Reklam
Reklam
Reklam

YAŞAR BÜYÜKANIT, HİLMİ ÖZKÖK VE MUSTAFA KEMAL

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

12 Nisan 2007 Tarihinde yaptığı basın açıklamasında:

  • PKK terörünün ekonomik, pisikolojik ve sosyolojik sebeplerini; asıl dış ve iç destekçilerini ve kurtuluş çarelerini samimiyet ve cesaretle ortaya koyan, Barzani kuklası yerine onları şımartan ABD'yi açıkça sorgulayan
  • Orduyu yıpratma ve etkisiz kılma çabalarının ve ordu-polis kayırmı ve kışkırtması yapanların aslında Türkiye'yi yıkma planlarının önemli bir adımı olduğunu özellikle vurgulayan
  • AB'nin Türkiye‘de etnik ve dini azınlıklar oluşturup resmen üniter yapımızı bozmaya çalıştığını hatırlatan
  • Emekli Generallerin Darbe söylentileri, Andıç meselesi ve Cumhur Başkanı seçimi konularında; Hak ve hukuka saygılı, anayasal kurallara bağlı olgun ve onurlu bir tavır takınan GKB. Yaşar Büyükanıt Paşa, yine taktir topluyordu.
 

Ama emekli GKB. Hilmi Özkök bir sürpriz yaparak, kendisine önceden götürülmüş teklifini AA'yı arayarak kabul ettiğini belirtiyordu. Ertuğrul Özkök'e göre bu Hilmi Özkök'ün Büyükanıt Paşa'nın 12 Nisan 2007'deki konuşmasını bildiği anlamına geliyordu. Bu Hilmi Özkök'ün Büyükanıt'a mesaj gönderdiği şeklinde algılanıyordu

Hilmi Özkök, "Herkesin sorumluluk duygusuyla hareket etmesi lazım. Bir ülkemiz, bir ulusumuz var" diyor. Yani Büyükanıt Paşa'nın yapacağı konuşmasından önce herkese sükunet telkin ediyor. Dahası Özkök "Genelkurmay başkanının sahip olduğu bilgiler, çok hassas ve yüksek seviyeli bilgilerdir. Kamuoyuna bu bilgileri, o kişi emekli olduktan sonra onun açıklaması uygun olmayabilir. Devlette devamlılık vardır. Ondan sonraki Genelkurmay Başkanı görevi almıştır" diyerek Büyükanıt Paşa'ya harekete geçmesi imasında bulunuyordu.

Bu ima, "Darbe iddiaları ile ilgili Büyükanıt'ın yargıya izin vermesi" şeklinde yorumlanıyordu. Çünkü Özkök darbe iddialarını net olarak yalanlamıyor. Kabul de etmiyor! Özden Örnek için "kabul etmiyorsa doğrudur" diyor. Ancak iddia sahiplerine de saygı duyulması gerektiğini belirtiyor. Bu yüzden Özkök, işi yargıya bırakalım diyor ve ekliyor. "Ne dersem diyeyim, ateşe benzin dökmek gibi olur. Zamanı geldiğinde söylenir. Ülkeler mesela arşivlerini belli zaman sonra açıyor. Neden böyle oluyor, çünkü milli menfaatler yönünden zamanlama çok önemli. Gelecekte zamanı geldiğinde belki açıklanır, benim veya başkaları tarafından" diye yanıtlıyordu.

Kısaca Hilmi Özkök, bizzat kendisi yapması gerekirken kaçındığı bir görevi (Darbecileri yargıya verme işini) şimdi Yaşar Büyükanıt Paşa'nın sırtına yükleme kahramanlığı gösteriyordu!?

 Hilmi Özkök'ün bu girişiminde, "AKP'ye ve arkasındaki güçlere yaranma ve Yaşar Paşa'yı zor durumda bırakma" niyeti oldukça sırıtıyordu.

Halbuki Atatürk, böyle durumlarda bizzat ve derhal kendisi müdahale ediyor ve başkalarının sırtından ucuz kahramanlık rolüne tenezzül etmiyordu!


M. Kemal Suriye Cephesi'nde görevli iken, bölgenin ve ülkenin geleceğini görüyor ve tek başına kurtuluş reçetesini şöyle özetliyordu:

"Halep'te bulunduğum günler zarfında memleketin vaziyet-i umumiyesini kendi kendime mülahaza ettim. Vaziyet şu idi: Müttefiklerimiz ve biz partiyi kaybetmiştik. Fakat Türkiye için mesele, bütün mevcudiyetini kaybetmek neticesine varacak kadar tehlikeliydi. O tarihte düşünülecek şey, kaybolduğuna şüphe kalmayan partiyi iade etmek olamazdı; yalnız mevcudiyetimizi muhafaza için en seri ve kati çarelere başvurmakta tereddüt etmemeliydik. Hatta bu uğurda bütün müttefiklerimizden ayrı olarak icap ederse yeniden vaziyet almak zaruri olabilirdi. Halbuki harbi bu neticeye getiren o günkü kabileden böyle bir hareket beklemek beyhude idi. Derhal bu kabineyi iskat etmek, onun yerine benimde düşündüğüm tarzda iş görebilir yeni bir kabineyi mevki-i iktidara getirmek lüzumuna kani oldum. Şunu da ilave etmeliyim ki, tasavvurlarımın tatbik edebilmek için bu yeni kabine de mutlaka bütün ordunun kumandası bana tevdi olunmak lüzumuna da kanaat etmiş bulunuyordum.

Vaziyet buhranlı olduğundan ve ittihaz edilecek tedbirleri çok ciddi ve seri alınması lazım geldiğinden, bu mütalaamı telgrafla Padişah Vahdettin'e bildirdim."[1]

Atatürk'e göre Büyük Adam kimdir? Kendisi anlatıyordu:

"Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birisine imzasız bir baş maka!e yazmış.. Beraber çalıştığımız daireden çıkıp tramvaya binmiş Olimpos'a gidiyorduk. Cemal Bey'in elinde o gazete vardı.

Bana uzatıp dedi ki:

"Bu başmakaleyi okudunuz mu?"

"Hayır."

"Oku..." dedi

Okudum

"Nasıl" diye sordu:

"Alelade bir gazetecinin, alelade bir yazısı!" dedim.

"Amma yaptın ha, bunu ben yazdım."

Cevap verdim:

"Affedersiniz. Bilmiyordum. Yazmamış olmanızı temenni: ederdim..." dedim ve ilave ettim:

"Cemal Bey. Şu ve bu yolda birtakım" kuş beyinli kimselere kendinizi beğendirmek hevesine düşmeyiniz. Bunun hiçbir kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. Siz içinde bulunduğunuz vaziyeti düşününüz. Evvela kabul ediniz ki, biraz feragat sahibi olmak lazımdır. Şunun bunun teveccühünden kuvvet almaya tenezzül ederseniz hâlinizi bilmem, adınız çürük olur. Çünkü bizim ger­çekten temas edilmemiş geniş çevremiz vardır. Bu çevrede ace­mice hareket edenler çoktur. Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki mefkure ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, asla irkilmeyeceksin. Önüne engeller yığacaklardır. Kimseden yardım gelmeyeceği­ne inanarak bu engelleri aşacaksın. Ondan sonra sana 'büyük­sün' derlerse bunu diyenlere güleceksin!"

Cemal Bey sözlerimi sükûnetle dinledi, bana hak verdi. İm­zasız makalesini tenkit ettiğim için ortaya çıkan üzüntüsü kay­bolmuş göründü.[2]

Kuzey Irak ve Kürtler Konusunda Bakınız Atatürk Ne Diyordu:

"EFENDİLER, meselenin bir daha tekrarlanmaması ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada söz konusu olan ve yüksek Meclisinizi meydana getiren kişiler sadece Türk değildir, sadece Çerkez değildir, sadece Kürt değildir, sadece Laz değildir. Fakat bunların hepsinden meydana gelen İslâmî unsurlardır, samimi bir topluluktur. Bundan dolayı bu yüksek heyetin temsil ettiği; haklarını, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller yalnız bir İslâm unsuruna mahsus değildir. Çeşitli Müslüman unsurlardan oluşan bir topluluğa aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Birlikte kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan sınırlar belirlenir ve tespit edilirken, millî hudutlarımız İskenderun'un güneyinden geçer, doğuya doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü içine alır. İşte millî sınırlarımız budur dedik. Hâlbuki Kerkük'ün kuzeyinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onlar arasında ayırım yapmadık. Binaenaleyh korunması ve savunması ile meşgul olduğumuz millet, tabiatıyla bu unsurlardan ibaret değildir, çeşitli İslâmî unsurlardan meydana gelmektedir. Bu topluluğu oluşturan her bir İslâm unsuru bizim kardeşimizdir ve menfaatleri tamamıyla ortak olan vatandaşlarımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz ana ilkelerin ilk satırlarında bu çeşitli İslâmî unsurlar vatandaştırlar, birbirlerine karşı mütekabil (karşılıklı) saygı ile riayetkârdırlar ve diğerlerinin her türlü haklarına; etnik, sosyal, coğrafi haklarına her zaman riayetkâr olduğunu tekrar teyit ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menfaatlerimiz ortaktır. Meydana getirmeye azmettiğimiz birlik, yalnız Türk değil, yalnız Çerkez değil, hepsinin karışımından oluşan bir İslâm unsurudur. Bunun böyle telakki edilmesini ve yanlış anlaşmalara meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)"

Mustafa Kemal Paşa yukarıdaki sözleri 1 Mayıs 1920'de Ankara'da on gün önce açılmış olan Büyük Millet Meclisi kürsüsünde söylemiştir. Bu konuşmanın yapılmasına sebep olan vak'a Kastamonu mebusu (milletvekili) Yusuf Kemal Beyin kürsüye çıkıp Sağlık Bakanlığı hakkında bir konuşma yapması ve bu esnada "Türk... Türklük..." kelimelerini sık sık kullanması üzerine tartışmalar ve gürültüler olmasıdır.

Yusuf Kemal Beyin "Türklü..." konuşmasından sonra kürsüye Sivas Milletvekili Emir Paşa çıkmış ve şöyle demiştir:

"Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin konuşmasında sağlıklarının korunması lüzumunu yalnız Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum, (İslâm demekti sesleri, kelimeyle oynamayın sesleri...) İzin veriniz, sanıyorum ki Müslümanlık adına kurulmuş bir Hilafet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, cihanın her yerinde bulunan bütün Müslümanların bu Hilafete bağlı olduklarını unutmamak gerekir. Rica ediyorum, yalnız Türklük ismini kullanmayalım. Çünkü biz buraya Türklük namına toplanmadık (gürültüler...). Rica ederim sadece Türkler değil... Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek yeterlidir, (İslâm deniliyor sesleri...) Bu vatanda Çerkez, Çeçen, Laz, Kürt ve daha birtakım İslâm kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya yol açacak sözler söylemeyelim, (gürültüler...)

Başkan: İzin veriniz konuşmaya devam etsin.

Emir Paşa (devamla):

"Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyleyecek değilim.  Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faydasını görmedik. Hepimiz Hilafete bağlıyız, bu yüce Hilafeti birçok asırlardan beri koruyanın asil Türk kavmi olduğunu da kimse inkâr edemez. Yalnız, parçalanmaya yol açacak hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum."

Sivas milletvekili Emir Paşa'nın bu konuşmasından sonra kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkarak yukarıda okuduğunuz sözleri söylemiştir. Arzu edenler ilk Büyük Millet Meclisi zabıtlarına (Latin harfli baskıları mevcuttur) bakabilirler."[3]

Atatürk Türkiye'si 1932 Yılında Şeriatçı Suud Yönetimini İlk Tanıyan Ülke Olmaktan Çekinmiyordu:

"Bugünkü Suudî Arabistan devleti Hicaz, Necd ve yöre­sini birleştiren Abdülaziz ibn Suud'in 8 Ocak 1926 tari­hinde Melik, yani Kral ilan edilmesiyle bağımsızlığına ka­vuştuğunda İslam âleminde olduğu kadar Türkiye'de de iyimserlik meltemleri estirmişti. Nitekim Türkiye Cum­huriyeti yönetici kadrosunun, çöken Osmanlı Devleti'nin küllerinden doğan üçüncü bağımsız devlet kimliğiyle Suudi Arabistan'la yakınlaşma, hatta dayanışma içerisine girdiklerini görüyoruz. (Bizden önce bağımsızlığına kavu­şan ilk devlet, Yemen'dir ve bağımsızlık tarihi Osman­lı'nın savaştan çekiliş tarihi olan 30 Kasım 1918'dir." 1932'de Suudi Arabistan'ı resmen tanıyan ilk devletin Türkiye Cumhuriyeti, ilk kutlama mesajını çeken kişinin de Gazi Mustafa Kemal olması, bu şaşırtıcı gerçeğin gös­tergeleridir.

Daha ilginç bir nokta ise şudur;

Yıllar sonra Suudi Arabistan tahtına oturacak ve 1975 yılında bir suikaste kurban gidecek olan Kral Abdülaziz'in oğlu vezir Emir Faysal, 1932'de Türkiye'ye yaptığı ziyaret­te kelimenin tam anlamıyla "krallar gibi" karşılanmış, ya­ni kendisine kraliyet protokolü uygulanmıştı. Başta Cum­hurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı olmak üze­re devlet adamları ve erkânından, ayrıca halktan çok yakın ve sıcak bir ilgi görmüş, hatta gazete haberlerine bakı­lırsa sokağa çıktığında coşkun bir şekilde alkışlanmıştır. Türk basını ise bu ziyaret sırasında Suudi rejiminin "Şeri­atçı" olup olmadığıyla değil, bağımsızlığına kavuşmuş bir kardeş İslam ülkesi olmasıyla ilgilenmiştir. Hele bu ziya­ret vesilesiyle Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir yazı vardır ki, bugün o yazının aynı gazetede yayınlanması maalesef hayaldir!"[4] (Tarih kitaplarını iyice arasanız, 1 Şubat 1921'de "Libya Şeyhi" (Ahmed es-Sunusî) idaresinde Sivas'ta bir İslam Kongresi toplandığını öğrenirsiniz.[5])

30 Ekim 1918'de İtilaf devletleriyle imzalanan Mon­dros Mütarekesi'nin ardından Damad Ferid Paşa, yayınladığı bir bildiride, Sultan Vahdettin'i kastederek, "Padişah'ın kalbi, halkının kalbiyle beraber titremekledir" diyordu. Yeni padişah Vahdettin'in popülaritesi ve halk ara­sındaki itibarı yükselişteydi. Çünkü memleketin başına musallat olan İttihatçı ekibe düşmandı. Osmanlı Devle­ti'ni, hak etmediği halde ağır bir yenilgi ile çıktığı Birinci Dünya Savaşı'na soktukları için İttihatçıları kamuoyuyla beraber o da suçlu buluyordu. (Unutmayalım ki, Mustafa Kemal Paşa da, İttihatçılara karşıydı; bu, birleştikleri nok­talardan bir başkasıydı.)

Nitekim Mustafa Kemal 1919'dan itibaren yayınladığı bildirilerinde Sultan ve Halife'nin şahsını hedef almamış, tam tersine, onu korumak ve düşmanın zincirlerinden kurtarmak için çabaladıklarını ilan etmekten sakınmıyordu."[6]

Atatürk'ün samimi ve seviyeli itirafı:

"Padişahımız [Vahdettin] Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek cereyan-ı mevcudu lütfen teşvik etmekte ve hatta iştirak-i hümayunlarıyla da takvi­ye buyurmaktadırlar."

Allah Allah, kafamız çorba kazanına dönmüş de bizim mi haberimiz yok! Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla beraber duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi'nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, dahası, dü­ğün bayram kutlanıyor. Oysa bize, o zaman yayınladığı bir beyanname ile Milli hareketi destekleyen padişahın "vatan haini" olduğu öğretiliyor(du). irâde-i Milliye'lere baktığınızda orada "hain" konumuna padişahın değil, Damat Ferit Paşa'nın oturtulmuş olduğunu görürsünüz. Demek ki hainlik de şartlara göre değişebiliyormuş!

Size bir telgraftan söz edeceğim. Bu telgraf, Sivas Kon­gresi sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Vahdettin'e çekilmiş ve TBMM'nin açılışının ertesi günü, yani 24 Nisan 1920'de Meclis kürsüsünden bizzat Başkan Musta­fa Kemal tarafından okunmuştur. Telgraf Vahdettin'e, sadeleştirerek söylersek "Büyük milletin ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Al­lah kötülüklerden korusun" hitabıyla başlamakta ve 6,5 asırlık şan ve şerefi büyük hanedanın yüce tarihini kurtar­maktan söz etmektedir!

Ne var ki, bunlar, şimdi aktaracaklarımın yanında hiç kalır. Asıl, telgrafın bir cümlesi var ki. Necip Fazıl'dan be­ri bir sürü insanı meşgul etmiş ve etmektedir. Nedir bu "şah" cümle?

Mustafa Kemal Meclis'te diyor ki: "Dil-hâhı-ı milkdârilerinden mülhem azim ve iman ile vazife-i acizanemde müdavim bulunuyorum." (TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, Ankara 1940, s.9)

Ve Atatürk Sultan Vahdettin'e şu telgrafı çekiyordu:

"Hilafetpenah efendimiz milli ordunun amal ve maksadlarının her türlü şaibe-i tarafgir ve fikr-i ihtirastan uzak, yalnız selamet-i mülk ve milleti temine matuf olduğundan esasen evvelce kani olduklarını ferman buyurdular. Vahdettin'in Mustafa Kemal'in telgrafına cevabı (12 Ekim 1919)"

Savunduğumuz tez belli: Mustafa Kemal Paşa'nın İngiliz işgali altındaki İstanbul'dan Anadolu'ya gidişinde Sultan Vahdettin belirleyici bir rol oynadı ve yalnız ilk düğmeye basan adam olmakla yetinmeyip yıllar içinde de (en azından 1921'e kadar) örtülü desteği devam etti.

Sultan Vahdettin'in Millete beyannamesi'nde "Milletin Saadeti ve Memleketin selameti için kendisini feda ettiğini yani Atatürk'le, milli ve manevi değerlerin korunması hatırına bir danışıklı dövüş içine girdiğini şöyle açıklıyordu:

"Ben devleti tehlikeden vikaye (korumak] için bilhassa harb-i umumiye iştirakimizdeki ifratların acısını tattıktan sonra siyaset-i hariciyede muarızlarımın tabiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, icab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Vahdettin'in İslam alemine beyannamesinden (Mart 1923)"[7]

Türkiye'nin İslam Kimliğini Hatırlatmak Üzere Çankaya'ya Çifte Minareli Cami Yapmayı Planlayan, Ama Malum Çevrelerin Sert Tepkisi Nedeniyle, Dengeleri Korumak İçin Üzerinde Durmayan Atatürk Taksim Anıtına Rus Generallerin Heykelini de Koyduracak Kadar Açık Davranıyordu:

"Anıt, iki heykel grubundan meydana gelmektedir. Harbiye cephesinde İstiklal Savaşı'nda, Sıraselviler cephesinde ise Cumhuriyet'in kuruluşunda emeği geçenler figürleştirilmiştir. Sıraselviler cephesinin ön sırasında Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak yer alır. Onların hemen arkasında ise garip simaları ve giyimleri ile iki fi­gür dikkati çeker. Milli bir anıtta yer alması epey tuhaf ka­çan bu iki heykel, Kızıl Ordu'nun kurucularından Frunze ile Sovyet orduları başkomutanı Voroşilov'a aittir.

Bugün bize epeyce tuhaf görünen bu durum, 1926 şartlarında gayet normaldi. Zira hem İstiklal Savaşı'nda, hem de Cumhuriyet kurulurken o vakitler "Bolşevikler" denilen Sovyetler Birliği'nden büyük maddi ve manevi destek sağlanmış, 16 Mart 1921'de yapılan Moskova Ant­laşması ile Türkiye'nin kuzey sınırları güvence altına alın­mıştır. Bu sıcak ilişkiler Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yıldönümü törenlerine Mareşal Voroşilov'un katılmasıyla pekişmiştir. Nitekim Atatürk CHP 4. Büyük Kurultayı'nın açış konuşmasında (9 Mart 1935) Türk-Sovyet ilişkilerini övgülü sözlerle değerlendirmiştir."[8]

Mustafa Kemal, Büyük Zaferden Sonra Yunanlılar Bozguna Uğrayıp Kaçarken, Onlarla Birlikte Hareket ve Hıyanet Eden Ermenilerin İzmir'i Yaktıklarını Biliyor, Ama Büyük Bir Siyasi Ferasetle Bunun Sorumluluğunu Yunanlılara Atıyordu. Çünkü Bu Ülkede Farklı Kültür Ve Kökenden Herkesle Birlikte ve Barış İçerisinde Yaşanacak Bir Dönem ve Düzen Arzuluyordu.

İşte Atatürk'ün İzmir Valisine Yazdığı Mektup:

İzmir, 28 Eylül 1922

Hamit beyefendiye,

"İzmir yangını hakkında atideki (aşağıdaki) tarzda beyanatta bulunmak lazımdır. Ordumuz İzmir'i her türlü kazadan muhafaza etmek için şehre girmeden evvel tedabir (tedbirler) almıştır. Ancak Yunanlılar ve Ermeniler daha evvel vücuda getirdikleri teşkilatla İzmir'i kamilen ihrak etmeyi tasmim etmişlerdi. (kararlaştırmışlardı). Kiliselerde Hrisostomos'un vermiş olduğu nutuklar -ki İslamlar tarafından işitilmişti- İzmir'i yakmak bir vazife-i diniye olarak tebliğ edilmişi bulunuyordu. Harik (yangın) bu teşkilat tarafından vücuda getirilmiştir. Bunu müeyyed (destekleyen) bir çok şuhud (şahitler) ve vesaik (belgeler) vardır. Askerlerimiz hariki söndürmek için bütün mevcudiyetleri ile çalışmışlardır. Hariki askerlerimize ati ve isnad edenler bizzat gelip İzmir'de vaziyeti görebilirler ve anlayabilirler. Yalnız böyle bir iş için resmi tahkikat (araştırma) mevzu bahs olamaz. El yevm (bu gün) burada bulunan her milliyetten gazeteciler zaten bu vaziyeti ifa etmektedirler." Türkiye Büyük Millet Meclisi - Baş Kumandan Mustafa Kemal [9]


Mustafa kemal Atatürk, kalıcı ve kapsayıcı sonuçlara ulaşıncaya kadar, gerekli ama geçici tavizler vermekten de korkmuyordu. Ve İngiltere'ye şu imtiyazları tanıyordu:

"Türkiye ile İngiltere arasında Ankara'da bir ticaret ve denizcilik anlaşması imzalandı. (1 Mart 1930) Anlaşma, fevkalade müsahadeye mazhar millet esasına göre yapıldı ve vadesi 5 yıl olarak tespit edildi.. Current History, Mayıs 1930.

Düşünmek, şaşırtmaktır. Düşünce her zaman bir "düşme", bir sarsıntıyla başlar. Bilimler ve felsefe bu sarsıntıyı anlama ve kanunlara bağlama çabasının ürünleridir. Kendimize metodoloji olarak belirlediğimiz "tarihte birlikte düşünme"ye başlayınca sarsıntının şiddeti de artıyor ister istemez.

İşte yukarıda Current History'den yaptığım alıntıyla ilgili bir soru size: 1935 yılında neler olup bitti gerçekten de?

1935 yılının ikinci yarısının gazetelerini, Ulus'u, Kurun'u, Cumhuriyeti taramıştım bir zamanlar. Haftalar geçiyordu, Atatürk'ten tek satır bahis yoktu! Şaka etmiyorum. "resmen" yoktu!

Arada sırada kibrit kutusu büyüklüğünde bir haber sürpriz yapıyordu bana: "Atatürk dün, filan büyük elçiyi Florya Kökünde kabul etti." Ya da "Ata Yalova'ya geçti" o kadar..."[10]

Öyle ki bu milli ve haysiyetli tavırları yüzünden, masonların ve sabataist münafıkların çöreklendiği CHP'den Atatürk'e tehditler geliyordu:

Kemal Karpat, Uluslar Arası Tarih Camiasının Otorite Kabul Ettiği İsimlerden. Şahin Alpay'ın Kendisi İle Yaptığı ve 5 Mayıs 1999 Tarihinde Milliyet'te Yayınlanan Röportaj Her Zamanki Gibi İlginçti. Röportajın Bir Yerinde Karpat, Atatürk ve CHP İlişkilerine Dair Şu Çarpıcı Tespiti Yapıyordu:

Atatürk'ü de çok yanlış anlıyoruz. Atatürk toplumun düşüncesine, ruhuna, hatta inanışına uygun hareket etti. Atatürk'ü büyük lider yapan ve halkı ile kaynaştıran bu anlayıştır.

Sözün tam burasında benim başka bir yerde bu denli açıkça ifade edilişine rastlamadığım bir konuyu açıklıyor Karpat Hoca.

Sizinle asıl paylaşmak istediği yerde burası zaten:

(Cumhuriyet) Halk Partisi bunları (Atatürk'ün toplumun düşüncesine, ruhuna, inanışına uygun hareket tarzına M.A.) değiştirdi, bir elit liderliği getirdi ve Atatürk'ü de içine aldı. Atatürk'e de açıkça söylendi: Ya bizim liderimiz olursun, ya da seni başımızdan atarız!?"


Kendisi telefonla aradığım Kemal Karpat'a son cümlenin doğru deşifre edilip edilmediğini sorduğumda aldığım cevap "aynen doğru" oldu. Nitekim kısa bir süre sonra, 3 Ağustos 1999'da Zaman gazetesinde Mehmet Gündem'e verdiği röportajın bir yerinde bu konuyu açarak CHP'nin bir örgüt olarak zamanla Atatürk üzerinde kontrol mekanizmaları kurduğunu ve onun İsmet İnönü ile Recep Peker tarafından tehdit edildiğini söylemiştir. Karpat'a göre tehditlerden birincisi, 1930 yılında Serbest Fırka'nın kurulması sırasında gelir. İsmet İnönü Atatürk'e, "CHP'yi sen kurdun, bu senin partin. Senin sözüne inanarak biz bu partiye girdik. Bizi terk edemezsin. Siz bizi sevmiyorsanız, biz sizi seviyoruz Paşam!" demiştir. Bu sözler aslında üstü örtülü bir tehdit anlamına gelmektedir. Nitekim Atatürk de bir süre sonra Serbest Fırkayı kapatmak zorunda kalacak, onun Samsunda kazandığı seçim iptal edilecek, hatta tamamen muhaliflerin kazandığı Silifke il merkezi iken ilçe yapılarak cezalandırılacaktır.[11]

Karpat'a göre ikinci tehdit ise yukarıda sözünü ettiğimiz gibi CHP örgütünden gelmişti. CHP genel sekreteri Recep Peker Rusya'ya gidip incelemelerde bulunur ve orada Stalin'in Komünist Parti Genel Sekreteri sıfatı ile mutlak hâkimiyetinden etkilenerek Türkiye'de de benzer bir sistem kurulması için çalışmalara başlar.  Kendisini Stalin'in yerine koyan Peker, 1935 yılında Atatürk'e "Senin de CHP kararlarına uyman gerekir" yollu bir tehdit savurur.  Ancak evdeki hesap Çankaya'ya uymaz ve derhal görevinden istifa ettirilir.

Fakat CHP örgütü o kadar güçlüdür ki, Peker tavsiye edilemez ve 1946 yılında Başbakanlık koltuğuna oturmayı başarır. Böylece örgütün "tek adam" karşısında üstünlüğü de kanıtlanmış olur.

Tabi 1935 yılı itibarı ile İsmet İnönü'yü başbakan olarak kızdıran ve Atatürk'e muhalif bakmasına yol açan önemli olaylar cereyan etti. Bunlardan biri de Hatay davası idi.[12] ....[13]








[1] Nutkun Kayıp Parçaları sh:85

[2] Serkan Özburun Nutkun Kayıp Parçaları sh:34-35

[3] 14.04.2007 / Milli Gazete

[4] Bu ve sonraki bazı belgeler Mustafa Armağan'ın: Küller Altında Yakın Tarih. Timaş Yy. 3. Baskıdan alınmıştır.

[5] Mete Tunçay

[6] Küller Altında Yakın Tarih, S.182

[7] Küller altında yakın tarih, s.184

[8] Cumhuriyet'in arka bahçesi; 121

[9] Küller Altında Yakın Tarih

[10] Mustafa Kemal Versus Atatürk, s.17

[11] Bkz. Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul 1967, s.62 dipnot 98, (Demokrat Parti'de Osman Bölükbaşı'na verdikleri destek yüzünden ceza olarak Kırşehir'i ilçe yapmamış mıydı?)

[12] Cemil Koçak, Türkiye'de Milli Şef Dönemi, (1938-1945), I, İstanbul 2003, İletişim yayınları, I. Bölüm, Kavganın daha geniş ama şifahi kaynaklara ağırlık veren bir değerlendirmesi için Bkz. İsmet Bozdağ, Toprakta Bile Bitmeyen Kavga: Atatürk- İnönü, İnönü-Bayar, İkinci baskı, İstanbul, 1995, Emre yayınları, s.179, vd.

[13] Mustafa Kemal Versus Atatürk, s.29


Bu yazarin diger makaleleri

Evet Hakta ve hayırda toplanmak, irtibat ve ittifak kurmak herhalde...
Devami
Yandaş ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın bile Yeni Şafak’taki yazısında belirttiği gibi,...
Devami
Vecdi Gönül, Oğuzhan Asiltürk ve FETÖ Cemaati Mehmet Vecdi Gönül Ankara...
Devami
Ruşen Çakır Selman Esmerer’in basın toplantısına katıldıktan sonra: “Mevcut partiler...
Devami
  Akıl: mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve doğru karara varma)...
Devami
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Kürt Açılımıyla ilgili (13 Kasım 2009)...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4702

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR