “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur…” (Hud: 113) diye uyarmaktadır. Zalimin zulmüne yardımcı olunması, devamı ve bekası için duada bulunulması da haramdır. Çünkü bekasında zulmünün daimî olmasını istemek söz konusudur. Hadis-i Şerifte: “Zalimin bekası için dua eden kimse, Allah’ın mülkünde O’na asi olunmasını istemiş gibidir” diye buyrulmaktadır.

Hz. Ömer (RA) hilafete geçtiği zaman: “Ey nas! Ben Hak’tan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuştu. Ahaliden biri:

“Ya Ömer! Sen eğrilir, Hak’tan inhiraf edersen seni kılıcımızla doğrulturuz!” cevabını verince Hz. Ömer (RA):

“Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükretmiş ve sevincini açığa vurmuşlardı. Bu hadisenin başka bir rivayeti: Hz. Ömer halife iken, “Benim yanlış yaptığımı görürseniz ne yaparsınız?” diye sorunca, Sahabe efendilerimizden bir tanesi kılıcını çekmiş ve: Seni bu kılıcımızla düzeltiriz ey Ömer!” buyurmuşlardır. Temel hadis kaynaklarında hadis kriterleri açısından sahih denebilecek düzeyde bir bilgi bulunmasa da ikinci derece kaynaklarda bu sözü söyleyen kişinin Muhammed bin Mesleme ve Beşir Bin Sa’d olduğu aktarılmaktadır.

İslam’da Devlet Başkanı’nın yetkileri çok sınırlıdır!

İslam’da Devlet Başkanı’nın yetkileri konusunda oldukça yanlış kanaat ve yaklaşımlar vardır. Bazı kimseler İslam hukukunda devlet başkanının sınırsız yetkilere sahip bir diktatör olduğunu sanmaktadır. Emevilerden itibaren başlayan saltanat yönetiminde Devlet Başkanı’nın mutlak monarşi çerçevesinde ülkeyi idare etmesi bu gibi spekülatif yaklaşımlara sebep olmaktadır. Hâlbuki her konuda olduğu gibi bu konuda da Asr-ı Saadet dönemi referans alınmalı ve hükümler ona göre konulmalıdır. Hz. Peygamber dönemine bakıldığında başta Devlet Başkanı olmak üzere bütün yöneticilerin yetkilerinin sınırları üzerinde durulduğu ve uygulamanın buna göre şekillenmiş olduğu açıktır. Daha sonra gelen Hulefa-i Raşidin dönemlerinde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları esas alınarak yönetim sistemi yapılandırılmıştır. Yani Devlet Başkanı’nın yetkilerinin sınırlı olması sadece günümüz yönetimlerine has bir kavram sanılmamalıdır.

İslam Öncesi Arabistan’da Yönetim Tarzı

Malum olduğu üzere İslam’dan önce de Arabistan’da kurulmuş küçük devletçikler bulunmaktadır. Bizans himayesindeki Gassaniler, İran himayesindeki Hire ülkesi ve Mekke Şehir Devleti bunlardandır. Mekke’deki yönetim, bazı araştırmacılar tarafından orta zamanların cumhuriyetine benzetilmiş ve Mekke Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. Mekke’de Darü’n-Nedve ve Hılfu’l-Fudul gibi meclisler, Mekke’deki yönetimin cumhuriyete benzetilmesine yol açmıştır. Buna karşılık Muhammed Hamidullah’a göre Mekke oligarşik bir yönetim tarzıdır. Bu yönetim babadan oğula geçen on kadar yöneticinin oligarşisi olmaktadır. Bunlar bir tür bakanlar kurulunu teşkil etmekte ve kararları istişare ile almaktadırlar.

İslam’da Devlet Başkanı’nın yetkileri niye sınırlandırılmıştır?

Hz. Peygamberimizin (ve bütün Nebilerin) yetkilerinin sınırsız olmadığı Kur’an’da pek çok ayette bildirilmiş durumdadır. Onun hayatı vahiy ile düzenlenmiş ve sınırlanmıştır. Bununla birlikte Hz. Peygamber, ashabı ile çeşitli meselelerde istişare etmekten geri durmamıştır. Her bir sahabe, Hz. Peygambere yaptıklarıyla ilgili sorular yöneltmiş ve hatta Hz. Peygamber’den farklı görüşler de ortaya koymuşlardır. Hz. Ömer gibi bir kısım sahabiler kendi görüşlerini istek üzerine ya da talep edilmeden açıklamışlardır. Bir Peygamber için böyle sınırlamalar olunca, daha sonra gelecek Devlet Başkanları için daha fazla sınırlamaların bulunması elbette doğaldır ve doğru olandır.

Bu sınırlamanın sebeplerinin başında, ceberut, monark ve diktatör hükümdarlar döneminde insan haklarının çok fazla hesaba katılmamasıdır.[2] İslami yönetim şeklinin, bir monarşi ya da diktatörlük olmadığı açıktır. Dini, hukuki, siyasi, sosyal ve ahlâki hiçbir sınır tanımayan Firavun, Nemrut ve Karun gibi hükümdarlar, kendilerini sonsuz bir güç ve yetkiye sahip zannetmeleri sebebiyle Kur’an’da kötülenerek anlatılmaktadır. Bunların karşısında Hz. Süleyman, Hz. Davut, Belkıs gibi Kur’an’da övülerek anlatılan iyi tipteki hükümdarlar da sınırsız yetkiye sahip bulunmamaktadır. Bir Devlet Başkanı’nın sınırsız bir iktidar davasında bulunması, bir tür ilahlık iddiasıdır ki bu da İslam’a göre en büyük günahlardan birisi sayılmıştır.

Cenab-ı Hak, seçip gönderdiği peygamberlerini bile, Kendi Kitabı ve ahkâmıyla yükümlü saymış; Tağut’a yani İslam dışı zalim nizamlara ve insanların heva ve arzularına uymaktan şiddetle sakındırmıştır! Elbette peygamberlere itaat, bizzat Allah’a itaattir. Ama onlar bile ancak İlahi vahye göre davranmış, kendi kafalarından hüküm koymamışlardır. Aşağıdaki ayetler bu durumu açıklamaktadır:

“Andolsun Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk yapın ve TAĞUT’tan (Bâtıl nizamlardan ve putlaştırılmış insanlardan) kaçının!’ diye bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine (gerçekleri kabullenip Hakka ve hayra yönelene) Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine (dünya rahatı ve menfaati için tağuta tapınan ve şeytani odaklara kapılan kesime) ise dalâlet (sapkınlık-doğru yoldan çıkmışlık) hak oldu. Nitekim yeryüzünde bir dolaşın da, bakın hele (peygamberleri ve davetlerini) yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görüp anlayın (ve ibret alıp toparlanın).” (Nahl: 36)

“Vakti (gelince) Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?’ dediğinde (ise O şöyle yanıt verecektir:) ‘Seni tenzih ederim, hakkım (ve haddim) olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse zaten Sen onu mutlaka bilirdin. Sen bende (nefsimde ve içimde) olanı bilirsin, ama ben Sende olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen (Ey Rabbim).’” (Maide: 116)

“(Ya Rabbi!) Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin' (dedim). Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahit idim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde (katına yükselttiğinde ise), üzerlerindeki ragib-devamlı gözetleyici Sendin. Sen her şeyin üzerine şahit (her an hazır ve nâzır) olansın. (Maide: 117)

“(Ey Nebim!) Sana Kitap'tan vahyedileni (ayetleri dikkatle ve sürekli ciddiyetle) oku (ve uygula, bâtıla ve başkalarına uyma!)” (Ankebut: 45)

Sana Rabbinden ne vahyedilirse ona uy (Allah’ın ayetlerini eğip bükerek şeytani heves ve hesaplar güdenleri bırak). Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan Haberdardır.” (Ahzab: 2)

Peygamberler bile böyle olunca, Devlet Başkanlarının elbette ve her halde, genel hukuk kurallarıyla ve temel insan haklarıyla kayıtlı, yetkilerinin sınırlı ve kararlarının bu kurallarla bağımlı olması kaçınılmazdır. Hazırlanan ve referanduma sunulan anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına verilen yetkiler ise bu sınırları ve sorumlulukları fazlasıyla aşmaktadır, bu da kuşkularımızı ve kaygılarımızı arttırmaktadır.

Dinimizde ve Milli geleneğimizde: Rabbimizin emirlerine ve hükümlerine, imtihan için takdir ettiği musibetlere itiraz etmek, nefsi hırslar ve siyasi hesaplarla meşru ve adil bir yönetime isyana yeltenmek, nasıl dünyevi ve uhrevi cezası çok büyük günahlar olup şiddetle yasaklanmış bir fesatlık ise; bunun gibi zalim ve hain (düşmanla işbirlikçi) iktidarlara karşı çıkmak, bunların düzeltilip değiştirilmelerine çalışmak da o denli övülmüş bir sevaptır. Hatta bir hadis-i şerifte, nemelazımcı davranıp, böylesi “haksızlıklar karşısında susanlar, dilsiz şeytan” sayılmıştır.

Bu konuda Hz. Peygamberimizi (SAV) muhatap alan şu ayetler dikkatle okunmalıdır:

“(Ey Resulüm!) Onlar (müşrikler) neredeyse, Sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman (ve Kur’an’ı onların keyfine göre yorumlaman) için Seni fitneye düşüreceklerdi. (Sen onların isteğine uyarsan) O zaman Seni de dost edineceklerdi.” (İsra: 73)

(Ey Nebim!) Eğer Biz Seni sağlamlaştırmasaydık (Hakk’ta sabit tutarak sahip çıkmasaydık), andolsun, (çeşitli hileler ve cazip tekliflerle gelen müşrik takımına) az bir şey (de olsa) onlara meyledip eğilim gösterecektin.” (İsra: 74)

Bu durumda Biz Sana, (dünya) hayatında da kat kat, ölümünden (sonra da) kat kat (acısını) tattırırdık; sonra Bize karşı bir yardımcı da bulamazdın. (Ama Allah’ın hidayet ve himayesiyle onlara meyletmedin.)” (İsra: 75)

Devlet Başkanı’nın yasama yetkisinin Kur’an tarafından kısıtlanması

İslam hukukunun meydana getirilmesinde Devlet Başkanlarının fonksiyonu çok sınırlıdır. Bir Devlet Başkanı ancak âlim ise içtihad (hukuki kurallar hazırlama) faaliyetine katılacaktır. Bu da ilk dört halife döneminde görülen bir uygulama olmuş, daha sonraki halifeler idari ve siyasi alanların dışında hukuka müdahaleye kalkışmamıştır. Zira müdahale etmek için gerekli olan içtihad bilgisine sahip olunmalıdır. Devlet Başkanları sadece İslam hukukunun düzenlememiş olduğu siyasi ve idari yapı, miri arazi, vergiler, tazir cezaları gibi alanlarda yine İslam hukukunun genel yapısına ters düşmeyecek şekilde sınırlı bir yasama faaliyetinde bulunmuşlardır. Bunu yaparken de yine yetkili hukukçulardan faydalanmışlardır. Bunun dışında Devlet Başkanlarının yapmış oldukları kanunlaştırma faaliyetleri gerçek anlamda bir yasama (teşri’, legislation) değil, sadece resmi bir tedvin (codification) konumundadır. Mecelle, Fetâvâ-i Hindiyye veya el-Âlemgîriyye bunlardandır.[3] Bu durumda Devlet Başkanlarının yasama yetkilerinin oldukça sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.

Yasama yetkisi esas itibariyle kanun koyucu olan Allah ve Resulü’ne ait olduğundan İslam’da Devlet Başkanı’nın yasama yetkisi çok sınırlı kalmıştır. Hz. Peygamberden sonra ise yasama yetkisi, sınırlı bir şekilde müçtehidlere ve Devlet Başkanı’na bırakılmıştır. Müçtehid hukukçular, bir mesele hakkında içtihadda bulunurken ilk önce Kur’an ve Sünnet’te bununla ilgili bir “düzenleme” olup olmadığına bakacaktır. Varsa ayrıca bir içtihada gerek kalmayacaktır. Bir düzenleme yoksa, yani konuyla ilgili muhkem ayet veya hadis bulunmuyorsa, İslam hukukunun diğer kaynaklarıyla beraber bu iki kaynağı da kullanarak içtihadda bulunulacaktır. Yasama yetkisindeki bu hiyerarşik yapıyı, itaat ile ilgili ayetlerde de görmek mümkündür: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan Ulu’l-Emr’e itaat edin.” (Nisa: 59) buyrulmaktadır. Bu ayette Ulu’l-Emre yani yöneticilere itaat Allah’a ve Resulüne itaatten sonra zikredilmiş durumdadır. Demek ki Devlet Başkanı’nın Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı düzenlemelerine itaat edilmesi yanlıştır ve yasaktır.[4] Devlet Başkanı’nın ve ilgili kurumların yasama faaliyetleri Kur’an ve Sünnet ile sınırlanmıştır.

Yine; “…(Ey iman edenler!) İyilik ve takvada (hayırlı hizmet yapmak ve başkalarını kötülükten sakındırmak konusunda) yardımlaşın. (Ama sakın) Günah (işleyip kötülük yapmak, sapkınlık ve saldırganlıkla) haddi aşmak hususunda yardımlaşmayın. (Günahları ve fuhşiyatı meşrulaştırıp yaygınlaştırmak, adil devlet düzenini ve toplum disiplinini yozlaştırmak konusunda teşkilatlanıp ayaklanmayın… Zalim ve kâfirlere yandaşlık yapmayın, her halde ve her meselede mutlaka) Allah’tan korkup (küfür, zulüm ve kötülükten) sakının...” (Maide: 2) ayetinde de genel manada hukuka uygun işlere yardım etmek, hukuka aykırı olanlara destek olmamak anlatılmaktadır. Özel manada ise Devlet Başkanı’nın hukuka aykırı düzenlemelerine destek olmamak gerektiği hatırlatılmaktadır. Kur’an’da, “Allah’a karşı gelmekten sakının” ayetiyle Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı kanuni düzenlemeler yapmak da yasaklanmış olmaktadır. Ayrıca “… Sakın günaha ve küfre dadananlara itaat etme” (İnsan: 24) ayetinden de hukuka aykırı şeyler olan günah ve küfür ile ilgili kanuni düzenlemelere uyulmaması gerektiği anlaşılmaktadır.

Devlet Başkanı’nın yetkisinin hak ve özgürlüklerle sınırlanması

Devlet Başkanı’nın yasama yetkisi çeşitli hak ve özgürlüklerle sınırlanmış olup bu hak ve özgürlükler, Kur’an, Sünnet ve on dört asırlık İslami uygulama ile tespit edilmiş bulunmaktadır. Hak ve özgürlükleri ferdî, siyasî, dinî, sosyal hak ve özgürlükler şeklinde gruplara ayırmak mümkündür.

1- Dinî Özgürlükler

a- Dini İnanç ve İbadet Hürriyeti

Devlet Başkanları yasama faaliyetlerini yaparken aşağıdaki dini hak ve özgürlüklere uygun hareket etmek zorundadırlar. Bunların başında çeşitli ayet ve hadislerde yer alan dini inanç ve ibadet özgürlüğü yer alır. Bu hak Müslümanlara tanındığı gibi İslam ülkesinde bulunan diğer din mensuplarına da tanınmıştır. “…Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapkınlık ve azgınlıktan apaçık ayrılmıştır...” (Bakara: 256) “(Ey Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. (Allah imtihan gereği onları serbest bıraktığı halde,) Sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın?” (Yunus: 99) “Dinden döndürmek için işkence yapmak, adam öldürmekten beterdir.” (Bakara: 191) Dinlerinden döndürmek için mü’minlere işkence yapmak Allah katında adam öldürmekten daha büyük bir suçtur.[5] Bunun gibi ayetlerle zimmilere olduğu gibi müste’menlere de inanç ve ibadet özgürlüğü konusunda tam bir teminat verilmiş olmaktadır. Hz. Peygamber: “Yahudi ve Hristiyanları dinlerinden çıkmaya zorlamayın. (Ancak) Onlardan cizye alın.” buyurmaktadır.[6] İnanç ve ibadet özgürlüğü hakkındaki teorik düzenlemeler, asırlar boyunca İslam ülkelerinde uygulanabilmiş, diğer din mensuplarının inançlarına ve ibadetlerine müdahaleden sakınılmıştır.

b- İyiliği Emretme ve Kötülükten Men Etme Görevi

Bu hak çeşitli ayet ve hadislerde Müslümanlara bir görev olarak verilmiştir.[7] Bu görev farz-ı kifaye olduğundan Müslümanlardan bir grup, iyiliği emir kötülüğü nehiy görevini yerine getirmek zorundadır. Aksi halde iyiliği emretme ve kötülükten men etme vazifesinin yerine getirilmemesi sebebiyle bütün Müslümanlar sorumlu olacaktır. Bu görev sadece dine ilişkin meselelerde değil dünya ile ilgili konularda da geçerlidir.[8] Dolayısıyla bu görev Devlet Başkanı’na ve diğer yönetici kadrolara karşı da yapılacaktır. Hatta denilebilir ki, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerin en zor ve en gerekli olanı yöneticilere karşı yapılanıdır. Çünkü gücü elinde bulunduranlara karşı insanların emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker yapmaları son derece zordur. Bununla birlikte İslam tarihinde adil hükümdarlar, kendilerine doğruyu hatırlatacak güvenilir kimseleri yakınlarında bulundurmuşlar ve onların tavsiyelerine göre ülkelerini yönetmeye çalışmışlardır. Adil olmayan hükümdarlar ise Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel, İmam Serahsi gibi bir kısım cesur âlimler tarafından, her cezayı göz önüne alarak doğru yola çağırılmışlardır.

2- Ferdi Hak ve Özgürlüklerin Kapsamı

Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı, mülkiyet hakkı gibi hak ve özgürlükler de Devlet Başkanı’nın yetkilerinin sınırlarıdır. Ferdi hak ve özgürlükler, kamu alanı dışında olan özel sahalardır. Bu özel alanlar dini ve hukuki olarak koruma altındadır.

a- Beden ve Ruhun Korunması Hakkı: Beden ve ruhun korunması İslami kaynaklarda üzerinde hassasiyetle durulan hakların başındadır. “Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (Maide: 32) “Haklı bir gerekçe olmaksızın Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın.” gibi ayetlerde yaşama hakkı açık bir şekilde garantiye alınmıştır. İslam hukukuna göre sadece insanlara değil diğer canlılara da işkence yapılması, maddi-manevi şekilde hakarete uğratılması yasaktır.

b- İnsan Onurunun Korunması Hakkı: İnsanın şahsiyetinin ve onurunun korunması hakkı da nasslarla belirlenmiş durumdadır. Bu haklardan olarak insanlarla alay edip horlamamak, onları karalamamak, lakap takmamak, kötü zanda bulunmamak, gizli hallerini araştırmamak, gıybet yapmamak, kaş göz işareti yapmamak çeşitli ayetlerde uyarılmıştır. Yasama faaliyetleri sırasında bu hakların da göz önünde bulundurulması lazımdır. Özel hayatın gizliliği, suç ve cezanın şahsiliği ilkesi, masumiyet karinesi, mülkiyet hakkı gibi hak ve özgürlükler de yasama yetkisinin kullanılması sırasında göz önünde bulundurulmalıdır.

Şûra prensibinin Devlet Başkanı’nın yürütme yetkisini sınırlaması

Şura, müşavere ve meşveret kelimeleri aynı anlama gelmekte olup “şavere” fiilinden masdardırlar. Şûra bir meselede karar verilmeden önce ehil olan kimselere danışmak anlamındadır. Çağdaş araştırmacıların çoğunluğu şûranın vacip olduğunu savunmaktadır. Şûra da Devlet Başkanı’nın yetkilerini sınırlayan faktörlerden sayılır. Genel olarak hukukçular şûrada alınan kararın bağlayıcı olduğunu vurgulamışlardır. Hz. Peygamber’in Uhud Savaşı öncesi yapılan istişarede alınan savaş kararına uymuş olmasını buna delil saymışlardır. Ancak Devlet Başkanı’nın kuvvetli gerekçelerle şûra kararının aksine uygulamada bulunabileceğini savunanlar da vardır. Şûra esası Hz. Peygamber ve ilk dört Halife döneminde yaygın şekilde uygulanma imkânı bulmuşken, hilafetin saltanata dönüşmesi sebebiyle kurumsallaşamamış ve kullanım alanı sınırlı kalmıştır.[9]

“Ey iman edenler! (Yöneticilerinize:) ‘Raina-Bizi güt (şuursuz koyun sürüsü gibi bizi yönet)’ demeyin; ‘Ünzurna-Bizi gözet (organize ve koordine edip istişare ile idare et)’ deyin ve (Hakk ve adalet ettikçe onları) dinleyin. (Unutmayın ki) Kâfirler ve nankörler için acı bir azap vardır. [Not: Müslüman topluma koyun gibi güdülmek ve despot bir idareye boyun eğmek değil, etkin bir şekilde siyasete girmek, yönetimi takip ve tenkit etmek, ama şuurlu bir sorumluluk yüklenip Hakk’ta ve hayırda itaat etmek düşmektedir.] (Bakara: 104)

Bu ayette geçen “râi” müfa’âle babından emr-i hazır-emir kipi olmaktadır. Ra’y, riayet ve merâ’ kökünden türemiş bir kavramdır. Bu kelime insanlar ve toplumlarla ilgili kullanıldığı zaman, toplumun liderliğini üzerine almak, toplumun sorunlarıyla uğraşmak anlamındadır. Mef’ûlü-tümleci hayvanlar ve hayvan sürüleri olduğu zaman da, hayvanlara çobanlık etmek manasında kullanılır. Tabi, bu kökten, müfa’âle babında bir kelime türetince de, yukarıdaki manalara bir de müşareket-ortaklık manası uygun bulunmaktadır. Bu ifade, dini, siyasi ve idari otorite olanlara hitaben söylenebilecek bir uyarıdır. Hz. Peygamber (SAV) Efendimizin şahsında bütün idarecilere: “Dinî, siyasî, idarî otoriteni, bizim de çıkarlarımızı dikkate alarak, menfaatlerimizi gözetip kollayarak kullan” manasını taşımaktadır. Ayrıca “rainâ” kelimesinin “rainen” şeklinde okunmasını münasip görenler de vardır. Bu takdirde kelime “raûnet” kökünden türemiş sayılır ve saçma sapan konuşan ahmak manasına kullanılır. “Hz. Peygamber (SAV)’e ve kendimize hakaret içerecek iltibasa meydan vermeyin” uyarısıdır.

“Ünzur” kelimesi de, “nazran, manzaran, manzaraten, tenzâren, nazarânen” mastarlarından türemiş emr-i hazır-muhataba hitap eden bir emir kipi olmaktadır. Bu kelimenin burada 8 manasının, sekizi de kullanılmıştır. Nâzırlık ve nâzır kelimeleri de bu köklerin türevi olarak çıkmıştır. Kulak vermek, destek ve imkân sağlayıp gözetmek, gelecek hesabı yapabilmek, ihtilafları halletmek, meseleleri zamana yayarak çözmek, danışarak tedbir ile yönetmek, meclis ve hükümet teşkil etmek, bakanlar ve hâkimler tayin etmek manalarını taşır ki, bu kelime burada yalın kullanıldığı için bu manaların hepsine açıktır. Buradaki “ismeû” kelimesi de yalın kullanıldığı için birçok manalara uygun durumdadır. Kur’an’a, Sünnet’e kulak vermekten tutun da, idarecilerin emir ve kararlarını dinlemeye, yerine getirmeye kadar her şeyi içine alır.

İbn-i Ömer’den (RA) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuşlardır:

“Dikkat ediniz! Hepiniz yönetici ve görevlisiniz ve hepiniz idareniz altındakilerden sorumlusunuz! İnsanların başında bulunan Devlet Başkanı; sosyal, siyasî ve idarî düzeni sağlamakla görevlidir. O da vatandaşlarından sorumludur. Erkek; ev halkı üzerinde yönetim, koruma, eğitim ve ihtiyaçları sağlamakla görevlidir. O da, idaresi ve himayesi altındakilerden sorumludur. Kadın, evinin, kocasının sorumluluğundaki ev halkının ve çocuklarının üzerinde, yönetim, koruma, eğitim ve ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir. O da elinin altındakilerden sorumludur. Bir adamın kölesi (işçisi – hizmetçisi) de, efendisinin malı üzerinde tedbir ile davranması gereken bir görevlidir. O da efendisinin malından sorumludur. Unutmayın, hepiniz yönetici ve görevlisiniz, hepiniz idareniz altındakilerden sorumlusunuz.” (Bak: Buhârî, “Cuma” 4; Müslim, “İmaret” 20; Ebû Dâvûd, “İmaret” 1; Tirmizî, “Cihad” 27; Müsned-i Ahmed)[10]

Sonuç olarak:

İslam’ın fıtratında itaat kadar, gerektiğinde itiraz ve isyanın da yeri vardır, bu da imani ve insani bir görev sayılmıştır. “La ilahe İllallah – Muhammedün Resulüllah” kılıcıyla, şirk ve zulüm sistemine ve onu yürüten hiyerarşiye (ast-üst ilişkisine) başkaldırılır, küfür ve kötülük üzerine kurulan hegemonik yapıya karşı çıkılır. Hiç kimsenin bir başkası üzerinde haksız ve ahlâksız bir tahakküm kurmasına göz yumulmayacaktır. İslam; “La kuvvete illâ billah”la en-Nâs’ı, yani toplumu ön plana çıkarır “Fekku raqabe”yle köleliği ortadan kaldırır. “Lehû mülkû’s-semavati ve’l-ard”la rızık kaynaklarını kamulaştırır. “İnsan için emeğinin karşılığından başka bir şey yoktur” diyerek “herkesten yeteneğine ve gayretine göre”, “İhtiyaçtan fazlasını verin” diyerek “herkese ihtiyacı kadar” prensibini yerleştirip kurumlaştırmıştır.


[1] Hüseyin Tuztaş

[2] Muhammed Faruk en-Nebhan, Nizamü’l-Hükm fi’l-İslam, Beyrut h. 1408 m. 1988, s. 63

[3] M. Akif Aydın, “Anayasa” md, DİA, İstanbul 1991, c. III, s. 153-164; Nebhan, s. 237 vd

[4] Seyyid Kutup, Fi Zılali’l-Kur’an, çev. Salih Uçan, Vahdettin İnce, Mehmet Yolcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul 1991, c. 2, s. 523Ü; Celal Yıldırım, Kur’an Ahkâmı, İstanbul 1972, c. 2, s. 189 vd.

[5] Muhammed Ali Sabuni, Ruhu’l-Beyan Tefsirü Ayati’l-Ahkâmi mine’l-Kur’an, Dersaadet Kitabevi, İstanbul, c. 1, s. 205; 6 En’am 108; M. Akif Aydın, “Din” md. DİA, İstanbul 1994, IX, s. 325-328

[6] Kasımi, age, s. 54-55

[7] “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar…” Al-i İmran: 104 “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız.” Al-i İmran: 110; A’raf: 199; Tevbe: 71; Maide: 78-79; A’raf 175.

[8] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul b.t.y., c. 2, s. 407; Kutup, Fi Zılâl-il Kur’an, c. 2, s. 144-145.

[9] Abdullah Demir, http://www.e-akademi.org/incele

[10] http://www.ahmettekin.net/?2-104-de

 

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  "Dinsizin hakkından imansız geliyordu!" Bu çok bilinen atasözümüze bakınca karşımıza şöyle...
Devami
Daha önce yıllarca ve ısrarla, AKP'nin haklı ve hayırlı bir...
Devami
  Amaç komuta kademesine toptan müdahale mi? Şemdinli olaylarıyla başlayan...
Devami
  İlim ve fikir adamı, bal arısına benzemelidir. Arı çeşitli...
Devami
Milli Çözüm Dergisi Seminer Programı Arş. Yzr. ve Siyaset Bilimci Ahmet...
Devami
  Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!        Önce...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 651

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR