ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün174
mod_vvisit_counterDün2361
mod_vvisit_counterBu Hafta5051
mod_vvisit_counterGeçen hafta23692
mod_vvisit_counterBu Ay107165
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18324152

IP'niz: 3.239.58.199
Bugün: 21 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12767253

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ATATÜRK’ÜN MANEVİ MAHİYETİ VE VASİYETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Her biri, harika sanat ve yaratılış eseri olan minnacık hücrelerden, zihinleri zorlayan muhteşem galaksilere kadar bu muazzam ve muntazam varlıkların, kendiliğinden ve kör tesadüfler neticesinde meydana geldiğini savunmak ve bu şuursuz tabiatı tanrılaştırmak; hayvanları bile üzecek, şeytanları bile güldürecek en büyük AKILSIZLIK ve SAPKINLIKTIR!

İnanan insanları, inancını yaşayan Müslümanları ve özellikle Dini eğitim kurumlarını; “çağdışı, irticacı, ihtiyaç fazlası” görüp sataşmak, en büyük AHLAKSIZLIKTIR!

Sık sık demokrasiden, özgürlüklerden ve milli iradeden bahsedip, reyine ve desteğine talip oldukları milletin inancını, hayat tarzını ve kutsallarını hor ve hakir görmek, en büyük SAHTEKÂRLIK ve SAYGISIZLIKTIR!

Samimiyetsiz, cesaretsiz, art niyetli ve şeytan fikirli olduklarından, gerçek yüzlerini ortaya koymaktan korkarak ATATÜRK gibi milli ve tarihi şahsiyetlerin arkasına sığınan ve Onu “Dinsiz, materyalist ve hatta komünist” gösterip kendilerine dayanak uydurma gayretleriyle çırpınan çapsız ve çoğu Sabataist ve Pakradun (Yahudi ve Ermeni Dönmezi) asıllı kimselerin bu sinsi ve sünepe tavırları, tarihimize, devletimize, milletimize ve geleceğimize yapılan en büyük HAKARET VE HAKSIZLIKTIR.

Mustafa Kemal; “Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır” sözleriyle kulluğunu, her fani gibi sonu olduğunu, huzurunda Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i küçümsemeye kalkışan ahmak ve alçak yalakaları nasıl tersleyip susturduğunu bilmezden gelip Onu “TANRI”laştırmaya ve “TABU”laştırmaya uğraşanlar, Türkiye’deki bir avuç AZINLIKTIR ve bu SÖMÜRÜ SALTANATININ SOYSUZ UŞAKLARIDIR!

Hiç kimse unutmasın ki;

Asil Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman kalacaktır.

İnsanlık aleminin karşısında hürmet ve hayretle eğildiği Selçuklu ve Osmanlı gibi cihan devletlerini ve tarihin en büyük medeniyetlerini, bu Millet İslamiyet’le kurmayı başarmıştır.

İslami özünden uzaklaştırıldığı oranda maalesef emperyalizmle uzlaşan ve her yönden tutsaklaşan Müslüman Türk Milleti, yine İslam’la dirilip yeni destanlar yazacaktır. Atatürk’ün gizlenen vasiyeti de bu talihli gelişmelere işaret etmekte ve manevi uyarılar taşımaktadır.

İşte Atatürk’ün saf ve sağlam inancı:

“Efendiler: Mazharı nübüvvet ve risalet olan Fahrialem Efendimiz, bu kütle-i Arap içinde ve Mekke’de dünyaya gelmiş bir vücudu mübarekti.” (Nutuk c. 3 sh. 1240)

(Allah tarafından Peygamber kılınmakla onurlandırılan insanlık aleminin övünç kaynağı Hz. Muhammed Efendimiz Arap toplumu içinde ve Mekke’de dünyaya gelen mübarek ve müstesna bir şahsiyetti.)

“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; adatı ilahiye’nin tecelliyatına bakarak diyebiliriz ki: insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin sabavet şebabet devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir.” (Nutuk c. 3 sh. 1241)

(Arkadaşlar, Allah birdir, büyüktür. Yeryüzündeki ve insanlık tarihindeki ilahi kanun ve prensiplerin seyrine bakarak diyebiliriz ki: insanlığın iki sınıf ve sürece ayrıldığı düşünülüp değerlendirilebilir:

•  Birincisi insanlığın bebeklik ve gençlik dönemidir.

•  İkincisi, insanlığın ergenlik ve olgunluğa erişgenlik dönemidir.

“Allah, Hz. Adem Aleyhisselamdan itibaren bilinen ve bilinmeyen pek çok sayıda nebiler ve resuller göndermiştir. (Hz. Muhammed Efendimize kadarki dönem beşeriyetin, sürekli bir ebeveyne muhtaç bebeklik ve çocukluk dönemine benzemektedir)

Ancak, Hz. Peygamberimiz vasıtasıyla (ve Kur’anı-ı Kerimin muhkem ayetleriyle) en son ve en mükemmel dini hakikatleri ve medeniyet prensiplerini verip öğrettikten sonra, artık insanlara yeni din ve peygamber gönderme ihtiyacı kalmamış demektir. Kıyamete kadar farklı dönemlerdeki ve farklı ülkelerdeki insanlar; Kur’an-ı Kerimin temel prensipleri ve Hz. Peygamber Efendimizin genel öğretileri doğrultusunda, çağının ve şartlarının ihtiyaçlarına uygun prensip ve projeleri, yöntem ve yönetim şekillerini, kendi akılları, anlayışları ve bilimsel arayışlarıyla bulabilecek bir olgunluk seviyesine ulaşmış kabul edilmiştir.

İşte bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber Efendimiz, hatemülenbiya (en son nebi) ve Kitabı (Kur’an-ı Kerim), Kitabı Ekmel (en mükemmel kanun ve kurallar kaynağı)dır.” (Bak. Nutuk c.3 sh. 1241. Devlet Kitapları ME Basımevi İST. 1971)

Şimdi Mustafa Kemal’in Allah inancı, Peygamber itikadı, Kur’an’a bağlılığı ve İslam’a bakış açısı işte aynen böyle olduğu;

Bu iman ve irfanı, sonradan bazı dinsiz çevreler, Sabataist şebekeler ve Darwinist densizlerce saklanıp saptırılmasın diye de, bunları tarihi Nutuk’un içine yerleştirip resmileştirmiş bulunduğu halde, hala Onu Ateist ve Komünist göstermeye çalışan CIFITLARIN CİNLİĞİ SIRITMAKTADIR VE KİMSE BUNLARI YUTMAMAKTADIR!

Atatürk’ün vasiyetinde geçtiği öğrenilen bazı bilgiler:

-  İsrail’in kurulacağı

-  ABD Başkanının genç yaşta suikasta uğrayacağı

-  SSCB’nin dağılacağı

-  Mehdi ve Hz. İsa’nın Türkiye’den çıkacağı

-  İnsanlığın yeniden İslam’la huzura kavuşacağı

Kurtuluş Savaşı sırasında Pakistan, Afganistan ve Hindistan Müslümanlarının, toplayıp Rusya üzerinden Müslüman Türk Kardeşlerine gönderdikleri paralarla İş Bankası kurulup TCDD Yolları, Atatürk Orman Çiftlikleri gibi kurumlar oluşturulup toplanan gelirler Anadolu’daki öğrencilerin eğitiminde kullanılması hedeflenmiştir. Atatürk bu kurumlar için Türk milletini vasi tayin etmiştir.

Papa 16. Venedik’in Anıtkabir’e giderek Atatürk’ün huzurunda eğilmesi de büyük Türkiye için bir mesaj niteliğindedir.

Atatürk’ün özel kasalarda ve özenle saklanılan tarihi vasiyetinin açıklanacağı talihli günler yakın görülmektedir.

Vasiyette geçen dini öngörülerden bazıları:

•  Hz. İsa’nın yeryüzüne gönderileceği ülke Türkiye, şehir İstanbul ve yer Ayasofya camisidir.

•  Katoliklerin, Ortodoksların, Protestanların amacının Ayasofya’yı Kilise yapmak olduğunu anlayan Atatürk 1934 yıllarında imza kararıyla müze yapılmasını isteyip böylece koruma altına almış ve vasiyetinde cami olmasını istediğini belirtmiştir.

•  Hz. Mehdi çıkarken şifre olarak şu kelimeleri söyleyecek.

•  Bismillahirrahmanirrahim.

“Lailahe İllallah Muhemmedürresulüllah”

“Allah için biat ve cihat lazımdır. Hak gelince Batıl yıkılacaktır”

“Manevi bataryalar boşaldı doldurmak lazımdır”

“Türk Milletinin dini İslam, Kitabı Kur’an, Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhisselamdır”

Sözlerinin geçmesinden dolayı, Atatürk’ün vasiyetinden malum ve mel’un kesimlerin ürktüğü söylenmektedir.

Kürt meselesi

Uzay sanayini ilgilendiren madenlerin Güneydoğu bölgesindeki yerleriyle beraber belirtmiştir. Atatürk Kürt halkı üzerinden bazı fesatlıkların körükleneceğini de söylemiştir.

Kürtler kardeştir demiş ve ayrımcılığı reddedip, herkesin temel insan hak ve hürriyetlerinin verilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

Mustafa Kemal’im şüpheli ve şaibeli ölümü üzerine, Onun hıyanet merkezleri olduğu gerekçesiyle kapattığı Masonik Loca ve Sabataist Cunta, hiçte hesapta olmayan İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanı yaptığı, Onun da 1964’de CIA ajanlarına, vasiyette geçen büyük Türkiye idealini haber verdiği, ilgili bilgi ve belgeleri onlara sızdırıp BOP’u harekete geçirdikleri yönündeki iddialar da önemlidir.

İnançsızlık karanlığını aydınlık sanan bazı zavallılar, Allah’a, maneviyata ve Allah’ın bazı kullarını çok özel yeteneklerle donattığına iman etmediklerinden, Mustafa Kemal’in bazı hayret verici öngörülerini ve insanlığın huzur ve kurtuluş reçetelerini bile, fizikle ve metafizikle izaha çalışmaktadır.

Mustafa Kemal’in;

a)   Hem yalnızlığından

b)   Hem zaman darlığından

c)   Hem çevresinde kaliteli ve iyi niyetli insan azlığından

d)   Hem de, o dönemde dünyayı avucuna almış ve Türkiye’yi de maalesef kuşatmış bulunan Yahudi, sabataist ve masonların kıskacı altına alınmaktan dolayı, aslında gerekli ve önemli olan, bütün bu tarihi devrim ve değişimlerin:

1- Bazılarının zamanla ve özellikle Atatürk’ten sonra, katılaştırılıp hedefinden saptırılarak yozlaştırılması ihtimaline karşı yeterli tedbirler alınamamış.

2- Bir kısmı, geçici şartlar ve konjonktürel ihtiyaçlar için yapıldığı halde, bunların katı ve kalıcı kurallar halinde topluma dayatılmasını önleyecek teoriler ve alternatif projeler hazırlanamamış.

3- Masonik mihrakların, Yahudi ve sabataist takımının ve bazı azınlık ve azgın tabakanın, bu devrim ve değişimleri “Müslümanlıktan resmen kopma ve İslami olan her şeye düşman olma” mantığıyla yorumlayıp uygulamasına yol açacak boşlukların bırakılmış, olması da elbette bir talihsizliktir. Hatta onun:

“Batmakta olan bir gemide bulunsanız; herhalde “Yetiş Ey gazi” demezsiniz. Elbette “Medet ya Rabbi” diyeceksiniz. Bundan daha tabii ne olabilir?” (Bak: Sadi Borak)

Sözleriyle kendisinin fani ve naçiz bir varlık olduğunu söylemesine rağmen, bazıları Mustafa Kemal’i “Türkün Peygamberi”, Kemalizm’i ise “Türkün Dini” gösterecek kadar ileri gitmiş ve sütü bozukluğunu göstermiştir.

28 Kasım 1938’de yani Atatürk’ün ölümünden 18 gün sonra ikindi vakti saat 15:00’te Ankara 3. Sulh Hukuk TRK Mahkemesinde açılan bu vasiyetten iki tane zarf çıktığı bilinmektedir. Biri herkes tarafından bilinen 6 maddelik vasiyet; diğeri ise 50 yıl sonra açılsın diye Ankara/Ulus’taki Ziraat Bankası kasalarına anahtar uydurulur diye tedbiren kaynakla kapatılan vasiyetidir. Acaba, açıklanması kasıtlı olarak geciktirilen bu tarihi vasiyette de, Atatürk’ün;

  • Bazı devrimlere hangi maksat ve mazeretlerle ihtiyaç hissettiği
  • Geçiş süreci tamamlandıktan ve Cumhuriyet oturduktan sonra hangi yeni dönüşüm ve düzenlemelere girişeceği
  • Ve asil milletimizin manevi temellere ve İslami değerlere neden ve nasıl sahip çıkması gerektiği mi belirtilmektedir?

Atatürk’ü Ateist ve Darwinist göstermek Ona yapılan en büyük hakarettir!

Evrim teorisinin arkasında bilimsel olmaktan ziyade ideolojik kaygıların bulunduğu, teori Darwin tarafından daha ilk ortaya atıldığında kendini göstermiştir. Darwin'in evrimci tezleri, materyalizme çok önemli bir destektir. Diyalektik materyalizmin kurucusu olan Karl Marx, ünlü kitabı Das Kapital'i Darwin'e ithaf etmiş ve ona yolladığı nüshaya da şöyle bir not düşmüştü: "Charles Darwin'e, ateşli bir hayranından."

Daha sonraları da, evrim teorisinin hiçbir tutar yanının kalmadığı bilimsel verilerle defalarca ortaya konduğu halde, birçok siyasi ve ideolojik akım, evrim fikrini baş tacı etmiştir. Faşizm, vahşi kapitalizm, komünizm gibi materyalist ve din aleyhtarı temellere dayalı ideolojilerin teorisyenleri ve destekçileri, her ne pahasına olursa olsun evrim teorisini ayakta tutma yarışına girmişler, felsefi söylemlerini mutlaka evrimci temellere göre şekillendirmiştir.

Evrim Teorisi kasıtlı bir uydurma ve çarpıtmadır:

Bugünkü savunulduğu şekliyle evrim düşüncesini ilk ortaya atan kişi, amatör bir İngiliz doğa araştırmacısı olan Charles Darwin'dir. Darwin evrimci tezlerini 1859'da yayınladığı, kısa adıyla Türlerin Kökeni (The Origin of Species) isimli kitabında ortaya attı. Darwin bu kitabında, canlıların evrimini "doğal seleksiyon" adını verdiği tezle açıklamaya girişmişti.

Ona göre, yaşayan tüm canlılar ortak bir kökene sahipti ve doğal seleksiyon yoluyla birbirlerinden türemişlerdi. Ortama en iyi şekilde uyum sağlayanlar özelliklerini gelecek nesillere aktarıyor, böylece bu yararlı değişimler zamanla birikerek bireyi atalarından tamamen farklı bir canlıya dönüştürüyordu. İnsan ise, doğal seleksiyon mekanizmasının en gelişmiş ürünüydü. Darwin, "türlerin kökeni"ni bulduğunu düşünüyordu: Bir türün kökeni başka bir türdü.

Darwin dönemindeki bilimsel ve teknolojik düzey çok geri durumdadır:

Darwin'in ileri sürdüğü fanteziler ilk bakışta pek çok kimseye makul ve çekici geldi. Kitabı, özellikle belli siyasi ve ideolojik görüşlere sahip çevrelerde büyük rağbet gördü. Teori oldukça popüler olmuştu. Çünkü o devirdeki mevcut bilgi düzeyi Darwin'in hayali senaryolarının gerçek dışı olduğunu göstermeye henüz yeterli değildi. Öyle ki Darwin'in, varsayımlarını öne sürdüğü dönemde genetik, mikrobiyoloji, biyomatematik gibi bilim dallarının daha hiçbiri ortada yoktu. O dönemde genetik kanunları ve kromozomların yapısı biliniyor olsaydı, Darwin, Lamarck'tan devraldığı "edinilen fiziksel özelliklerin sonraki nesillere aktarılması" iddiasına asla kalkışmayacaktı.

Yine o dönemde bilim dünyası, hücrenin yapısı ve fonksiyonları hakkında son derece yüzeysel bir anlayışa sahipti. Eğer Darwin elektron mikroskobu gibi bir teknolojiye sahip olsaydı, hücredeki ve hücrenin organellerindeki akıl almaz karmaşıklığa bizzat şahit olacaktı. İçiçe geçmiş böyle muhteşem bir sistemin küçük küçük değişimlerle meydana gelemeyeceğini kendi gözleriyle görecekti. Eğer biyomatematik gibi bir bilim dalından haberi olsaydı, değil hücrenin, tek bir protein molekülünün bile rastlantı ve tesadüflerle oluşamayacağını anlayacaktı.

Ara-formlardan eser bulunmamaktadır:

Evrim teorisi, bir türün bir başka türe dönüşmesinin milyonlarca yıllık uzun bir zaman dilimi içerisinde yavaş ve aşamalı olduğunu söyler. Buna göre, ilkel canlıdan karmaşık olana geçiş uzun bir zamanı kapsar ve kademe kademe ilerler. Bu iddianın doğal mantıksal sonucu ise, bu geçiş dönemi sırasında "ara geçiş formu" adı verilen ucube canlıların yaşamış olmasını gerektirirdi.

Örneğin, balık özelliklerini hala taşımasına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngenler yaşamış olmalıdır geçmişte. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Evrimciler, tüm canlıların kademeli olarak birbirlerinden türediklerini iddia ettikleri için de, bu ara geçiş formlarının türlerinin ve sayılarının milyonlarca olması beklenirdi.

Eğer gerçekten bu tür canlılar yaşamışlarsa, bunların kalıntılarına da fosil kayıtlarında rastlanabilirdi. Çünkü bu ara geçiş formlarının sayısının bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Dahası, evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir, büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser görülmemektedir.

Aslında Darwin de bu ara geçiş formlarının yokluğunun farkındaydı. Fakat yine de aranan ara geçiş formlarının ileride bulunacaklarını umut ediyorlardı. Ancak bu ümitli bekleyişine rağmen, teorisinin en büyük açmazının bu konu olduğunu görüyordu. Bu yüzden, şöyle yazmıştı:

Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. (Charles Darwin, The Origin of Species, London, 1995, s.134)

Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde ortaya çıkan gruplar görürüz. (Derek A. Ager, Proceedings of the British Geological Association, vol.87, n.2, 1976, s.133)

Yeryüzündeki hayat aniden ortaya çıkmıştır

Yeryüzü tabakaları ve fosil kayıtları incelendiğinde, yeryüzündeki canlı hayatının birdenbire ortaya çıktığı anlaşılır. Canlı yaratıkların fosillerine rastlanılan en derin yeryüzü tabakası, 500 milyon yıl yaşında olduğu söylenen "Kambriyen" tabakadır.

Kambriyen devrine ait tabakalarda bulunan canlılar ise, hiçbir ataları olmaksızın birdenbire fosil kayıtlarında ortaya çıkmaktadır. Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller, deniztarakları, salyangozlar, trilobitler, süngerler, kolsuayaklılar, solucanlar, denizanaları, deniz kirpileri, deniz hıyarları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları ve diğer kompleks omurgasızlara ait bulunmaktadır. Kompleks yaratıklardan meydana gelen bu geniş canlı mozaiği şaşırtıcı bir biçimde aniden ortaya çıkmıştır ki bu yüzden jeolojik literatürde bu mucizevi olay, "Kambriyen Patlaması" olarak anılır.

Bu tabakadaki canlıların çoğunda da, göz gibi son derece gelişmiş organlar ya da solungaç sistemi, kan dolaşımı gibi yüksek organizasyona sahip organizmalarda görülen sistemler bulunur. Fosil kayıtlarında bu canlıların atalarının olduğuna dair herhangi bir işarete rastlanılmaz. Earth Sciences dergisinin editörü Richard Monestarsky, canlı yaratıkların birdenbire ortaya çıkışlarını şöyle anlatır:

Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an, Kambriyen Devrin tam başına rastlar ki denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış olan hayvan filumları (takımları) erken Kambriyen Devir'de zaten vardırlar ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok farklıdırlar. (Richard Monestarsky, "Mysteries of the Orient, Discover, Nisan 1993, s.40)

Görüldüğü gibi fosil kayıtları, canlıların evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişerek bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Kısaca canlılar evrimle oluşmamış, yaratılmışlardır.

Canlılık tesadüf eseri olamayacak bir karmaşıklıkla ve harika bir sanatla yaratılmıştır

Aslında evrim teorisi fosil kayıtlarına gelmeden çok daha önce çökmüş durumdadır. Çünkü fosiller, çok hücreli kompleks canlıların geride bıraktıkları izlerdir. Evrim ise bu çok hücreli kompleks canlıların kökenini açıklamak şöyle dursun, ilk hücrenin hatta ilk proteinin nasıl var olduğu sorusu karşısında çaresizdir.

Evrim teorisi canlılığın, ilkel dünya koşullarında rastlantılar sonucu meydana gelen bir hücreyle başladığını ileri sürer. Ancak 21. yüzyıla girerken bile pek çok yönden esrarını koruyan canlı hücresinin varlığını doğa şartlarına ve tesadüflere bağlamanın nasıl bir saçmalık olduğunu anlamak için hücrenin yapısı hakkında biraz bilgi sahibi olmak bile yeterlidir.

İçerdiği organeller ve sistemlerle son derece kompleks bir yapı gösteren hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuarlarında bile yapay olarak sentezlenmesi mümkün olmamıştır. Hücrenin yapıtaşı olan amino asitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre, onun mitokondri, ribozom, vs. gibi tek bir organeli bile oluşturulamaz. Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre yalnızca bir hayal gücü ve fantezi ürünü olarak kalmıştır.

Proteinler tesadüfe meydan okumakta ve Ateistleri yalanlamaktadır

Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.

Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki amino asitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküller olmaktadır. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluşturmaktadır. En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde bulunan ve her birinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi, o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline sokacaktır. Daha amino asitlerin "tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten, aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza saplanmaktadır.

Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.

Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 (1'in yanına 300 sıfır) farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca "1" tanesi bu söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir.

Diğer bir deyimle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelmesi: "10300'de 1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1" ihtimal ise, pratikte gerçekleşmesi imkânsız bir şeydir. Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise bu "imkânsız" kelimesinin bile yetersiz kaldığı görülecektir.

Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediği kesindir. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile, 600 çeşit proteine sahip olduğu belirlenmiştir. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkânsız kavramının çok ötesindedir. Evet, Yaratılışı ve Allah’ı inkâr, gaflet, cehalet ve dalaletten çok öte bir eblehlik ve akıl yetersizliğidir.

İmkânsızı kabul etmek, safsata ve saçmalıktır

Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkânsız olan bu proteinlerden, ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde bir araya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkânsızdır. Kaldı ki bir hücre, hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret sanılmamalıdır. Hücrenin içinde, proteinlerin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve düzen çerçevesinde yer almaktadır. Her biri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yapmaktadır.

Görüldüğü gibi evrim, yegâne "açıklaması" olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten aciz ve uzaktır.

Amerikalı Kimya profesörü Perry Reeves ise bu konuda şu itirafta bulunmaktadır:

Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla çok daha uygundur. (J. D. Thomas, Evolution and Faith, Abilene, TX, ACUPress, 1988, s.81-82)

Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen savunucularından Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle ifade etmektedir:

... Sitokrom-C'nin belirli amino asit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır -maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek-. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, 1984, s.61)

Peki, bu saçma olasılığı kabul etmek akla aykırı değil midir? Evet, öyledir, ama evrimci bilim adamları yine de bu imkânsızı kabul ederler. Ali Demirsoy, bu kabulün nedenini şöyle açıklar:

Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, 1984, s. 61)

Üstteki satırları şöyle de okuyabiliriz: "Bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimali sıfırdır. Ama tesadüfen oluşmadığını söylersek, yaratılmış olduğunu kabul etmemiz, yani Allah'ın varlığını onaylamamız gerekir. Bu amacımıza uygun değildir."

Görüldüğü gibi evrim teorisi ilk aşamasında bile çökmüş durumdadır, ama bu teorinin yaratılışın tek alternatifi olduğunu bilen, yaratılışı kabul etmemeyi ise kendilerine amaç edinmiş olan bazı bilim adamları, teoriye dogmatik bir biçimde sarılmaktadırlar...

Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981 tarihinde Nature dergisinde yayınlanan açıklamasında bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Yaşamın en küçük biriminin evrim yoluyla meydana gelme ihtimali, bir hurda yığınını silip süpüren kasırganın, toparladığı parçalarla bir Boeing 747 uçağı meydana getirmesi ihtimali kadardır.

Yaşamın mucize projesi: DNA’dır

Hücrenin bütününü değil, sadece çekirdeğindeki bir parçası olan DNA'yı ele aldığımızda bile, evrimin neden bir safsata olduğunu anlamak kolaydır.

DNA Darwin zamanında bilinmiyordu. Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim teorisi, hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA’nın, keşfi bu temelsiz teoriyi yepyeni çıkmazlara sokmaktadır.

1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlarındaki iki bilim adamının DNA hakkında açıkladıkları çalışmalar, biyolojide yepyeni bir çığır açmıştır. Birçok bilim adamı, genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlanmıştır.

Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel birkaç bilgi vermek yerinde olacaktır:

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir “yapı planıdır”. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar hepsi DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile tanıtılır. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğmaktadır. Bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunmaktadır.

Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki bilgiler, “gen” adı verilen özel bölümlerde yer alır. Örneğin göze ait bilgiler bir dizi özel gende, kalbe ait bilgiler bir dizi başka gende bulunmaktadır. Hücredeki protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak yapılır. Proteinlerin yapısını oluşturan amino asitler, DNA'da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla anlam kazanır.

Erbakan Hoca’nın sıkça dikkat çektiği gibi: Bitkilerin kromozomları tek boğumlu, hayvanların kromozomları çift boğumlu, insanların kromozomları ise üç boğumlu olmaktadır. Bu nedenle nebatatın hayvana, hayvanların ise insana evrilmesi bilimsel olarak imkânsızdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz kılacaktır.  İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin imkânsızlığı daha iyi anlaşılır. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkânsızlıkla ilgili olarak şunları aktarmaktadır.

Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir. (Frank B.Salisbury, Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution, s.336)

41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamını taşır. Bu sayı 1'in yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilen rakamdır. 1'in yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması mümkün olmayan bir sayıdır.

Yani bu mükemmel varlıkların ve muhteşem kâinatın, kendiliğinden ve kör tesadüflerle oluşması imkânsızdır. Ve Atatürk’ün böyle bir safsataya inandığını söylemek, Ona iftiradır.

Prof. Dr. Ali Demirsoy da bu konuda şu itirafı yapmak zorunda kalır:

Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma ihtimali tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma ihtimali astronomik denecek kadar azdır. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, 1984, s.39)

Evrim temelinden çökmüş bir teori enkazıdır

Şurası oldukça ilginçtir ki, daha bir canlı hücresi için gereken milyonlarca proteinden birinin oluşumunu dahi izah edemezken evrimciler ısrarla, sudan karaya geçiş, karadan havaya geçiş, maymundan insana geçiş gibi pek çok uydurma senaryolar üretebilmişlerdir. Asıl cevap bulmaları gereken, "canlılığın ortaya çıkışı" sorusunu örtbas ederek bu tür temelsiz uydurmalarla dev bir enkaz oluşturmuşlardır. Bu enkazın üzerine temeli olmayan bir bina yükseltmek istemişler, fakat onca çabalamalarına rağmen bu binanın enkazı altında kalmaktan kurtulamamışlardır.

Daha ortada tesadüfen meydana gelebilecek tek bir protein bile yokken, bu proteinlerin milyonlarcasının tesadüflerle belli bir plan ve düzen içinde birleşerek canlı hücresini oluşturmaları, bu hücrelerin yine tesadüflerle trilyonlarcasının oluşup biraraya gelerek hareket eden canlıları, bu canlıların balıkları, balıkların sudan karaya çıkarak sürüngenleri, sürüngenlerin de kanatlanarak kuşları oluşturması ve bu şekilde yeryüzündeki milyonlarca farklı türün meydana gelmesi sizce makul ve mantıklı bir iddia mıdır?

Sizce olmasa bile, evrimciler böyle bir masala maalesef gerçekten inanmaktadırlar.

Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Tanrı'ya inanmayı  gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil. (Chandra Wickramasinghe, Interwiev in London Daily Express, 14 Ağustos 1981)

Darwin Formülü, dinsizlik mantığıdır!

Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.

Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia eder. Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar bir araya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında aynı atomlar bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. Şimdi düşünelim; canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri bir araya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir "deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin Formülü" adıyla inceleyelim:

Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri de bu varillere karşılaştırsınlar. Karışımların içine, istedikleri kadar amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10950 olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler ve bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla yoğursunlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını oturtsunlar. Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli varillerin başında nöbet tutsunlar. Bir canlının oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile başaramazlar.

Kısacası, bilinçsiz atomlar bir araya gelerek hücreyi yapamazlar.  Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.

Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Şeytanlık ve inkârcılık temelli dinsizliklerine, bilimsel yaftalı bir kılıftır.

 

 

 

 

 

**"Bu yazıdaki bazı bilgiler Meriç Tumluer tarafından Ahmet Akgül Hocamıza gönderilen bir dosyadan aktarılmıştır."

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

İSLAM’IN YÜKSELİŞİ VE MÜNAFIKLARIN TEDİRGİNLİĞİ
İnsanlık derin ve çetin bir bunalımdadır. Ya yeni ve adil...
Devami
BAŞBAKAN BEKİR COŞKUN’A MAAŞ BAĞLATSINDI!
  Bekir Coşkun, Cumhuriyetteki “Bu Terör Bitmez” başlıklı yazısında Başbakan Recep...
Devami
“İSLAM KAPİTALİZMİ” SAHTEKARLIK, “İSLAM SOSYALİZMİ” SAPKINLIKTIR!
Bilincin Görünmez Kaynağı Ve Allah’ın Varlığı! İnsan vücudundaki sistemler, bir yandan...
Devami
DAYAN AHMET!
  Aziz Erbakan Hocamız bir sohbetinde şunları buyurmuşlardı: “İnsanın bütün diğer yaratılanlardan,...
Devami
Ümmet, Hilafet ve İslamiyet Kavramları ve MUSTAFA KEMAL: BİZ TÜRK MİLLETİYİZ VE İSLAM ÜMMETİYİZ!.
  Ümmet kelimesi, ayet ve hadislerde değişik anlamlarda kullanılmıştır. 1- Ümmet...
Devami
Soner Yalçın’ın “ERBAKAN” Kitabı: İLTİFAT KILIFLI İFTİRALARI
Rahmetli Hoca aleyhine, sağdan soldan topladığı iftira ve saptırmaları, hatta...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1993

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR