Reklam
Reklam
Reklam

AT İZİNİ İT İZİNE KARIŞTIRMAK VE

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

TSK’yı şüpheli ve şaibeli göstermek kasıtlıydı!

“Asıl şüpheli olanlar, meşruiyet dışı amaçlarına ve planlarına bugüne kadar TSK'yı alet eden odaklardır. TSK devletin, milletin gözbebeğidir, ordusudur, sigortasıdır. Bu güç, İstiklâl Harbi ile bir milleti ve devleti yok olmaktan kurtarmış,bir ülkeyi yeniden bizler için vatan kılmıştır.

Bugün dünya üzerinde yeniden varlığımızı ve saygınlımızı koruyorsak, bunun yegâne teminatı yine Silahlı Kuvvetlerimiz olacaktır.Asıl problem, TSK'nın bünyesine sızarak, meşru olmayan yöntemlere başvurup birtakım faaliyetlerde bulunanlardır. Tabiatıyla devletin ve milletin varlığının en temel dayanak noktası olan bir kurumun birinci vasfı güven duygusunda saklıdır. Ergenekon davasının başından beri, kimi emekli kimi de muvazzaf subayların bu yapı ile bir ilişkisinin mevcudiyeti, sadece darbe planlarının değil, daha pek çok karanlık eylemin ve amacın bu ilişkilerde gözetildiği açıktır.

Böyle meşruiyet dışı yollara girişen, sadece kendi karanlık emeline hizmet etmekle kalmayıp, devletin dayanak noktası olan bir kuruma da zarar veren kimselerin ayıklanması ve gerekli cezalara çarptırılması, hem TSK için hem de milletimiz için bir itminan doğuracaktır.”[1]

Bu nedenle Milli Çözüm’ün: TSK da, iktidar da, sivil kurumlar da, önce ve acilen bünyesindeki MASONLAR’ı temizlemeli ve Localar kapatılmalıdır” çağrısına mutlaka kulak asılmalıdır. TSK’ya, Dışişleri Bakanlığına ve diğer kurumlarımıza sızmış Sabataist ve Pakradun (Yahudi asıllı Ermeni) cuntacıların ve Masonik yapıların dağıtılması artık Milli bir zaruret halini almıştır. Ergenekon’a ve Balyoz’a bulaşanların da, irticasavar Donkişotluğuyla bu milletin inancına sataşanların da ordudan uzaklaştırılması, zedelenen ordu-millet kaynaşmasını yeniden sağlamak için şarttır ve bu süreç önemli bir fırsattır.

Çanakkale Eski Milletvekili Dr. Hikmet Aydın’dan Cumhuriyet Savcılarına açık çağrı: 28 Şubat sürecinin kirli ilişkilerini biliyorum davet edin, anlatayım!”

28 Şubat sürecinde Refah-Yol'dan ayrılarak Anavatan'a geçen eski Çanakkale Milletvekili Dr. Hikmet Aydın; "suikast" ve "darbe" tartışmalarının gündeme yerleştiği şu günlerde, son derece çarpıcı değerlendirmelerle dikkat çekmişti. Hikmet Aydın; "Bizler köyden gelip kötü yola düşürülen günahsız genç kızların durumuna düşürüldük" demiş ve eklemişti:

"O günlerde son derece çirkin olaylar oldu. Bunların büyük bölümünü biliyorum. Bir Cumhuriyet Savcısı, benden bilgilerimi istesin. Seve seve veririm. O 28 Şubat'ın ünlü brifinglerine katılmamış, vatansever, dürüst, düzgün, mesleğinin şerefine sahip çıkan savcılarımızdan biri, bir tek savcı beni davet etsin; 28 Şubat sürecinde parti değiştiren vekiller içinde, kimin hangi maddi menfaatler karşılığında bu işi yaptıkları hakkında bildiklerimi söylerim... Kimlerin hangi ihaleler almak için neler yaptıklarını söylerim. Batık bankanın sahibi görüntüsü altındaki şahsiyet o günlerde Meclis'teydi... O batık bankanın sahibi (o zaman batık değildi) nasıl ve kimlere para dağıttı. Bu konularda bildiklerimi söylerim. Bizim de bildiklerimiz var!.. Dürüst, cesur ve vatansever bir Cumhuriyet Savcısı istesin, bildiklerimi vereyim!.."

ANAP'a geçmem yanlıştı, Erbakan’dan helallik aldım!

Aydın şöyle devam etmişti: "ANAP'a geçmek, benim için büyük zül olmuştur. Askeri cenahın içindeki çift başlılığın önlenmesi adına geçtim, yanıldım. Dünyada hayatımın en büyük zülüdür ANAP'a geçmek, bazı hırsızların içinde olmak!.. Ben, Refah-yol'un yıkılmasına ön ayak oldum. DYP'den ANAP'a ilk geçen ben oldum. Bundan dolayı, Erbakan Hoca'dan helallik istedim. O günlerdeki D-8 oluşumu, siyonizmi rahatsız etmişti. Bunun D-20'ye, D-40'a çıkmasından endişe duydular. Havuz sistemi, daha az borçlanmayı mümkün kılan, hazineyi ferahlatan bir uygulamaydı. Türkiye'nin gittikçe daha fazla borçlanmasından, daha fazla bağımlı olmasından nemalanan Siyonist sistem ve onun iç uzantıları buna tepki gösterdi. Türk Silahlı Kuvvetlerinde iç çatışma olmasını isteyen derin bir sivil yapı var... Buradaki yapı, faizci düzenin bu ülkeyi içten çökerten, malını mülkünü yok eden, bankalarını batıran, kaynaklarını hortumlayan ve hortumlatan sivil unsurlardır."

Türkiye'ye sadakat ve aidiyetini kaybetmiş unsurlar vardı!

"Türkiye'ye sadakatini ve aidiyetini kaybetmiş Sabetay unsurlar bu operasyonda içerideki başrolleri oynadılar. 28 Şubat'ta, Sebetay'ın 'Somali grubu'nu kullandılar. Bu IQ'su zayıf; yüksek kapitalizmin işleyişine dair teorik donanıma sahip olmayan et ve kemik yığını 'Somali unsurları', bu kuş beyinliler memlekete en büyük zararı verdiler. 28 Şubat sürecinden sonra tetiklenen iç destekli 'dış para çekme operasyonu' akabinde Türkiye'de bir iç mülksüzleştirme operasyonu başlamıştır ve halen devam ettirilmek istenmektedir. O gün bunu görebilseydim; Refah-yol Hükümetinin yıkılmasına ön ayak olmak yerine tankları beklerdim. Tankları beklemek; bir yanlışın önünde direnç göstermek insanı şerefli kılar. Bir milletvekilinin yemini, bu oluşan şartlar karşısında 'tankların önünde' durmayı gerektirir. O gün 'Somali' ekibinin tanklarının önünde durmalıydık. Bize inanılmaz hatalar yaptırdılar. Bize Çekiç Güç'ün görev süresini uzattırdılar!.. Çekiç Güç'ün görev süresini uzattıranlar, MGK'nın hangi kanadıydı? Ben o gün, bunu gördüm ve Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılmasına karşı çıktım. 28 Şubat süreci, Türkiye'yi finans kapitalin kucağına itti. Bugünlerde Türkiye finans kapitalin kucağından alınmak isteniyorsa, bu tür kapışmalar, tartışmalar, olaylar olacaktır. Türkiye'nin finans kapitalin kucağından alınmasına direnç vardır. Derin iktisadi çevreler buna direnç gösteriyorlar. Nasıl oluyor da, ekonomi eksi büyüme durumuna geçerken, üretim kriz varken nasıl oluyor da bankalar, kârlarını katlayabiliyorlar!.. Bunların üzerinde düşünmek lazım."

28 Şubat Siyon protokollerine uygun bir operasyon planıydı!

"Derin Sivil Yapı (DSY) 40 sene 50 sene sonrasını planlıyor. Anadolu medeniyetine, ahlâkına dair, İslâm'a dair ne varsa yok edilmesini planlıyor. Kur'ân kurslarına 28 Şubat'taki bir kanadın yaptığı, siyon protokollerine uygun bir tavırdır. Kur'ân kurslarına yasak, imam hatiplere kilit... Hep buydu!.. Ben, sonradan uyandım. Ve Çekiç Güç'ün görev süresinin uzatılmasına karşı çıktım."

Bülent Orakoğlu’nun çarpıtmaları

Son olayları, Ordu'ya karşı girişilen yıpratma ve yok etme operasyonlarından, tarafların yargıyı kendi denetimi altına alma hesaplarından soyutlarsak, olan biteni doğru anlamak ve yorumlamak imkânsızdır.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a yönelik suikast iddiasıyla ilgili soruşturmada Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı'nda Özel Kuvvetler'in kalbi olarak bilinen 'kozmik oda'da arama yapılması, 'yetki' tartışmasını gündeme taşımış ve Anayasa Mahkemesi kararı, yandaş medyada şok etkisi yapmıştı. Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve Amerikancı Bülent Orakoğlu, Seferberlik Tetkik Kurulu'nun, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu tür arşivlerine girilmesinden yanaydı. Ergenekon operasyonlarıyla “belki tetikçi bir grubun bitirilebileceğini” ama bataklığın kurutulamayacağını savunan Orakoğlu, bir takım kanuni boşluklardan faydalanan derin yapıların Türkiye'yi istikrarsızlaştırmaya çalıştığına dikkat çekerek Anayasa'nın değiştirilmesini istiyordu. Eski Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan suikastıyla ilgili çarpıcı ifadeler kullanan Orakoğlu, "Türkiye'nin en iyi korunan emniyet müdürüne bir suikast yapmak çok ciddi bir iştir. Hatta Küçük devletlerin gizli servisleri dahi yapamaz." diyordu.

Cihan Haber Ajansı muhabirine konuşan Orakoğlu, “Ergenekon Operasyonu'nu yürüten savcıların çok doğru ve güzel gittikleri için bugün bu sürece girildiğini” belirtiyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu'nun geçmiş dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti'ni idare eden Başbakanlar, Cumhurbaşkanları, Kenan Evren'den tutun da Bülent Ecevit'e kadar, Demirel'e kadar; Seferberlik Tetkik Kurulu'nun uzantılarının bir kontrgerilla faaliyeti içerisinde olduğunun, birçok eylemlerden sorumlu olduğu gibi iddiaları dile getiren Orakoğlu, askere kadrolu tercümanlık yapan Yıldırım Beğler'in "Saldırıyı Hizbullah'ın değil Özel Kuvvetler'e bağlı C Timi'nin gerçekleştirdiği" iddiası için ise "Gaffar Okkan suikastının tabi arkası var. Okkan suikastını Hizbullah örgütü yaptı ama arkasında kim var? Bir Diyarbakır Emniyet Müdürü'nü, Türkiye'nin en iyi korunan Emniyet Müdürü'ne bir suikast yapmak çok ciddi bir iştir. Hatta Küçük devletlerin gizli servisleri dahi yapamaz. Uğur Mumcu suikastının da arka perdesi tam olarak aydınlatılamamıştır. Mahkemede bir takım adamlar ceza almıştır ama açık konuşayım ben tatmin olmadım. İstihbaratta çalışmış biri olarak Türkiye'nin geçmişinde, Türk toplumunda derin izler bırakan, Türkiye'yi çok ciddi gerilimlere veya kutuplaşmalara sürükleyen siyasi, faili meçhul veya faili belli ama arka perdesi belli olmayan cinayetleri ortaya çıkarmak için Meclis'in ciddi çalışma yapması lazım. Türkiye'nin rahat etmesi için hem Ergenekon ile ilgili, hem de Abdullah Öcalan ile ilgili Meclis'te soruşturma komisyonlarının kurulması lazım” diye konuşuyordu.

“MİT’te her olayın arka perdesiyle ilgili raporlar var”mış!..

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)'nın da arşivlerini tam olarak açması gerektiğini vurgulayan Orakoğlu şöyle devam ediyordu: "MİT'te Türkiye'de her olayın arka perdesiyle ilgili raporlar vardır. Çorum olayından tutun Sivas olayına kadar. En azından bu olaylar olduktan sonra devleti idare eden insanların verdiği şeyler var. Mademki bu derece her tarafa döküldü. Bunların doğrusunun bulunması lazım. Ne kadar çok yanlış komplo teorisi üretirsek, o kadar 'devlet-millet ayrışmasını' sağlamış oluruz. Bunların hangileri gerçekten devletin içerisine sızmış insanlar tarafından işlendiğinin bulunup ortaya çıkarılması şart. Bunun için de artık herkesin elinden geleni yapması lazım. Muhalefet partileri için de söylüyorum, Genelkurmay için de söylüyorum. İzin gerekmiyor ama Seferberlik Tetkik Kurulu aramalarında isteselerdi Genelkurmay Başkanlığı direnç gösterebilirdi. Arşive, Kozmik büroya girilmesi, özel yetkili savcıların bir takım delilleri bulmasıyla ilgili giriyorlar ama birçok olayda da isteseler sokmayabilirdi. Orakoğlu, Başbakanlığın veya Cumhurbaşkanlığının denetleme kurulunun görevlerinin, Türk Silahlı Kuvvetleri devreye girince durduğunu belirtti. Anayasanın değişmesi gerektiğinin altını çizen Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye'deki derin yapıların nereden beslendiği belli. Karşınızda resmi ve gayri resmi bir yapı var. Demek ki resmi anlaşmalardan, Türkiye içerisindeki bir takım kanuni boşluklardan faydalanan derin yapılar, maalesef Türkiye'de istikrarsızlık yaratabiliyor. O bakımdan EMASYA gibi oluşumların istismar alanlarını hukuk açısından ortadan kaldırırsak; bir de illegal unsurlarla ciddi anlamda uğraşırsak başarabiliriz. Yoksa yalnız Ergenekon operasyonlarıyla bu tür yapıların belki tetikçi grubunu bitirebiliriz; ama o bataklığı kurutamayız. Oradan devamlı bu derin yapıları üreten yasalarımızdaki boşlukları düzeltmeliyiz diye düşünüyorum."[2] sözleriyle, “demokrasiyi savunuyor ve ülke çıkarlarını sahipleniyor” görüntüsüyle Amerika’nın TSK aleyhine giriştiği operasyonlara dolaylı destek sağlıyordu. Böylece kelimenin tam anlamıyla: “At izini it izine karıştırıyordu!” Sanki tamamen gafil ve cahilmiş gibi, kurumlara sızan Mason Localarından ve dış Siyonist bağlantılarından, nedense tek kelime etmiyordu.

TSK İktidara niye güvenmiyordu?

Hürriyet Gazetesi yazarı Enis Berberoğlu Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner arasında yapılan zirveyi ele almış ve yazısında Koşaner’in görüşmeye neden katıldığını sorgulamıştı. Berberoğlu’na göre, görüşme Başbuğ ile Erdoğan arasında baş başa yapılsaydı, Büyükanıt ile Erdoğan arasında yapılan ve kamuoyunda “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak bilinen görüşme gibi içeriği meçhul kalacaktı. Ona göre önümüzdeki dönem Genelkurmay Başkanı olacak Koşaner’in toplantıya katılması konuşulanları halefine duyurma amaçlıydı.

İşte Berberoğlu’nun o iddiası:

Başkent siyasetinde ne söylendiği kadar, nerede ve nasıl söylendiğine de bakılır. Genelkurmay Başkanı karargâhta konuşursa başkadır. Firkateyn güvertesine çıkarsa ağzını açması bile mesajdır. Dün Başbakanlıkta üç saat süren bir toplantı yapıldı. İlker Başbuğ ile Başbakan’ın buluşması doğaldı. Arınç operasyonu, MGK, açılım, gündem kalabalıktı. Ama odada başka bir komutan daha vardı. Orgeneral Işık Koşaner, Kara Kuvvetleri Komutanıydı ve 30 Ağustos’ta Genelkurmay koltuğuna oturacaktı. Başbakanlıktan yapılan açıklama üç satırdı:

“Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bugün Başbakanlık Resmi Konutu’nda Genelkurmay Başkanı Org. Sayın İlker Başbuğ ile Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Sayın Işık Koşaner’i birlikte kabul ederek iç ve dış güvenliğe ilişkin konularda bilgi almıştır.”

Kısa metnin içeriği, formatı; yani üçlü zirveyi haklı çıkarmaktaydı. Yani Başbakan MGK öncesinde asker ve bakanlarıyla ayrı ayrı toplandı. Acaba o fotoğrafla şu iki mesaj mı verilmeye çalışılmıştı?

1) Yaşar Büyükanıt ile Başbakan arasındaki ünlü Dolmabahçe zirvesinde konuşulanlar hakkında fazlasıyla spekülasyon yapıldı. Dünkü toplantıdaki üçüncü kişi taraflar açısından dedikoduya karşı sigortadır.

2) Demokrasiye bağlı ve entelektüel kalitesi yüksek İlker Başbuğ’a iç kamuoyundan yükselen tepkiler dikkate alındığında... Selef ve halefin siyasi otoritenin karşısına birlikte çıkmaları anlamlıdır.

Takip edilen casus açığa çıkacağını anladı ve  Fetullahçıları kullanan Gladyo: “Arınç'a suikast” yalanını yumurtlamıştı!.

Fetullahçı Takımın, Bülent Arınç'a suikast yapılacağı yalanıyla yaygara koparmasının nedeni anlaşıldı: Haklarında işlem yapılan subaylar, Genelkurmay'dan bilgi sızdıran bir askeri personeli takip ediyorlardı. Takip edilen casus açığa çıkacağını anladı. Fetullahçı Gladyo suçüstü korkusuyla telaşa kapıldı.

Genelkurmay açıklaması da Gladyo artıklarının suçüstü bilgisini doğrular nitelikteydi: "Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir."

Ankara'da, 19 Aralık Cumartesi günü polis müdahalesiyle gözaltına alınan iki subay, Genelkurmay'dan bilgi sızdıran bir askeri personeli takibe almışlardı. Bülent Arınç'a suikast yaygarası da işte bu nedenle, olayı perdelemek amacıyla koparılmıştı.

Basına her gün ayrı ve birbirleriyle çelişen bilgiler sızdırıldı. Yöntem aynıydı: İkna edemiyorsan tereddüt yarat, kafa karıştır! Önce Bülent Arınç'a suikast yapılacağı yalanı ortaya atıldı. Sonra subayların “ortam dinlemesi yaptıkları” uydurulup yayıldı. Hatta askeri personelin evlerinde Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin ve Tayyip Erdoğan'ın evlerinin krokilerinin bulunduğu yazıldı. Ancak bunların da uydurma olduğu anlaşıldı.

Genelkurmay'ın konuyla ilgili yaptığı açıklama üzerine, "suikast" uydurması tamamen boşa çıkmıştı.

Genelkurmay Başkanlığı, iki askeri personelin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'in evine yakın bir bölgede gözaltına alınmasının ardından ortaya atılan iddialara açıklık getirdi. Açıklamada şöyle dendi:

19 Aralık 2009 günü saat 17:10 civarında iki askeri personel, şüphe üzerine yakalanmışlardır. Kaba üst aramaları yapılan personelin, kendilerinin askeri personel olduklarını 'beyan etmeleri üzerine; Merkez Komutanlığı görevlileri de olay yerine çağrılmıştır. Tutanağa göre; gerek personel gerekse de araçlarda herhangi bir silaha, mühimmata, ses kayıt cihazına, teknik takip teçhizatına ve diğer herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır. Yine bu tutanakta, adres yazılı bir notun askeri personelin birisinin elinden alındığı ibaresi yer almaktadır. Konutlarda yapılan aramaların sonucunda tanzim edilen tutanaklardan; bu aramalarda da gözle tespit edilen herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı anlaşılmaktadır. Personele ait bilgisayarlarla, çeşitli sayıda elektronik veri depolama araçlarına ise el konulmuştur. Konut arama işlemi tamamlandıktan sonra personel, Cumhuriyet Savcısı tarafından, başkaca bir işlem yapılmaksızın serbest bırakılmıştır. Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir."

Genelkurmay açıklamasında aynen şu cümle yer alıyor: "Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir."

Sorular... Ve Kafa kurcalayan konular?

Genelkurmay’ın açıklaması gündeme yeni soruları getiriyordu.  Arınç ile aynı sokakta oturan bir subay mı izleniyordu, yoksa Arınç veya Arınç'a yakın bir kişiye mi bilgi sızdırılıyordu?

Normal olarak devletin güvenlik ve istihbarat kurumlarının bu tür olaylarda kimlik ve görevlerini açıklamaları ve teyidin alınması halinde olayın basına yansımaması ve faaliyetin gizlilik çerçevesinde devam etmesi gerekirdi. Oysa bu olayda, Emniyet kaynaklı olarak tek yanlı, uydurma bilgiler basına servis edildi ve casusluk faaliyetinin takibinin deşifre olmasına neden olundu.

Arınç, önce "İnşallah takip amaçlıdır" dedi ama daha sonra benzer iddiaları gündemde tutmaya devam etti. Arınç, Genelkurmay Başkanlığı'na konuyu sordu mu? Sordu ve açıklamada yer alan bilgiler doğrultusunda yanıt aldıysa neden bu iddiaları gündeme getirmeye devam ediyordu?

Arınç'ın evi için, ne krokiye ne de adres yazılı kâğıda ihtiyaç olduğunu Ankara'da oturan herkes bilir. Aynı şekilde suikast yapacakları iddia edilen kişilerin Savcılıkça aynı gece serbest bırakılmaları da, Arınç'ın iddialarının uydurma olduğunu kanıtlıyordu.

Kayseri'dekine benziyor

Suçlanan subaylar aslında Fetullahçılarla ilişkili bir “köstebek”i takip ediyordu. Daha önce Kayseri'de de benzer bir olay yaşanıyordu. Ve bu iki subaya da CIA güdümlü Fetullahçılar tarafından komplo kurulmuştu. Subaylar kendileri bir operasyon yaparken karşı bir operasyonla karşılaşıyor, "Bülent Arınç'a suikast yapacaklardı" yalanıyla suçlanıyordu.

Kayseri'de de Hava Üs Komutanı'na komplo kuran Fetullahçı Astsubayları soruşturan askeri hâkimlere benzer bir komplo kurulmuştu. Askeri hâkimler “hipnozla soruşturma yapmak” gibi saçma suçlamalarla karşı karşıya bırakılıyordu. Aynı yönteme bir başka örnek de Karargâh Evleri soruşturmasında karşımıza çıkıyordu. Soruşturmayı tamamlamak üzere olan Askeri Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok Beşiktaş Adliyesi'ndeki Ergenekon savcıları tarafından örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanıyordu.

Mahkeme dosyasındaki dinleme tutanaklarıyla, Recep Bey’in TSK içindeki gizli yapılanması!..

1 Nisan 2004'teki MGK ardından "hala askeri diskalifiye edemedik" diye yakınan iktidar, bu amaçla TSK içinde kuracağı "gizli örgüt"e geniş imkânlar sunuyordu. Malum "Paşa"ya, gizli örgütü "Tüm yetkilerle donatalım, gizli ödeneği emrine sunalım" teklifi yapılıyordu. "300-500 falan filan, şu bu" diye tanımlanan parasal gücün kontrolü veriliyordu!

İki subayın Bülent Arınç'a suikast planladığı yalanı üzerine Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı açıklama, bütün dikkatleri “TSK içindeki hain örgütlenmeye” çekiyordu. BOP eşbaşkanının talimatıyla TSK içindeki gizli örgütün kuruluşunun 2004 yılına uzandığını saptanıyordu. Bu acı gerçeğe, birinci Ergenekon iddianamesinin eklerinde yer alan telefon dinleme kayıtlarıyla ulaşılıyordu.

Telefonu dinlenen kişi, İbrahim Bilgehan Taşdelen adlı şahıstı. Taşdelen'in telefonu, bir kaçakçılık soruşturması kapsamında İstanbul 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararıyla 2004 yılında dinlemeye alınmıştı. Kayıtlara geçen görüşmeler, Tayyip Erdoğan'ın TSK içinde bir gizli örgüt kurmak için E. Korgeneral Altay Tokat'a Cüneyt Zapsu'lar aracılığıyla görev teklif ettiğini ortaya koyuyordu.

Dinleme tutanakları, Ergenekon iddianamesinin 245. ek klasöründe yer alıyordu. Dava dosyasında aynen şöyle geçiyordu:

"Pazar günü Bolu’da görüşeceğiz" deniyordu:

İbrahim Bilgehan Taşdelen 8 Nisan 2004 tarihinde E. Korg. Altay Tokat ile görüşüyordu. Altay Tokat bu görüşmede Taşdelen'e pazar günü Bolu'da bir görüşmesi olduğunu söylüyordu.

"Erdoğan vasıtasıyla paşa'ya teklif" götürülüyordu:

İbrahim Bilgehan Taşdelen, 9 Nisan 2004 tarihinde, dönemin Gümrük Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Hüsnü Güler'le yaptığı telefon konuşmasında, Bolu'da yapılacak bir toplantıdan bahsediyordu. Cüneyt Zapsu'nun da katılması beklenen toplantıda "Paşa" diye bahsettikleri E. Korgeneral Altay Tokat'a "Erdoğan" vasıtasıyla bir teklif götürüleceği anlatılıyordu.

Taşdelen'le Güler arasındaki bu konuşma cuma günü gerçekleştiği anlaşılıyordu. Zira, Taşdelen telefonu "Abi hayırlı cuma'lar olsun" diyerek açıyordu. Buradan Bolu'daki toplantı tarihinin 11 Nisan 2004 olduğu ortaya çıkıyordu.

Recep "ABİ" Gizli askeri istihbarat ekibi istiyordu!?

Görüşmeden iki gün sonra İbrahim Taşdelen, ortağı Esat Kurucu'ya Bolu toplantısının içeriği hakkında ayrıntılı bilgi veriyordu. 14 Nisan 2004 gününün ilk saatlerinde, 00.21'de yapılan görüşmede Altay Tokat'a iki ayrı teklif iletiliyordu. İlk teklifin MİT Müsteşarlığı, ikinci teklifin de "gizli örgüt kurması" olduğu anlaşılıyordu. Atay Tokat ilk teklif için "şeref duyarım", ikincisi için de "düşünmem gerek" diyordu.

Gizli bir örgüt "ihtiyacı" ise şöyle açıklanıyordu: "Dediler ki şu anda hükümet ile asker çok kötü. ... Abimizin bir ricası var, bir ekip kursun bize, görevlendirelim her bölgede. Türkiye'nin büyük bölgelerinde askeri olarak istihbarat birimi kursun."

Dava dosyasındaki bu tutanağın üzerinde el yazısıyla, "Abi (RTE) Altay Tokat'tan askeri istihbarat kurmasını istiyormuş" notu yer alıyordu.

Konuşmada Altay Tokat'tan "baba" diye bahsediliyordu!?

Gizli ödenek paşa'nın emrine sunuluyordu:

Taşdelen- “Tüm yetkilerle donatalım bu birimi... Bu ülkenin gelişmesi için, bu ülkeye zarar veren birimlerle ilgili bir takım bilgiler toplayalım, başına da sizi getirelim” diye teklifte bulundular. Baba dedi ki: vallahi ben kimsenin tetikçisi değilim…  Yalnız... O dediğiniz en tepedeki hadise (MİT) olursa ülke için şeref duyarım. Öbür türlü düşünmem lazım” dedi.

Ne ise, dediler ki, üç yüz beş yüz filan bakmayın, şu bu kontrolleri sizin elinizde, gizli ödenek sizin elinizde. Neyse, Paşayla yolda geliyorduk. Paşa'nın arabasını kullanıyordum. Baba dedim, yani bu saatten sonra bizim kendi menfaatimiz, senin de siyasi geleceğin söz konusu, dedim. Bundan sonra bir dönem daha bu hükümet burada dedim.

Kurucu- He.

Taşdelen- Biz dedim, parti olarak artık bir daha başa gelemeyiz (MHP olarak), öyle bir şansımız yok, bunu da göz önüne al dedim.

Gizli örgüt: "Askeri diskalifiye etmeği" hedefliyordu!

Şimdi, tüm bu gelişmelerden iki hafta öncesine dönelim. Tarih: 1 Nisan 2004.

Milli Güvenlik Kurulu toplanıyor, ağırlıklı olarak o dönem gündemde olan Kıbrıs sorunu konuşuyordu.

İbrahim Taşdelen aynı gün bir araya geldiği Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın telefon görüşmesine "kulak misafiri" oluyordu. Yıldırım'ın konuşmasında duyduklarını, Esat Kurucu'yla yaptığı görüşmede şöyle anlatıyordu:

İbrahim Taşdelen- Yolda gidiyoruz, tabii ki şey aradı. Bu milli (Savunma Bakanı), söyle ismini… Bugün MGK vardı ya…

Esat Kurucu- He.

Taşdelen- Kulak misafiri oldum. Tabii askerlerle tartışmışlar bugün. Bu Kıbrıs konusu için askerler demişler ki “böyle bir hata yaptığınız zaman ipinizi çekeriz”!?

Esat Kurucu-  Evet

İbrahim Taşdelen-  İşte buna kızan bakan bey diyor ki “hala biz bu askeri bir türlü diskalifiye edemiyoruz!”

Yavuz Donat, Erdoğan'ın gizli örgütünü 2003'te yazıyordu

Kıdemli gazeteci Yavuz Donat, 11 Temmuz 2003 tarihli yazısında, "Erdoğan'a bağlı gizli örgüt'ü açıklıyordu. O sırada henüz “yandaş medyaya kiralanmamış” bulunuyordu!

Donat, Sabah gazetesinde yayımlanan "Başbakan'ın söyleyemedikleri" başlıklı yazısında bu örgütü şöyle tarif ediyordu:

"Doğrudan başbakana bağlı bir organizasyon görünümünde... İçişleri ve Adalet Bakanları'nın bilgileri dahilinde. Bütün iç güvenlik birimleri de bu organizasyonun içinde.

"Çalışmalar gizlilikle sürdürülmekte. "Çalışmaları yürütenler ise operasyonel yeteneği yüksek, tribünlere oynamayan bir takım.

"Bu işlerin yürütüldüğü karargâha gelince:

"O da gizlidir. "Bir bakanlık binası değildir. "Ankara'nın göbeğindedir, fakat 'gözlerden uzak, kulaklara kapalı, dış etkilerden arındırılmış, TBMM'ye yürüme mesafesinde' bir yerdir."

Recep Tayyip Erdoğan, gizli örgütünün açığa çıkmasından altı ay sonra, 16 Şubat 2004'te Kanal D'de yayınlanan Teke Tek programındaydı. Erdoğan, canlı yayında ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olduğunu ilan ediyordu.



[1] Osman TOPRAK / Milli Gazete

[2] (Cihan)


Bu yazarin diger makaleleri

Obama ve Peres hangi fırsatları değerlendirmişti? İslam coğrafyasını kana bulayan ABD...
Devami
1672’de Osmanlı Ordusunun Edirne’den Polonya’ya Doğru Hareket Etmesini Fransız diplomat...
Devami
Son ABD-CFR Toplantısında Gül’ün kulağına Fısıldananlar?.. TÜRKİYE PARÇALANIRKEN, PARSA PEŞİNDE KOŞANLAR!   Türkiye...
Devami
  Amerika'nın gizli derin devleti olan Yahudi lobilerine: "AKP'yi ve...
Devami
Buna göz göre göre seyirci kalan, yetkili ve görevli olduğu...
Devami
Ülke bütünlüğümüzün korunması, milli birlik ve dirliğimize sahip çıkılması konusundaki...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2117

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR