ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün215
mod_vvisit_counterDün5105
mod_vvisit_counterBu Hafta47891
mod_vvisit_counterGeçen hafta38327
mod_vvisit_counterBu Ay151447
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17075587

IP'niz: 18.204.42.98
Bugün: 23 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12287343

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

LAİKLİK, MİSYONERLİK VE ATATÜRK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

 

Batılılar Misyonerliği "Hıristiyanlığı yaymak ve insanları huzura kavuşturmak" için değil, ülkeleri sömürgeleştirmek ve yerli ajanlar üretmek için kullanmaktadır. Türkiye için asıl hedefleri ise; ülkemizi parçalamak ve Müslüman Türkleri Anadolu'dan çıkarmaktır.

Vatikan, PKK'nın Arkasında ne Arıyor?

Türkiye'nin baskıları sonunda Suriye'den çıkmak zorunda kalan Apo, İtalya'ya gittiğinde Vatikan, PKK'ya ve Apo'ya sahip çıkmıştı...

 

Hürriyet'in 22-Kasım-1998 tarihli haberinde Vatikan'ın tutumunu "Vatikan'dan teröre destek" başlığı ile duyuruyordu:

"Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan, Apo'ya sığınma hakkı verilmesine taraftar olduğunu bildirdi."

Vatikan bunun da ötesinde Kürtçü ayrılıkçılığı sürekli kışkırtacak bir tavır sergilemektedir: Doğu Kiliseleri Topluluğu sorumlusu Kardinal Achille Silvestrini, "Kilise'nin Kürt toplumunun ulusal kimlik kazanmasına sempatiyle baktığını" söylemiş ve Kürtlerin sorunlarına sahip çıkıldığını eklemiştir.

Apo'nun Papa'ya Mektubu

Apo, Hrıstiyanlığı yücelten ve Papa'ya, Mekke'den daha yakın olduğunu vurgulayan mesajlar yayınlamıştı:

"PKK'nın İtalya'daki yayın organı haline gelen, La Republica gazetesi, bölücübaşı APO'nun Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 2'inci Jean Paul'e bir mektup yazarak "kendisini kabul etmesini istediğini ve Kürdistan mücadelesine verilen kutsal desteğin sürdürülmesini temenni ettiğini" vurgulamıştı.

Aynı Papa'ya Fetullah Gülen de mektup gönderip, hatta bizzat ziyaret edip arzı hürmetlerini bildirmiş ve "Papalık Konseyinin gönüllü bir hizmetkarı olduğunu" açıklamıştı!?

Vatikan'dan PKK'ya Armağan: C TV

  • Vatikan Apo'nun bu taleplerini karşılıksız bırakmadı ve Türkiye'nin büyük baskıları sonucu kapatılan PKK'nın yayın organı Med TV'nin yerine, Hristiyanlık propagandasını da yapan C TV'yi yayına soktu...

Eylül 2000: Kültür Bakanı Talay, Papa'nın aziz ilan edildiği törende:

Katolik mezhebinin lideri Papa 2. Jean Paul, düzenlenen büyük bir törende, 1935-1944 yılları arasında Türkiye'de görev yapmış ve "Katoliklerin en çok sevdiği Papa" olan 23. Jean ile Katolik Kilisesinin en nefret edilen papalarından 9. Pius'a, "ermişlik payesi" verdi. Vatikan'da düzenlenen törene 100 bin kişinin katıldığı belirtildi.

Törene Türkiye'den, beraberindeki heyetle dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay ve Türk Katolik Cemaatinden yaklaşık 70 kişilik bir grup ta katıldı. Talay, Vatikan Haber Ajansı Fides'e verdiği demeçte, "Böyle üstün bir kişiye ermişlik rütbesi verilmesinden ötürü, Hrıstiyan Alemine en iyi dileklerimizi sunuyoruz ve Papa 23. Jean'u sevgi ve saygıyla anıyoruz." dedi. Talay, böyle bir dini törene Türkiye'den katılan ilk resmi kişiydi. (4 -Eylül 2000, Hürriyet )

Fetullahcı Müftü'nün gafleti!

PKK destekçisi Piskopos Bernardini'nin İzmir'de tertiplediği Noel Baba misyoner Toplantısındaki gecenin baş konuğu Konak Müftüsü Mehmet Kızılkaya'ydı. Müfti Kızılkaya, Bernardini ve Fierliy'i, tebrik etti. Uzun yıllar Almanya'da ataşelik yapan müftü, Yunus Emre'yi piskoposlardan dinlemekten çok mutlu olduğunu dile getirdi.

Ayin sonunda iki Hrıstiyan din adamı, kutlamaya gelen tüm Hrıstiyan ve Müslümanlar'a teşekkür etti.[1] 

Zaman Gazetesinde Kızılkaya'nın daha ayrıntılı bir mesajı yer almıştı: "Konak Müftülüğü'ne yeni atanan Mehmet Kızılkaya, Almanya ve İstanbul'da görev yaptığı sıralarda da, kiliselerde düzenlenen ayinlerine katıldığını ve dinler arası diyaloğu çok önemsediğini söyledi.

Kızılkaya, "Tüm dünya dinlerinde; din görevlilerinin diyaloğu insanlık alemi için, dostluk ve kardeşlik adına çok önemlidir... Barış ve sevgi dolu bir dünya için tüm din adamlarının önemli misyonları vardır..." dedi.

Başpiskopos Ghiuseppe de "Hrıstiyan âleminin bayramı olan Noel Ayinine katılan Türk-Müslüman kardeşlerimize ve ayrıca Konak Müftüsü Mehmet Kızılkaya'ya kalpten hoş geldiniz?" diyorum şeklinde konuştu...

MİLLİYET Gazetesi ise söz konusu ayini, "İzmir'de dinler üstü Noel ayini" diye propagandist bir üslupla sunuyordu.

Ama bu din istismarcısı sahtekarların Deccal-Süfyan dedikleri Atatürk; Misyonerlere fırsat vermemişti..!

Nitekim Mustafa Kemal, 4-Mayıs-1924 tarihinde, New York Herald gazetesinin muhabirine verdiği demeçte, Hrıstiyan misyoner örgütlerce kurulan okullar hakkında şunları açıklıyordu...

"...İmparatorluk hududu dâhilinde her millet kendi lisanını ve dinini talim ederdi. Fakat bu okullar ihanet projelerine hizmet ettiler... Ermeniler, Türk hâkimiyeti altında, açıkça müstakil bir kraliyet lehinde çalışıyor, ecnebi unsurların fiili muavenetiyle hayallerini hızla gerçekleştirmek için mütemadiyen entrikalarda bulunuyorlardı... Türkiye'deki okullar ve kiliseler, tahrik ve hıyanet ocağı idi."

Atatürk, TBMM'de yaptığı bir konuşmada "misyonerler tarafından açılan ve finansmanları karşılanan bu okullar, Milli Mücadele sırasında işgalcilere karargâh olmuştur." diyordu. Atatürk, misyoner okulları için "Bunlar mektep değil, memleketimizde düşmanın işgali altındaki kaleleri"dir ifadesini kullanıyordu...

Ezcümle Atatürk, Hrıstiyan misyoner örgütlere ait okulların ve kiliselerin Osmanlı döneminde vatana hıyanet ettiklerini, devlete karşı komplolar peşinde koştuklarını ve provokasyona başvurduklarını vurguluyordu.

Bursa Amerikan Kız Koleji Olayı

1928 yılında Bursa Amerikan Kız Koleji'nde üç Müslüman kızın Hrıstiyanlaştırıldığına dair rivayetler çıkması üzerine Atatürk bizzat olaya el koymuştur.

Bu gelişmeler karşısında Amerika'nın gösterdiği tavır da önemlidir. Amerikan Büyükelçisi Mr. Grew bizzat devreye girer ve Amerikan yönetimi, Washington büyükelçimizi çağırarak Amerika'daki: "Türk düşmanlarını harekete geçirerek kışkırtacaklarını ve Türklerin İslam'a hala taassup düzeyinde bağlı oldukları propagandasını yapacaklarını" bildirir. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Mr. Grew ile görüşür ve iki tarafı da memnun eden yol bulunmuş ve üstü kapatılmıştır.[2]

Ancak Atatürk, Amerika'nın baskılarına rağmen, yine de Bursa Amerikan Kız Koleji'ni kapattırmış ve misyonerlerin propaganda koşullarını oldukça zorlaştırmıştır.[3]

Bu olayda üç öğretmen de misyonerlik suçundan hapse tıkılmıştır.[4]

Yehova Şahitleri ve Atatürk

Atatürk'ün misyonerlik karşısında izlediği politika açısından Yehova Şahitleri'nin taleplerine verdiği cevap da oldukça öğreticidir. Yehova Şahitleri'nin ikinci başkanı olan J. F. Rutherford, 1934'de hareketin Amerika'da tanındığını, Türkiye'de de gerekli müracaatın yapılmasını istemiştir. Başvuru yapılmışsa da, Atatürk, Yehova Şahitleri'nin Türkiye'de faaliyet yapmasına izin vermemiştir.[5]

Yabancı okullar, Cumhuriyet döneminde "Doğrudan Hrıstiyanlaştırmak"tan çok "isimsiz Hristiyanlık, Hrıstiyangibileştirmek" işlevini benimsemiştir. Misyonerlerin bu geri adım atışında Atatürk'ün misyonerlik karşısındaki kesin tavrı belirleyici olmuştur.

Misyoner Örgütlerin Yeni Misyonu: Hrıstiyangibileştirmek

"İsimsiz Hristiyanlık" kavramı 1906'dan itibaren Misyoner Örgütlerin kongrelerinde tartışılmaya başlanmıştır."İsimsiz Hristiyanlık" kavramı ilk olarak 1906 Kahire Misyonerlik Kongresi'nde gündem alınmıştır. Ardından 1911 Laknaw, 1913 Edinburg Misyonerlik Kongrelerinde geliştirilmiş, 1922 Kudüs Misyonerlik Kongresi kararları ile İslam ülkelerinde uygulanmasına resmen başlanmıştır.[6]

"İsimsiz Hrıstiyanlar" ya da "Vaftiz edilmemiş Hristiyanlar" kavramı: Hrıstiyan olmayan dinlerdeki ve kültürlerdeki, Mesihi öğeleri benimseyen kimselere verilen isimdir.

Adı Müslüman kalsa da Hrıstiyan gibi düşünen, Hrıstiyan gibi yaşayan insanları çoğaltmak içindir... ve maalesef çok üzücü ve düşündürücü mesafeler kat edilmiştir.

Zaten, Batılılara göre Müslüman iki kısımdır:

ABD bu süreçte Müslümanları kabaca ikiye ayırmaktadır.

1-Amerikan projelerini açık seçik bir biçimde sorgulayanlar, "fundamentalist / radikal Müslümanlar" olarak

2- Amerikan projeleri ile uyum içinde olan Müslümanlar ise; "liberal / ılımlı Müslümanlar" olarak tanımlanmaktadır.

Ve işte bu maksatla Fetullah Gülen gibi ılımlı ve Batıyla uyumlu İslamcılara sahip çıkılmaktadır.

Bu çerçeveye göre sömürgeciliğe ve misyonerliğe direniş bile Batılılar tarafından "politik ve dinsel fanatizm" olarak algılanmaktadır. CIA bağlantılı düşünce kuruluşlarından RAND'ın ünlü yazarlarından Graham E. Fuller, Ian O. Lesser'in belirttiğine göre "Bir kültür olarak İslam, sömürgeciliğin, içine nüfuz etmesine nispeten daha fazla direnmiş; sömürge döneminde, Hrıstiyan misyonerler Müslüman topraklarında pek etkili olamamışlardı.[7] itirafında bulunmaktadır.

Ali Rıza Bayza'nın "Küresel Vaftiz" kitabı bu konularda çok önemli bilgi ve belgeleri içinde taşımaktadır.

Atatürk'ün Millet anlayışı:

İlk Meclis'te Türkçülük Münakaşası ve M. Kemal:

Yıl 1920... Mayısın 1'indeyiz. Vak'a Ankara'da geçer. Meclis daha yeni açılmıştır. 23 Nisanla 1 Mayıs arasında kaç gün vardır?..

Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey kürsüye çıkar ve Sıhhat Vekâleti hakkında bir konuşma yapar; konuşmasında "Türk... Türklük..." kelimelerini sık sık kullanır. Bu konuşmadan bazı cümleler alalım.

Yusuf Kemal Bey (Kastamonu Mebusu):

 - ... Her Türk'ün söyleyeceği şey: Memleketinizde görülecek ilk iş sıhhiye (sağlık) işidir. Çünkü sıhhat olmazsa, çünkü Türklük sıhhatli bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiç bir iş kalmaz... Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli... Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin ve Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istikmâl etmezsek hepsi boştur...

Yusuf Kemal Beyin bu konuşması üzerine Sivas Mebusu Emir Paşa kürsüye çıkar.

O da şöyle konuşur:

 - Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin irad-ı kelâm ettiği sırada, sıhhatlerinin muhafazası (toplum sağlığının korunması) lüzumunu yalnız Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum... (İslâm demekti sadâları... Kelime ile oynamayın sesleri) Müsaade buyurun. Zannederim ki Müslümanlık namına teessüs etmiş bir Hilâfet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktar-ı cihanda (bütün yeryüzünde) bulunan umum Müsliminin bu Hilafete merbutiyetlerini (bağlılıklarını) unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki, yalnız Türklük namını istimal etmeyelim, çünkü Türklük namına biz buraya cem olmadık, (gürültüler). Rica ederim sadece Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek kâfidir efendim. (İslâm deniliyor sadâları...) Bu vatanda Çerkez, Çeçen, Kürd, Laz ve daha bir takım İslâm kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya sebep olacak söz söylemeyelim (gürültüler).

Reis:

- Müsaade buyurunuz, devam etsin!

Emir Paşa (Devamla):

 - Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyleyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz Hilâfete merbutuz. (bağlıyız) Bu hilâfet-i muazzamayı birçok asırlardan beri muhafaza edenin Türk kavmi necîbi olduğunu da kimse inkâr edemez. Yalnız tefrikayı icab edecek hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum.

Sivas Mebusu Emir Paşa'nın bu ikinci konuşmasından sonra kürsüye, sâbık "Yaver-i Hazret-i Şehriyarî" (Padişah Vahdettin'in eski yaveri) Mustafa Kemal Paşa çıkar ve aşağıdaki konuşmayı yapar ki, Paşanın o tarihteki milliyetçilik anlayışını aksettirmesi yönünden son derece ehemmiyetli bir tarihî vesika teşkil etmektedir.

Muhterem okuyucularımızın dikkatle mütalâa buyurmalarını istirham ederiz.

Mustafa Kemal Paşa:

 - Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim. Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır. (Farklı İslam kavimlerinden oluşmuş samimi bir topluluktur.) Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm'a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiye'den mürekkep bir kitleye aittir. (Meclisimizin hizmet hedefi değişik kökenlerden meydana gelen bütün milletimizdir.) Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tâyin ve tespit edilirken, hudud-ı millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte Hudud-ı millîmiz budur dedik! Halbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye'den mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki, vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, içtimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar teyit ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkez değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâm'dır. Bunun böyle telâkkisini ve su-i tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)[8]

Özetle: Bizim Milli sınırlarımız Musul, Süleymaniye ve Kerkük'ü de içine alır. Bütün bu coğrafyada Türkler yanında kürtler ve başka kökenden İslam kardeşlerimiz de vardır. Biz hiç birini ayrı gayrı görmedik. Milletimizi oluşturan bütün unsurlar, her türlü hak ve hürriyetleri ve menfaatleri muhterem ve müşterek olan saygın vatandaşlarımızdır. Bu nedenle oluşturmaya çalıştığımız birlik ve dirlik, sadece Türk veya Çerkez veya başka kökenlere yönelik olmayıp Milletimizi oluşturan bütün müslüman unsurları ve samimi vatandaşlarımızı içine almaktadır. (Türk kavramı da hepsini anlatan bir üst kimlik olarak kullanılmaktadır. O.E) Bunun böyle anlaşılmasını, kötü ve kasıtlı yorumlara yol açılmamasını rica ediyorum."

Atatürk ve Bediüzzaman'ın ortak tespiti:

Milli mücadele sonrası yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bir nevi boşlukta bulunan halkımıza yeni ve yabancı bir kimlik giydirilmeye çalışılırken, ve yine Rusya'daki yahudi güdümlü Bolşevik ihtilali kendi rejimini Türkiye'ye ihraç etmeye uğraşırken...

Atatürk'ün: "Komünizm en büyük tehlikedir. Ve görüldüğü yerde ezilmelidir." Sözleri milli manevi değerlerimizi, ancak aslına ve asrın icaplarına uygun olarak korumamız gerektiğini göstermektedir.

Said Nursi'nin eserlerini kaleme aldığı, büyük bir özveri ile mücadele ettiği dönemi düşünelim. O dönemde, Rusya'da komünist bir ihtilal yaşanmış, bu ihtilalin mimarları kendilerine coğrafi olarak yakın bulunan ''komşu''larına da göz dikmişlerdi. Bu komşulardan biri, ve stratejik açıdan belki de en değerlisi ise, genç Türkiye Cumhuriyeti'ydi. Uzun ve yıkıcı bir savaş döneminden henüz çıkmış, yönetim şekli ve dünya görüşü tamamıyla değişmiş olan bu genç cumhuriyetin vatandaşları da bir kimlik karmaşası içindeydi. Çok büyük ekonomik ve sosyal problemler yaşanmaktaydı. Dolayısıyla kendi ülkesinde kan dökerek gerçekleştirdiği komünist devrimi ''komşu''larına ihraç etmeye çalışan, aşırı sol fraksiyonların oluşmasına zemin sağlamaya gayret eden büyük bir tehdidin karşısındaydı Türkiye. Böyle dönemler bir için çok kritik noktalardır. İşte Bediüzzaman, böyle çok kritik bir noktada çok önemli bir görev üstlenmiş, ''Hizmet-i Kur'aniye'' olarak adlandırdığı tebliğ ve iman çalışmasıyla, un maneviyatını yeniden kazanmasına, onu korumasına ve güçlendirmesine vesile olmuştur. Onun fikirleriyle yetişen yüzbinlerce Türk genci maneviyatın kalesi konumuna gelmiş, yüreği imanla, ahlakla, akılla dolan bu insanlar, gençliğin zararlı fikir akımlarına kapılmalarına büyük ölçüde engel olarak ve asayişin güvencesi haline gelerek vatanımıza ve milletimize büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bediüzzaman'ın eserleri, kendinden sonraki devirler için de aynı şekilde etkisini sürdürdüğü etki alanını sürdüğü gibi, insanların imani şuuru kazanmasına vesile olmaya devam etmiştir ve edecektir.

Bediüzzaman, tüm bu hizmetleriyle dinsizliği en hassas noktasından çökertmiştir. Allah, onu böyle büyük bir hizmete vesile kılmıştır. Nitekim bir ayette, Allah'ın inkarcılığı en hassas noktasından helak ettiği şöyle haber verilir:[9]

 Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder...[10]

İslâm'i Açıdan Teokrasi Ve Laiklik.

Medeniyetler de insanlar gibi doğar, büyür, gelişir, geriler ve ölürler. Ne var ki bir insan ömrünün 60 - 70 yıl olmasına karşın, medeniyetlerin ömrü birkaç asır olmaktadır. Yeni medeniyetler, yeni kurumlar yanında yeni kavramlar da geliştirirler. Bunu için de, genellikle yeni kelimeler üretmek yerine, eski kelime kalıplarına yeni manalar ve kavramlar yüklemek suretiyle, yeni bir "medeniyet dili" oluştururlar.

Ancak bir medeniyet yıkıldıktan ve aradan uzun zaman geçtikten sonra, o medeniyete ait kavramların kalıpları-yani kelimeleri aynen kalmakla beraber, onun taşıdığı öz mana, giderek unutulur. İnsanlar, içi çürümüş fos cevizler gibi, sadece kabuklarla oyalanmaya başlar. Onlar cevizi tanıdıklarını zannedip durdukları halde, aslında cevizin içini ve özünü görüp tatmadıkları için, gerçek te "mefhumlara" (kavramlara) değil sadece "mevhumlara" (kendi vehimlerine, zan ve tahminlerine) tabi olduklarını bilmezler.

"Onlar kitabı (Kur'anın hikmet ve hakikatını) bilmezler. Bütün bildikleri kuru söylentilerdir ve sadece zan ve tahmin  (le hareket) ediyorlar."[11]  ayeti bu gerçeği ifade etmektedir.

Günümüzde sağcılar sağcılığı, solcular da solculuğu bilmedikleri gibi, maalesef Müslümanlar bile, genellikle İslâm'ı yanlış anlamakta ve yanlış uygulamaktadırlar. Özellikle, "demokratik ve laik bir düzende, ekonomik ve siyasi yapılanma"  konusunda bildiklerimiz pek yetersizdir.

Birçoğumuz, ya kendi tahmin ve hayallerimizi İslâm zannetmekte veya geçmişte yaşanan ve artık "tarih olan" bazı kurum ve kuralları ihya etmeyi düşlemektedir.

İslâm diye hep eskiye özenenlere Bediüzzaman'ın cevabı ne güzeldir.

"Eski hal, artık muhal (imkânsız) Ya, yeni hal, ya izmihlal"

Elbette gelecek, geçmişin üzerine kurulacaktır. Ama bu, geçmişin aynısı veya kopyası olmayacaktır. Kalkıp geçmişine sövmek nasıl bir soysuzluk alameti ise, oturup kuru kurusuna geçmişiyle övünmek ve avunmak ise, başka bir şuursuzluk halidir. Zira:

"Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları (ve yaptıkları) kendilerinin, sizin kazandıklarınız (ve yaptıklarınız) da sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız."[12] 

Bugün, zalim sistemlerden ve bozuk hayat düzeninden bir kurtuluş yolu arayan insanlara, "İslâm" diye, ya kendi zanlarımızı veya günümüze tatbiki mümkün ve münasip olmayan Osmanlı, Selçuklu veya Abbasi uygulamalarını aynen gösterdiğimizde, çok kimseler, haliyle bununla tatmin ve bize tabi olmuyorlar. Biz ise onları Haktan ve İslâm'dan kaçıyorlar diye suçluyoruz. Hâlbuki onların İslâm'dan değil, bizim yanlış vehim ve kuruntularımızdan hoşlanmadıklarını bile fark edemiyoruz.

Merhum Akif'in dediği gibi "İslâm'ı, asrın idrakine söyletmek" zorundayız. Bu bakımdan "Yeni bir Dünya ve adil düzen" konusunda konuşulan ve yazılanları sağlam kaynaklardan ve ilim erbabından dinleyip anlamaya ne kadar muhtacız.

"(Ey Resulüm)! Sen, ancak inzar (ikaz ve irşat) edici (bir peygamber) sin. Her kavmin (İslâm'ı öğretecek ve kurtuluş yolunu gösterecek) kendi "hadi" leri vardır."[13]  Ayetinin hikmet ve hakikatı da korkarım, ahirette anlaşılacaktır...

Uzunca sayılacak bir girişten sonra, şimdi esas konumuza gelelim. Teokrasi nedir? İslâm düzeni bir teokrasi midir?

Bu soruların cevabına geçmeden önce, kısaca "Teokrasi'nin tanımını yapalım. "Teo",  tanrı, ilah manalarına gelir. "Krasi" idare ve yönetim demektir. Batılı anlayışa göre Teokrasi: Tanrıların, yani tabiat üstü varlıkların veya onların vekili olarak ortaya çıkanların, akli, ilmi ve insani hiçbir kanun ve kurala bağlı kalmadan ve hiçbir makama karşı sorumlu tutulmadan, toplumu keyfince yönetmeleri veya daha başka bir deyimle "dine dayalı devlet şekli" demektir.

Bu anlamda Afrika ve Amerika yerlilerinin ilkel totem teşkilatları veya ortaçağ Avrupasında hüküm süren, din ve Allah adına insanları ezen ve sömüren Kilise yönetimleri, birer teokrasi örnekleridir.

Ve yine tarihte Mısır firavunları, İran, Hint ve Japon kralları, çağımızda ise Lenin, Mao gibi yarı tanrı yerine konulup heykelleri dikilen, ilim ve akıl süzgecine gerek görmeden, doğru yanlış her sözü ve her davranışı "ilke ve ülkü'‘ kabul edilen, hiç bir konuda ve hiç bir şekilde tenkit edilmelerine asla izin verilmeyen, "kurtarıcıların" kurduğu ve "istismarcıların" ısrarla koruduğu sistemler de, aslında tam bir teokratik düzenlerdir.

İslâm ise, sadece imani ve ahlaki konuları içeren bir "din" değil, aynı zamanda idari, iktisadi, ilmi ve hukuki velhasıl hayatın her safhasına ait, adil ve kâmil kurallar öngören bir "barış ve denge" düzenidir.

Sosyalizmin vaat edip de bir türlü vermediği "sosyal adaleti," Kapitalizmin amaçlayıp da asla ulaşamadığı hür teşebbüs ve yaygın saadeti; güdümlü demokrasilerde ve hile rejimlerinde asırlardır aranıp da bulunamayan "en geniş hürriyeti ve Milli hakimiyeti" gerçekleştirecek, can, mal ve namus emniyetini ve tam anlamıyla, din ve düşünce hürriyetini kuracak ve koruyacak olan yegane Hak din ve hayat disiplini İSLAM'dır.

Biz, Adil Düzen'in siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlaki kurum ve kurallarını diğer bütün sistemlerle mukayeseli olarak tartışmaya hazırız. Geliniz gerçeği ve mutluluğu arayan medeni insanlar olarak, ön yargılardan ve şartlanmışlıklardan uzak, aklın ve ilmin ışığında bir karar verelim.

İnsanlık olarak aradığımız ve acilen muhtaç olduğumuz "adil ve kamil" bir düzene, sırf "dini ve ahlaki değerlerden" den de yararlanıyor diye karşı çıkacağımıza, bize böylesine gerçek bir saadet ve adalet kurallarını sunan İslâm'a saygı duymamız gerekmez mi?

Bütün bu gerçekleri anladıktan sonra, İslâm'ın asla bir teokratik düzen olmadığını, aksine "demokrasinin özü sayılan serbest seçimlere dayalı milli hâkimiyeti esas alan tam bir hukuk ve hürriyet ortamı hazırladığını" rahatlıkla ve inanarak söylüyoruz.

Çünkü İslâm'da, Hıristiyanlıktakine benzer, Allah'la kul arasına giren, insanları af veya afaroz edebilen, hiçbir makama karşı hesap vermeyen ve dokunulmazlığı olan bir "din adamı" sınıfı bulunmamaktadır. Ayrıca İslâm düşüncesinde "devleti din adamları yönetecektir" diye bir kural da yoktur.

Hem İslâm düşüncesi dengeli, uyumlu ve irtibatlı bir "kuvvetler ayrılığı"nı kabul eder, Adalet düzenindeki;

1 - İnsanlardaki fikir ve düşünce melekesinin dil vasıtasıyla doğurduğu İLİM kurumlarının;

2 - İnsanlardaki inanç ve ibadet gibi hissi ve fıtri duyguları doyuran ve düzenleyen DİN ve DİYANET kurumlarının,

3 - İnsanlardaki irade, ihtiyar ve menfaat gibi yetenek ve isteklerin, hakkaniyet ölçülerine göre oluşturduğu EKONOMİ kurumlarının,

4 - Ve yine insanlardaki ünsiyet ve ülfet gibi duyguların zorunlu olarak ortaya koyduğu ve hem cinsleriyle olan münasebetlerini adalet ölçüleriyle ayarlayan SİYASET ve YÖNETİM kurumlarının hiçbiri diğerine hakim veya mahkum kılınmamıştır.

Bu temel kurumlardan her birisi "barış düzeni ve devlet disiplini" içersinde bir nevi özerk olarak, kendi hizmet ve faaliyetlerini yürütecek, biri diğerine müdahale etmeyecek, devlet ise bunlar arasındaki organizeyi sağlayacak, bunların yetki ve sorumluluk sınırlarını belirleyecek ve hepsi birden toplumun ve insanlığın maddi ve manevi saadet ve selametini gerçekleştirmek için çalışacaklardır.

Bu "adil denge düzeninde" halkın ya bizzat veya milletvekilleri eliyle seçtiği "devlet başkanına" kuvvetler arasındaki bu dengeyi kurmak ve korumak için önemli yetkiler verilmiştir.

Bütün bu gerçekler ortada iken, hala İslâm'la teokrasi'yi aynı görenler: 

1 - Ya İslâm'ı bilmiyorlar, onu Hıristiyanlık gibi bir din zannediyorlar.

2 - Veya bilerek ve maksatlı olarak insanları korkutmak ve kaçırmak için İslâm'a "teokrasi" diyerek iftira ediyorlar.

3 - Ya da açıkça İslâm düşmanlığı yapamayan münafıklar "bazı çevrelere hoş görünmek, halkı da ürkütmemek için "teokrasi" gibi bulanık kavramların arkasına sığınıyorlar.

Adil düzende bu dört temel müessese (ilim, idare, iktisat ve diyanet) bir vücutta ahenk içinde çalışan değişik organlar gibidir.

Nasıl bir vücuttaki sindirim, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri, duyu ve hareket organlarından her biri, kendi hizmet ve faaliyetlerini yürütüyor, asla biri birine mani olmuyor, ortak bir beyin ve sinir sisteminin kontrol ve komutasında o vücudun hayat ve huzuruna hizmet ediyorlar. Bunun gibi, adil bir devlet düzenindeki müesseseler de böyle bir irtibat ve intizam içinde hareket ve hizmete mecburdurlar.

Hz. Peygamberin (S.A.V.):

"Müslümanların (toplum düzeni) tek bir vücut gibidir. Bu vücudun azalarından birisinin rahatsızlığı, diğerlerini de rahatsız eder." Mealindeki hadisi bu gerçeği ifade içindir.

İslâm; dini kurumların (diyanet teşkilatlarının) ilim, iktisat ve idare gibi diğer kurumlara hakimiyeti esasına dayanan teokrasiyi kabul etmediği gibi, dinin, devlet düzeninin ve hayat sisteminin tamamen dışında tutulması, sadece vicdanlara kapatılması şeklindeki bir "laiklik" anlayışını da kabul edemez. Laiklik, dini kurum ve kişilerin devlet işlerine, devletin ise din işlerine karışmadığı, her din mensubuna hürriyet ve hoşgörü imkânının hazırlandığı bir sistem olmalıdır.

Çünkü diyanet, siyaset, iktisat ve ilim müesseselerinin, adil bir devlet düzeninde kendi sahalarında özerk, birbirleri arasında ise,  irtibat, intizam, ittifak ve işbirliği içinde çalışmaları ve yardımlaşmaları esasına dayanan, herkese tam anlamıyla din ve düşünce özgürlüğü sağlayan bir anlayış,  zaten bizim samimi inancımız ve arzumuzdur.

Çünkü İslâm; sadece inanç, ahlak ve ibadetlerle ilgili prensipler koyan bir din değil, aynı zamanda fert, aile ve toplum hayatını ilgilendiren her konuda sağlam kurallar getiren bir hayat disiplinidir. İslâmiyetin, bilhassa bu özelliği asla unutulmamalıdır. İslâm'ı Hıristiyanlık gibi sadece "ibadet ve ahlak" dini olarak görmek veya böyle göstermek, hem İslâm'a hem de insanlığa yapılacak en büyük kötülüktür.

Şurası da kesinlikle bilinmelidir ki, her din ancak kendisine uygun bir "düzen" içinde yararlı olabilir. Mesela, kapitalizme ve liberalizme, Hıristiyanlık dini münasiptir. Komünizme ise "dinsizlik" dini daha uygun düşer. Halbuki ne kapitalist ne de Komünist veya sosyalist düzen içerisinde, İslâm dini asla faydalı olamaz ve olamamıştır. İslâm dini, ancak "adil barış düzeninde ve gerçek bir demokratik sistem de" yararlı olabilir. İster istemez şu iki şıktan birine karar vermek durumundayız: YA İSLÂM'IN HAYAT DİSİPLİNİNİ DE KABUL EDECEĞİZ, VEYA İSLÂM'LA RESMEN ALAKAMIZI KESECEĞİZ!... Kendimizi daha fazla aldatmayalım. Bağnaz ve barbar bir düzen içinde İslâm'ca yaşamak ve dinimizin kurallarına uymak mümkün değildir.

Çünkü her günahı mübah gören Kapitalist bir sistem içinde, sömürü ve zorbalığı benimseyerek yaşayan müslümanların, ismen ve resmen olmasa da, düşünce ve davranış tarzı olarak zamanla fiilen Hıristiyanlaştıkları, Komünizmi seven ve savunan insanların da giderek dini ve insani değerlerden uzaklaştıkları inkar edilemez bir gerçek olarak karşımızdadır.

Evet, gerçek ve gerekli bir din ve düşünce özgürlüğünü sağlayan ve bu manadaki laikliği savunan tek din ve disiplin İslâm'dır.

Kur'an "Dinde zorlama yoktur. (çünkü) kötülük iyilikten ayrılmış, gerçek ortaya çıkmıştır. (Artık) kim tagutu (zalim düşünce ve düzenleri) bırakır da Allah'ın dinine ve adalet düzenine) inanırsa O, sağlam bir kulpa tutunmuş olur."[14] Buyurmakla, İslâm'daki laiklik anlayışının temel ilkelerini ortaya koymuştur.

"Dinde zorlama yoktur." hükmüne göre:

a - Başka dine mensup bulunan veya dinsiz olan kimseleri ölüm, hapis, işkence, açlık, işten atma, sürgün etme, en tabii insan haklarından mahrum bırakılma gibi tehditler ve korkutmalarla onları zorla din değiştirmeye veya İslâmlaştırmaya hakkımız olmadığı gibi,

b - Adil barış düzeni içinde, İslâm dinine mensup müslümanların herhangi bir mezhep, meşrep ve tarikata girmeleri veya çıkmaları hususunda da zorlama ve baskı yapma hakkımız yoktur.

Çünkü insanlar anlayarak, inanarak benimseyerek ve isteyerek bir dine veya mezhebe girerlerse bu hem kendileri hem de çevreleri için yararlı ve verimli olur. Fakat dış baskılar ve korkularla müslüman görünenler ise, gerçekte münafık olur ki, bu tipler toplum için baş belasıdır.

Karşılıklı hak ve hürriyetleri belirleyen ve her din ve düşünceden insanların birlikte yaşama düzeni ve dengesini oluşturan "barış ve adalet devletinin" kanun ve kurallarına uymak, fitne ve anarşi çıkarmamak ise, zaten herkesin bilmesi gereken bir husustur.

İslâm'i hayat sürecinde;

1 - DİNİ VE AHLAKİ yönden; herkes mürşidini ve mürebbisini kendisi tayin ve takdir edip ona bağlanır. Bundan tarikatlar ve meşrepler doğmuş ve bunlar tekkeler, kurslar ve dershaneler şeklinde teşkilatlanmıştır.

2 - İLMİ yönden; her fert örnek ve rehber alimini ve müçtehidini kendisi seçer. Böyle mezhepler doğmuştur ve bunlar medreseler ve mektepler şeklinde teşkilatlanmıştır.

3- İKTİSADİ yönden; herkes ustasını, locasını yine kendisi seçer ve bunlar günümüzde odalar, dernekler ve sendikalar şeklinde teşkilatlanmıştır. Kişiler ekonomik ve ticari haklarını bu kuruluşlar eliyle korur ve savunur.

4 - SİYASİ VE İDARİ yönden; ise herkes liderini seçmek hakkına sahiptir. İslâm'da fertler devlet başkanı seçme hakkını ya genel halk oylaması şeklinde bizzat kendisi kullanır ve yahut vekalet verdiği millet vekilleri (ehlül hal vel akt) eliyle kullanılabilir. Günümüzde idareye talip değişik görüşler, partiler şeklinde teşkilatlanmıştır.

Dinin de, aklın da, ilmin de kabul ettiği bir gerçek vardır. O da adil bir devlet düzeninde dinler, kökenler, kültürler, mezhepler, meslek ve dernekler ve partiler birden fazla olabilir ve haliyle olacaktır. Ancak, devletin ve milletin birliğini ve dirliğini temin ve temsil eden "Devlet başkanlığı" makamı bir tanedir.

Adil düzende partiler, Milli menfaatleri ve insani değerleri koruyan ve kollayan, hayır ve hizmet yarışı yapan makul ve makbul proje ve teklifler üreten, iktidardaki siyasi kadroyu millet adına murakâbe ve muhasebe eden siyasi kuruluşlardır. Ancak bunlar sadece belirli bir ırkın, mezhebin tarikatın sendikanın veya derneğin temsilcileri olarak kurulamazlar.

İnsanca ve İslâm'ca yaşama haklarını kısıtlayan batıl ve zalim yönetimlerde ise, müslümanların kendi haklarını ve çıkarlarını korumak için, siyasi parti perdesi altında toplanmaları ise ayrı ve yararlı bir olaydır.

Adil barış düzeninde farklı partilerin bulunması, hem mevcut hükümetin daha dikkatli ve gayretli çalışmasını sağlamak açısından, hem de devlet ve millet aleyhine olacak ve anarşiye dönüşecek bozuk fikir ve faaliyetlerin gizli teşkilatlanmasını önlemek bakımından, hem de yeni ve yararlı teklif ve teorilerin üretilmesi bakımından gerekli ve yararlıdır.

İşte "laiklik" ten maksat, a-Hiçbir kimseyi bağlı bulunduğu din, mezhep, tarikat dernek veya partisinden dolayı kınamamak, b-Bunları değiştirmeye zorlamamak, c-Bunlardan birine mensup olmayı temel hak ve hürriyetler bakımından özel bir imtiyaz veya mahrumiyet sebebi saymamak, d-Gerçek ve adil bir barış düzeninde birlikte yaşama disiplinini oluşturmak ve e-Tam anlamıyla din ve düşünce özgürlüğünü sağlamak ise, bunları en güzel şekilde İslâm getirmiş ve sistemleştirmiştir. Bunun için diyoruz ki: "İslâm'dan kaçan insanlar, doktordan kaçan hastalardan farksızdır."

Velhasıl, Demokrasi ve Laiklik, İslâm'ın ruhuna uygun bulunmaktadır.



[1] Star / 26.12.2001

[2] Tozlu, Osmanlı Toprağında Misyoner Okullar, s.332

[3] Bkz. Ayten Sezer, Atatürk Döneminde Yabancı Okullar, s.50-53

[4] Mehmet Can, Ortadoğu'da Amerikan Politikası, İst-1993, s.161

[5] Samih T. Ünsal, A.Akdamar, Türkiye'de Laiklik İlkesi ve Yehova Şahitleri, ist.-1993

[6] Ahmet Uçar, "Kazım Karabekir ve Hrıstiyanlaştırılan Türk Çocukları" Haziran 1997 tarihli Tarih ve Düşünce Dergisi, sayı: 39, s.29)

[7] Fuller, Lesser, Kuşatılanlar İslam ve Batı'nın Jeopolitiği, s.20

[8] Milli Gazete/ M.Şevket Eygi / 10 12 2004

[9] Milli Gazete / G. Pınarbaşı / 19 12 2004

[10] Enbiya Suresi, 18

[11] Bakara. 278

[12] Bakara: 134

[13] Er Rad: 7

[14] Bakara: 256


Bu yazarin diger makaleleri

İÇİMİZDEKİ DIŞ GÜÇLER VEYA DIŞ İŞLERİNDEKİ İŞBİRLİKÇİLER
  AKP'liler İsrail'e selam gönderiyor: Beni İsrail-İsrailoğulları diye bir kavim...
Devami
PALAVRA POLİTİKALARININ PATİNAJA BAŞLAMASI
  PALAVRA POLİTİKALARININ PATİNAJA BAŞLAMASI          Doğu Akdeniz’de sismik araştırmalar yapan Oruç...
Devami
“MİLLİ GÜÇ”LERİN, KİRLİ ŞEBEKELERİ VURUŞTURMASI
Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında...
Devami
Filistin’e “Gözlemci Devlet” Payesi mi İSRAİL İŞGALİNİN RESMİLEŞTİRİLMESİ Mİ?
Sn. Recep T. Erdoğan’ı Erbakan’dan koparıp boynuna cesaret madalyası takan...
Devami
NEVROZ MU, BALYOZ MU? AKP Terörü Komşu Ülkelere mi İhraç Ediyordu?
Kasıtlı ve küstah anlamlı bir mesaj olarak bir tek olsun...
Devami
TÜRKİYE, SURİYE VE İRAN'I SATTI MI? AKP, ABDnin Truva Atı mı?
  Suriye'de "Rejim Değişimi" Senaryoları! ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Steve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6248

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR