ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1310
mod_vvisit_counterDün1959
mod_vvisit_counterBu Hafta14208
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay3269
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19011499

IP'niz: 3.215.79.68
Bugün: 02 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13039999

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE İÇİN YOL AYRIMI VE "367"NİN DAYANAĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Cumhurbaşkanı Seçiminin ilk oturumunda 367 şarttır!

Erbakan Hoca'nın:

"367'yi ciddiye alın!" uyarısı tarihi bir önem ve anlam taşımaktadır.

 

"Erbakan o dönemde 450 milletvekilinden oluşan parlamentoda üçte iki çoğunluk olan "300 milletvekiliyle cumhurbaşkanı seçiminin yapılamayacağını ilk açıklayan isim oldu. Erbakan bu fikrini ilk kez Özal'ın aday olduğu seçimlerde 1 ve 2. turların yapılmasının ardından, 3. tur öncesinde bir basın toplantısıyla açıkladı. Erbakan'ın açıklamaları Özal'ın seçileceği oturuma 4 gün kala, 27 Ekim 1989 tarihinde, Milli Gazete'de manşetten yayınlandı. Erbakan görüşünü 96 ve 102. maddelere dayandırdı. Her iki maddeyi de okuduktan sonra 96. maddede "toplantı yeter ve karar sayısı için Anayasa'da başkaca hüküm yoksa" ifadesi bulunduğunu, 102. maddede ise Cumhurbaşkanı TBMM üye sayısının üçte iki çoğunluğuyla ve gizli oyla seçilir" hükmü bulunduğunu, bu hükmün toplantı yeter ve karar sayısını açıkça ortaya koyduğunu belirtti. 1989'da parlamento 450 milletvekilinden oluştuğu için üçte iki çoğunluğunun 300 olduğuna vurgu yapan Erbakan 1 ve 2. turlara, 284 milletvekili katıldığını belirtip, Meclisteki partileri uyararak şöyle konuştu:

"Anayasa'nın bu sarih (açık) hükümlerine rağmen halen yapılmakta olan Cumhurbaşkanı seçimleri,  birinci ve ikinci turunda Meclis üye sayısının üçte iki çoğunluğu olan 300 milletvekiliyle değil, bundan daha az olan bir üye sayısı ile toplanmıştır." (284'er)

"Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı Cumhurbaşkanı seçimi için yapılan birinci ve ikinci tur seçimler, hukuken geçersiz kabul edilmek durumundadır ve yapılmamış sayılmaları gerekir. Bundan dolayı 31 Ekim Meclis 3. tur için değil, gerçekte Anayasa'ya göre hukuken, 1. tur için toplanacaktır."

"Erbakan açıklamaları çerçevesinde 3. tur oylama öncesi ülke hukukçularının ilk 2 turun geçerli olup olmadığı konusunu tartışıp karar vermeleri çağrısında bulundu. Böyle yapılmadığı taktirde seçimlerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceğini savundu."

"Hukukçular tarafından Cumhurbaşkanı seçiminin 1 ve 2. turlarının geçersiz olduğu ortaya konulmasına rağmen, Özal "dediğim dedik" diyerek hukuksuz bir şekilde 3. tur adı altında yeni bir tur yaparak Çankaya'ya oturmaya kalkarsa ne olur? Bu taktirde cumhurbaşkanı seçiminin Anayasaya aykırı olduğu, Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilir ve cumhurbaşkanlığı hukuken iptal olur. (ANKA Ajansı)"

Erbakan Hoca, geçen günlerde, "kurmay"larına "367'yi ciddiye alın" demiş. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!"[1] cinsinden bir uyarıdır. Bu süreç, ANAP ve DYP'nin de samimiyet sınavıdır. Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu'nun meclis oturumlarına katılmamaları lazımdır. Umarız 367 konusu Anayasa mahkemesine taşınır ve bu süreç meclisin feshiyle sonuçlanır." Kanaatimiz doğru çıkmıştır. Ve artık yeni bir dönem başlamıştır.


Hilmi Özkök ne demeğe çalışmaktadır?

Tam böyle bir süreçte ve kimi emekli paşaların darbe günlüklerinin internet sitelerinde deşifre edildiği günlerde Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün yaptığı açıklama pek çok şeyi ortaya koyuyor!

Özkök böyle bir iddiayı ne doğruluyor ne yalanlıyor.

Ama bir ifadesi bize her şeyi apaçık gösteriyor!

Özkök diyor ki:

"Ne dersem diyeyim ateşe benzin dökmek gibi olur!"

Emekli Genelkurmay Başkanı Özkök'ün yaptığı açıklamanın elbette her satırı önemli ama yukarı aldığımız bu satır hepsinden önemli!

Çünkü hali hazırdaki bir durumu bize haber veriyor.

Nedir o haber?

O haber "ateş"in hala devam ettiği haberidir!

Yani Emekli Genelkurmay Başkanı Özkök yapacağı açıklamaların ateşi daha da alevlendirmesinden endişe duymakta ve bazı açıklamaları zamana yaymakta fayda mülahaza etmektedir!

Emekli Genelkurmay Başkanı Özkök'ün açıklama zamanlaması da bir hayli dikkat çekici!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın bir basın toplantısı ile görüşlerini açıklayacağı günün arefesinde Emekli Genelkurmay Başkanı Özkök'ün sessizliğini bozması oldukça manidar değil mi?

Emekli Genelkurmay Başkanı Özkök'ün kimi emekli paşaların darbe günlüklerini doğrudan yalanlamaması ne kadar önemli ise hiç şüphesiz bu aşamada daha fazla açıklama yapmasının ateşe benzin dökme anlamına geleceğini söylemesi de o kadar önemlidir!

Bu ifadeler açıkça bir ateşin varlığını doğrulamak ve kabul etmek değil midir?

Elbette bir ateşin varlığını doğrulamak ve kabul etmektir!

Ateş olarak tanımlanan nedir?

O da internet sitelerinde seslendirilen darbe günlükleridir![2]

Hilmi Özkök bu talihsiz çıkışlarıyla cumhurbaşkanlığı sürecinde AKP'ye dolaylı destek veriyor ve sanki "demokrat general" tavrıyla cumhurbaşkanlığına sulanıyor gibi davranıyor.

Türkiye'nin Tıkanıklığı ve Barzani Küstahlığı Mide Bulandırmaktadır

Barzani'nin El Arabiya televizyonuna verdiği demeçte, Türkiye'yi açıkça tehdit eden laflar etmesi AKP hükümetini zor durumda bırakmıştı. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Barzani'nin bu sözlerin altında ezileceğini söylemeleri, boşuna hava atmaktı.

Barzanici köşe yazarlarının: Barzani'ye: "‘işler iyi gidiyordu; Amerika'nın talimatıyla hepimiz Kürdistan kurulmasına açık destek verirken ve Türkiye'yi de yeni gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğine ikna etmeye çalışırken neden bu lafları ederek bizim Türkiye içerisindeki işlerimizi zora sokuyorsun be adam' der gibi sızlanmaktaydı.

Aslında Barzani bu sözleri ilk defa söylemiyor. Son bir kaç ayda belki de on defa bu sözleri farklı cümlelerle ifade etti. Özetle söylemeye çalıştığı şu: Biz Kürt devletini Irak içerisinde kuruyoruz. Buna ilişmeye kalkmayın. Kerkük sorununu ve/veya PKK meselesini bahane ederek bizim devletimize müdahale etmeye kalkışırsanız, biz de PKK vasıtasıyla başta Diyarbakır olmak üzere Türkiye'nin bütün büyük şehirlerini ateşe veririz.

Amerika'daki Yeni Muhafazakar grubun önde gelenlerinden; ancak, Kürdistan oluşumuna mesafeli duran Michael Rubin'e de Türk ordusunu yenebileceklerini söylemiş Barzani. El Arabiya televizyonuna verdiği demeçte de İsrail'e mavi boncuklar göndermiş. İsrail ile ilişki kurulmasının ne suç ne de haram olabileceğini belirtmiş ve yakında İsrail, Bağdat'da bir büyükelçilik açtığı zaman Erbil'de de konsolosluk açacakmış.

İşte bu tehditlere içerleyen hükümetin başbakanı, Barzani'ye bu lafların altında ezileceği tehdidini savurmuş; ama işin doğrusu ne Barzani ne de Talabani'nin bu lafları ciddiye aldığı yok. Zaten hatırlayacak olursak Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, Amerika'da Barzani-Talabani ikilisinin PKK'ya açıkça destek verdiklerini ve bu gruplarla Türkiye'nin PKK'ya karşı mücadelesini görüşmesinin söz konusu bile olamayacağını söylediği zaman, içinde güya İslamcı gazetelerin de bulunduğu Barzanici-Amerikancı koro Genelkurmay Başkanına saldırmamış mıydı?

Marifetmiş gibi Başbakan Erdoğan Talabani ile Riyad'da görüşmedi mi? Aynı Talabani'nin temsilcileri yaptıkları açıklamalarda seçim zamanı gelince bu hükümetin bile milli içerikli açıklamalar yaptığını; oysa kendileriyle yapılan görüşmelerde PKK'nın ateşkes yapması karşılığında pek çok hususun görüşüldüğünü ve seçimlerden sonra da PKK'ya genel af beklediklerini söylememiş miydi? Bu gerçekler ışığında Barzani'nin Başbakan Erdoğan ve Bakan Gül'ün açıklamalarını ciddiye alacağına kim inanır?

İşin daha da garip tarafı ise, Bakan Gül'ün Barzani'yi Amerika'ya şikayet etmiş olması. Amerikan yetkilileri bu şikayeti resmen aldıkları zaman herhalde katıla katıla güleceklerdir. Çünkü Barzani'nin bu küstahlığının sebebinin Amerika olduğu ortada değil mi? Barzani ve Talabani'nin Türkiye'ye karşı bu tarz bir lisan kullanacak kadar efelenmelerine bugüne kadar Amerika'nın Irak politikaları sebep olmadı mı?

Meseleyi açıkça ortaya koymak lazımdır. Artık mızrak çuvala girmiyor. Barzani-Talabani, Amerika ve İsrail'in kışkırtmalarıyla Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kuruyor. Türkiye'yi Amerika'nın sıradan bir taşeronu ve kuklası olarak görüyor. Amerika'nın desteğini aldıktan sonra Türkiye'nin bir şey yapamayacağını düşünüyor. AKP hükümeti de Barzani'yi bu konuda haklı çıkartmak için elinden geleni yapıyor. Oysa İran, Irak üzerinde muazzam bir nüfuz kurmasına rağmen Amerika ve/veya Irak hükümetinin Tahran aleyhine bir şeyler yapması halinde hemen karşı tedbirleri devreye sokuyor. O yüzden de İran'la dalga geçilemiyor. Biz ise Barzani ve Talabani yönetimine bu milletin sübvanse ettiği para ile ucuz elektrik veriyoruz. Kusura bakmayın Başbakan Erdoğan ve Bakan Gül, size kim inanır, bu Amerikancı-Barzanici korodan başka???[3] Böylesine aciz ve Barzani karşısında çaresiz bir başbakan ve ekibinden bir adamın cumhurbaşkanlığı Türkiye için felaket olmaz mı?

Asil Bir Lidere ve "Adil Düzen"e İhtiyaç Vardır!

Tarih boyunca İleri gidecek ve gelişecek topluluklar sıkıntılar içinde ilerleme ve gelişme yapmaktadır.

Çocuk annesinin acıları içinde doğmaktadır.

Çocuğun kendisi de ağlayarak doğar, gülerek doğmaz. İnsanın ölümü de acılar içinde olmaktadır.

Hayatın Kanunu böyle hazırlanmıştır.

Toplulukların doğuşu, gelişmesi ve çöküşü de sancılıdır.

Geçmişteki topluluklara neler olmuşsa, bize de aynı şeyler olacaktır. Doğanın ilâhi kanunları hep işleyecektir. Dünyada herkes sıkıntıdadır. Zenginler arasında intihar edenlerin yüzdesi fakirlerden daha fazladır.

O halde Allah bu dünyaya bizi niye getirdi? İmtihan edip olgunlaşmak üzere sıkıntı çekip pişmemiz için getirdi.

Ham hâlden olgun hâle gelmemiz için getirdi.

Sıkıntı çekeceğiz ve olgunlaşacağız, böylelikle cennete lâyık hâle geleceğiz.

Kur'an'ın dilini iyi öğrenmemiz ve anlamamız gerekmektedir.


Toplulukların iki çeşit başkanları vardır.

Birincisi, oluşmuş bir topluluğun başına geçen başkanlardır. Bunlar imam (Yönetici) konumdadır. Başkanın kendisi hareket eder, diğerleri de ona uyarlar.

Bir diğer başkan tipi daha vardır ki, kendisi topluluğu oluşturur.

Bunları da ikiye ayırmak uygundur.

Bir kısmı, mevcut olan bir gidişe sahip çıkma şeklinde olur. Dört halifenin durumu budur. Bir diğeri de. Sistemi ve cemiyeti bizzat kendisi yeniden ve temelden oluşturur. Hazreti Muhammed'in ve Hazreti Musa'nın durumu budur.

Peygamberler dahil bütün başkanlar ve topluluklar bunalım devreleri geçirirler.

Sabredenler başarıya ulaşırlar. Sabretmeyip bırakanlar ise söner giderler.

Sabır yalnız kişilerin sabrı değildir. Cemaatin sabrı da çok önemlidir. Yani, ölenlerin veya ayrılanların yerine başkaları girebiliyorsa, topluluğu devam ettiriyorsa, onlar sabredenlerdir. Ama bir cemaat oluşur da kurucusu gittikten sonra o cemaat eğer devam etmiyor veya edemiyorsa, o zaman o topluluk sabırsızdır demektir. Bir topluluğu yaşatan adil sistemleri, disiplinli ve samimi gayretleridir.

Hazreti Musa peygamber, İsrail oğullarını Mısır'dan çıkardıktan sonra yurtsuz bir topluluk olabilmeleri için tam kırk sene çölde dolaştırdı. Bu eğitim o kadar büyük bir eğitimdir ki, binlerce sene yurtsuz kalan Yahudiler varlıklarına sahip çıktı. Bugün dünyaya hakimdirler. Yurt edinmek için de hâlâ savaş veriyorlar. Ama zalim oldukları için dünyanın nefretini kazandılar ve yıkılışa yaklaştılar.

Kur'an, kurucu başkandan ve kuruculardan bahsetmektedir.

Bir kimse çıkar değişim ve gelişim çağrıları yapar. Bu kurucudur. Kimse kendi başına bir şey yapamaz. Ancak ona katılan kimseler onu ve topluluğu başarıya ulaştırırlar. Topluluk ikinci ve üçüncü kişilerle oluşur. Cebrail'den vahyi getirdiği zaman peygamberler resul idiler ve tek başlarına işe başlamışlardır.


Allah mü'minlere ve Millî Görüş sahiplerine nusret vaat etmiştir. Zaman zaman "Nusret ne zaman?" demişlerdir. Bunalım o dereceye gelir ki, "Artık va'din/nasrın zamanı gelmedi mi?" derler.

"NUSRET" yardımdır, "AVN" da yardımdır. "AVN" işlerine yardımdır, kendi sıkıntılarını gidermedir. "NUSRET" ise düşmana karşı yardımdır.

Zaman zaman hepimiz ümitsizliğe düşüyoruz. Ne var ki, Kur'an okuyoruz. Kur'an bize haber veriyor da ümidimiz yeniden doğuyor.[4]

Prof Dr. Arif Ersoy Beyin Tespit ve Tavsiyeleri Önem Taşımaktadır

Yol Ayrımında İki Seçim Yapılacaktır:

İnsanlık tarihi boyunca ilim ve teknolojideki değişmeler sosyal yapıların değişmesine ortam hazırlamıştır. Barutun, matbaanın ve buharlı makinelerin icadı, siyasi ve iktisadi teşkilatlanmanın biçimini değiştirmiştir. Sanayi İnkılâbı'ndan sonra hammadde kaynaklarının ve mamul madde pazarlarının kontrolü sanayileşmiş ülkelerin dış siyasetlerinin temel amacı haline geldi. Bundan dolayı XVIII. Yüzyıldan itibaren sanayileşmiş ülkeler, dünyayı kendi aralarında parsellediler. Hem hammadde kaynaklarına sahip bölgeleri, hem de dünya pazarlarını denetimleri altına almak amacıyla her çareye başvurdular. Ülkeleri böldüler, çatışma ve savaşlar çıkarttılar.

XIX. Yüzyılın başından itibaren sanayileşmiş ülkelerde sanayi kuruluşlarını kontrol etmeye başlayan ırkçı-tekelci sermaye, uluslararası bir düzen kurmaya yeltendi. Bu düzenle hem hammadde kaynaklarının, hem de mamul madde pazarlarını kontrol etmeyi amaçladı. Bu dünya düzenin önünde en büyük engel Osmanlı Devleti idi. Batılı devletler, XIX. Yüzyılın başına kadar Osmanlı Devletini taklit eder ve ondan çekinirlerdi. Batı'daki ilmi ve teknolojik gelişmeleri zamanında ve yeterli ölçüde takip edemeyen Osmanlı Devleti, kapılarına kadar dayanan sömürgeci devletlere karşı yol ayrımına gelmişti. İki alternatiften birini tercih edecekti.

Yanlış tercih Osmanlı devletinin çöküşüne yol açtı

Yollardan biri, Osmanlı Devleti'nin halkının dünya görüşü ve değer ölçülerine dayanarak kendi kaynaklarını harekete geçirerek ilim ve teknoloji gelişmeyi sağlamak suretiyle Batı ile arasındaki farkı kapatma yolu idi. Şayet Osmanlı yöneticileri basiret gösterselerdi, XIX. Yüzyıl'ın ortasında büyük atılımlar yapar ve Batı'nın önüne geçerlerdi. Osmanlı yöneticileri ikinci yolu seçtiler. Bu yol Batı'yı taklit etme yoluydu. Batıdan akıl alan ve Batılılaşmayı hedef haline getiren Osmanlı yöneticileri, sahip oldukları iktisadi güçlerini zayıflattılar, geleneksel sanayi kuruluşlarının kapanmasına yol açan yanlış politikalar uyguladılar. Batılı reçeteleri uygulayan basiretsiz yöneticiler milleti yoksullaştırdılar, devleti borçlandırdılar. Batı'nın kurallarını belirlediği oyunda hep kaybeden taraf Osmanlı Devleti oldu. Bu yanlış tercih Osmanlı Devletinin çöküşüne ortam hazırladı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan dünya düzeni Sevr antlaşmasıyla Osmanlı yönetimini yine iki tercihle karşı karşıya bırakmıştı. Ya teslim olmak, Ya İstiklal.

Doğru tercih ile İstiklâl Savaşı zaferle sonuçlandı.

Birinci Dünya Savaşı'nda yedi cephede savaşmak zorunda bırakılan Osmanlı ordusu büyük zayiat vermişti. Sıcak savaşlar yetmiyormuş gibi psikolojik savaşla birçok aydının morali bozulmuştu. İngiliz himayesi veya Amerikan mandasını milletin önü tek alternatif olarak kabul eden hayli sözde aydın peyda olmuştu. Şayet bu alternatif benimsenseydi Anadolu müstevliler(işgalciler) tarafında paylaşılacaktı. Belki Büyük İsrail Projesi hemen savaştan sonra gerçekleşecekti. Bu yol, çıkmaz sokaktı, milletimiz için yok olma yoluydu. Milletin inancı, değer ölçüleri etrafında toplanan ve kenetlenenler bu alternatifi ret ettiler. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde milletin inancı, dünya görüşü ve değer ölçülerinin (Milli Görüşün) etrafında toplanarak emperyalizme karşı cihat ettiler. Yeryüzünün ilk İstiklal Savaşı'nı zaferle neticelendirdiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurdular. Bütün mazlum milletlere örnek ve önder oldular. 1930'lara ise ağır sanayi hamlesini başlattılar. Şayet sanayileşme bu hızla devam etseydi Türkiye kısa zamanda sanayileşecektir. Gazi Mustafa Kemal'in vefatından önce dünyada uçak üretebilen üç ülkeden biri Türkiye idi.


Yanlış tercih bizi yine yol ayrımına getirdi

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yöneticilerimiz milli sanayi politikası izleyerek kendi dünya görüşüne göre yeni bir dünya kuracaklarına, Batı mihverinde bir politika izlediler. Ülkeyi savunma sanayinde Batıya bağımlı kıldılar. Ülkede ne zaman bir olumlu gelişme emaresi belirdiyse, akla hayale gelmeyen hileler ürettiler. Askeri darbeler yapıldı. Bu millet dışa bağımlı bir sanayileşmeye mahkûm edildi. Devlet borçlandırıldı. İnsanlarımız işsiz bırakıldı.  Millet işsiz bırakılarak yoksullaştırıldı. Teslimiyetçi bir dış politika izlendi.

Yol ayrımında iki seçim

Türkiye 2007 yılında küresel ırkçı-tekelci emperyalizm tarafından kuşatılmıştır. Bölgemiz sıcak savaş alanı haline gelmiştir. Milli birlik ve bütünlüğümüz tehdit edilmektedir. Yine yol ayrımındayız. Yol ayrımında iki seçim yapacağız. Bu seçimlerle seçtiklerimiz ya emperyalizme teslim edecekler. Ya da milletin dünya görüşü ve değer ölçülerini esas alanları seçeceğiz. Bu tercih ile milletimizin dünya görüşü ve değer ölçülerinin ifadesi olan Milli Görüş'ün etrafında toplanarak ülkemizi "Yeniden Büyük Türkiye" haline getireceğiz. Türkiye milletin değerleri etrafında toplanırsa kısa zamanda karşılaştığı sorunların üstesinde gelecektir ve "Yeni Adil Bir Dünyanın" kurulmasına önderlik yapacaktır. Bu günün mandacı medyası ikinci yolu adeta imkansız gibi göstermeye çalışmaktadır.

İkinci alternatif ise teslimiyetçilere ve mandacılara uyarak emperyalizme teslim olmaktır. Bu yolu tercih edenlerin peşine takılırsak, Allah korusun Osmanlıların başına gelenler, Afganistan ve Irak'ta cereyan edenler başımıza gelir. 2007 yılında yapılacak iki seçim geleceğimizi belirleyecek olan seçimlerdir. Bu iki seçimle iki yoldan birini de tercih edeceğiz. Bu iki seçimde esas olan emperyalizmin güdümünde ülkeyi kurtarmak olmalıdır. Teslimiyetçilerin yolu çıkmaz sokaktır. Bu yolu izleyenlerden kimi cumhurbaşkanı seçersek seçelim, hangi partiyi iktidara getirirsek getirelim sonu hüsrandır. Zalimlere teslim olanlara teslim olanlar asla iflah olmazlar.

Çıkar yol, milletin dünya görüşü ve değer ölçülerinin etrafında toplanarak ülkede milletin dünya görüşü ve değer ölçülerine sahip bir iktidar işbaşına getirmektir. 14 Nisan Cumartesi günü yürüyen gençler, 15 Nisan Pazar günü Kocatepe Camii'nde rahmetli Özal için okutulan mevlit için bir araya gelen gençler, keşke bu milletin dünya görüşü ve değer ölçüleri etrafında kenetlenerek sömürgeci emperyalizme karşı bir araya gelselerdi. Ama aralarında öyle yapay ayrılıklar var ki, onları bir araya getirmek adeta imkânsız gibi gözükmektedir. 


Zalime teslim olmayı maharet sananlar sağcı olmuş, solcu olmuş; dindar olmuş, laik olmuş ne değişir. Zalimleri rehber edinenlerin son durağı zillettir. Hüsrandır. Yoksulluk ve sefalettir. Tarih, her çağda ve dönemde bu gerçeğe tanıklık etmiştir."[5]

Afet Ilgaz Hanımın Dediği gibi

Biz beş senedir AKP'ye muhalefet ederken başka birşey mi söylüyorduk? Şimdiye kadar, Büyükanıt'ın hatırlattığı "AB müktesabatındaki (çerçeve belgesi)verilmiş sözler ve atılmış imzalarla Türkiye gerçekten de tehlikelere en büyüğünden ve geri dönülmezinden tehlikelere, maruz  bırakılmamış mıdır? Küresel sermayenin ve BOP'un sınırlarımızı tehdit eden girişimleri hikaye midir? Fabrikalar, iletişim sektörlerimiz, bankalarımız, topraklarımız satılmadı mı? Artan işsizlik ve câri açık sefaleti ve ahlak düşüklüğü önlenemez bir seviyeye çıkarmadı mı? (Zinanın serbest bırakılması biryana, seks işçileri adı verilen kadınlarımıza minibüslerde seks eğitimi verildiği yalan mıdır? Bu kadınları temiz bir hayata çekip onlara iş vererek daha ahlaklı bir dönüşüm sağlanamaz mıydı?)

Dış politikadaki yenilgiler: Kıbrıs, Türkmen politikalarımız iflas etmemiş midir, hatta AB politikası iflas etmemiş midir? Polis ve asker, değiştirilen yasalarla hızlı hareket edemediğinden toplumsal ve siyasi acılara sebep olmamış mıdır?

Yaşar Paşa'nın konuşmasının cumhurbaşkanlığı ile ilgili bölümünde çok kısa bir temenni vardı: "Cumhuriyetin değerlerine samimiyetle sahip çıkması" niteliği. Bir başka cümle daha vardı:

"Cumhurbaşkanı, bizim de başkumandanımızdır!"

Cumhuriyet tarihimizde Atatürk'ten sonra bu niteliği taşıyor ve bilfiil taşıyan kimdir?

Unutulmuş ve unutturulmuş da olsa tarih unutmaz. Bakmayın siz Merhum Ecevit'in Kıbrıs fatihi ilan edilmesine, Metin Hasırcı'nın Bitmeyen Mücadele adlı kitabındaki çalışmasını okursanız gerçek komutanın kim olduğunu göreceksiniz. Harbi kimin yönettiğini, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar Paşa'yla kimin koordineli olarak yürüttüğünü göreceksiniz. Hatta durdurulmasaydı Kıbrıs'ın tamamının alınacak olduğunu, şimdiki gibi bir Güney Kıbrıs belasının başımıza gelmeyebilecek olduğunu göreceksiniz.

Tam bağımsızlıkçı (Atatürk'ün İstiklal-i Tamme'si) vatansever, çağdaş bilim adamı ve usta siyasetçi niteliğiyle Erbakan da benim adayım. Unutulmasın, Anadolu'daki bir şirketin, Profar'ın 27 ilde yaptığı ankette Erbakan Cumhurbaşkanı adaylığının birinci sırasındaydı.










[1] Milli Gazete / 13 04 2007 / Afet Ilgaz

[2] Milli Gazete / 13 04 2007 / Zeki Ceyhan

[3] Milli Gazete / 10 04 2007 / Hasan Ünal

[4] Milli Gazete / 12 04 2007 / Reşat Nuri Erol

[5] Milli Gazete / 13 04 2007 / Prof Dr. Arif Ersoy


Bu yazarin diger makaleleri

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı yaptığı ‘özyönetim’ açıklamalarından dolayı...
Devami
  Çok değerli alakanız, arka çıkmanız, destekçi olmanız ve özellikle dualarınız...
Devami
   Her kutsal öğeyi, sosyal ve siyasal amaçlar için istismar...
Devami
  Bozacı-Şıracı-Pazarcı Deniz Feneri fırıldağının ortamı kokuşturması üzerine, Recep T. Erdoğan'ın...
Devami
  İran'la Doğalgaz anlaşmasına ABD'nin tepkisi bitmiyor ABD niye, Türkiye ve...
Devami
Açılım projelerinin de, Anayasa değişiklik paketlerinin de; AKP’nin kendi kanaat...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4220

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR