ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün168
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta168
mod_vvisit_counterGeçen hafta29035
mod_vvisit_counterBu Ay33828
mod_vvisit_counterGeçen Ay186777
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17671544

IP'niz: 3.230.154.160
Bugün: 09 May 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12543396

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

ASKER VE ASALET!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Sesar'ın hem Milli ve ilmi, hem de haysiyetli ve cesaretli raporlarını dikkatle takip ve takdir ediyoruz. Emeği geçenlere teşekkür ve tebriklerimizi iletiyoruz.

Teşhis (Hastalığı yapan virüsler ve yozlaşmanın temel sebepleri) ve tedavi konusunda gerekli reçeteler, yeterli çözüm ve çareler ortaya koyulmasa da; Siyasi, askeri ve iktisadi sıkıntı ve sarsıntılarımızın doğru "tespit"lerini, onurlu "tenkit"lerini... ve herkesin gerçek ayarını ve tarafını göstermeye mecbur edecek şuurlu "teklif"lerini beğeniyoruz ve destekliyoruz...

Bu arada, zamanla mafya babalığına, hatta bar-pavyon kabadayılığına düşmüş... Veya ANAP, DYP ve AKP'de masonların ganimet tuzağına üşümüş... Davasını ve dostlarını küstürmüş döküntülerle, ülkücüleri biri biriyle karıştırmamaya gösterdikleri özene saygı duyduğumuz kadar... Bünyeye ittibak edemeyen çıban misali kuruyup dökülen ve dönekleşen AKP'lileri... İslamcılık istismarıyla Amerika'ya diz çöken entelleri, hala satır aralarında, Erbakan'la ve Milli Görüşle özdeşleştirmeyi de, yanlış ve haksız buluyoruz.

Kuvayı Milliye ruhuna, her zamankinden çok daha muhtaç olduğumuz böylesine kritik bir aşamada, artık bazı ön yargılardan ve kör saplantılardan kurtulmamız, sapla samanı biri birinden ayırmamız, gerektiğine inanıyoruz.

Milli sorunlarımız ve sorumluluklarımız konusunda danışmaya ve dayanışmaya mecbur olduğumuz bir ortamda; En azından bütün hain ve zalim güçler ve içimizdeki işbirlikçilerce, sürekli hedef alınmış, yıpratılmaya ve devre dışı bırakılmaya çalışılmış beyin ve birikimlere sahip çıkılmasını ve saygı duyulmasını, Milli şuur ve vicdanın bir gereği ve göstergesi olarak değerlendiriyoruz.

Ve yine yeri gelmişken şunu da söyleyelim: Sürekli olumsuzlukları ve lüzumsuzlukları anlatmak; umutsuzlukları koyulaştırır ve hain güçlerin işini kolaylaştırır.

Elbette, durumun vahametini ve yaklaşan tehlikeleri haykırmak ve hala vicdanı ölmemiş olanları uyarmak lazımdır.

Ancak, bunun yanında, onurlu ve olumlu gelişmeleri ve aziz Milletimizin bütün tarihi büyük değişim ve devrimleri, hep böyle en zayıf ve en sahipsiz zannedildikleri dönemlerde gerçekleştirdiğini de vurgulamalı, Milli heyecanımızı ve hıncımızı diri tutmalıdır.

Çünkü ortak ümidin, himmet ve cesaret dirliğine, bunun da gaye ve gayret birliğine  yol açacağına ve sonunda  Milli muvaffakiyet kapılarını aralayacağına güveniyoruz.

Bu kadar girişten sonra; Ordumuzla ilgili, çok değerli ve dengeli tespit ve tenkitleri içeren raporu, bir takım cümle düşüklüklerini ve imla hatalarını düzelterek ve hoş karşılanacağını umduğumuz, parantez içinde bazı açıklayıcı ifadeler de ekleyerek, kıymetli okurlarımızın istifadesine sunuyoruz:

Strateji'nin kökeninde yer alan "Strategem" Çin'de "generallerin işi" anlamına gelir. Bizde ise strateji; yabancı generallerin ürettiğini halka "küresel düzen" olarak pazarlayan sivillerin cirit oynadığı başıboş bir alana dönüşmüştür. Yabancı generallerin boş bulduğu bu alanı acaba kim boşalttı?

Türk Silahlı Kuvvetleri'ni izlerken kendimizi; karın ağrısı çekerken dışarıya belli etmemeye çalışıp, sürekli gülümseyen bir adamı izliyormuş hissine kapılıyoruz.

Aslında Türkiye'deki her kurumun yaşadığı ve genelinde toplumun yaşadığı sancının; konu Türk Silahlı Kuvvetleri olunca artık iyice sırıtmaya başladığını ve TSK'nın bu sancıyı gizlemek ve içine düştüğü çelişkileri örtmekte gittikçe zorlandığını gözlemliyoruz.

Analizimize başlamadan önce;

Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ'un son basın toplantısında sarf ettiği şu cümleyi hep beraber tekrar okuyalım.

"Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Üniter devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurları ve keza yasama, yürütme ve yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren devlet olarak tanımlanır. Buna göre, üniter devlette tek bir ülke, tek bir egemenlik ve tek bir millet vardır. Bu kapsamda, Anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilmeyecek olan 3. maddesinde yer alan, Türkiye'nin üniter devlet yapısını tartışmaya açmak Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından tasvip edilemez."

Kurumsal sancının bütün özellikleri bu cümlede gizli. Bir yanda; varlık nedeni olan kavramsal çerçeveyi net bir şekilde ortaya koyuyor, ama diğer tarafta, varlık nedeni olan kavramsal çerçevenin tartışmaya açılmasına karşı tepkisini: "tasvip etmemek" gibi suya sabuna dokunmayan; "entellektüel bir karşı duruş" ile ifade ediyor.

"Varlık nedeni "'nin "entellektüel karşı duruş"la korunamayacağını; sürekli "Atatürk"ten söz eden bir kuruma bizim hatırlatmamız kadar abes bir şey olamaz. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu günlerde hafızasını, reflekslerini ve muhakeme yeteneğini ciddi anlamda hasara uğratan bir sancı yaşadığı gözleniyor.

Tarihin en kapsamlı emperyal saldırı dalgası ile karşı karşıya kalan bir milletin; MİLLİ BİR ORDUYA, esas şimdi ihtiyacı vardır ve bu ordunun doktrininden, silah sistemine; beyin yapısından duruşuna kadar her haliyle MİLLİ ve en önemlisi TUTARLI ve DİRAYETLİ olması gerekiyor...

17 Aralık Suskunluğu ve "Her şeyi Bizden Bekliyorlar" Yargısının Yersizliği

Hangi paşamızla konuşsak sürekli şu tarz bir tepki alıyoruz : "sürekli bizden bir şey bekliyorsunuz, ama toplum ne yapıyor?" Bu cümle ile karşı karşıya kaldığımızda kendi hafızamızdan şüphe duymaya başlıyoruz:

Acaba;

  • Emin Çölaşan gibi yazarlar bile Türk Silahlı Kuvvetleri'ni eleştirirken; bu yazıları, rüyalarında görüp mü yazıyorlar; yoksa kendilerine gelen okur baskısı bir noktada onları da mı etkiliyor..?!
  • Fikret Bila gibi; Ankara'da hem sivil,hem askeri bürokrasi ile çok yakın temasları olan, diplomatik üsluplu yazarlar bile, diplomasi sınırlarını zorlayıp, "Anayasal kurumları" tavır almaya çağıran yazılar yazarken bunları hangi tabansal tepkiden yazıyorlar..?!
  • Bu ülkede onlarca sivil toplum örgütü; ülkenin federal bir kaosa sürüklenmesine karşı çıkarken, seslerini ele geçirilmiş medya üzerinden duyurmak için çırpınmaları yetmiyor; tutup bir de canlı yayınlarda rapor yırtmaya başlıyorlar...?!
  • Ülkü ocaklarından; AKUT'a, (Milli Gençlik Vakfından Sendikalara) kadar her yelpazeden ekip, "ne oluyoruz", "haddinizi bilin", "sabrımız taşıyor" mesajları yayınlıyor...

Ve biz bütün bunları hayal mi ediyoruz diye düşünmeden edemiyoruz.

Tabi bir de; Fikret Bila'nın çok doğru bir şekilde adını koyduğu ve Genelkurmay Başkanı'nın "17 Aralığa kadar hiç kimsenin hata yapmaması lazım" ifadesi ile özdeşleşen; "17 Aralık suskunluğu" mevcut.

Atatürk'ü bırakın benimsemeyi; onunla ilgili üç satır okuyup az buçuk saygı duyan bir entellektüelin bile; sırf Brüksel bürokrasisini kızdırmamak için, kalkıp milli çıkarlar lehine duruş sergilemeyi "hata" ile özdeşleştirmesi mümkün değildir. Eğer bir asker bunu yapıyorsa; ortada sadece bir yanlış muhakeme ile açıklanamayacak bir bağırsak düğümlenmesi var demektir.

Bu bağırsak düğümlenmesinin çözümlenmesi; sürekli sancı çeken bir kurumun ülke adına iyileşmesi için, her geçen gün daha da acilleşen bir sorun haline geldiği kesindir.

TSK'nın da İtiraf Edemediği Şeyler Olduğunu düşünmeyi bile tehlikeli buluyoruz:

Dört şeye ihtimal vermek istemiyoruz:

a-Türk Silahlı Kuvvetleri'nin; birileri tarafından dayatılmak istenen ve AKP kadrolarının taşeronluğunu üstlendiği "federal ve ileride parçalarına ayrıştırılacak Türkiye projesini" kabul ettiğini, fakat bunu topluma ve evlatlarını şehit veren annelere itiraf edemediğini...

b-Türk Silahlı Kuvvetleri'nin; küresel güçlerin "yeni dünya düzeni" projesini benimsediğini ve bu çerçevede silah sistemlerinden doktrinlerine kadar, bu projenin taşeronu olmayı kabul ettiğini...

c-Bütün bunları kabul etmese bile; kendisinde hareket edecek özgüveni ve cesareti kaybettiğini...

d-Bütün bunları kabul etmeyip gerekli insiyatife sahip olsa bile; elinin kolunun, küresel destekli Recep Tayyip Erdoğan ve kadroları tarafından bir şekilde bağlanıp engellediğini...

Bugüne kadar Türk Milleti'ne sürekli güven veren; her fırsatta "Atatürk Milliyetçiliği"nden söz eden, ülkenin bağımsızlığını ve bekaasını varlık nedeni olarak açıklayan bir yapı için, evet yukarıdaki ihtimalleri düşünmek bile istemiyoruz.

Bu durumda karşımızda yapılabilecek tek bir seçenek kalıyor:

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin duruşu ile ilgili toplumun her kesiminden yükselen seslerin kaynağı mevcut çelişkilerinin haritasını çıkarmak ve elimizden geldiğince analiz etmek:

Bir Askerin Eli Niye Silahına Gitmez?

Herhangi bir insanın çelişkisi; iddiaları ile yaptıkları ve yapmadıklarının karşılaştırması ile ölçülür. Ve eğer söz konusu bir asker ise; ülkesi adına söylemleri ile ülkesi adına eylemleri ve eylemsizlikleri, bu çelişki haritasının da ana hatlarını ortaya koyacaktır.

Bu çerçevede son dönemde askerin hangi durumlarda silahına davranmadığının (yani kurumsal gücünün caydırıcılığını kullanmadığının) bir kaç örneğini önümüze koyalım:

a-İskenderun limanından Mardin'e bütün ülke ABD işgal güçlerinin lojistik merkezi haline gelip; ülkede her bir yandan buna karşı feryatlar yükselirken; milletin gözünün içine baka baka; "ne yapalım, İskenderun limanı valinin kontrolünde" derken...

b-İskenderun limanından dışarı silahlı çıkmak isteyen ABD askerlerini durdurup, üstlerini arayan binbaşısının görev yerini değiştirecek kadar, bırakın milletine, kendi personeline dahi güven veremeyen talihsiz tavırlar sergilenirken...

c-Süleymaniye'de 11 askerinin başına çuval geçirildikten sonra bu müttefikine en ufak bir tepki koymadığı ve karşılığını vermediği gibi, üstelik ilişkilerini sürdüren ve en önemlisi zedelenen onurunun intikamını almayı düşünmeyen... ( Bu konuda; sularını ihlal eden İngilizleri elleri bağlı kameraların önünde dolaştırıp dünyaya teşhir eden İran bir molla rejimidir ama şahsiyetli bir molla rejimidir)
d-ABD Telafer'de Türkiye'nin müttefiki ve soydaşı mazlum Türkmenleri bombalarken; ABD'nin "sadık" müttefiki olarak sesini çıkarmayan ve endişelerini bile dile getirmeyen...

e-Ve üstüne üstlük; NATO tatbikatlarında spor ödülü kazanan Özel Kuvvetleri, hala bir başarı hikayesi olarak; Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik en derin saldırıyı gerçekleştiren medyaya servis eden...

Dikkat ederseniz örneklerimizi; sadece askeri ve güvenlik konuları ile sınırlı tuttuk ki, "ne o, TSK'yı demokrasiye müdahale etmeye mi çağırıyorsunuz gibi" ebleh eleştirilere maruz kalmayalım.

Şimdi sıra TSK'nin bağırsak düğümlenmesini sistematik olarak ortaya koymaya.

SESAR olarak TSK'nın içine düştüğü çelişkiler yumağını dört ana kategoride değerlendiriyoruz :

a- Toplumsal yozlaşmalar

b- Teknik / Sermayesel sıkıntılar

c- Doktrinel saplantılar

e- Müttefiksel hatalar ve tek taraflı aşklar

Toplumsal (yozlaşmalar):

Toplumun geçirdiği değişim; ister istemez TSK'yı da etkiliyor. Milletin her katmanında yaşanan hedefsizlik ve kaba bir tabirle "gemisini kurtaran kaptan" anlayışı ister istemez, bu toplumla içiçe yaşayan kadroları da etkilemeye başlıyor ve karşınıza

Askeri liseden başlayarak üstün idealler ve ülke adına yetiştirilen bir beynin; teğmen tazeliği ile atıldığı hayatta; ideallerini asla uygulayamacağı ve kendisinin onda biri kadar ülke adına kaygı duymayan bir topluma karşı kendini "kraldan çok kralcı" hissetmeye başlayan bir subay tipi çıkıyor.

Bu noktada; karakter yapısına göre bir subayın gidebileceği beş yol bulunuyor:

a- Toplumun hedefsizliğine ayak uydurup; ailesini geçindirmekten ve kendisine verilen görevleri şu ya da bu şekilde tamamlamaktan sonra mutlu ailesine ve "Opel" arabasına gitmekten başka bir işlevi olmayan iyiniyetli sıradan bürokrat olmak

b- "Görevini en iyi yapan, ülkesini en çok sevendir" cümlesinin arkasındaki tuzağın farkına varmadan; NATO adına çalışırken bile görevini üstün bir şekilde ifa edip, sonra "bu müttefiklerimiz bize niye böyle davranıyor" sorusunu bir türlü çözümleyemeyen ve bir noktada da bu düşünsel çelişkiyi kafasında arka plana iterek çalışmaya devam eden, üstün başarılı kurumsal bürokrat olmak...

c- Karşısındaki resmi doğru okuyup; ülkesi adına dengeleri tutturmaya çalışan ve en azından Türkiye adına sıkı müzakere edip sorgulayarak ve ataletleşen bir yapı içinde milleti adına diri ve dinamik kalmaya çalışarak onurlu bürokrat olmak

d- Karşısındaki resmi doğru okuyup; "başarıya ve terfiye" giden yolun hangi dengeleri nasıl gözeterek yapılacağını çok iyi kavrayan ve buna göre hareket etmeye başlayan "akıllı" bürokrat olmak...

e- Üzerindeki üniformanın temsil ettiği ulvi değerler ile, içinde yaşadığı toplumun laçkalaşmış yapısı arasındaki dengeyi tutturamayıp; çok fazla temas ettiği sivil sektördeki şartların cazibesine kapılarak, "lojmanda şüpheli intihar", "bir trilyonu olan yarbay" gibi gazete haberlerine konu olma yolunda hızla ilerleyen "yoldan çıkmış bürokrat" olmak..

f- Üzerindeki üniformanın tarihsel ağırlığı ve misyonu ile içinde bulunduğu eli kolu bağlanmış durumu arasındaki çelişkiyi çözümleyemeyip; kurum içinde kemikleşen veya istifa ederek kurum dışında kemikleşen ASKER olmak...

İnsanları seçtikleri yollardan dolayı yargılamak bize düşmez. Fakat bu yolları seçenlerin dağılımı bir kurumun duruşunu etkilemeye başladığında ve bu kurumun ülke adına duruşuna eleştiriler yağmaya ve yıpratılmaya çalışıldığında; sorun "kişisel tercih" olmaktan çıkar.

Teknik/Sermayesel sıkıntılar:

1950'den bu yana teknik olarak tamamen batı kaynaklarıyla ve NATO şemsiyesi altında silahlandırılan (daha tarihsel bir yaklaşım Türk ordusunun batı bağımlılığını çok daha öncelere çekebilir tabi) ve tatbikatlarından talimnamelerine kadar müttefikleri ile uyumlu bir gelişme çizgisinde yol alan bir ordunun, bir anda bu bağlardan kurtulmasını beklemek, elbette romantizm olur.

Fakat "müttetik" bildiklerinin düğmesine bastığı planların bir ucunda; Türkiye'nin parçalanmış halini çok net bir şekilde gören bir ordunun da en azından bu yönde gerçekçi, inandırıcı ve kalıcı adımlar atması gerekir.

"Milli Gemi" gibi projelerin varlığını veya diğer iyiniyetli çabaları, yetersiz bulmamıza rağmen, gözardı ediyor değiliz; çelişkili bulduğumuz; bağımsız silah sistemleri kurma yolunda, en azından niyete sahip olan bir yapının; Türkiye'nin, bu bağımsızlığı garantileyecek sermaye, altyapı ve kaynak haritası tek tek yabancıların eline geçerken, durup kenarda seyretmesidir.

Bu noktada en klasik örneklerden bir tanesi; "bağımsız" bir iletişim sistemi kuracağım diye yola çıkarak, askeri iletişim sistemini Türk Telekom'dan komple bağımsız hale getiren TSK'nın, 8 milyar dolar harcadığı bu projenin 6 milyar dolarını NATO fonları ile karşılamasıdır. Kendi ülkesinin altyapısından "bağımsızlaşırken", NATO'nun altyapısının uzantısı haline dönüşmek; traji-komik bir bağımsızlık hikâyesi değilmidir?

Daha da vahimi; elinde OYAK gibi devasa bir alım ve finans gücü bulunan bir yapının; bu yapıyı, ülke adına bağımsız dinamikler yaratmak için kullanmak konusunda hayli tereddütlü olduğu gözükmektedir. Bunun nedeni; OYAK'ı kimin, nasıl ve ne adına yönettiğinin ayrıntılı bir etüdü ile elbet ortaya çıkar. Ama sanırız; kokteylerde "ben de bir generalim" diyen Ulusoy ailesi mensuplarının bu tutumu ile OYAK'ın fiyakalı, fakat obez bir kurum haline gelmesinin bir alakası olabilir.

Özel sohbetlerde CNN Türk'ün Kıbrıs'ı satmasından şikayet eden kadroların; OYAK'ın reklamlarını nerelere verdiğini, hangi dinamikleri finanse ettiğini de daha samimi bir kaygı ile kontrol etmesi lazım gelir.

Ve tabi; eğer bu yapı, ABD'deki silah sanayinin uzantısı olan bir Pentagonizasyon süreci yaşamak istemiyorsa; kadrolarının sivil sektörle etkileşimini çok daha iyi regule etmesi ve "emekli kadrolar", "emekli olmaya hazırlanan kadrolar" ve "emekliliğine yatırım yapan kadrolar" gibi kavramların varlığını sadece yolsuzluk değil; çok daha kapsamlı ve milli güvenlik çerçevesinde ele alması lazım gelir.

Doktrinel (saplantılar):

Atatürk milliyetçisi olduğunu açıklayan, entellektüelleşme sevdasında olan ve dünyanın en kritik coğrafyasında, en etkin ordusu iddiasında bulunan bir yapının; emperyalizmi ve dinamiklerini; en Marksisten daha Marksist olarak etüd edip; karşı tedbirlerini en sağcıdan daha sağcı bir yaklaşımla kurgulaması beklenir.

Hele hele bu ordu "entellektüelliği" askerliğin yanına ek bir uğraş olarak koyduysa. Lakin TSK'nın "entellektüelleşmeyi", tabloyu daha derinlemesine okuyup karşı tedbirleri geliştirme yerine; koskoca kurumsal bir hafızayı; küresel askeri doktrinleri hap gibi yutan sözde liberal köşe yazarlarının analiz seviyesine indirgemek olarak algıladığını görüyoruz.

Alt katmanlardan damıtıla damıtıla gelen bir analiz sürecinin; dilin ucuna geldiğinde, gelişmeyi ve kalkınmayı, astsubayın altındaki araba markası ile ölçer hale gelmesi, ya beynin düşünsel zaafını ya da dilin ifade zaafını, gösterir.

Bu noktada; okullarında subayını, akademilerinde kurmayını eğiten bir yapının, emperyalizm başlığı altında neler okuttuğunu, incelemenizde gerekli ipucunu verecektir!

Bu kaynakları incelediğinizde; TSK'nın kadrolarına emperyalizm adı altında Hollanda'dan İngiltere'ye kadar farklı ülkeleri okuttuğunu fakat nedense ABD'yi es geçtiğini görürsünüz.

Bunun basit bir editöryel hata değil; müttefikleri tarafından doktrine edilmenin bir sonucu olduğunu görmek için (dahi olmaya gerek yok) temel bir entellektüelizm yeterlidir.

Bu "doktrinasyon"; Süleymaniye'de ABD askeri başına çuval geçirirken direnmeyen ve Ankara'da oturup bu olaylar olurken izlemeyi tercih edip emir vermeyenlerin beyinsel blokajı olarak uç vermektedir...

Eli silahına gidemeyen askerde eksiğin ne silah; ne de askerlik olmadığını; bu doktrinasyon sürecinin farkına varırsanız, çok daha iyi anlarsınız.

Dikkat ederseniz; bu başlık altında, "Türk Ordusu niye Türk Birliği'ni amaçlamaz?" gibi; AB'yi "devlet hedefi" haline getiren beyne kısa devre yaptıracak serbest düşünsel egzersizleri gündeme bile getirmeden; milli çıkarı, sadece nefs-i müdafaa kapsamında ele aldık.

Fakat nefsi- müdafaa'yı Anadolu coğrafyası ile sınırlı tutmaması gerektiğini; en azından askeri strateji açısından bilmesi gereken bir kurumun; ileriye dönük vizyon eksikliğini ortaya koyması açısından şu soruyu da sorabilirdik:

Dünyada; Türk Ordusu gibi donanımlı bir ordusu olup da, milli bir ülküsü olmayan kaç ülke sayabilirsiniz? (Yunanistan; İsrail, ABD, Rusya, Almanya, Fransa, v.s. istediğiniz örneği seçin) Bu sorunun cevaplanması; sınır kapısı açarken bile "müttefikinden" izin çıkmasını bekleyen bir devlete lüks gelebilir ama bekaası için şarttır.

Müttefiksel hatalar ve tek taraflı aşklar:

Çelişkiler kategorisinin en sonuncusu ama baktığınız açıya göre belki en kolay, belki de en zor çözümlenecek olanı.

Bu çelişkinin sembol sahnesi ise şudur :

Darbe yaptıktan sonra bile; yani kendi coğrafyasında "ben kralım" dedikten sonra bile, hemen ikinci cümlesinde NATO'ya bağlılık ifade eden bir kurum; temelde "içerde aslan, dışarıda kedi" benzetmesinden fazla da uzağa düşmüş sayılmaz.

MGK'nın; son asker (buradaki asker tanımı "Toplumsal Çelişki" başlığı altında açıklanan tanım çerçevesinde kullanılmıştır) genel sekreteri Tuncer Kılınç Paşa'nın veda konuşmasında sarfettiği şu cümle; TSK'nın bu alandaki çelişkisinin de tarihsel bir özeti mahiyetindedir:

"NATO İslami terör değerlendirmesi içine aldığında yadırgadık fakat sonra 11 Eylül olayları gerçekleşti"

Evet, işte; kurumsal acz, tek bir cümle ile ancak bu kadar resmedilebilir.

NATO'nun içinde en büyük ordu olmakla övünen bir yapı bu cümle ile:

  • NATO'nun tehdit değerlendirmelerini belirlemede en ufak bir etkisinin olmadığını
  • NATO ne derse uygulamak zorunda kaldığını
  • NATO adına; korumakla yükümlü olduğu topraklardaki temel bir değerin "terörle" özdeşleşmesinin önünü alamadığını, ve en önemlisi
  • Kendi güvenlik önceliklerini değiştirmek için başka ülkede gerçekleşen bir saldırının yeterli olabileceğini ve güvenlik algılayışının buna müsaade edecek kadar manipülasyona açık bırakıldığını itiraf etmiştir.

NATO'nun içinde en büyük ve etkin ordulardan biri olmakla övünen yapının, NATO'nun temel askeri karar mekanizmalarında yüzde kaç oranla temsil edildiğini de; "Tatbikatta ödül kazanan Özel Kuvvetler", "Yabancılar Türk askerinin profesyonelliğine hayran kaldı" gibi haberleri medyaya servis etmekten fırsat bulduğu bir zamanda açıklaması "demokrasi" ve "entellektüelliği" ön plana çıkaran bir kurum için tutarlı bir hareket olacaktır.

Nice, yüzyıllık geçmişi olan bir orduyu NATO ile alçılamak; binlerce yıllık bir tarihi olan bir milleti AB ile alçılamaya eşdeğerdir.

NATO ile müttefiklikliğin bir parçası olarak; TSK'yı sürekli ABD'nin "sadık" müttefiki olmakla övünürken görüyoruz ve doğrusu utanıyoruz.

Dünyada; temel bağımsızlık anlaşmasını imzalamayan bir devletten, karşı devlet bunu hiç böyle telaffuz etmediği halde, ısrarla "stratejik müttefik" diye bahseden başka bir devlet var mıdır bilemiyoruz, ama ABD ile müttefikliğin son yıllarda bir de İsrail ile müttefiklik ekseninde iyice derinleştiğini gördükçe bunun basit bir körlük olmadığı sonucuna varıyoruz.

Hele hele; ABD ve İsrail'in Kürdistan projesi artık anaokulundaki çocukların bile literatürüne girmişken; bu devletlerle stratejik müttefikliğin ne anlama geldiğini artık anlamak istiyoruz.

ABD ve İsrail bu açıdan dünyanın en şanslı devletleri olarak dikkat çekicidir: Çünkü gözlerinin içine baka baka "seni böleceğiz" demedikleri sürece ona güvenen ve her türlü lojistik desteği sağlamakla kalmayıp, bir de üstüne üstlük milyarlarca dolarlık ihale veren bir müttefik vardır karşılarında.

Bu durumda şahsiyet çıtasının olduğu noktadan hayli yukarılara çekilmesi gerektiği, en son olarak İran ve Yunanistan olayı ile bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

TSK; batısında ki Yunanistan'ın Makedonya hassasiyetini ve doğusundaki İran'ın İngiliz askerlerini yakalayıp teşhirleri örneklerine baktığında; tarihsel misyonuna ve çıkarlarına sembolik bir tecavüz durumunda bile, milli reflekslerini canlı tuttuğunu göstermenin ne kadar önemli olduğunu kavramak için, başka neye ihtiyaç duyuyor olabilir.

TSK'nın müttefiklik ilişkileri; bu satırlara sığmayacak kadar geniş bir analize muhtaçtır. Ama SESAR olarak;

  • 1960'larda ülkesinin toprakları üzerinden nükleer silah pazarlığı yapılırken ruhu bile duymayan bir yapı ile
  • 2000'lere gelindiğinde ise; gözünün önünde, gelecekte kendisini de bölmeye yönelik planın parçası olarak Kürdistan'ın kurulmasına, hem de bunun kendi topraklarındaki üslerden sağlanan destekle yapılmasına ses çıkar(a)mayan, görmez gibi davranan gelen yapının temelde hiç bir ilerleme kaydetmediğini düşünmekteyiz. Ve artık bu kabuğun kırılması ve ülkenin bu kafadan kurtulması gerektiği görüşündeyiz

Tayyip Erdoğan'ın ağzına pelesenk ettiği halde; Türkiye'nin sürekli veren konumda olmasından anlaşıldığı üzere bir türlü hayata geçiremediği "win-win" anlayışı; müttefiklik ilişkisinin temelinde yer alması gereken unsurdur.

Türkiye bugüne kadar "müttefiklerinden"; hem de vatandaşının ekmeğinden keserek, sadece hazır teknoloji ve doktrin almıştır. Bu teknoloji ve doktrin ise; ülkeyi daha bağımsız ve kalkınmış değil, aksine müttefiklerine daha bağımlı hale getirdiyse; buna müttefiklik yerine, müsriflik demek daha doğrudur.

Askerin "entellektüelleşmeden" önce; "müttefikliği" "sadık" sıfatı ile özdeşleştiren beyin yapısını ve beyni şekillendiren ilişkiler ağını iyice etüd etmesi; düğümlenen bağırsaklarının ülke lehine çözülmesi için birincil koşul olarak karşımızda durmaktadır.

Bu yazı bünyesinde; TSK'nın iç politika alanındaki çelişkilerine değinmedik. Bunun birinci nedeni; zaten hayli uzun bir yazıyı iki katına çıkarmamak; ikincisi, ise sivilleşme adına Washington-Londra-Brüksel-Kudüs merkezli askeri doktrinlerin uzantısı olan yavan ve yuvarlak  küresel söylemleri halkına yutturmayı marifet sayan bazı "asker" entellektüellerin ; "askerleri müdahaleye mi çağırıyorsunuz" şeklindeki ebleh çıkışlarına fırsat oluşturmamaktadır.

Hollanda Genelkurmay Başkanı'ndan, Leyla Zana gibi terörist beslemelerine kadar herkesin bu milletin kurumları ile ilgili sabır taşını çatlatan yorumlar yaptığı bu ülkede; demokrasinin de, ordunun da kendisine ait olmasını isteyen vatanseverlerin ortak kaygıları ile kaleme aldık raporumuzu.

Ülkemizde entelektüel geçinenlerin, küresel güçler adına kiralanıp askerleştiği bir ortamda; askerinde milletinin önündeki tehditleri daha derinlikli etüd etmesi için "entellektüelleşmesi" şarttır. Fakat bu; ne belindeki silahı, ne de tarihsel misyonunu unutmasını gerektirir.(Askerin "layt"laşması, entellerin satılmasından daha tehlikelidir.)

Evet:

Konuşulacak yerde susmak korkaklık, susulacak yerde konuşmak ise ahmaklıktır.

Cephede, düşmanla karşılaşılacağı bir süreçte, askerlerin, cesaret ve metanet duygusuna ve şahadet arzusuna can katacak ve kahramanlık damarını kamçılayacak konuşmalar yerine;

Onlara "Kimseyi incitmemek ve herkesi hoş görmek" gereğini anlatmak şefkat ve merhametin önemini vurgulamak, insanların eşitliğinden ve evrensel kardeşlikten dem vurmak, eğer kasıtlı bir hıyanetten kaynaklanmıyorsa, her halde Akıldan noksanlıktır.

Kendi vatandaşlarına ve özellikle inancını yaşayanlara, despot gardiyan gibi... Ama vatanımıza göz dikmiş düşmanlar karşısında robot figüran gibi davranmak, kendi bindiği dalı kesmekten farksızdır.

Ama inanıyoruz ve bekliyoruz ki, halkımızın,  Milli kurumlarımızın, onurlu ve şuurlu kadrolarımızın, iyice kangrenleşmiş bu çıbanları artık vücudumuzdan atacakları zaman yaklaşmıştır. Tarihi hesaplaşma kaçınılmazdır. Bu kanser urlarının hatırına, "küreselleşme, demokratikleşme" hatırına bütün vücudumuzun yani yurdumuzun ve namusumuzun feda edileceğini düşünenlerin yanıldıklarını ve yamukluklarını artık anlamaları lazımdır.

Kudüs'ü haçlılardan kurtaran, Siyonist ve emperyalist kuduzlara yıllarca kan kusturan meşhur İslam kahramanı Selahaddini Eyyubi'nin asil bir asker tavrıyla ilgili şu hikayesiyle konuyu bağlayalım.

Kudüs yine Haçlı seferi altındadır ve Yahudi dönmesi tapınak şövalyeleri masum Müslümanlara, aynen bugün Irak'ta yaptıkları vahşet ve rezaletleri uygulamaktadır.

Selahaddini Eyyübi Cuma namazı için Emevi Camiinde bulunmakta ve dönemin Şam Müftüsü "İslamda, usulü dairesinde eğlenmenin mübah, gülmenin caiz, müsamahanın ve hoş görünün de makbul olduğunu" anlatmaktadır.

Namazdan sonra Müftüyü yakalayan kahraman komutan:

"Hoca efendi, Mescidi Aksa Kafirlerin ayakları altında , on yaşındaki Ayşeler Fatmalar da, conilerin yatağında bulunurken  de mi, gülüp eğlenmek ve her türlü melaneti hoş görmek müslümana caizdir? Hayır, böyle davrananlar, bırak Müslümanlığı, insan bile değildir!" diye haykırınca, korkudan titreyen ve;

"Sultanım,haklısınız...Bizim de kalbimiz sizinle beraberdir...Bu kulunuzda devamlı size dua etmektedir" sözlerini geveleyen müftüye;

İslam düşüncesi, tasavvuf terbiyesi ve cihat disipliniyle yoğrulan Selahaddini  Eyyubi, şu karşılığı verir:

Böyle durumlarda sadece dua etmek ve yas tutmak, aciz ihtiyarların, çaresiz sakat ve hastaların ve sahipsiz kadınların hakkıdır...Bize kuru temenni ve dualarınız değil, şimdi kılıçlarınız lazımdır!...


Bu yazarin diger makaleleri

TRANSFORMATION OF THE WORLD; WILL IT BE BLOODY OR BLOODLESS or WHOSE MAN IS OBAMA?
The expectations that the results of the presidency election in...
Devami
TAKLİTÇİ HİNDİ
Diploması sahte, aslı münafık Çıkmış meydanlara, Hoca'ya hırlar! Taklitci soytarı,...
Devami
SABATAYCILIK SALTANATI VE MEŞHUR DÖNMELER
Birçok internet sitesinde yıllardır yayınlandığı ve hiç kimsenin yalanlama ihtiyacı...
Devami
AKP’NİN SORUNU NASIL AŞILACAKTI VE SN. RECEP TAYYİP BEYİN SONU NE OLACAKTI?
Milli Görüş gibi Hak bir davaya ve Erbakan Hoca’ya hıyanete...
Devami
FETULLAH GÜLEN DOSYASIFETULLAH GÜLEN DOSYASI
YENİDEN DÜZENLENMİŞTİR! 29 Haziran 1994 Dedeman Otel. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın...
Devami
ERDAL ŞAFAK'IN NİYETİ VE TİYNİYETİ
  Önce şu yazısını okuyalım: "Hukuk dersi" Avrupa İnsan Hakları...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5104

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR