ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün299
mod_vvisit_counterDün2361
mod_vvisit_counterBu Hafta2660
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay107290
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18324277

IP'niz: 3.239.58.199
Bugün: 21 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12767307

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

28 ŞUBAT’IN AHI VE PAŞALARIN GÜNAHI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 28 Şubat sürecinin 13. yıldönümünde tarihi MGK'da yaşananları, bu sürecin yurtdışından nasıl planlandığını belgeleriyle açıklamıştı.

 

Hz. Adem'den bu yana devam eden hak ve batıl mücadelesinde 28 Şubat'ın önemli bir nokta olduğunu söyleyen Erbakan, firavun zihniyetindeki siyonizmin dünyayı kontrol altına almak için son 350 senedir sürekli plan yaptığını vurgulamıştı.

Dünya nasıl idare ediliyordu?

2. Viyana kuşatmasından sonra insanlığın emperyalizmin baskı ve zulmü altında yaşadığını hatırlatan Erbakan, emperyalizmin Kabala inancına dayandığını ve amentülerinin dört maddeden oluştuğunu açıklamıştı: "Bunların amentülerinde 'Biz dünyanın efendileri konumundayız. Üstün bir ırk olarak seçkin kılınmışız. Diğer insanlar bize hizmetkâr olarak yaratılmıştır. Bizim üstünlüğümüz mutlaka gerçekleşecek ve Büyük İsrail kurulacaktır' inancı var. Bu nedenle asırlardır dünyanın çeşitli yerlerinde sürgün olan Yahudilerin Filistin'de toplanması, Büyük İsrail'in kurulması ve Süleyman Mabedi'nin yeniden yapılması için çalışıyorlar."

Dolar üzerindeki 13 katlı piramidin ırkçı emperyalizmin yapısını gösterdiğini belirten Erbakan, piramit içinde yer alan Rotary ve Mason Localarını kontrol eden ve dünyanın en zengin yahudisinin de içinde yer aldığı 300'ler Meclisi'nin dünyayı nasıl yönettiğini şöyle anlatmıştı:

Dünyayı yöneten ve Gizli Dünya devleti gibi hareket eden bu 300 Siyonist Yahudi Meclisinin ABD’deki başkanı Rockefeller, İngiltere’de Rothschild, Fransa’da Onun teyzesi oğlu,  İtalya’da Tangovelli, Japonya’da Mitshu-Bishi gibilerdir.

300'ler Meclisi Refah-Yol’u devirmek için Makovski’yi görevlendiriyordu

"Bunlar bugün şifreli internetle, her gün dünya meselelerinin konferansını yapıyorlar ve karar veriyorlar. Tayyip gitsin mi kalsın mı? Buna 300'ler Meclisi karar veriyor. Öyle bir dünya kurulmuş. Afganistan'daki seçimde kim cumhurbaşkanı yapılmalı? Bu 300'ler Meclisi karar veriyor. Bütün dünyayı böyle kontrol altında tutuyorlar." İşte bu 300'ler Meclisi Refah Partisi'ni yeni dünya hâkimiyetine en büyük engel olarak gördüğü için harekete geçmiştir. "Refah Partisi meselesi çözülmesi lazım” diyerek 300'ler Meclisi karar vermiş ve Yahudi Makovski’yi görevlendirmiştir. Bu adam ABD Devlet Başkanının savunma başdanışmanıdır. RP’ye karşı neler yapılacağının çalışmasını başlatmış, raporunu hazırlamıştır. 300'ler Meclisine sunup, onayını almış ve sonunda uygulamıştır. 28 Şubat’ı Makovski hazırlamıştır. İşin garibi Makovski'nin 300'ler Meclisi'nde okuduğu planı, sonradan takdiri ilahi bizim elimize geçmiş bulunmaktadır. Bir de baktık ki bu plan, Genelkurmay'ın bize hükümet olarak tavsiyesi ile aynıdır. Dünyayı, bunların elinden kurtarmadan saadet dünyasına ulaşmak imkânsızdır.”

Konferansta Refahyol hükümetine yönelik harekâtın ABD'den basılan düğmeyle başladığını gizli ve şifreli belgesiyle açıklayan Erbakan, 28 Şubat sürecinde Refah Partisi'nin önce serbest bırakıldığını anlatarak, "Dediler ki, bırakın iktidara gelsin, boyunun ölçüsünü alsın, bir daha da ortaya çıkamasın.” Fakat bir de baktılar ki, işin şakası yok. Bu adamlar yeni bir dünya kuruyorlar. “Mutlaka önlem almamız gerekir” deyip harekete geçtiler." ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher'ın 1996 Ekim'inde Ankara Büyükelçisi Marc Grossman'a yazdığı gizli ve şifreli mektup elimizdedir.

Bu mektup, 28 Şubat’ın ABD ve Yahudi Lobileri tertibi olduğunu ispatlıyordu:

“Departmanımız Türk Hükümetinin Milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan'ın İdeolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı'dan ayırıp Arap ve Müslüman Dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce, Türkiye'nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve Sudan ile bağlarını kuvvetlendirmek konusundaki mevcut tutumu, bizim millî menfaatlerimize aykırıdır (düşmancadır). Doğru yol Partisi, Erbakan'ın radikal İslami söylemlerini (taahhütlerini) ılımlılaştırmada başarılı olamadığına göre, kendisinin Refah Partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki, Tansu Çiller'in koalisyondan çekilmesi Erbakan'ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte, Refah Partisi büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü olarak çıkacaktır. Türkiye, Birleşik Devletlerin Anahtar Stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunu gerçekleştirip sürdürmedeki başarımız, Bizim millî menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk Askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konudaki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz"

Bunun anlamı: askerleri ihtilal yapmaya zorlayın, başka çaremiz yok” demektir. İşte kripto. “En gizli” tabiriyle bütün önemli büyükelçilere gönderiliyor ve işte Türkiye böyle yöneltiliyor.

Hoca, Tarihi MGK’nın perde arkasını açıklıyordu:

Erbakan, konferansta 28 Şubat MGK toplantısını şöyle anlatıyordu:

"28 Şubat, dış güçlerin bir tertibidir. 28 Şubat'ta MGK'da geldiler, demin söylediğim gibi, Makovski'nin planını, “hükümete tavsiyelerimiz” diye okudular. 9 saat sürdü bu toplantı. 5 saatini onlar konuştular. Ortağımız ise, hiç sesini çıkartmıyor. 5 saat konuştular, yoruldular.

Şimdi sıra bize geldi. Biz bütün kurula karşı tek başımızayız. “Buyurun bakalım, şimdi söz sizde” denildi.  Benim ne yapacağımı merakla bekliyorlar. Kapının önünde uzun boylu bir yaver oturuyor. “Yaver bey, bir dakika buraya gelir misiniz dedim. Sayın cumhurbaşkanının güzel bir adeti vardır, masasının önünde hep Anayasa'yı bulundurur. Onu bana verir misiniz.” Buyurun efendim dedi. “Anayasa'nın 2. Maddesini açtım. Dedim ki, beyler 5 saat konuştunuz. Konunuz ne? Anayasa'yı korumak. Peki, Anayasa'yı korumak için bizim Anayasa'yı çiğneme hakkımız var mı? Siz bir takım teklifler getiriyorsunuz. “İmam Hatipleri kapatalım. Kur’an Kurslarını, çarşafları, sakalları yasaklayalım. Bunların hepsi insan haklarına aykırı. İşte Anayasa'nın 2. Maddesi. Bunun ikinci paragrafını okuyorsunuz da, birinci paragrafını niçin okumuyorsunuz? Birinci paragrafta bütün bunların Anayasaya aykırı olduğu yazıyor. Biz önce Anayasayı çiğneyeceğiz, sonra da koruyacağız diyeceğiz. Böyle şey olmaz. Öyleyse bu teklifinizi Anayasaya aykırı mı değil mi? inceleyeceğiz. Gelin önce bunun bir değerlendirmesini yapalım. Demirel onların takım oyuncusu gibi dedi ki, “Genel sekreterliğin uzmanları yok, bunlar olsa olsa, hükümette var. Doğru söylüyorsunuz. O halde hükümete havale edelim.. Anayasa'ya uygun mu değil mi? kontrol etsin” dedim.

İşte bizim altına imza attığımız belge budur. Yani 28 Şubat kararlarının Anayasaya uygun olup olmadığının tespiti için bakanlar kuruluna havale yazısını imzaladık.  Makovski'nin bu tekliflerini, insan haklarına ve Anayasaya uygun mu değil mi incelensin” diye yolladık. Ve zaten uygun görülmediği için de, ondan sonra 4 ay bunların hiçbirini uygulatmadık.”

Şimdi o meşhur MGK toplantısında Siyonist Yahudi Alan Makovski’nin tavsiyelerini, askerin teklifleri diye, kurul üyelerini temsilen 5 saat boyunca okuyan kişi, dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire başkanı Korgeneral Çetin Doğan, bugün aynı odaklarca gözden çıkarılmış, bir nevi suyu sıkılıp atılmış bir konumda cezaevine tıkılmıştır. Merak ediyoruz, Çetin Doğan gibileri, acaba Erbakan’ın tamamen Milli ve haysiyetli girişimlerine ve ülkesine yaptığı büyük hizmetlerine engel olmanın ve Alan Makovski gibi ABD’li Yahudi azmanların keyfi doğrultusunda milletine hakaret ve hıyanete kalkışmanın, ilahi adalet gereği, hak ettikleri cezasını çektiklerinin farkındalar mı? Damadı olan Türkiye doğumlu Amerikalı Yahudi Profesöre “Yahu nereye gidiyoruz, dümen kimin elinde?” diye merak edip sormuşlar mı?

ESDER’in İlci Oteldeki 28 Şubat konulu konferansının sonunda Erbakan Hoca’ya hediye edilen Gemi Dümeni, aklı olana çok şey anlatmaktaydı.

Sabataist (gizli Yahudi) olan ve İslam’a saldıran kitapları yüzünden “ikinci Salman Rüştü” olarak anılan ve sonunda Türkiye’de barınamayıp Amerika’ya kaçan ve geçenlerde ölüp bu dünyadan ayrılan Prof. İlhan Arsel de 28 Şubat öncesinde Siyonist Alan Makovski’lerin ve Yahudi Lobilerinin teşvik ve tahrikiyle “sakın Erbakan’ın hükümet kurmasına fırsat vermeyin!” içerikli bir mektup yazıp Süleyman Demirel’e ve onun eliyle GKB Başkanlığına, DYP ve ANAP Genel Başkanlarına ve BMM Başkanlığına gönderilmesi bile, 28 Şubat hıyanetinin dıştaki Siyonistlerle içteki sabataistlerin kışkırtması olduğunun ispatıydı.

Doğu Perinçek’in “Pakradun Pişkinliği”!

28 Şubat’ın, ABD Yahudileri 300’ler Meclisinin Başkanı Siyonist sermayedar Rockefeller’in özel talimatıyla, yine başka bir Siyonist stratejist olan Alan Makovski’nin özel çabalarıyla ve D-8’leri kuran ve Yeni Bir Dünya’nın temellerini atan Erbakan’ı saf dışı bırakma amacıyla tezgâhlandığı, artık resmi belgelerle ispatlamışken, Doğu Perinçek’in şu saptama ve saptırmaları, aynı Siyonist odakların hizmetkârı olduklarının ispatıydı:

“28 Şubat’ın ABD cephesi

MGK’nın 28 Şubat 1997 Kararı, Türk Ordusu ile ABD’nin cephe cepheye geldiği bir sürecin kilometre taşlarındandır. 18 maddelik bu karar, 22-24 Kasım 1996 günlerinde toplanan İşçi Partisi Genel Kongresi’nin 12 maddelik “Devrim Kanunları Uygulansın” kararının neredeyse aynısıdır.

28 Şubat’ın Genelkurmayı, “Batı destekli irticayı gerekirse silahla bastırma” kararlılığını açıklayarak, ABD’nin Haçlı irtica projesine meydan okumuştur.”[1]

diyen Perinçek, 28 Şubat’ın perde arkası piyonlarından olduklarını da açığa vurmaktaydı. Bir zamanlar “Erbakan Hoca millici olduğu için hedef seçilmiş, bu nedenle saf dışı edilerek, AKP iktidara getirilmiştir” şeklinde gerçekleri dile getiren Perinçek’in şimdi bu satırları yazması, Onun ruh röntgenini de yansıtmaktaydı.

Doğu Perinçek’in aynı yazısındaki:

“ABD, Refah Partisi’nden o kadar hoşnuttur ki, 1996 sonbaharında Türkiye’de merkez sağı tasfiye ederek Refah Partisi’ni tek başına iktidar yapma kararını almıştır. Rand Cooperation, bunu açık açık yazmıştır. Hem de Tayyip Erdoğan’ın başbakan ve Abdullah Gül’ün dışişleri bakanı yapılacağını söyleyerek.”

sözleri de tam bir çarpıtma hokkabazlığıdır. Çünkü kendisinin de itiraf ettiği gibi, “ABD’nin iktidara taşımak istediği, Erbakan ve Milli Görüş değil, bu çizgiye hıyanet eden Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’dı.

Ve hele Perinçek’in:

“1996 yılı Eylül ayında Türk Ordusu’nun Saddam Hüseyin ve Barzani ile birlikte gerçekleştirdiği kapsamlı harekât gelmiştir. ABD, 3000 kişilik CIA peşmergelerini toplayıp Guam adasına götürmek zorunda kalmıştı. Bu olayı, ABD kaynakları “Vietnam Savaşı’ndan sonraki en büyük yenilgi” diye yorumladılar.” diyerek, Amerika’nın Kuzey Irak’taki 3000 CIA Peşmergesini alıp Guam adasına taşımaya mecbur kaldığı, TSK harekâtının yapıldığı dönemde, Başbakan’ın Prof. Dr. Necmettin Erbakan olduğunu gizlemesi de bunların dürüstlük ayarının aynasıydı. Kaldı ki bu olayı “Vietnam’dan sonra ABD’nin en büyük yenilgisi” olarak yorumlayan ilk kişi Ahmet Akgül Hocamızdı. (Bak: Milli Gazete Görüşler sayfası Eylül-Ekim yazıları)

Kaldı ki, Hüseyin Kıvrıkıoğlu’nun “1000 yıl sürecek” sözü, Erbakan’a ve Milli Görüş zihniyetine değil, “ılımlı İslam, radikal İslam” gibi dış dayatmalara ve din istismarına karşıydı… Aksi halde, bırakın bin yılı, daha 10 yıl bile geçmeden, Amerikan maşası ve ittihatçı Mason artığı bazı paşaların cılkı çıkmıştı… Ve unutmayın. Sn. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu GKB makamına taşımak için, Erbakan Hoca çok özel bir çaba harcamış ve başarmıştı.

Ecevit’in affedilmeyen günahı: Erbakan’ın Kıbrıs Zaferine engel olamaması!

Kıbrıs Siyonist hedefli Yahudiler için çok özel bir yere sahipti. Hatta ilk İsrail devletini Kıbrıs’ta kurmayı bile düşünmüşlerdir. Ve bu amaçla Yahudiler Kıbrıs’a yerleşmişlerdi. Bugünde Kıbrıs, İsrail için hayati önemdeydi, arka bahçesi gibiydi ve Akdeniz’deki güvenlik bölgesi ve garantisiydi.

Bütün bu nedenlerle Yahudi lobileri, Kıbrıs’ın Yunanistan’dan ziyade Türkiye’nin güdümünde olmasını istemişlerdi. Çünkü Yunanlılara ve Hrıstiyanlara nazaran Müslüman Türkler Yahudilere karşı çok daha müsamahalı ve merhametliydi. Üstelik açık ve kripto (gizli) Yahudiler Osmanlı Devletinde ve Türkiye Cumhuriyetinde, Yunanistan’dakinin en az on misli daha etkin ve yetkin vaziyetteydi.

Bugün bile Kıbrıs Rum kesiminde (Güneyde) 750 kadar açık-resmi Yahudi, ama 5300 kadar kripto-gizli Yahudi yaşamasına rağmen nüfus bakımından ondan çok küçük olan kuzey Kıbrıs’ta 1400 kadar açık-resmi ama yaklaşık 10.000 (on bin) kadar da gizli Yahudi barındığı ve bu sayının sistemi ve sürekli biçimde arttırıldığı bilinmektedir.

İsrail’in kurulması ve korunması ve “Arz-ı Mev’ud” hayalinin hedefine ulaşması için burayı stratejik bir bölge kabul eden Yahudi Lobileri, Kıbrıs’ın bir bölümünün Rumların ve Yunanistan’ın kontrolünden çıkarılıp, Türkiye’nin himayesine verilmesini, ama bu himayenin sözde ve resmiyette kalıp fiilen İsrail’in güdümüne girmesini ve özerk bir Yahudi bölgesi gibi hareket serbestiyeti verilmesini istemekteydi. Ve işte bu sebeplerle 1974 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD Dışişleri Bakanı olan Yahudi Henry Kissinger, İngiltere’nin aksine Türkiye’nin bir müdahalesine, açıkça karşı çıkmayarak dolaylı destek vermekteydi. Ancak ABD ve Yahudi Lobilerinin asıl endişesi, bu harekât sırasında ve sonrasında Erbakan’ın ve TSK’nın kendi kontrolleri dışına çıkıp Milli hedefler doğrultusunda hareket etmeleri ve Kuzey Kıbrıs’ı İsrail’den ziyade Türkiye’nin Akdeniz’deki güvenlik kalesine çevirmeleriydi. Ve çok şükür ki olaylar aynen böyle gelişmişti ve kahraman Mehmetçik, tüm dünya’nın ağzını uçuklatan şanlı bir zaferle hedefine erişmişti.

İşte Sn. Ecevit’in asla affedilmeyen hatası;

1- Bu malum merkezlerden “Erbakan’ı iktidarda başarısız kılar, elini kolunu bağlar ve umut olmaktan çıkarırım” diye Milli Selamet’le Koalisyona izin aldığı halde bunu başaramaması, Erbakan’ın tarihi hamlelerine ve hizmetlerine bir nevi alet yapılmasıdır.

2- Kıbrıs Harekâtının, Türkiye’nin Milli çıkarlarına yarayacak, Erbakan’ın ve TSK’nın planladığı gibi sonuçlanacak şekilde başlayıp bitirilmesine engel olamaması ve “konuyu İngiliz Dış Bakanı Callaghan’la görüşüp halletmek üzere, yetkileri Başbakan Yardımcısı Erbakan’a bırakıp İngiltere’ye gönderilme” oltasını yutmasıydı…

Bu yanlışlıkları Ecevit’in; Siyonistlerin güdümündeki ABD yönetimi nezdindeki sicilinde sürekli bir kara leke olarak kalacaktı…

Ve zaten Kıbrıs Harekâtı’nın asıl mimarının zannedildiği gibi Ecevit değil, Erbakan olduğu, yıllar sonra bizzat İngiliz Ulusal Arşivlerindeki bilgi ve belgelerle de ortaya çıkacaktı.

Kıbrıs Harekâtı’nın mimarının Ecevit değil, Erbakan olduğu İngiliz Ulusal Arşiv belgeleriyle ortaya çıkıyordu!

Doktora çalışması için girdiği İngiliz Ulusal Arşivi'nde tam 10 yıl boyunca çalışan Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında yaşananlara ilişkin çok enteresan ve bugüne kadar hiç anlatılmayan konuları içeren belgelere ulaşmıştı. "Büyük Güçler, Türkiye ve Kıbrıs Meselesi (1967-1975)" başlıklı TÜBİTAK projesi için 2005 ve 2006 yıllarında altı ay İngiliz Arşivleri'ni tarayan Bilgin, bu önemli belgeleri basın'a açıklamıştı...

Harekatın mimarı Erbakan’dı!..

İngiliz Ulusal Arşiv belgeleri, kamuoyunda bilinenin aksine Kıbrıs Barış Harekâtı’nın mimarının merhum Başbakan Bülent Ecevit değil dönemin Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan olduğunu ortaya koymaktaydı. Bu, Ankara'daki İngiliz büyükelçinin, İngiliz Dışişleri'ne yazdığı raporlardan ve İngiliz Başbakanı ve kabinesinin konuyu değerlendirirken, oraya katılan devlet adamlarının konuşma tutanaklarından anlaşılmıştı. Ecevit'in Londra ziyaretinde anlattıklarından ve Türk ile İngiliz hükümeti arasındaki yazışmalardan da Ecevit'in harekât konusunda isteksiz davrandığı ve savaşa girmeden bir çözüm aradığı belirginlik kazanmış ve Erbakan Hocanın anlattıkları bir kez daha ispatlanmıştı.

Yine bu belgeler gösteriyor ki Kıbrıs Harekâtı’nın yapılmasında, icra safhasında Necmettin Erbakan daha aktif ve istekli bir rol almıştı. Ecevit'in ise savaşa yanaşmadığı görüntüsü ortaya çıkmıştı. Dönemin İngiltere Büyükelçiliği'nden giden raporlarda: “Erbakan'ın Genelkurmay ile aynı çizgide bulunduğunu ve harekâtın gerekli olduğunu savunduğunu, niyetinin tüm Kıbrıs'ın alınması olduğu” aktarılmıştı. Erbakan'ın dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar ve Türk ordusuna tam destek verdiği de belgelerde yer almaktaydı.

Yalçın Küçük’ün “Ecevit’e Yönelik, Org. Hilmi Özkök Darbesi” İddiası!

İkinci Ergenekon Davası’nın 39. oturumunda mahkeme heyeti önemli bir karar aldı.

Mahkemeyi yöneten Hasan Hüseyin Özese, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in hastalığı sırasında kaldığı Başkent Üniversitesi Hastanesi’nden Ecevit’e ait kayıtları istemesi şaşkınlığa yol açmıştı. Medyada olayın içeriği hastane sahibinin Mehmet Haberal olması dolayısıyla, Haberal’a bağlanarak aktarılmıştı.

Üstelik bu karar Ergenekon sanıklarından biri olan Yalçın Küçük’ün talebi üzerine alınmıştı. Ancak maskara medya bu ayrıntıyı da atlamıştı.

Yalçın Küçük duruşmada sorgu sırası kendisine gelmediği halde söz isteyip şunları anlatmıştı:

“Türkiye’de sivil iktidara karşı yapılan ve başarılı olduğunu iddia ettiği bir darbe planını ortaya atmıştı. “Bu darbenin Ecevit Hükümeti’ne karşı gerçekleştiğini, darbeyi gerçekleştirenin de dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök olduğunu” açıklamıştı.”

Ecevit ABD’ye direnmeye çalıştı

Küçük, ABD’nin Irak’a gerçekleştireceği harekatın hazırlıklarının yapıldığı 2000-2002 dönemini hatırlatıp: “ABD, Türkiye’nin de savaşa girmesini istiyordu. Ancak dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bu savaşa karşı olduğunu her fırsatta dile getiriyordu.”

Küçük’ün açıklamalarına göre buna “bir de Ecevit’in İsrail’e karşı “soykırım” sözcüğüne kadar varan açıklamaları eklenince, ABD Ecevit’i gözden çıkarıyordu. Bunu sezen Ecevit ABD tarafından yapılan baskılara karşı o dönem kendisiyle beraber hareket edebileceğini düşündüğü Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile yola devam etmek istiyordu. Bu arada Ecevit hem dışarıda hem içeride kıyasıya eleştiriliyordu.

Darbe kanıtları

Küçük’ün tez ve tespitlerine göre olay şöyle gelişiyordu:

“Ecevit, öncelikle “koltuğunu bırakması için” ikna edilmeye çalışıldı. Yerine dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem oturtulacaktı. Ama Ecevit, bunu kabule yanaşmadı. Bunun üzerine ABD dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hilmi Özkök üzerinden Ecevit’in düşürülmesi için çalışma başlattı.

İkna sürecinin en önemli kanıtlarından birini Radikal Gazetesi yazarı Murat Yetkin’in 2004 yılında yayınlanan “Tezkere” isimli kitabı oluşturuyor. Kitapta 29 Ekim 2001 günü düzenlenen Cumhuriyet Bayramı davetinde yaşananlar anlatılıyor. Orgeneral düzeyinde bir grup asker Yetkin’i aralarına alıyorlar ve Ecevit’in acil olarak Başbakanlık makamını terk etmesi gerektiğini söylüyor. Yetkin olayı böyle aktarıyor.

Ecevit’in yerine önerilen ilk isim dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan oluyor. Askerlerin talebi kitabın 56’ıncı sayfasında yine askerlerin ağzından şöyle anlatılıyor: “Biz bunu Ecevit’e de ilettik, Özkan’a da söyledik”.

Yalçın Küçük “Hilmi Özkök Darbesi” olarak nitelediği hareket için bir başka kitabı daha kanıt gösteriyor. Fikret Bila’nın yazdığı o kitabın adı “Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları”. Bila, Yetkin’i doğrulayarak dönemin orgenerallerinden bazılarının kendisi ile yemek yediklerini ve bu yemekte açık olarak “Ecevit’in görevi bırakması” yönünde görüş bildirdiklerini belirtiyor.

“Ecevit zehirlendi” iddiası

Yalçın Küçük’ün üçüncü kanıtı ise, Rahşan Ecevit’in bir açıklamasına dayanıyor. Rahşan Ecevit “Bizi zehirleyerek öldürmek istediler” diyor. Küçük de Ecevit’in hastalığının kendisini düşürmeye dönük eylemin bir parçası olduğunu iddia ediyor. Ecevit’in hastalığı sırasında Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne yattığını, burada hastalığının iyileşmek bir yana daha da ilerlediğine işaret ediyor.

Süreç daha sonra şöyle gelişiyor.

Ecevit’e “iş göremez” raporu verilmek isteniyor. Çünkü bu yolla başbakanlıktan tard edilebileceği düşünülüyor. Ecevit aleyhindeki girişimi fark ederek Başkent Üniversitesi Hastanesi’ni terk ediyor. Küçük, mahkemeye Ecevit’in “Hastaneden kaçtım” açıklamasını ve hastanede kendisine yapılan muameleden duyduğu şüpheleri gösteren gazete küpürlerini sunuyor. Küçük’ün ifadesinde “Başkent Üniversitesi’nde yaşananlardan Haberal’ın sorumlu olmadığını, bu işin Haberal’ı da aşan kimseler tarafından organize edilip yapıldığını” söylemeyi ihmal etmiyor olması da, elbette Mason Mehmet Haberal’ın bu işteki sorumluluklarını ve suçlarını örtmeye yetmiyor.

 

Haberal’ın hamisi Recep Başbakan!

Hatırlayınız, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Ecevit'in hastalığı döneminde tedavisini üstlenen, ancak daha sonra el çektirilen Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı himayesine almıştı. Başkent Üniversitesi Hastanesi'ni açmak için Konya'ya giden Erdoğan, Haberal'ın kendisine İhsan Doğramacı'nın 'emaneti' olduğunu belirterek "İktidarda kaldığım sürece ona sahip çıkacağım" açıklamasını yapmıştı. Haberal'a Rahşan Ecevit'in müdahalesi ile Ecevit'in tedavisinden el çektirilmiş, daha sonra bazı DSP'li bakanlar gelişmelerin Ecevit'e karşı bir komplonun parçası olduğunu savunmuşlardı.

Erdoğan daha sonra Konya'da açılışlar yaparken, 2003 Mayısında bu kente bir haftada ikinci kez gitmesinin nedeni, Prof. Dr. Haberal'a verdiği sözü tutmaktı. Erdoğan, Başkent Üniversitesi'nce kurulan Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin açılışını yapmıştı. Edinilen bilgiye göre, eski YÖK Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Doğramacı ve Haberal, açılışı yapması için Erdoğan'dan ricada bulunmuşlardı. İsteği kırmayan Başbakan'ın programına daha sonra bazı temel atma töreni ve kültür merkezinin yerini inceleme gibi etkinliklere de katılmıştı.

Erdoğan ve Haberal, hastane açılış törenini, protokolde kendilerine ayrılan yerde 'el ele' tutuşmuşlardı. Erdoğan sık sık Haberal'ın kulağına eğilerek bir şeyler anlatmıştı. Daha sonra kürsüye çıkan Erdoğan, "İhsan Doğramacı bana, 'Bu Haberal'a sahip çıkın' dedi. Biz görevde olduğumuz sürece Haberal'a sahip çıkacağız. Bu ülkede taş üstüne taş koyanı başımızın üstünde taşırız. Derdimiz üzüm yemek, bağcıyla işimiz yok" diye övgüler yağdırmıştı.

Bugün Ergenekon sanığı olarak, hastanede sefa süren Mehmet Haberal, 2000'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer önerilmeden önce, dönemin Başbakanı Ecevit'in cumhurbaşkanı adayıydı.

Mehmet Haberal, Ecevit'in Mayıs 2002'de ortaya çıkan rahatsızlığı sırasında tedavisine başlamıştı. Ecevit o dönem Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde tedavisini sürdürmesi yolunda yapılan önerilere karşın, Haberal'ın Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne güvendiğini vurgulamıştı. Ancak daha sonraki siyasi gelişmeler, DSP'nin parçalanması ve Haberal'ın daha sonra Yeni Türkiye Partisi içinde İsmail Cem ile birlikte yer alacak Hüsamettin Özkan'a yakınlığı, DSP içinde spekülasyonlara yol açmıştı.

Bu gelişmeler, Rahşan Ecevit'in de ağırlığını koymasıyla, Haberal ve ekibinin Ecevit'in tedavisinden azliyle sonuçlanmıştı. O dönem bazı DSP'li bakan ve yöneticiler, bu gelişmelerin Ecevit'e karşı bir komplonun parçası olduğunu açıklamıştı.

Sonuç: Erdoğanlarla Ergenekoncuların yuları, aynı Siyonist ve Masonik odakların avucundaydı!

Eski MİT’çi Mahir Kaynak bile, “AKP’nin kahramanlığı ve TSK’nın kıstırılması” sanılan gelişmeleri şöyle yorumluyordu:

“Bu tutuklama ve operasyonlar, Ordunun (Statükocu ve halkından kopuk) dünya görüşüne yönelik stratejik bir ameliyattır. Bekleyin, önümüzdeki dönemde Ordu birden zirve yapacaktır.

Yaşananlar, TSK’ya: “Yeni rolünüze hazırlanın; İslam’a toleranslı davranın ve halkın inancıyla barışın!” mesajıdır.

Askerdeki bu tasfiye sürecinden sonra, siyasette de bir temizlik dönemi başlayacaktır. Darbe sadece zorbalık değil, aynı zamanda bir zaaftır. Bunlar tahrik edilip tuzağa atılmıştır. Önce siviller (Ergenekoncular), sonra askerler (Balyozcular) bu tuzağa takılmıştır.

Bundan sonraki aşamada, siyasetle beraber medyada da bir temizlik ve tasfiye hareketi kaçınılmazdır. AB’ciler devre dışı bırakılacaktır” diyordu, ama:

“Ben şunu görüyorum; Dünyaya yön veren güçler bu konuda siyasileri ve askerleri anlaştırıp uzlaştırdılar” sözleriyle, Siyonist emperyalizmin (İsrail ve ABD’nin) yenilmezliği kanaatini aşılıyor ve tabi hem aldanıyor hem de toplumu aldatmaya çalışıyordu.

28 Şubat döneminde ordudan atılanlardan, ama hala utanmadan Erbakan’ı suçlayıp saçmalayanlardan İskender Pala’nın, “iki darbe arasında” kitabını okuyan Ertuğrul Özkök ilginç yorumlarda bulunuyordu:

“O kadar ki çoğu evine ekmek götüremedi, bazısı çocuklarının okul masrafını karşılayamadı. İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp intihar edenler çıktı.”

İşte ben, tak diye bu son cümleye takıldım. “İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp intihar edenler çıktı” cümlesine.

Biz buna benzer bir cümleyi son defa nerede işittik? Bir süre önce intihar eden deniz albayının cenazesinde, bizzat Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ağzından değil mi? Son günlerde intihar eden subaylar için hangi ifade kullanılıyor? “Onur intiharları...”!?

İskender Pala, 28 Şubat sürecini belirleyen en dramatik olguyu “onur intiharı” olarak anlatıyor.

Ben diyorum ki, yaşadığımız bu süreç (Ergenekon Balyoz Darbesi iddiaları), giderek 28 Şubat’tan çok daha dramatik bir şekle dönüşüyor. İçerde 16 aydır neyle suçlandığını bile bilmeyen insanlar, öğretim üyeleri, askerler, gazeteciler bulunuyor. Tutuklu kalma süreleri, demokratik bir hukuk devletinde asla affedilmeyecek şekilde uzatılıyor. 28 Şubat eğer postmodern darbe ise, bu dönemin adını da olsa olsa postmodern otoriterlik koymak gerekiyor.

Ben şimdi bambaşka, hatta şaşırtıcı bir şeyden söz etmek istiyorum:

İskender Pala, 28 Şubat’ın bütün kötü yanlarına rağmen, yine de “hayırlara vesile” olduğunu söylüyor. Müslüman kesimin bu olaydan ders çıkardığını, kendi hurafelerini yıktığını anlatıyor. Ben de AK Parti içinde çok sayıda insanın da bu düşünceyi paylaştığını biliyorum.

28 Şubat, İslami kesimde ciddi bir özeleştiriye (yani hakim dünya düzeniyle baş edilmeyeceği ve uzlaşmak gerektiği kanaatine M.Ç.) yol açmıştı. Aslında Tayyip Erdoğan, böyle bir özeleştirinin (Milli Görüş gömleğini çıkarıp siyonizme teslimiyetin ve dönekliğin M.Ç.) küllerinden doğan lider oldu.

Şimdi asıl soruya geliyorum.

Acaba yaşadığımız şu Ergenekon süreci de, aynı şekilde laik kesimin bir bölümünün de kendi hurafelerinden kurtulması için vesile olabilir mi? Mesela, her zorlukta askerden medet uman kesimin... Yani bu otoriter ve acımasız sürecin küllerinden de, demokrasiye gönülden bağlı yeni bir lider doğabilir mi? Bence doğacak. Kaçınılmaz şekilde doğacak.

Büyük demokrasiler, büyük travmalardan, hatta iç savaşlardan doğuyor. Biz böyle bir iç savaşı yaşamadık. Buna karşılık böyle, daha az kanlı, daha az ıstıraplı iç hesaplaşmalarımız var. Bu hesaplaşmayı da onur intiharları üzerinden, vekâleten yapıyoruz.

Bu hesaplaşmanın galibi kim? Eğer Ergenekon, 28 Şubat’ın rövanşı ise o rövanş alındı.

Orada onur intiharları var. Burada da var. Orada insanlara, şirketlere haksızlıklar varsa, burada da var.

Benim tahminim şu.

Türkiye, er veya geç, bu postmodern otoriter rejimle de hesaplaşacak. Önemli olan, artık intikam ve rövanş duygusunun bitmesidir..

O nedenle bu iki dönemden de “hayırlara vesile” olacak dersi çıkaracak, o iki dönemin de küllerinden doğacak ve kan davasına son verecek bir liderin çıkması gerekir. Türkiye şimdi, işte bu postmodern iç hesaplaşmasına son verip, barışı sağlayacak liderini arıyor.

Müslüman’la laiği, ortak vatan üzerinde, barış içinde yaşatacak bir siyasi Mesih (bekleniyor!).”



[1] Aydınlık / 7 Mart 2010

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

SN. ABDULLAH GÜL’ÜN İSRAİL GAYRETİ
Sn. Abdullah Gül Siyonistlerin gözüne girmeye mi çalışıyordu? ABD Başkanı...
Devami
AĞCA’YI GEÇMİŞTE KİM KULLANDI, GÜNÜMÜZDE KİM KULLANIYOR?
Mehmet Ali Ağca gibileri, nihayetinde sadece bir tetikçidir. İşleyeceği cinayetlerin...
Devami
SINIR ÖTESİ HAREKÂT VE ENDİŞELERİMİZ
Irak'ın kuzeyindeki terörist hedefler önce karadan, sonra havadan vuruldu İhanet kamplarının...
Devami
Recep Bey'in, Barzani'nin ve Fetullah Gülen'in GÜVENDİĞİ YAHUDİ ŞİRKETLERİ
  “Andolsun ki, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri...
Devami
İSRAİL'İN NÜKLEER TESİSLERİ VE TEHLİKELERİ
  Bay Recep T. Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkarıp, kirli...
Devami
REZA ZARRAB RÖGAR (LOGAR) KAPAĞI MIYDI ve Erdoğan’ın Telaşı Milli Bir Duyarlılık mıydı?
Sn. Erdoğan'ın grup toplantılarında, TV kanallarında ve miting alanlarında Reza...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1948

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR