ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2571
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10160
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay15952
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18114053

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689541

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

JEOPOLİTİKTEN STRATEJİYE

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

 

(Geçmişe Bakarak ve Mevcut Potansiyeli Zorlayarak, Geleceği Planlamak)


Dünyamızda, denizler ve okyanuslar dışındaki karaların ve kıtaların toplamı: 150 milyon km2 kadardır. Kutuplar, çöller ve elverişsiz bölgeler çıkarılırsa, 30 milyon km2 yaşanabilir bir alan kalmaktadır.

En ideal ve uygun bulunan Akdeniz iklim kuşağındaki ülkelerin toplam alanı yaklaşık 5 milyon km2 tutmaktadır. Türkiye ise bu en ideal coğrafyanın altıda birini (810 bin km2) oluşturmaktadır.

 

Uygun ve olumlu iklim şartlarının insanların bedeni ve beyni (fiziki ve zihni) gelişimi ve üretimi üzerindeki etkisi kanıtlanmıştır. Türkiye iklimi, insanı 24 saat çalışır, düşünebilir kılmaktadır. Çok soğuk ve çok sıcak iklimler insanları uyuşukluğa atmaktadır.

Hatta Türkiye, kıyılarının yüksek olması nedeniyle, küresel ısınmanın yol açacağı deniz kabarması ve kıyı bölgelerinin sular altında kalması gibi tehdit ve tehlikelerden de uzak bir konumdadır.

Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi, dünya tarihinin en uzun ömürlü devlet ve medeniyetlerinin çoğunlukla Akdeniz iklim kuşağında ve Anadolu'da kurulması da bir tesadüf sanılmamalıdır. Bu yüzden Batılılar Anadolu'ya: " Dünyanın ortası, kutsal coğrafyası, medeniyetler ocağı" gibi isimler takmışladır.

Erbakan Hoca'nın: "Dünyanın doğusu, batısı, güneyi ve kuzeyi Türkiye'ye göre ayarlanır. Bizim doğumuz, batımız dünyanın da doğusunu batısını, bizim kuzeyimiz güneyimiz dünyanın da kuzeyini güneyini oluşturmaktadır" tespitleri oldukça anlamlıdır.

Bu kutlu coğrafyayı bize vatan bırakan Selçuklu ve Osmanlı gibi şanlı ecdadımızı, sinsi ve sindirilmiş bir İslam düşmanlığıyla, kötülemeye kalkışmanın altında, ya soysuzluk veya şuursuzluk yatmaktadır.

Osmanlı'yı yıkmak üzere Siyonist güdümlü emperyalist merkezler aynen ABD'nin Irak işgalindeki yalanları gibi, "Türklere demokrasi götüreceğiz, Onları müstebit Sultanların esaretinden hürriyete eriştireceğiz" iddiasıyla saldırmışlardır.

Bir zenci düşünürün "Batılılar Afrika'ya geldiklerinde onların İncilleri bizim ise madenlerimiz ve çiftliklerimiz vardı. Şimdi onların çiftlikleri ve maden işletmeleri, bizim ise İncilimiz ve kilisemiz var"  dediği gibi: Batı bize sözde demokrasi ve laiklik aşılamış, ama bankalarımıza, fabrikalarımıza, maden ocaklarımıza medya ve televizyonlarımıza ve mason locaları vasıtasıyla gizli iktidara sahip olmuşlardır.


"3 T Formülü" diye özetleyebileceğimiz:

  • 1- Tabii yapısı
  • 2- Tarihi mirası

Bakımından Türkiye; bölgesel ve küresel bir güç olma potansiyeline sahip ülkelerin başında yer almaktadır.

•1-    Türkiye'nin Tabii Yapısı:

  • a) Asya, Avrupa ve Afrika'nın buluşma noktasında bulunan jeopolitik coğrafyası
  • b) Üç tarafının denizlerle çevrili iki yarımada da (Anadolu ve Trakya) üzerinde kurulması
  • c) İstanbul ve Çanakkale boğazlarına sahip bulunması
  • d) Hint Okyanusuna açılan Süveyş Kanalına, Atlas Okyanusuna bağlanan Cebelitarık Boğazını kullanabilme imkanı
  • e) Yani deniz, hava ve kara ulaşım yollarına ve dünya bağlantılarına sahip olma şansı
  • f) Dört ayrı iklim şartlarının, verimli toprakların, ormanların ve akarsuları kaynaklarını varlığı
  • g) Bor ve petrol gibi çok önemli ve henüz işlenmemiş yer altı zenginliklerin üzerinde oturması
  • h) Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu (petrol ve doğalgaz) enerji taşıma hatlarının geçiş güzergahı olması

Ülkemizin jeopolitik avantajlarını oluşturmaktadır.

•2-    Türkiye'nin Tarihi Mirası:

  • a) Orta Asya kültüründen, başlayan ve muhteşem Selçuklu ve Osmanlı Türk İslam medeniyetinden devralınan engin devlet geleneği
  • b) Anadolu'da çağlar boyunca kurulmuş çok farklı medeniyet ve kültürlerin süzülegelen birikimleri
  • c) Asya, Avrupa ve Afrika'daki çok değişik din, dil ve kavimlerden oluşan farklı milletleri asırlarca bünyesinde barındırıp adalet ve şefkatle yönetmiş olmanın deneyim ve derinliği
  • d) Ve bütün bunların asil milletimize ve ülkemize kazandırdığı haklı bir itimat ve itibarın beslediği, liderlik potansiyeli

Türkiye'mize önemli bir ayrıcalık ve yeniden süper güç olma avantajı kazandırmaktadır.

•3-    Türkiye'nin Talihli Fırsatları:

  • a) Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetlere ağabey ve örnek konumu
  • b) İslam dünyasına tabii ve tarihi liderlik durumu
  • c) Son birkaç asırdır, emperyalist Batıya ve Siyonist odaklara rağmen başarılan ilk ve tek evrensel yapılanma olan; D-8 oluşumunu kuran merkez ülke pozisyonu
  • d) Yetişmiş kalifiye eleman ve teknik uzman kadrosu; dinç ve dinamik nüfusu
  • e) İslami kurallarla, çağdaş kuramları yoğurup yorumlayacak; demokrasi ve laiklik gibi kavramları Milli ve insani temellere göre yeniden ve örnek biçimde şekillendirip sunacak deneyim ve donanım olgusu

Ülkemizi ve milletimizi yepyeni ufukların ve umutların kaynağı haline sokmaktadır.

Ancak ne var ki; bütün bu potansiyel imkan ve fırsatlar bir ülkenin süper güç haline gelmesi için yeterli olmamaktadır.

Bu imkan ve fırsatları, "gizli kuvve"den fiili güce, potansiyel vaziyetten pratiğe dönüştürüp değerlendirecek bir zihniyet ve hükümete ve bu dönüşüme öncülük edecek bir lider şahsiyete mutlaka ihtiyaç vardır. İşte dış güçlerin ve işbirlikçi hainlerin, Milli Görüş korkularının temelinde bu gerçek yatmaktadır.

Emekli Kurmaylarımızdan, Milli bilinçli ve birikimli strateji ve jeopolitik uzmanı Suat Günbey'in incelemek üzere bize verdiği ve olgunlaştırılarak yayınlanmasını özellikle beklediğim ve önemsediğim kitap dökümanında da: "geçmişten ders ve ibret alarak, günümüzdeki ve önümüzdeki imkan ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye çalışarak, geleceğimiz ve güvenliğimizle ilgili milli, ciddi ve cesaretli strateji ve projeler ortaya koyma" hedefine fikri altyapı oluşturacak çok önemli kaynaklar ve ilmi tanımlar yer almaktadır.

Jeopolitik; bir memleketin güvenlik politikasının coğrafi olaylara göre planlanmasıdır.[1]

Yani: Coğrafi şartlara ve çevrenin imkan ve fırsatlarına göre devletin güçlendirilip geleceğe hazırlanmasına jeopolitik denir.

Jeopolitiğin Doğuşu

Dünya haritasına göz atıldığında, Dünya'nın farklı yerlerinde kurulmuş olan devletlerin çeşitli güç ve büyüklükte olduğu, büyük devletlerin genellikle iklim, kaynak ve nüfus imkanlarının elverişli olduğu yerlerde kurulduğu görülür. Büyük Sahra'da şimdiye kadar güçlü bir süper devlet kurulmuş değildir. Gerekli şartların hiç olmasa bir kısmına sahip olmadan rasgele coğrafi alanlarda büyük bir devlet kurmak imkansız bir şeydir. Bu nedenle coğrafi etkenlerle güç, kuvvet ve politika arasında bir ilişki vardır.[2] Denmiştir.

İbni Haldun, meşhur Mukaddimesi'nde toplumların kaderini çizen etkenlerden birinin coğrafya olduğunu söylüyor ve şöyle diyor. Göçebe doğduğu toprağa bağlanmaz.[3] Çünkü çöl kısırdır. Göçebeye her ülke vatandır. Dolayısıyla, göçebe toprağa ve doğaya bağlanmaz, birbirlerine bağlanarak toplumsal dayanışmayı arttırırlar. Bu nedenle birbirlerine bağlılıkları fazladır. Yerleşik halktan daha fazla dürüst, yiğit ve dayanıklıdır. Ayrıca iklimin insan üzerine etkisini şöyle anlatıyor. "İklim ve gıda, toplumlara değişmez vasıflar kazandırır. "Soğuk ülkelerin halkı zekaca daha geridir. Sanatların ve imarın gelişmesi daha geç olur. Konutlar daha ilkeldir, iklimi ılıman olan ülkelerde zanaatlar daha çabuk gelişir. Büyük devletler büyük imparatorluklar böyle yerlerde kurulur. Servet birikimi daha fazla olur. Bilim ve bilgi çabuk gelişir. Sıcak iklimlerde ise halk daha gevşektir. Ayrıca çölde insan tehlikeli bir doğanın ortasında varlığını devam ettirebilmek için diğerlerine dayanmak zorunda kalması milli birliği arttırır.

Jeopolitik: potansiyel güç analizi yolu ile tabii faktörleri değerlendirip siyasi coğrafyayı anlamlandırmaktır, uluslar arası sisteme etki eden faktörleri, aktörlerin güçlerini ve hedeflerini araştırmakla geleceğe yönelik tahminler yapmaktır.

Çünkü hedef yoksa, eldeki mevcut kaynakların bir anlamı da yoktur. Bu durumda tedbirlilik ve tedbirsizlik, varlık veya yokluk aynı işleve sahip olmak ve bir anlam ifade etmemektedir. Siz zaten rüzgara kapılmış gidiyorsunuz. Akıbetinizin ve sonunuzun ne olacağına başkaları karar vermektedir. Neyin, ne anlama geldiği noktasında somut bir fikriniz yoksa; hadiseleri, tehditleri ve fırsatları değerlendirmede teredüte düşmek, çelişkili analizler yapmak durumunda kalırsınız. Hadiseleri doğru yorumlamak, ibret almak, bir tarih hafızasına sahip olmak, doğru karar vermek işin liderlik tarafını ilgilendirir. Başkalarına tabi olmak, oyun kuramamak, buhran anında bildiklerini unutmak ise, işin acıklı yönünü teşkil etmektedir.

Tabii bilimler; insanın kainatı anlama ve ihtiyaçlarını karşılamak için, doğayı, doğal çevreyi araştırarak, yasalarını bulmaya çalışır ve yararlanma yollarını gösterirler. Genç bir bilim olan jeopolitik politikanın amaçlarına ulaşması için onun üzerine etkisi olan, temel etkenleri bulmaya çalışır. Jeopolitiğin temel dayanağı mekan ve onun meydana getirdiği alandır. Araştırmalarına coğrafi temeli dayanak yapan jeopolitik; coğrafi unsurların devlet politikalarına etkisini ortaya çıkaran bilim olarak tanımlanmıştır.

Olaylara yön verebilmek için; toplumları ve doğayı yöneten yasaları bilmek gerekir. Bu yasaların işleyişi bizim istek ve arzularımıza göre olmadığından bu yasalara karşı çıkmak doğaya karşı direnmek anlamına geldiği için peşinen yenilgiyi göze almak demektir. Bu nedenle acaba uluslar arası politikanın temel esasları ve politik dünyanın değişmez yasaları var mıdır? Varsa nelerdir? Bunları bilmek, ona göre hareket etmek ve ona göre tedbirler üretmek önemlidir. Uluslararası sisteme tesir eden kanunları kötülemek veya yüceltmekle hiçbir şey elde edilmeyecektir. Rasyonel tutumu tespit etmek için, devletlerin dış politikalarını belirleyen temel etkenlerin araştırılması gereklidir.

Siyaset bilimciler devletlerin en önemli niteliğinin "güç" olduğunu söylemektedir. Güç hukuktan daha önemlidir. Çünkü hukuk ancak güçle korunabilir

Bazıları devleti 5'e ayırarak incelemiştir:

1. Geopolitik (Coğrafya ve devlet)

2. Demopolitik (Nüfus ve devlet)

3. Dekopolitik (Ekopolitik) (iktisadi kaynaklar ve devlet.)

4. Sosipolitik (Sosyopolitik) (sosyal yapı ve devlet).

5. Kratopolitik (Devletin yönetim yapısı).

J.F. Kennedy şöyle demişti: "Eğer Hindistan çöküp gitseydi Latin Amerika elimizden çıksaydı, Orta Doğu ülkeleri Doğu bloğuna geçseydi ne balistik silahlar ne suni peykler, ne atom denizatlıları, ne uçaklar selametimiz bakımından bir şey yapabilirdi." Bu gün Hindistan ve Güney Amerika, ABD'ye karşı cephededir. Ortadoğu'da ise batağa saplanmış vaziyettedir. Öyle ise, ABD çökmektedir. Silah üstünlüğü fayda vermeyecektir.

Günümüzde birçok coğrafya yazarı jeopolitiğin bilim olmadığını, siyasi coğrafyanın bir kolu olduğu görüşündedirler.

Jeopolitik kuramlar: Mevcut coğrafi durumun sağladığı avantajların devlete ve güç sistemleri üzerinde ne gibi yararlar sağlayacağından hareket etmektedir. Belli özellikleri taşıyan coğrafi unsurların insan iradesini aşan yaptırma gücü nedir? Güç elde etmek çabalarının doruk noktasına ulaştırabilmek (dünya hakimiyetine) için hangi koşulların biraraya gelmesi gerektiği araştırılmaktadır.

Klasik jeopolitikte mekan çok önemlidir, Büyüklük mekanla ilgili bir kavramdır. Modern anlayışta ise imkan önemlidir. İmkan üretmek, imkanları geliştirmek, hasmı kontrol etmek ve kapasite kazanmak önceliklidir.

Klasik Jeopolitik teorileri genel olarak iki kategoriye ayırabiliriz.  Kaynakları dayanak kabul eden kuramlar, 2. Kuvvete değer veren teoriler ve tasarımlar. 1. görüşü savunanlar, belli kaynaklar bir araya geldiği zaman gücün bir ölçüde kendiliğinden oluşacağı iddiasındadırlar. Halbuki kaynaklar işlenmedikçe bir anlam ifade etmez.  Kaynak beşeri irade ve teknoloji ile kuvvet sentezini meydana getiren en önemli öğedir. Bugün genel kabul gören bir gerçekte şudur; değişen, gelişen bilim ve teknolojinin oluşturduğu gidişat coğrafi unsurlara bağlılığın önemini azaltmaktadır. Doğal olarak tabii dayanaktan yoksun olarak teknolojinin gelişmesi zor olduğu gibi yalnız kaynaklara istinaden de kuvvet meydana gelemez. Çünkü insan faktörü gücün oluşumunda pasif değil aktif bir güçtür. Bununla birlikte insan iradesi kaynaklar için itici ve gerekli bir unsurdur.

2. görüşü savunanlar yani kuvvete dayanan görüşler ise değişken (nispi) bir unsur olan kuvvetin hakimiyet sağlayabilmesi için küresel çapta üstünlük kazanmasını anlıyorlar. Coğrafi çevreyi güç unsuru haline getiren kuvvetlerin nitelik ve yer değiştirmesi bugün için kullanılmayan alanların kullanılmasıyla birlikte jeopolitik önemde değişmeler olacaktır.

Hitler'e göre: "Bu dünya üzerinde, ancak yeterli bir alan genişliği yani uygun bir vatan; bir millete var olma imkanı sağlayabilir. Devlet sınırları insanlar tarafından yapılmış olup insanlar tarafından değiştirilebilirler. Almanya bir dünya devleti olacak veya hiç olmayacak. Bu dünya üzerinde en kutsi hakkın bir insanın ekip biçmek istediği toprağa sahip olması ve en mukaddes kurbanında insanların bu topraklar için döktükleri kan olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır." [4]

DİL, DİN VE DEVLET İLİŞKİSİ:

Ulusların ortaya çıkışında kavimlerin veya küçük etnik kesimlerin devlet çatısı altında yaşamaları kaynaşmalarını sağlamıştır. İktisadi ve sosyal manadaki kaynaşma yeni ulusları inşa etmiştir.[5] Fakat etnik gruplar arasında dil ve kültür alanında yakınlık yok ise kaynaşma güçleşmekte ve bütünleşme gerçekleşememektedir. O halde dilin ve kültürün milliyet oluşumu üzerindeki etkisi oldukça önemlidir.

İki ayrı dilin konuşulduğu yerlerde insanlar arasında iletişim kurmak güçleştiği için resmi kurumlar (radyo, televizyon, okullar, edebiyat, sanat ve çevreleri) çeşitli dilleri kullanmak mecburiyetinde kalacaklarından dolayı birlik kurmak güçleşecektir. Bu nedenle dil birliğine kavuşma isteği dünyanın her yerinde acil istek olarak görülmektedir. Dilin milliyetin bir nişanesi olma özeliği dünyadaki bütün milliyetçi hareketlerin üzerinde durduğu ana kültür sorunlarından biridir. Bu nedenle yabancı kokusu kokan terim ve cümlelerin sökülüp atılması milliyetçiliğin vazgeçilmez unsuru haline gelmiştir.

Stalin "Müşterek dil olmadan bir milli topluluk düşünülmez. Aynı anda birçok dil konuşan bir millet yoktur." demiştir. Bir Sovyet Afrika uzmanı da gene bu konuda insanların aynı dili konuşmadıkça anlaşamayacaklarını ve tek bir millet meydana getiremeyeceklerini söylemiştir.

Bu gün ülkemizde Türkçe dışındaki dilleri resmileştirmek ve eğitim dili haline getirmek isteyenlerin niyeti, Milli birlik ve dirliğimizi yok etmektir.

Yahudi asıllı bir Siyonist olan komünist devrimci Troçki, Sovyet Ordusu'nu dünya işçilerinin ortak ordusu olarak gördüğü için şunu söylüyordu. "Sovyetler Birliği'ne karşı bağlılık yemini etmiş bir asker aynı zamanda (dünya) işçi sınıfına karşı bağlılık yemini etmiştir.

Lenin, "Hiçbir Marksist, sosyalizmin prensiplerinden ayrılmadığı müddetçe siyonizmin çıkarlarının ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının çıkarlarından daha üstün olduğunu inkar edemez" diyor. Lenin'in bu sözü açıkça sosyalizmin çıkarlarıyla Sovyetler Birliği'nin menfaatlerinin aynılaştırılmasından başka bir şey değildir. Sovyetler Birliği için kendi kaderini tayin hakkı Sosyalist yönetime kavuştuktan sonra ulusların Sovyet politikasına tabi olma derecesini gösterir. Şayet bir ulus tamamen Sovyet güdümü altında ise tam bağımsızdır. Şayet Sovyetler Birliğine karşı ise dolayısıyla sosyalizme de karşıdır ve emperyalisttir. Ya da emperyalistlerin güdümündedir. Bağımsız değildir.

İşte bu noktada, hem Milli şuurumuzun olgunlaşması, hem de emperyalizme karşı yeni ve insani bir cephenin oluşturulması için İslam dininin ne kadar önemli ve gerekli olduğu, dikkatle düşünülmelidir.

Günümüzde Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda milliyetler meselesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Soğuk Savaş bittikten sonra ABD'nin etnisite ve halklar üzerindeki baskısı uluslararası topluma uymak, dünyaya entegre olmak şeklinde formüle edilmiştir.

Her şey Batı'nın emperyalist bakış açısına göre yorumlandığı için "Kendi çıkarlarına denk düşen topluluk var sayıyor ve sahip çıkıyor. Ama ters gelen toplulukları yok sayıyor" şeklinde formüle edilebilir.

Mesela, "Doğu Timor için bölünmelidir. İki ayrı dinden halk vardır." Deniyor ama "Kıbrıs birleşmelidir. İki ayrı dinden halk olmasına rağmen Kıbrıs bütündür" iddiasında bulunuyor. Filistin de ayrı iki halk olmasına rağmen Filistinli Arapları devlet kurmaya ehil görmüyor. Irak'ta Türkmenler var olmalarına rağmen yeterli büyüklükte etnik grup saymıyor. Şiiler Arap olmasına rağmen Irak'ın ayrışma sürecinde farklı bir grup kabul ediyor.  Sünni ve Şii Araplarla ayrılmaya zorluyor. Görüldüğü gibi etnik toplulukların konumu tamamen subjektif ölçütlere göre ele alınmaktadır.

Bu şeytani mantığa göre: Dört ayrı milletten meydana gelen İsviçre tek devlet tek millettir. Yüzden fazla etnik grubun birleşmesinden meydana gelen ABD İngiliz asıllı bir millettir. Ama Boşnaklar ayrı din ve soydan gelseler bile ayrı devlet kurmaya ehil görülmektedir. Tibet ve Doğu Türkistan büyük tarihi derinliklerine ve Çin toplumundan farklı geçmişlerine rağmen ayrı bir devlet kurma hakkına sahip değildir. Görüldüğü gibi "kendi kaderini tayin hakkı" hiçbir prensibe dayanmayan bir mantıkla ve her devletin çıkarına uygun gelen bir tavırla savunulmaktadır.

Coğrafi Mevkii:

Bir devletin dünya üzerinde bulunduğu yere coğrafi mevkii ve jeopolitiki denir. Tarihin başlangıcından beri her çevre dünya üzerinde aynı astronomik mevkisini muhafaza etmiştir. O çevrenin değerini artıran yani onun önemini sağlayan etkenlerden binde biri de coğrafyadır.[6]

Coğrafi mevkiinin değerini artıran faktörler; toplum ve uygarlıkların ilerlemesi sonucu doğacak kuvvet alanlarına ulaştırma ve ticaret yollarına, hammadde kaynaklarına uzaklık yakınlık ve bu bölgeleri kontrol etme ve etkileyebilme durumlarına bağlıdır.

Dün Avrupa'yı Asya'ya bağlayan yollar üzerinde bulunan Anadolu yine aynı yerdir ama bu yolların yer değiştirmesi ile birlikte bu yöndeki önemini kaybetmiştir. İlk çağlarda fazlaca önemi olmayan Süveyş bölgesi bu gün petrol ulaştırmasının geçtiği, Akdeniz'i Avrupa'ya bağlayan en kısa yol olması nedeniyle değer taşımaktadır.

Geçmişte iç deniz olan Akdeniz yeni kıtaların keşfi ve deniz aşırı memleketlerle ilişkilerin artması sebebiyle Süveyş kanalı ve Cebelitarık Boğazlarına önem kazandırmıştır. Bundan iki asır önce önemi az olan Küba ve Antiller ABD'nin gelişmesi sonucu değer kazanmıştır. Anadolu'nun kuzeyinde Rusya gibi dünya politikası takip eden kuvvetli devlet olmayıp zayıf ülkelerden oluşan devletler olsaydı soğuk savaş döneminde Türkiye'nin Batı açısından önemi daha az olacaktı. Buradan anlaşılan coğrafi mevkii kuvvetler gölgesine göre değer kazanmaktadır.

Denize Göre Mevkii:

Devletlerin denize göre mevkii milli hedeflerin saptanmasına etki ettiği gibi toplumların genel gelişme istikametleri üzerinde tesir eder. Sınırları denizlere dayanan ülkeler elverişli liman ve körfezlere sahip olmak için gelişmek, kıtasını güvene almak için kıtasına sıçrama yapabilecek mevkilerdeki adalara sahip olmak isterler.[7]

Hiç kıyısı olmayan ülkeler denize ulaşmak için devamlı çaba içinde bulunurlar. 15-18 yüzyıllar arası Rusya, Baltık Denizine ve Karadeniz'e çıkmak için yüzlerce savaşı göze almıştır. Genel olarak denebilir ki milli çıkarları durdurucu yönü ile deniz tarih boyunca sabit bir görev ifade etmiştir.

Denizler daima en ucuz ulaştırma yolu olarak değerini muhafaza etmektedir. (tonaj büyüklüğüne karşılık, taşıma ucuzluğu) Hava ulaştırmasının gelişmesi deniz ulaştırmasının önemini azaltmış, fakat onun yerini almamıştır. Eskiden denizler sadece ulaştırma kolaylıkları ve ortak sınırlara sahip olmayan ülkeleri birleştirici özelliği ile önemini arttırıyordu, son zamanlarda denizaltı kaynaklarının da işletilebilme olanaklarının gelişmesi üzerine denizler gittikçe artan önem kazanmıştır.

Beslenme problemi ve çözüm çareleri insanlığı yeniden denizlere yöneltmiş, hızlı nüfus artışı sebebiyle artan ihtiyaçları karşılamak için denizlerden istifade etmenin ve deniz ürünlerinden yararlanmanın önemi artmıştır.

Belli bir arazinin iklimini belirleyen en önemli faktör onun coğrafi mevkidir. Denize yakınlık iklimin genel olarak yumuşak ve nemli olmasını sağlar. Baltık denizi kıyısı ile Akdeniz'in sıcaklık farkı coğrafi mevkiden ileri gelir. Bölgenin denizlere olan mesafesi (rakımı), yüksekliği, ormanlık olması veya göllerle kaplı olması aynı koşullardaki coğrafi mevkilere göre iklimi ılımanlaştırır veya sertleştirir.[8]

Diğer taraftan fiziki şartlar iklimin yeknesak karakter göstermesini sağlar. Genel olarak dağlar nemleri ve rüzgarları kesen set vazifesi gördüklerinden kıtanın iç kesimlerine girdikçe kuraklaşmasını sağlarlar. Dolayısıyla genel olarak sahilden itibaren başlayan yeşillik, iç kesimlere doğru gittikçe sıklığı azalan ve ormanlar ve otlaklara oradan da çöllere doğru uzanır.

İklim, mekanın yaşamaya elverişliliğinin en önemli unsurudur. Nüfusun dünya üzerindeki dağılımını etkiler, göç hareketlerine tesir eder. Ziraat, ulaştırma, sosyal yaşam ve kültürel ilerleme ancak yaşamaya kolaylık gösteren iklim bölgelerinden gelişebilir.

İleri sanayi ülkeleriyle olan mesafenin kapatılması onlara yetişilmesi yorucu bir çabayı gerektirmektedir. Kalkınmakta olan ülkelerin problemleri, sanayileşmenin yükünün bütün toplum kesimlerinin fedakarlığına sunmak, toplumun bütün kesimlerini ezmeden bu işi gerçekleştirmektir. Sanayileşme zihniyetinin ideolojik tercihler içersinde yozlaşmasına engel olmak, sosyal adalet ve refahı yaygınlaştırarak emin adımlarla ilerlemek az gelişmiş ülkelerin hedefi olmaktadır. Bu nedenle gerçek zenginlik mevcut kaynakların etkili ve karlı kullanılması, eğitim ve verimliliğin arttırılarak gelişmenin istikrarlı hale getirilmesidir. Sanayileşme zihniyetinin önündeki en büyük engel halktan ziyade aydınların zihinsel takıntılarıdır. Batınını üstünlüğüne olan inanç tapınma duygusu ‘kendi toplumunu hakir görme şeklindeki yanlış anlayış problemlerin çözülmesinde ön yargıya ve hatalara sebep olmaktadır. Bu durum yanlış reçeteyle hastalıkları tedavi etme sonuçları doğurmaktadır. Batı toplumları içinde yaşayan göçmen unsurlar bulundukları toplumların ve kalkınmanın bir parçası olurken kendi toplumlarında cehaletin ve geriliğin simgesi olarak tanıtılmaktadır. Esasen ana sorun liderlik, bağımsız düşünme ve bağımsız karar almaya olan bağımsızlık benim karakterimdir diyen büyük ATATÜRK' e zıt yönde ihtiyacın terk edilmesinden doğmaktadır.


Bilimsel ve teknolojik gücün jeopolitiğe etkisi:

Uluslar ve uygarlıkların kaderini çoğu kere savaş teknolojisinde meydana gelen değişmeler belirlemiştir. Almanya'nın Avrupa'nın önde gelen endüstri ülkesi olarak orta çıkışı askeri ve siyasi gücünü arttırmıştır. (Fahri Çeliker, "Yeni Askeri Teknolojilerin Uluslar arası İlişkilere Etkisi", Stratejik Etütler Bülteni, sayı: 61, 1977, s.52-63)

Tekniğin süratle ilerlemesi uluslararası gelişme farkını dolayısıyla güç farkını doğurmuştur. Bu nedenle milletlerarası güç analizlerinin ana nedenlerinden biri teknik düzeydir.

Asya'da uzun süre hakimiyet kazanan Turani kavimlerin üstünlük sağlamaları komşularından daha önce demiri kullanmaları, bakırı işlemesini bilmeleri, çeliğe su vermesini, atı ehlileştirmelerinden müteakiben olmuş böylece kıta çapında sürat ve hareket kazanmışlardır. Komşuları aynı teknikleri öğreninceye kadar uzun süre üstünlüklerini sürdürmüşlerdir.

Ön Asya'da uzun ve etkili uygarlık kurmayı başaran Arap kavimleri de çağdaşlarından kültür ve uygarlık bakımından daha üstün idiler.

Çaldıran'da 1. Selim'in İran'ın ordusunu taktik ve lojistik dezavantaja rağmen yenmesi o güne kadar hiçbir orduda görülmeyen kütle halinde, top ve tüfeğin muharebe sahasında kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir. O günün koşullarına göre piyade ve zırhlı piyade ile ele geçirilmesi mümkün olmayan modern mancınık ve kale muharebelerine göre tahkim edilmiş etrafı su hendekleriyle çevrilmiş kat kat örülmüş surlarla çevrilmiş olan İstanbul, topun muharebe alanında kullanılmasıyla ele geçirilmiştir. Feodal beylerin saltanatı topun icadından sonra yıkılmıştır. 1. Dünya Savaşı'nın kaderini muharebe alanına yeni giren tanklar belirlemiştir. 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın kayıtsız şartsız teslim olmasına Amerikalıların kullandığı atom bombası neden olmuştur.

Teknik gelişmeler genel olarak şu avantajları sağlamaktadır.

1. Otomasyonu hızlandırarak daha az sayıda personelle daha çok iş yapılabilmekte, maliyet düşük olmakta, zamandan ve enerjiden kazanç sağlanmaktadır.

2. Özellikle teknolojik üstünlükte, rakip ülkeler yeni teknolojiyi kullanıncaya kadar bir mukabele edilemez ara dönem oluşmaktadır. (Spekülatif  üstünlük dönemi)

Stratejiler "aynı anda iki tavşan avlanmaz, ikisini birden avlamaya kalkarsanız hiç birini yakalayamazsınız" atasözünü, mevcut kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmak ve kuvvetleri en kazançlı şekilde kullanmak olarak değerlendirmiştir. (A.g.e, s.195) Pek çok komutan her şeyi kontrol etmeye çalışır ve dikkatini dağıtırsa; bu durum çabada dağınıklığa sebep olarak, zihnini tek bir işe teksif etmekten alı kor, sonunda ne yapacağı noktasında tereddüde düşerek aciz kalır.

Savaş, emperyalist amaçlar için yapıldığı ve bir sömürü aracı olarak kullanıldığı gibi, bazen milli savunma ülke ve bölge çıkarlarını ve temel insan haklarını korumak için de gerekli olmaktadır.

Savaşın kazanılmasının başlıca şartları şunlardır:

1- Savaş topyekündür. Savaş ülke topraklarının tümünü kapsar. Atatürk'ün dediği gibi  "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır."

2- Ekonomik sistemin, savunma amaçlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmesi lazımdır.

3- Büyük kitlelerin savaşa katılması için halkın moralinin yükseltilmesi, düşmanın moralinin zayıflatılması için propaganda vazgeçilmez bir araçtır. Bu noktada, en büyük moral ve maneviyat kaynağımız, İslam'dır.

4- Topyekün savaş Hazırlıkları barıştan itibaren başlamalıdır.

5- Savaşın zafere ulaşması için komutanlığın, sevk ve idarenin bir kişinin elinde olması şarttır. Cumhurbaşkanı bu nedenle büyük bir önem kazanmaktadır.

Psikolojik savaşla en etkili dolaylı tutum; hasmını hile ile veya korkutma yolu ile yanlış bir harekete sevk ederek, onu kendi içinden yenilgiye uğratan yoldur.

Düşmanın dengesini taaruzla bozmaya çalışmak yerine, ezilen kesimleri kendi hükümetine karşı kışkırtmak ve askerlerinin moralini bozmak suretiyle önceden altüst edilmelidir. ‘Kuvvetli mevziler tespit edilerek başka yerlerden harekat yürütülebilir.

"Laurens'ın (Lavrens) çıkarttığı Arap ayaklanması Osmanlıyı içten yıkmanın en aşırı bir şeklidir" "Astarı yüzünden pahalı amaçlardan vazgeçmek yüksek strateji ile ahmaklık arasındaki farkı göstermektedir.[9]

Hitler Fransa'yı içten tüketmeye karar vermişti. İzlediği stratejiyi şu şekilde izah ediyordu: "Galip gelen taraf akıllı ise; isteklerini yenilen tarafa parça parça bildirir. Kişiliğini kaybetmiş bir millet taksit taksit gelen bu istekler karşısında ‘ne var bunda, bu istekler bir şey değil der' ve kabul eder. Baskılar ve istekler karşısında her seferinde silahı eline alması için yeterli sebep yoktur. Boyun eğdikçe daha büyük isteklere karşı direnmek manasını yitirir. Sırayla gelen felaketlere katlanmak alışkanlık haline gelir."

İnsan, toplum halinde yaşayan bir varlıktır. Toplum halinde yaşamak için bireyler arasında kültürel bağ ve organizasyon olması gereklidir. Bu nedenle her toplumun kendine ait bir organizasyon modeli (teşkilatı) vardır. En üst seviyedeki organizasyonun maddi modeline devlet, fertleri birbirine bağlayıp organize eden manevi kuvvete de kültür denir.

Toplumun olduğu yerde bireyleri bağlayıcı değerler vardır. Bu değerlerin çıkışı toplumla birlikte olmuştur. Bu değerler toplumun ortak kültürüdür. Politikayı bağımsız bir birim olarak uygulayabilen en büyük organize kültür ve değer yargılarına haiz topluluğa ulus denir. Günümüzde uluslararası ilişkiler büyük ölçüde devletlerarası ilişkiler olarak tanımlanmaktadır.

Toplumun belli bir hukuki veya ahlaki statü ile organize hale gelmesine devlet diyoruz. Devletin oluşabilmesi için bir milletin veya topluluğun olması şart değildir. Devleti meydana getiren toplumlar arasında kültür benzerliği (homojenliği) yoksa biz bu toplumlara birlik adını veriyoruz.


Politika:

Uluslararası toplumda,  devletlerin birbirlerine ve uluslararası kuruluşlara karşı, karşılıklı ilişkilerde uyguladığı davranış biçimlerine politika denir. (Kemal Girgin, Çağdaş Politika ve Diplomasi El kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayını, Ankara, 1975, s.402) Uluslararası politika, değişik düşüncelere ideolojilere ve çıkarlara dayanan karmaşık mücadeleler alanıdır ve çıkar birliği ve çıkar zıtlaşması politikasının özüdür. Bu olgu zaman ve yere bağlı değildir. Thucyides, "Devletler arasında olsun, fertler arasında olsun en emin bağ çıkarların birliğidir" diyor. Ekonomik ve politik entegrasyonlar insanlığı daha fazla ortak çıkar birliğine doğru götürmektedir. Güvenlik, ekonomi, teknoloji ve ideoloji alanlarında meydana gelen her değişiklik veya yenilik dünyanın her tarafındaki toplumların geleceğini etkilemektedir. Bu nedenle politik ilişkilerle ilgilenmek şahsi bir eğilim konusu olmaktan çıkmış bilimin konusu haline gelmiştir. Politikacıların aldıkları kararlar entelektüel kapasitesi ne olursa olsun herkesi etkilemektedir. Hızlı teknolojik değişmeler uluslararası problemlerin gitgide daha karmaşık yapı kazanmasına neden olmakta ve olayların niteliğinin anlaşılmasını da güçleştirmektedir.

Uygarlıklar, büyük medeniyetler, insanların daima daha çok şeyler elde etmek arzusundan ve iradesinden doğar ilerleme ve gelişme isteği çatışmasının zeminini hazırlar. İnsanların farklı istikametlerdeki amaç, arzu ve iradeleri yer yer çatışarak uluslararası sorunların çıkmasına neden olmaktadır.

Özet olarak; tespit edilen hedeflere ve bu hedefleri elde etmek için kararlaştırılan hareket tarzları ve tutuma ulusal politika denir.

Ulusal Güç:

Ulusal güç bir ulusun diğer uluslara tesir edebilme ve onların etkilerine dayanma kabiliyetidir.[10] Günümüzde uluslararası mücadele sabit bir ahlak ve hukuka dayanmayan bir düzen içinde sürmektedir. Herkesin kendini haklı gördüğü normatif bir ahlak anlayışı egemendir. Dolaysıyla gücün kullanımında sistematik bir kural yoktur.

Güç beş başlık altında etüt edilmiştir;[11]

L1 Potansiyel Güç: Bir memleketin işlenmemiş, "işlendiği takdirde" kazanacağı güçtür. Fiili güç ile potansiyel güç arasındaki farkı iyi yönetimler ve liderlik kapatır; kötü yönetimler açar.

2) Fiziki Güç: Memleketin o günkü hali hazır gücünü ifade eder. Fiili güçtür. Buhran zamanlarında fiziki gücün tüm kapasitesinden istifade etmek mümkün olmayabilir.

3) Yararlanılabilir güç: Ulusal gücün belli amaca göre uluslararası ortamda kullanabileceği azami güçtür.(müsaade edilen güç) (yada hemen kullanılabilecek hazır güç)

4) Tükenen Güç: Kullanıldıkça veya yerine başka bir alternatif bulunmadıkça azalan milli güç faktörlerini ifade eder. Mesala demografik gerileme hemen hemen bütün güç faktörlerinde az çok gerilemeye sebep olmaktadır. Stoklanmış varlıklar ve yer altı zenginlikleri kullanıldıkça veya tüketildikçe azalır. Stratejide tükenen kaynaklar yerine konulamaz, ikame kaynaklar bulunamazsa güç faktörü güçsüzlük faktörüyle yer değiştirir. Her gücün bir mukavemet yeteneği bir tahammül kapasitesi ve sınırı mevcuttur. Bu sınırların aşılması güçlerde yıpranmaya, yıpranmada uluslar arası güç yarışında geri kalmaya hatta yarışı kaybetmeye sebep olabilir.

5. Nispi Güç: Uluslararası ortamda güç mukayeseleri mutlak değil nispidir, zaman; güç değişikliklerine bağlı temel faktördür. Her ulus kesintisiz gelişme gösterebilir geçmişe nispetle gittikçe güçlenebilir; bu durum uluslararası ortamda mukayese edilebilir faktör değildir. Gücün kendi kendisiyle mukayesesi uluslararası sistem açısından anlamlı bir fikir vermez buradaki ölçü nisbi güçtür.

Milli Güç Kaynakları

A. Coğrafi Faktör

1. Toprağın genişliği

2. Nüfus sayısı ve yoğunluğu

B. Politik Faktör

1. Organizasyon yeteneği

2. Kültür seviyesi

3. Sınır özellikleri ve komşu ülkelerin tutumları

4. İktisat politikasının ve zihniyetinin esnekliği

C. Psikolojik Faktör

1. Dirençkenlik oluşturan dini ve manevi dinamikler

2. İntibak kabiliyeti ve Milli eğitim kalitesi

D. Ekonomik Faktörler

1. Toprak verimi

2. Hammadde kaynaklarının zenginliği

3. Sanayi üretim kapasitesi

4. Teknoloji seviyesi

5. Ticaret hacmi ve finansman kaynakları

 "Dünya uluslarının hepsi güçlenme isteği içinde bulunurken bu milletlerden birinin güç elde etmek istediğinden vazgeçmesi, güç mücadelesini başkalarına bırakması tehlikelidir, teslimiyetçiliktir ve o ulusun kendi canına kast etmesi demektir."[12]

Ulusal hedefler tespit edilirken çok büyük bir hedef tespit edilebilir. Hedefin büyük seçilmesi başarılamayacağı anlamına gelmez; hedef ne kadar büyük olursa olsun zaman dilimi içinde parça parça stratejiye yüklenerek başarılabilir.

Ulusal hedef, ulusun milli birliğini ve bütünlüğünü artırabildiği gibi milli hedefin verdiği bağlılık kolektif çalışmayı ve ulusal bütünlüğü de pekiştirebilir. Ulusal hedef elde edilmeleri halinde ulusal güvenlik ve refah sağlayan maksat ve ülküler toplamıdır. Ulusal hedefler halkın zihninde basit milletlerle algılanabilmeli ulusal gururu ve hazzı tatmin eden, meşrulaştırılan ve meşru kabul edilen amaçlar olmalıdır. Ulusal hedefler dış dünya tarafından genel bir mukavemetle karşılanmamalıdır.

Milli strateji, ulusal hedeflerin ele geçirilmesinde uygulanan milli tutumdur. Zorlama araçları tasarruflu ve en çok yarar sağlayacak bir biçimde kullanıldığında savaşa varmadan da ulusal hedeflerin ele geçirilmesini sağlayabildiği görülmektedir.(Necdet Öztorun, "Askeri Strateji", Kara Kuvvetleri Dergisi, Sayı:78,1986, s.1-22 )

2. Dünya Savaşı'nda taarruz stratejisinin galip geldiği görülmüştür. Stratejik bombardıman, deniz gücü, sanayi kapasitesi yıpratma ve imha stratejisini desteklemiştir. Hava gücünün çok önemli olduğu anlaşılmıştır. Bütün askeri endüstriyel üretimi hava gücüne tahsis etmenin mümkün olmadığı anlaşılmış, kara ve deniz gücünün de vazgeçilmez olduğu görülmüştür.

Gücünü yıpranma derecesine kadar harcayan bir devletin, kendi politikasını ve geleceğini iflasa sürükleyeceği unutulmamalıdır. Güç dengesinin bozulması daima savaşların çıkışını hızlandırmıştır. Liddell Hart'a göre "savaşta kendi kendini yitirmek suretiyle ortadan kalkan devlet sayısı; herhangi bir yabancı istilası sonucu bu duruma düşenlerden daha çoktur. 19. yüzyılda İngiltere'nin elindeki kuvvetle bir büyük devlet olarak büyümesi arasında ölçülü dengeyi sürdürmüştür. Daha sonra bu dengeyi kaybetmiş ve gücünü yitirmiştir.

Çok önemli olduğu, ama özellikle dikkatlerden uzak tutulduğu için şu gerçeğin altını tekrar çizmek istiyorum:

Süper güç olmak için;

a- Jeopolitik konum önemlidir, ama yeterli değildir. Şayet yeterli olsaydı, Türkiye bu durumda kalmayacaktı.

b- Ekonomik kalkınmışlık gereklidir, ama yeterli değildir. Eğer yeterli olsa, Almanya süper güç sayılacaktı.

c- Teknolojik atılım gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, Japonya süper güç olacaktı.

d- Demografik (Nüfus) yoğunluğu önemlidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, Hindistan süper güç rolü oynayacaktı.

e- Nükleer güç ve askeri üstünlük gereklidir, ama yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı Rusya, Çin ve Güney Kore süper güç tanınacaktı.

Halbuki, süper güç olmak, yani bölgesel ve küresel düzen ve dengeler kurmak ve uygulamak için; Jeopolitik, teknolojik, ekonomik ve askeri hazırlığını zalim güçlerin yıkılması ve adil bir dünya düzeninin kurulması için kullanacak; ülkesini ve tüm ezilen milletleri huzur ve refaha kavuşturacak büyük bir siyaset ve strateji dehasına ihtiyaç vardır. Yani süper güç olmak için, bir süper beyin kaçınılmazdır. Bilgi ve birikimi, deneyim ve derinliği, feraset ve cesaretiyle kendisini kanıtlamış, ülkeye ve yeryüzüne şekil verecek seçkin kadroların güvenini kazanmış bu lider, Türkiye'mizin de, insanlık aleminin de en kutlu şansıdır.










[1] Atilla Erkan, Strateji Üzerine, Deniz Kuvvetleri Dergisi, sayı: 268,1978,s.17-21

[2] Melvin J. Sanford, "Temel Strateji Esasları",  Stratejik Etütler Dairesi Bülteni, sayı:33, 1972, s.1-5

[3] İbni Haldun, Mukaddime, Çev: Zakir Kadiri Ugan, C.I, II, III, MEB Yayınları, İstanbul, 481, İstanbul, 1990

[4] Adolf Hitler, Kavgam, Toker Yayınları, İstanbul, 1987, s.437

[5] A.g.e, s.91

[6] Göney, a.g.e, s. 56-63

[7] A.g.e, s.63-69

[8] A.g.e, s.126-140

[9] A.g.e, s.218

[10] Muzaffer Erendil, "Milii Stratejinin Dayanağı: Milli Güç", Stratejik Etütler Bülteni, Gen. Kur. ATESE Başkanlığı yayını, sayı:65, 1979,s.22-26

[11] Tümgeneral Carlos De Meira Mattos, "GÜÇ Kavramının Oluşumu ve Değer1endirilmesi", Çev. Mehmet Erdoğan, Stratejik Etütler Bülteni, sayı: 61, 1977, s.95-100

[12] A.g.e, s.38

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

TSK’YI ZAYIFLATMAK, VATANI SATMANIN ALTYAPISIDIR
  TSK’YI ZAYIFLATMAK, VATANI SATMANIN ALTYAPISIDIR          Takipçilerimiz gayet iyi hatırlayacaklardır ki,...
Devami
DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞEN İNSANLARDI!
Herhangi bir konuda doğru tespitler yapmak önemli bir aşamadır. Ama...
Devami
“MİLLİ GÜÇ”LERİN, KİRLİ ŞEBEKELERİ VURUŞTURMASI
Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında...
Devami
“Kürtçü”lerin de, “Türkçü”lerin de ELEBAŞLARI YAHUDİ ASILLIDIR VE TÜRKİYE BÖLÜNME AŞAMASINDADIR
  PKK yandaşlarının ve BDP’li küstahların “Biz barış ve özgürlük istiyoruz”...
Devami
MONTRÖ’NÜN ÖNEMİ VE YANDAŞLARIN DÜMENİ!
  MONTRÖ’NÜN ÖNEMİ VE YANDAŞLARIN DÜMENİ!          “Haftalardır, Türkiye gündeminde Montrö vardı....
Devami
AYIN AYNASI
İRANDA HALKIN BAŞARISI ve BATILI GÜÇLERİN TELAŞI Mahmud Ahmedi Necad, İran'ın...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5473

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR