ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün376
mod_vvisit_counterDün5416
mod_vvisit_counterBu Hafta5792
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay62346
mod_vvisit_counterGeçen Ay57114
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19003083

IP'niz: 18.232.59.38
Bugün: 28 Haz 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13036519

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

MUTLAK VARLIK, GÖLGE VARLIK ve YOKLUK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

 

---"O'na benzeyen (hiç) bir şey yoktur." (Şura:11)

 

Bu makalede, İslam tasavvufundaki "Varlığın Birliği- Vahdet-i Vucud" "Varlığa Şahitlik-Vahdet-i Şuhud" konuları ve bazı velilerin "Enel Hakk-Hakk benim!" sözleri gibi incelikler ele alınmaya ve değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu konular, Batı'da ve bizde çok değişik inanç ve görüş sahibi yazarlar tarafından işlenmesine rağmen, kanaatimizce, yaygın popüler görüşler doğru değildir ve bu konuların inceliklerini yansıtmaktan uzaktır ve yanlış anlaşılmalara sebep olmaktadır. Amacımız, bu hususlardaki temel bilgileri aktarmak, doğru bakış açısını ortaya koymak ve böylece, gerçeğe ulaşmak isteyenlere, yardımcı olmaktır. Konunun özü ve incelikleri, İslam kaynaklarından günümüz diliyle verilmeye çalışılmıştır... Sözkonusu hususların çevresinde yapılan yanlış değerlendirmelerin ve ortaya koyulan eserlerin incelemesini ve eleştirisini yapmaktan ziyade; bu hususlardaki "doğru yaklaşımı" verebilmek hedeflenmiştir. Faydalanılan kaynaklar makale sonunda bulunabilir.

 

Tasavvuf'i incelikleri ve İslami hikmetleri bilmeden "Varlığın Birliği", "Varlığa Şahitlik" gibi konuları ve bunları açıklayan kitapları tamamen anlamak imkansızdır çok uzağız. Onun için, beyin kapasitesini aşan böyle hususlarda "kuru akıl"la değerlendirme yapma yanlışlığına düşmemek lazımdır. Söz (kaal) değil, "hal"den bahsedildiği için, bu tecrübeleri dile-söze dökmek kolay olmamaktadır. Tasavvuf büyüklerinin müthiş "halleri"ne nazaran çok basit kalan bazı "hallerimiz"i bile ifade edemediğimiz, dile dökemediğimiz göz önüne alındığında, bu "akıl ötesi" tecrübelerin "sır"rına biraz olsun yaklaşılabilir... Hatta, dilimizdeki güzel tamlamalardan biri de "halden anlayan"dır. Ümit edilir ki, okuyucular da bu makalede bahsedilenleri "hal" olarak yaşamanın farkını takdir ederler ve halden anlarlar.

Tasavvuf büyüklerinden birkaçının sözlerinden, bütün varlığın bir olduğu anlaşılabilmekte ise de bu haller birçoklarına cezbe ve sekr (manevi sarhoşluk) halinde, kendilerini yok bildikten sonra hasıl olmaktadır. Kendilerini böyle yok bilmeleri, Allah'tan başka her şeyi unuttukları içindir.

Bilgiler anlatılmak için harfler, sesler, semboller kullanılır. Bu harflerin, seslerin ve sembollerin anlatılan bilgi ve manalarla hiçbir benzerliği ve beraberliği yoktur. Şu var ki, onların aynası gibidirler. Bilgiler bunlarla meydana çıkar... "Bu harfler, sesler ve semboller bilgilerin kendileridir." denilemez. Burada kapsama veya beraberlik yoktur. Fakat anlamlar ile harfler, sesler ve semboller arasında; göstermek ve gösterilmek, anlatmak ve anlatılmak bakımından bir "bağlılık" vardır. Bu noktanın yazı boyunca gözden çıkarılmaması, okuyucuya çok yardımcı olacaktır.

 "VARLIK" KAVRAMI

"Varlık" son derece kapsamlı bir kavramdır; "hayat" kavramı gibi geniş anlamlıdır. Bu yüzden nerede ve ne mana verildiği ve anlaşılmalı ve ona göre yorumlanmalıdır.

Varlık kavramını, zaman ve zaman muhtevası içinde imkan ve ihtimallere açılan -mümkün ve geçici olan- ve gerçekleşmelerle ortaya çıkan bütün "varlıklar" için veya kuşatıcı anlamda "varlık bütünü" kasdıyla kullandığımız gibi, öncesi ve sonrası olmayan, zamanın ve varlığın kendisiyle var olduğu "Mutlak Varlık-Allah" kasdıyla da kullanıyoruz. Bir de, zaman ve mekana nispetle keyfiyetten uzak ve "Mutlak Varlık"a nispetle keyfiyet dairesine giren, "maddeyi aşan, maddeyi fıkırdatan ve en büyük özelliği, görülmez ve görünmez, bilinmez ve kavranmaz olan" ruh için... En genel haliyle "varlık" ikidir: Birisi, hakikatte var olan Mutlak Varlık-Allah'dır, ikincisi, gölge(zil) gibi olan yaratılmışlardır. Yaratılmışlar da iki sınıfdır: 1- Ölçülüp biçilebilir olanlar 2- Ölçülüp biçilebilir olmayanlar. Buna göre varlık üçe ayrılır: "Halk Alemi... Emr Alemi... Zat Alemi..."

Halk Alemi: Ölçülüp biçilebilir varlıklardır...

Emr Alemi: Halk alemine nispetle her türlü keyfiyetten uzak Ama Zat Alemi'ne nispetle keyfiyet dairesine giren, bölünme ve birleşme kabul etmez keyfiyet halindeki tecellilerdir. Örneğin: Ruh Emr Alemi'ndendir. Mukaddes ölçü meali : "De ki, ruh Rabbimin emrindendir."

Zat Alemi: Görünür ve görünmez her türlü keyfiyetten uzaktır, ne O sanılan herşey, sadece O'na perde olup bir tecelli ve tezahür makamındadır. O ötenin de ötesinde, sonsuz kere ötenin ötesinde, olandır. Bütün varlıkların yaratıcısı "Mutlak Varlık"ın zat ve sıfatlarını ifade eden Zat Alemi... Mukaddes ölçü meali: "Biliniz ki, halk ve emr O'nundur." Ayetiyle açıklanmaktadır.

Varlığın tükendiği bir sınır iddia etmek, varlığı yoklukla sınırlamak demektir... Bu, "yokluk varlığı kapsar" gibi çelişik bir hüküm değil midir?.. Bu hüküm, yokluğu üç boyutlu bir değer haline getirmez mi?.. Yok'un da bir var olduğunu bildikten sonra, varlık ve yokluk kavramlarının kullanıldığı yere göre manalandığını anlamak gerekir.

 MUTLAK VARLIK-GÖLGE VARLIK-İNSAN-ALEM

Her şeyden, her kayıttan ve kalıptan uzak ve görünürlerin görünmezlerin ötesinde bulunan, ötelerin de ötesinde ve olan Allah, zatı itibariyle her türlü idrakten münezzeh ve müberradır.

İlk beliriş (tecellisi) mertebesi; vucudi beliriştir. Bu vücut; ilk tecelliye gölge olma suretiyle Zat-Allah'a ve sıfatlara ait bütün kemalleri kendinde toplamıştır.

İkinci beliriş, ilk toplu mertebenin açılmasıdır ve bu mertebede sabit olan, "hayat" sıfatıdır. Hayat sıfatı, bütün sıfatların anasıdır ve -sanki- Zat mertebesinde sabit olan, hayat sıfatının gölgesidir ki, onun hakkında "ne Odur, ne O'ndan başkadır" denmiştir. Bu gölge, Zat mertebesinin gerisinde meydana geldiğinden, "O'ndan başka(gayr) değildir." sözü onun hakkında sabit olmaz. Bu sebeple O, "başkalık-gayriyyet" ile adlandırılmıştır.

"İlim" sıfatı ki, hayat sıfatının gölgesidir. Bu sıfat, diğer bütün sıfatları içine alır. Kudret, irade ve diğer sıfatlar bağımsız oldukları halde - sanki- onun parçalarıdır. Zira bu sıfatın Allah ile bir çeşit birleşmesi vardır ki, O'nun gayrı değildir. Çünkü, "huzuri ilim suretinde, bilginin, bilenin ve bilinenin birleşmeleri" vardır. Lakin ilim sıfatının adeta parçaları olan kudret, kudret sahibi ve kudretlenmiş şey arasında birleşme olmadığı gibi, iradede de bu birleşme yoktur.

İlim sıfatından sonra sırasıyla kudret, irade, duyma, görme, konuşma ve yaratma sıfatları gelir. Yaratma sıfatı alemin yaratılışının sebebidir. Alem, onun gölgesi, yani eseridir, fakat tecellisi değildir. Yaratma sıfatı, kudret sıfatının gerisindedir. Çünkü, "fiil"in ve "terkin" gerçekliği vardır ve yaratmada fiil tarafı belirmiştir. "Kudret", iradeden önce; "yaratma", iradeden sonradır.

Hakikat şudur ki, alem her an yeni bir tecelli (İlahi kudretin görülmesi) ile var olmaktadır. Eğer tecelli bir an kesilse, varlığından eser kalmaz. Tecellide ise tekrarlanma yoktur. Her tecelli eski varlığı giderir ve yeni bir varlık meydana getirir. Tecellinin her varlığı gidermesi, onun gidişi anında varlığın yok olması, yeni bir varlığın yaratılması da başka bir tecellinin onu meydana getirmesidir ve eşyanın yok olması anı, onun var olması anının aynıdır.

Allah, alemi yaratmayı dilediğinde önce Zat'ında varlık(vucut) sıfatını, ondan sonra da bu vucut sıfatının suretleri olan diğer sıfatları yaratmıştır. Allah vucud'u yarattıktan sonra: bu sabit vücut'tan o varlık (vücut)'ın karşılığı olan yokluk içerisine bir gölge düşürmüş ve orada "mümkün ve geçici olan varlık" varlık(vücut) bulmuştur. Yine aynı şekilde, hayattan, bu hayatın karşılığı olan yokluk içerisine bir gölge düşürmüş ve orada "geçici hayat" meydana gelmiştir. Diğerlerini de aynı şekilde meydana getirmiş ve bu suretle geçici varlık ve onun hayat, ilim, kudret ve diğer sıfatları, "varlık" ve "yokluk" neticesi olmuştur. Varlık ve yokluktan ibaret olan mümkünün (yaratılan herşeyin) mahiyeti ise tabiatiyle yokluktur. (Eksiksizin karşısındaki eksik ve kopuklunun mahiyeti tabii olarak yokluktur.) Çünkü gölge "şey"in aynı değildir, onun ancak benzeri, örneğidir; "misal alemi"... Birisi diğerine bağlanamaz. "Gölge", yani mümkünün hakikati, isim ve sıfatların yokluğa düşen akislerinden bir akis ve "yokluklardan bir yokluk"tur. Böyle olunca, "mümkün", "zorunlu (vacip)"nun aynı olamaz. Bu yüzden, "her şey O'dur" dememeli, "her şey O'ndandır." demelidir.

"Mümkün"ün mahiyeti yokluk olunca, o, bütün noksanlıkların ve kötülüklerin yuvasıdır. Onlarda varlık (vücut) olsun veya varlığa dair olsun, kemallerden görünen şeyler, sırf Allah'ın lütfudur. Çünkü Allah, yerlerin ve göklerin nurudur ve O'nun dışında ne varsa gölgedir. Yokluk ise, bütün gölgelerin üstü...

Varlığı zaruri-zorunlu-vacip olanın hakikati "sırf varlık"tır ve bütün hayır ve kemallerin aynıdır. Bu varlığın karşılığı da "sabit yokluk"tur. Sırf yokluk o yokluktur ki, her türlü nisbet ve izafetlerden uzaktır ve bütün kötülüklerin ve noksanların aynıdır. Fakat herhangi bir şeyin tam olarak meydana çıkması için, o şeyin hakikatinin karşılığında suret hasıl edip eşyada zıtlarla görünmesi gerektiğinden, kötülüklerin kökü de olsa, bu yokluk zorunludur ve "sırf varlık" da ancak "sırf yokluk" aynasında tam bir şekilde meydana çıkabilir.

Yokluğun dışta varlığı yoktur; ancak, ilimde bir farklılaşma kazanmış ve hatta ilmi "varlık"da da hasıl olmuştur. Hakikat yolunun sonunda olanlar, yokluk mertebesinde noksanlıktan ve kötülükten her ne sabit olursa, onun zıttı olan varlık(vucut)tan çaresiz olarak meydana geleceği ve "yokluk" mertebesinde çıkan her bir kemalin "varlık-vucut"a ispat edilmiş bulunacağı cihetle, yokluğun bu "zihni olan varlığı"nı, varlığın aynası saymışlardır. Bu takdirde "yokluk", varlığa ait kemallerin meydana çıkması için zorunlu olur ve ayna sayılmasının sebebi de ancak budur.

"Sırf yokluk" gölgelerden etkilenmemiş ve onlardan renk almamıştır. Çünkü bu yokluk, gölgelerin karşılığı değil, ancak "sırf varlık(vucut)"ın karşılığıdır. Soru:

- "Sırf yokluğa, zıttı olan "sırf varlık"ın rengiyle hükmetmek, iki zıttı birleştirmek olmaz mı?"

Cevap:

- "Yokluk kavramı ikinci dereceden kavrayışlardandır ve dış varlığı yoktur. Fakat yokluğun birimlerinden birisi, varlık ile sıfatlanabilir. Yine alimler, "gölge varlık, zorunlu olan varlığın aynı değildir." demişlerdir. Zira gölge varlık da -mahiyeti "yokluk" olduğu için- , ikinci dereceden kavrayışlardandır ve dış varlığı yoktur. Halbuki zorunlu varlık-Allah dışta mevcuttur ve bu takdirde aynı değillerdir."

Topluca ve kısaca söylemek gerekirse, "sınırlı ve geçici varlık", sırf yokluktan meydana gelerek "aktüel varlık" kazanmış ve bu suretle bütün yaratılmışlar(alem), çeşitli sıfatlarını ve onun objelerini elde etmiştir. Gerçi alem bir görünüşten ibarettir ama, bu görünüş bizim hayal kuvvetimize bağlı değildir. Alem bizden ayrı olarak mevcuttur. Fakat "hakikatte varlık sahibi olan hakiki varlık" ancak Allah olduğundan, alemin varlığı Allah'ın bir lütfundan başka bir şey değildir. Allah, gördüklerimizin, düşündüklerimizin, kısaca, her şeyin ötesinde ve üstündedir.

Allah, mutlak ve zorunlu, alem ise mümkün ve geçicidir. Çünkü alem, zaman ve mekandadır.

İnsanın cevheri olan ruh da bir yaratıktır. Fakat ruh, "halk alemi"nden olmayıp "emir alemi"nden olması dolayısıyla, onun kendine has eğilimi iyiliklere yönelmektir. Lakin, halk aleminde bedene girince, yani nefsle karışınca, onun mahiyeti dolayısıyla zorunlu olarak kötülüklere yönelmiş ve onda kötü istekler doğmuştur.

Yaratılış daha başlangıçtan itibaren bir "varlık- yokluk" ilişkisidir; bu sebeple de mümkün, yani alem, "varlık-yokluk" ilişkisinin bir sonucudur ve mahiyeti yokluktur.

Allah'ın isim ve sıfatları topluluktan dağılış ve yayılışa geçince, ilim mertebesinde de birbirlerinden ayrılmışlar ve "aks" etmişlerdir. Bu birbirinden ayrılmış olan her bir isim ve sıfatın ise, yokluk mertebesinde bir karşılığı ve zıttı vardır. Mesela ilim sıfatının yokluk mertebesinde karşılığı ve zıttı, ilmin yokluğu olur ki, "bilgisizlik(cehil)"tir. Kudret sıfatının karşılığı ve zıttı da, "kudretsizlik(acz)"tir. İşte bu kıyas üzere, o karşılıklı yokluklar da Allah'ın vacib ilminde birbirinden ayrılmışlar ve kendi karşılıklı isim ve sıfatlarının akislerinin meydana çıkıp görünüşüne ayna olmuşlardır. Böylece "mümkünlerin hakikatleri", yokluğa akseden şekillerdir. Yokluklar, mahiyetlerin prensipleri ve maddeleri gibidir. Eşyanın hakikatleri, İlahi isimler ve sıfatların zıtları olan yokluklardır.

"İlim" mertebesinde, isimler ve sıfatların "ilmi suretleri" yokluk aynalarında aksetmişler ve onlarla karışmışlardır. "İlim suretleri" mertebesi, isim ve sıfatların aynı değil, ancak onların misalleri ve gölgeleridir. Eşya alemi de, yaratılıştan önceki şekil suretleri, yani "ayan-ı sabite" gölgesi olup, "ayan-ı sabite"nin aynı değildir.

"Yokluk", varlığın karşılığı ve zıttıdır. Bu sebeple de bütün noksanlıkların ve kötülüklerin yuvasıdır. "Varlık" ise, "topluluk" mertebesinde hayır ve kemalin aynıdır ve asılların aslı olan makamda Zat üzerine "kök-istikak" yoluyla atfedilemediği gibi, yokluk da yokluk mahiyeti üzerine kök yoluyla atfedilmiş olmayan varlığın karşılığıdır. O mertebede o mahiyet yok denemez; belki o mahiyet, yokluğun da olmadığı yokluk, yani "sırf yokluk"tur. Fakat ilmi açıklamada o mahiyete yokluk ilişince, o mahiyetin parçaları yoklukla sıfatlanmış olur; dolayısıyla da "kök-istikak" atfı onlar için doğru olur. Yokluğa mahsus topluluğa ait mahiyetten alınmış olan "yokluk kavramı", gölge gibidir; ve o mahiyet onun bütün ayrılmış olan birimlerine kök yolu ile atf olunur. Onun "yokluk"u, topluluk mertebesinde bütün kötülüklerin ve noksanlıkların aynı olduğundan, Allah'ın ilminde her bir şey diğerinden ayrılarak meydana çıkmış ve her bir kötülük diğerinden farklılaşmıştır. "Varlık-Vucut" tarafında da iş aynı şekildedir. Varlık, topluluk mertebesinde her kemalin aynı idi; fakat ilimde meydan gelen ayrılık mertebesinde, her bir kemal diğerinden ayrılarak farklılaştı ve her bir hayır diğer hayırdan ayrıldı. Şu halde, bu varlık kemallerinden her bir kemal, onun karşılığı olan yokluğa ait noksanlıklardan her birinde "ilim mertebesinde" aksetmiş ve her birinin ilim suretleri birbirine karışmıştır. Kötülüklerden ve noksanlıklardan ibaret olan yokluklar, ilim mertebesinde, ilme ait farklılaşma gösteren ve akseden kemallerle birlikte eşyanın mahiyetleridir. Yokluklar, o mahiyetlerin asılları ve maddeleri, kemaller de onlara sokulan suretler gibidir.

 TASAVVUF YOLCULUĞU

"Can-ı gönülden gerektir Halik'i zikreylemek, Yoksa Allah demeklik kağez(sakız) olur her dile."

"Kendini yok bil, kemal ancak budur, O'nda yok ol, kavuşmak işte budur!.."

Tasavvufunun en üstün derecesinin, Allah'ı tanımak olduğunu, tasavvuf büyükleri bildirmişlerdir. Allah'ı tanımak da Allah'da yok olmak, yani yalnız O'nun "mutlak var" olduğunu, O'ndan başka her şeyin "mutlak yok" olduğunu anlamak demektir... Tasavvuf, bu marifete, bu anlayışa kavuşturan yoldur.

Bu kendi varlığından geçip Allah'da yok olmaya "fena" denir. İki türlü fena vardır: Biri 'fena-i kalb' olup, kalbin Allah'tan başka her şeyi unutmasıdır. Ne kadar uğraşsa, O'ndan başka hiçbir şeyi hatırlayamaz. Kalb, Allah'tan başka hiçbir şeyi bilmez ve sevmez. İkincisi, 'fena-i nefs'dir. Nefsin fenası, onun yok olmasıdır. İnsan, kendisine "ben" diyemez olur; kendisi ve eseri kalmaz. Allah'tan başka hiçbir şeyi bilmez ve sevmez. Kendine ve başkalarına bir bağlılığı kalmaz.

Tasavvuf yolunda ilerlemek, kendini yok bilmek, Allah'a "tam kul" olmak içindir. Allah'tan başka her şeyi unutmak ve yalnız Allah'ı var bilmek makamı(abdiyyet makamı)na. kavuşan kimseye "arif" denir.

Tasavvuf yolculuğu, dünyada İslamiyeti tam yaşamak içindir. İslamiyet -çok kaba bir tarifle- üç şeyden meydana gelmiştir. Bunlar, ilim, amel ve ihlastır. Tasavvuf, her şeyde ihlası elde etmek içindir.

---"Kişi, sevdiğiyle beraberdir."

Hadis'i şerifince Allah'ı seven Allah ile olur ve görünüşte insanlar ile birlikte ise de insanlardan ayrıdır.

Keşf yolu ile edinilen bilgilerin doğru olması, İslamiyete uygun olmaları ile ölçülür. En ufak bir ayrılık manevi sarhoşluk (sekr)den ileri gelir. Din bilgilerinin doğrusu: Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat alimlerinin anladıkları, bildirdikleri bilgilerdir. Bunlara uymamak doğru yoldan çıkmaktır, yahut sekr halinde söylenmiştir. Sekr'den tam kurtulmak, tasavvufun son makamı(abdiyyet makamı)nda olur, başka makamlarda az çok sekr bulunur. Veli, böyle hallerinde sabırlı olmalı ve üst makamlara çekildikçe bu hallerin kaybolacağını bilmelidir.

Hace Bahaddin-i Nakşibend Hazretleri'ne "Tasavvuf yolculuğu niçin yapılıyor?" diye sorulduğunda:

---"Kısa, toplu olan bilgilerin genişlemesi, açıklanması ve akıl ile, düşünce ile bulunan bilgilerin, keşf ile, kalp ile anlaşılması için.." diye buyurdu. İslamiyetin bildirdiği bilgilerden başka şeyler öğrenmek için demedi. Tasavvuf yolunda ilerlerken, bazen, garip ve acaib şeylerle karşılaşılmakta ise de, yolun sonuna varınca bu bilgilerin yanlışlığı ortaya çıkar, yalnız İslamiyetin bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir...

Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, ayet ve hadislerden hüküm çıkaran alim (müçtehid) lerin, kuvvet ve kudretlerini tam kullanarak eriştikleri anlayış(içtihad)ta yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, evliyaya dil uzatılmaz. Belki, hata edene de, bir derece sevap verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müçtehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatalı işlerde sevap verilir; evliyanın yanlış keşflerine uyanlara sevap verilmez. Çünkü, ilham ve keşf, ancak sahibini bağlar; başkalarını bağlamaz. Müçtehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için bağlayıcıdır. O halde, veliler(evliya)in yanlış ilhamlarına, keşflerine uymak gerekli ve caiz değildir. Keşf ve ilhamın doğru olup olmadığı, Ehl-i Sünnet alimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa 'yanlış'tır denilir.

Şeriat ile tasavvuf birbirinden ayrı değildir. İslam'a uymayan her şey batıldır; atılması lazımdır. İslam'ın istemediği bir müslümanlık, sapıklıktır. Şeriata yapışarak hakikati aramak, tasavvuftur.

Tasavvuf yolu, yedi basamaktır. Bu basamaklardan ikisi beden ile nefsin yolu olup, Halk Alemi'ndendirler. Beş basamak ise Emr Alemi'ndendir ve "kalb", "ruh", "sır", "hafi" ve "ahfa"nın yoludur. Bu yedi basamaktan her biri geçildikçe, nurdan ve zulmetten onbin perde açılır. Nitekim, "Allah ile kul arasında nurdan ve zulmetten yetmişbin perde vardır." buyurulmuştur.

Emr Alemi'nde olan birinci basamakta Allah'ın "Sıfat-ı Ef'aliyye"si tecelli eder. İkinci basamakta, "Sıfat-ı Hakikiyye"si tecelli eder ve üçüncü basamakta, "Zat-ı İlahi"nin tecellileri başlar. Erbabına saklı olmadığı gibi bu tecelliler artar. Yolcu(salik), her basamakta, kendinden uzaklaşır ve Allah'a yaklaşır. Yedi basamak bitince, yakınlık de tamam olur.

Çekilmek(cezbe) ancak bir üst makama olur. Biranda Daha üst ve kutsi makamlara çekilmez; ve geçilemez.. Görme (şuhud) de böyledir. Bir makam görülebilir. O halde, "kalb makamı"nda bulunup yolculuk yapmadan, cezb edilenler, ancak kalbin üstündeki "ruh makamı"na çekilirler. Başlangıçtan olan cezbede: bir üst makam, yani ruh (insanın kendi ruhu) müşahede edilir. Allah, ruhları, kendi suretinde yarattığı için, ruhu görünce, Allah'ı görmek sanmışlardır. Ruhun, bu madde alemi ile bir ilişkisi, bağlılığı olduğu için, ruhu görünce, yaratılmışlar aynasında, Allah görülüyor zannına kapılmışlardır. İşte, bu yüzden, bazıları -daha üst makamlara çıkamadıkları ve aceleci davrandıkları için- beraberlik vardır, haşa kul ile Allah aynıdır gibi vartaya yuvarlanmışlardır.

 VARLIĞIN BİRLİĞİ-VARLIĞA ŞAHİTLİK

Hz. Mevlana'nın: "Ben Hakkım' sözü Mansur'un ağzında ışık kesildi; 'Ben Hakkım' sözü Firavun'un ağzında yalan oldu-gitti." Sözü ne kadar anlamlıdır.

"Varlığın Birliği" ve "Varlığa Şahitlik" konusunda her şeyden önce bilinmesi gereken şudur ki, birinde "varlığın hakikati" belirtilmiş, diğerinde ise buna musallat ve küfre kadar yol verici sahteleri bu vasıflarıyla dışlayıcı "yaşanan" billurlaştırılmıştır... Bu yüzden, Allah'ta tükenen ve "ben" demenin yerini bulamayan idrakin "Ben Hakkım!" deyişinin, firavun mizacının İlahlık taslayan ve nefs azgınlığını gösteren "Ben Hakkım!" deyişiyle karıştırılmaması lazımdır. Biri eserde derinleşme ve diğeri eser sahibi(müessir)ne yönelme şeklindeki bir mizaç hususiyetinde farklılaşan bu birlik, "varlığa şahitlik-varlığı bilme" yolundan "varlığın birliği"ni anlamak diye alınır ve bilenle bilinen arasındaki ince sırra uygun hareket edilirse, hem topyekun insan ve toplum meselelerini "bütün muvazenelerde tecelli eden bir muvazene" hikmeti içinde ele alınabilici İslam'a muhatap anlayış kavranır... Hem de güya birinden birine bağlılık adına, diğerini inkara yönelme ve böylece bizzat bağlandığı tarafından red edilme durumundan sakınılır. Kendilerinden ilham alacağımız batın kahramanlarına bakış açımız: haddimizi bilmek ve ölçülere uygun davranmaktır.

Kelam, "belirmek-taayyun" manasına gelen bir tabirdir... Taayyun ise, Arapça "ayan olmak-meydana çıkmak" demektir. Ve "Kelam" Allah'ın bir sıfatıdır; yaratılanlarda da yalnız insanın, bir ayrıcalığıdır. Alem, Allah'ın lisanlarından bir lisan; ve varlıkların hepsi, Allah'ın yarattığı mahluk olarak O'nun kelimeleridir... Kelimeler hakikatlerin "ifade" olunduğu aynalar durumundadır ve mana onlardan da soyut(mücerret) bir seviyede kalır.

Dolayısıyla, "HER ŞEY, O DEĞİL, O'NDANDIR; BU YÜZDENDİR Kİ O!.."

Bunun üzerinde duralım: "O değil, O'ndandır"... Burada Allah-Yaratan ile yaratılan arasındaki fark açıkça bellidir ve ölçülere uygunluk, hadlere riayet tamamdır. Ancak bu mana ifade ediliş muradına yöneltilmez ve "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak!" memuriyetinin "zamanüstü" tırmanış gayesine bağlanmazsa, burada ikilik görünür ki, Allah'tan başka İlah olmaması ve Allah'tan başka mevcut bulunmaması inancına aykırıdır. Bu mesele; Şeriatın kabuğunda kalınca, kuru akılla nereye varılacağına da bir örnek sayılır. Küfre kadar yol bulan, ölçülere uygunsuzluk!..

"O'ndandır, bu yüzdendir ki O"... Burada da, Allah ile mahluk arasındaki adeta iktidar sahası ifade eden ikilik kalkmış ve Allah'tan başka mevcut olmaması hakikati belirtilmiştir. Ancak bu ifade de muradına yöneltilmez ve "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak!" memuriyetinin, "zamanüstü" tırmanış gayesinde bir tecelli, Allah'ın muradı kendi muradı olmuş bir "hal" beyanı diye bilinmezse, bu sefer imanın "zevken idrak" manasından mahrum kalır. Bu mesele de, Şeriat'in kabuğunda kalınınca, kuru akılla nereye varılacağına bir örnek... Küfre kadar yol bulan, ölçülere uygunsuzluk!..

Her an tecrit ve tecritte tenzihi koruma şuuruyla dava şu:

---"Allah'ı bilmek; ancak O'nu zıtlar arasında birleştirmekle ve O'nun üzerine yine O'nunla hükmetmekle mümkündür!"

 VARLIĞIN BİRLİĞİ'NE ANAHTAR

---"Dava-i Mansur ederdi her kişi, dar olmasa..." (Ragıp Paşa, 18.yy) Yani idam edilme korkusu olmasaydı, pek çok insan, Hallacı Mansur gibi: "Ben Hakkım" iddiasında bulunurdu.

Varlığın Birliği(Vahdet-i Vucud) davasının bir ucu küfürdür, öbür ucu ise, imanın ta kendisi...

Varlığın Birliği'nin, ilmi ve tarihi bir sınıflandırma halinde üç aşaması vardır. Biri, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ne gelinceye kadar, bütün velilerin hali ve hatta peygamberlerin hali... Fakat burada şuura dökülmemiş hal olarak, zevken idrak olarak bir varlığın birliği vardır. O haktır ve açıktır.

Sonra, Muhyidddin-i Arabi tarafından şuura dökülmüş olarak, şuura dökülecek kadar ileri gidilmiş cesaret olarak, bir "varlığın birliği" vardır. Bir de "ikinci bin"in yenileyicisi, İmam-i Rabbani Hazretleri tarafından yerli yerine oturtulmuş, düzenlenmiş ve her yönüyle izah edilerek kapatılmış bir "varlığın birliği"... Gavsı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani ve Çağımızda Bediüzzaman Said Nursi Hz.'leri bu gerçeği çok özel ve güzel ifadelerle aydınlatmış, Harun Yahya eserleri mükemmel biçimde açıklamıştır.

Birinci aşama bir "zevken idrak" merhalesidir. Zevken idrak... Anlatamadan anlamak, hesaplamadan ve zorlamadan sezip kavramak ve sırlardan koku almak... Bu merhalede Allah'ın lizatihi-bizatihi (Zatı ile zatına-kendisi ile kendisine) tecellisi davası vardır... Kendisi ile kendisine tecelli etmesi... Hemen onun ilerisinde, rabıtalardan, zikirlerden sonra zevken varılan "La mevcude illallah" hakikati... Eşyaya var olma gücünü vermemek... Bu apaçıktır. Kim var olabilir?.. Onun var ettiği ayrı... Varlığın özüne, iç yüzüne kim malik olabilir?.. Eşyanın her zerresinde her noktasında İlahi nakşı görmek... Ve varlığın eşyaya O'ndan geldiğini sezmek... Eşyayı helakte-yok oluşta görmek... Var olanı Allah'ta görmek...

Zaten Allah buyuruyor:

---"Ben bir gizli hazine (kenz-i mahfi) idim. Görünmek için bu alemleri yarattım."

Bu hazla ve zevkle ele geçen "varlığın birliği" idraki: Mutlak Varlık'ı Allah'ta görür; O'nun dışındaki her şeyi ise yok oluşta... Fakat yine her nesneye Allah'ın yarattığı şey diye bakar. Bu şeriattir ve mutlaka bunun böyle olması lazımdır! O şeye, haşa, Allah diye bakmaz!..

Kur'an'da her şeyin Allah'ın veçhinde helak halinde olduğuna dair bir ayet var... İşte hak olan varlığın birliği. Ve görülen de O'nun yarattıkları...

İkinci aşamaya gelince, bir büyük veli olduğu için ona en büyük bir hürmet tavrı içinde ve basite indirerek ifade edelim: Muhyidddin-i Arabi Hazretleri.'nin "varlığın birliği(vahdet-i vucud)" şuura yüklediği yük bakımından altından kalkılır gibi değildir!... Muhyiddin-i Arabi'den biraz daha geriye gittiğimizde, vahdet-i vucudun ilk halini yansıtan Mansur'a varırız. Yazı'nın sonuna doğru Mansur'a değineceğiz.

Tasavvufun ilk devresindeki "varlığın birliği" anlayışı "gölge ve zat"ı karıştırmamak ve "var" olanı Allah görmenin, zevken idrakine varmak" üzerine kuruludur.

Ve Muhyiddin-i Arabi'ye gelince iş, bu büyük veli "eşyanın gölgesi bile yoktur!" der. Yani eşya o kadar yoktur. O halde böyle bir "yok" içinde insanın kendisini bulabilmesi imkanı da yoktur!.. O büyük velinin ince noktası: Eşyanın gölgesi bile yoktur ve o gölgeden bize kalan son mana, son his "Allah"tır. İşte, bu geçitten geçmenin imkanı hemen hemen yok gibidir. Yani eserle müessir(eser sahibi) birleşir gibidir.

Bunun Batı (panteizm)iyle hiçbir alakası yoktur. Batı (panteizm)i -haşa- Allah'ı tabiatta görür... Ve tabiatı putlaştırır sadece... Varlığın Birliği'nde öyle değil; burada tabiat görülmüyor. Bunu tabiata götürmek küfürdür ve Muhyiddin-i Arabi'ye küfür isnadı küfürdür!.. Muhyiddin-i Arabi'yi anlamayanların hepsi maalesef dalalettedir. Muhyiddin-i Arabi'nin eşyayı yok görüşünde, gölgesini bile kabul etmeyişinde, o kabul etmeyişinden sonra kalan bir hisse mevcuttur ki, ona da zat ile mahluk denemez. Çünkü mahluku görmez ve insanda, onlar bir araya gelir vehmi doğar. Bu hiçbir makasın kesemeyeceği bir hadisedir. Bunun dış şuur aynalarına yansımasındaki tehlikeyi, "ikinci bin"in yenileyicisi olan büyük batın kahramanı İmam- ı Rabbani Hazretleri çözecektir.

Muhyiddin-i Arabi'nin şahsı üzerinde biraz duralım. O'na "Hatem-ül Evliya" denir. O gerçekten ilk kısmın "müteahhir-sonradan gelen"idir. O, bir tek lokmayı ondan tesbih sesi duymadan ağzına almazdı. Evet, yediğimiz yiyecekler de Allah'ı zikreder ama onu ancak duyan duyar. Batı, onu defalarla tercüme etmiştir kendi dillerine. Muhyiddin-i Arabi gösterdiği kafa cehdi bakımından dünyaya gelmiş sayılı insanlardan biridir; İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi... Cebir ilminde çok ileri idi ve cebir en büyük değerini onunla kazanmıştır. Bir çok keşfi vardır ve beşyüz ciltten fazla eseri vardır...

"Varlık Birliği"ne inanan Allah ehlinin sözlerinden şu anlaşılıyor: her şey tek bir varlık belirtir; o da Allah'ın varlığı... Allah'ın varlığından başka hiçbir şeyin hakiki varlığı yoktur. Eşyanın çokluğunda görünen her şey, varlığını tek "zat"tan alır. Şüphe yoktur ki, Allah, bu kainatın ne kadar zerresi varsa, hepsine kendi varlığını ve birliğini nakşetti. Onun içindir ki kainatın topyekün zerreleri, o Zat'ın varlık ve birliğine kesin bir delaletle işaret eder. Zannedilmesin ki, kainatın bu zerrelerinden birisi başlıbaşına vardır veyahut hepsi birden hakiki varlık olarak mevcuttur. Bu eşyanın hiçbiri yokken, O, bir olan "Allah" vardı. Var olan, işte o "Allah"tır ve ondan başka mevcut yoktur. Alem denilen mahluklar da o "Allah"a ait birlik ve varlığın işaretleridir.

Eşya ve hadiselerin çokluğunda, bütün kainat, bir anda var görünür; öyle müthiş bir değişme hızı var ki, bu surat, bize her şeyi var gösterir. Aradaki yokluk hissedilemez. Zira her an, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun bir müddet, her şeyde varlığın sürekli olduğu sanılır. Her an ve lahzada, varlık ve yokluktan biri gelip biri gittiği için, ne gelenin geldiği, ne de gidenin gittiği anlaşılır. Var sanılan her şeyin aslı yok olduğundan, İlahi nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; böylece görünürde varlık, bir ışık ve bir sel gibi akar gider veya bir kıvılcım dairesi halinde döner, durur. İşte bütün alem, hakiki varlık kıvılcımlarının dairesi içinde bir hayal gölgesinden ibarettir.

Biri var ki, başında da, sonunda da, varolan O'dur. O'ndan başka var yoktur. Bu dünya "bir varmış, bir yokmuş" mealindedir. Yani ezellerin ezelinde bir O vardı; O'ndan başka hiçbir şey yoktu. O'nun bilgisinde, bu alemin böyle olacağı vardı. Kendi varlığının ışığı ile, O, bu alemi var eyledi; bütün mevcutları, varlık çehresiyle apaçık ortaya çıkardı ve görünür kıldı. Yani O, yine her anda bütün mevcutları varlıkla yokluk arasında gezdirir, varlıkla yokluk arasında sanatını gösterir. Ezellerin ezelinde yok olan yine yoktur; isterse var gibi görünsün... Ezellerin ezelinde var olan O, her şeyi kucaklayıcı ve kendisinde yok edici (helak edici) manasıyla, var olandır. Var ve bir olan O'dur. O, birliğiyle ve sınırsız kudretiyle her şeye kadirdir. O kudretinin yetkinliğiyle kendi varlığının gölgesini bütün insanlara ve alemin her zerresine verdi. Bu sayede hepimiz, "şenlik" ve "benlik"le seçilip birbirimizden ayrılıyor ve farklı oluyoruz. Derinden derine kavrayabilmek lazımdır ki, biz, böylece, hayali varlık belirişiyle(vucut taayünüyle) başka başka görünüşler sahibi olmuş bulunuyoruz. Allah bu türlü, ezeli istidadımıza göre her birimize, kendisine doğru yol gösterdi.

"Her şeye yaratılışını verdi sonra doğru yolu gösterdi" mealindeki İlahi ifade, bu sırra işarettir. Evet; her birimize, ezeli istidadımız gereğince, Allah, hidayet verip, kendi varlık nuriyle kurtuluş nurunu bahşetti. Bu yüzden, "mutlak hikmet ve münezzeh adaleti" temsil eden kaderden, her birimiz için hoşnut ve razı olmak icap etti.

Varlığın Birliği meselesi, kuru zihin ve bilgi işi değil, bir zevk ve vicdan işidir. Yüksek bir şuur ve huzur meselesidir. Bu meseleyi sadece vicdan işi olarak bildikten sonra, kendi varlığı üzerine yoğunlaşan ve senlik, benlik dairesinde, Cenabı Hakk'ın varlığından başka, hakiki bir varlığın olduğunu sanarak hakiki varlık fikrinden uzak, o varlığı inceleyen, boş yere zahmete girmiş olur. Kendi gölge varlığına güvenenin hali yamandır. Fakat, kendimizden o gölge varlığı silip yok ederek; varı ve varlığı sahibine verecek, teslimiyet yoluna girecek, yokluğa bürünecek ve bu hal içinde huzura kavuşacak olursak, Hakk'ın varlığı öyle tecelli eder ki, o varlık tükenmez, genişliğinin sonu bulunmaz ve hudutsuzluğunun kavrayışı olmaz. Mademki kendi varlığımızı görmedikçe bize hiçbir zahmet yoktur, o halde, Hakk'ın mutlak varlığı sayesinde rahat ve huzur içinde baki yaşarız, işte bundandır ki, tevhid mertebelerine tam dikkatle uymayı tenbih etmek, vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.

 VARLIĞIN BİRLİĞİ'NE GİRİŞ

Varlık, her kemal ve iyiliğin kaynağıdır. Yokluk da her noksan ve kötülüğün kaynağı... Varlık, mutlak manasıyle yalnız Allah için sabit; yokluk da "mümkün"ü ifade eden "mahluklar alemi(masiva)"ne mahsus bir nasip olduğundan, bütün hayr ve kemal, Cenabı Hakk'a, bütün kötülük ve eksiklik de "mümkün"ata aittir. "Mümkün"e varlık isnat etmek, hayr ve kemali ona tahsis eylemek, hakikatte onu Allah'a ortak saymak olur. Keza "mümkün"ü Allah'ın aynı; sıfatlar ve fiilleri, Allah'ın sıfat ve fiillerinin aynı sanmak, en büyük edep hatasıdır ve Allah'ın isimleri ve sıfatlarında küfre kaymaktır.

Bazı zahir alimleri, "mümkün"e varlık isnat etmişler, "mümkün"ün varlığını mutlak varlığın parçalarından saymışlardır. Nihayet, Allah'ın varlığı için "evla ve akdem-en evvel ve en önce" demişlerdir. Bu mana bile, varlıktan doğan kemaller ve faziletler noktasında "mümkün"ün Allah'a ortaklığını gerektirir ki, tamamıyle yanlıştır. "Allah, bütün bunlardan münezzeh ve yüce" olandır.

"Kibriya benim dış giysim, azamet de iç.." mealindeki bir Hadis-i Kudsi'de bu inceliğe, sonsuzca derin bir eda ile temas edilmiştir. Eğer zahir alimleri bu inceliği tanısalardı, hiçbir suretle "mümkün" için varlık aramazlardı; Allah'a mahsus hayır ve kemali, yalnız O'nda görürlerdi.

Bazı tasavvuf ehli, yine "mümkün"ü "zorunlu(vacip)"in aynı bilmişler ve onun sıfat ve fiillerini Allah'ın sıfat ve fiilleriyle bir tutmuşlardır. Bu zatlar, varlık şirkinden münezzeh ve ikilikten uzak kalmışlarsa da mevcut olmayana varlık yüklemişler ve noksanı kemal kabul etme yanlışına düşmüşlerdir.

Bir de, tasavvufla ilgilenen bazıları, Varlığın Birliği(Vahdet-i Vucud)'ı dillerine dolamış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor. Bazıları özenerek, bir kısmı da, yalnız işiterek, bir kısmı hem işiterek hem de zevk alarak ve bazıları da maalesef sapıklıkla ve zındıklıkla, "Varlığın Birliği" yolunu çarpıtmış, "sevabı, iyiliği, günahı, kötülüğü, her şeyi, Allah yapıyor." diyor. Hatta, her şeyi Allah biliyorlar ve "birbirimize secde edelim" diyorlar. Bu kurnazlıkla, İslamiyete uymuyor, emirleri yerine getirmiyorlar. Buna bir örnek Nesimi'den verilebilir:

--- "Her zerrede, güneş oldu zahir,

Toprağa sucud kıldı tahir.

Nakkaş bilindi nakş içinde,

La'l oldu ayan, bedahş içinde.

Yer ve gök hep, Hak oldu mutlak,

Söyler def ve ney, hep enelhak.

Maşukla aşık, oldu bir zat,

Mahv oldu, vucud-ı nefy-i isbat,

Eşya, ikilikten oldu hali,

Naki, ehad oldu, la yezali.

Ademde tecelli kıldı Allah,

Kıl Ademe secde, olma gümrah..."

Son derece girift olan bu meselede, önce, Şeyh-i ekber Muhyiddin Arabi'nin, bazıları için, ilk bakışta Şeriat'in dış görünüşüne aykırı görünen anlayışını kısaca belirtip, daha sonra "İkinci bin yılın yenileyicisi(Müceddid-i Elf-i Sani)" Ahmed Faruk Serhendi (İmam-ı Rabbani) Hazretlerinin her şeyiyle Şeriat'a uygun olan açık keşf ve doğru ilhamını yazmak uygun olacaktır. Ki, böylece, mizaç özelliğinden kaynaklanan iki değişik anlayış arasındaki fark ve benzerlik, tam manasıyle görünsün ve "varlığın birliği-vahdet-i vucud" ve "varlığa şahitlik-vahdet-i suhud" gibi çok ince ve çok önemli mesele üzerindeki ana görüşler birbirine karışmasın.

Birinde "varlığın hakikati" belirtilmiş, diğerinde ise buna musallat ve küfre kadar yol verici sahteleri bu vasıflarıyla dışlayıcı "yaşanan" billurlaştırılmıştır... Biri "eserde derinleşme" ve diğeri "eser sahibine yönelme" şeklindeki bir mizaç farklılaşması belirten bu birlik, "varlığa şahitlik- varlığı bilme" yolundan "varlığın birliği"ni anlamak diye kabul edilir.

 ŞEYH-I EKBER'E GÖRE VARLIĞIN BİRLİĞİ

Şeyh-i Ekber diyorlar ki

--- "Isimler ve sıfatlar, birbirinin aynı olduğu gibi, Allah'ın Zat(kendi)ının da aynıdırlar. Mesela ilim ve kudret, hem zatın, hem de birbirinin aynıdır. O makamda, sayı ve çokluk, isim ve resim olmayıp, herhangi bir farklılık ve ayrılık da yoktur. Bütün isimler, sıfatlar, oluşlar ve itibarlar; Allah'ın ilminde kısaca, öz(icmali) ve geniş(tafsili) olarak birbirlerinden ayrılmış ve belirlilik kazanmışlardır."

Şeyhi, Ekber: bütün bu isimler, sıfatlar, oluşlar ve itibarların öz olarak birbirlerinden ayrılıp belirlilik kazanmasına "birinci beliriş-taayyun-i evvel", geniş olarak göstermesine (tafsili temayüz) de "ikinci beliriş-taayyun-i sani" ismini verirler. Birinci belirişe "birlik(vahdet)" adını verip, onu peygamberin hakikati olarak tanırlar. İkinci belirişe ise, "birlik görünüşü-vahidiyet" deyip, onu da öbür "mümkün"lerin hakikati itibar ederler. "Mümkün"lere ait bütün bu hakikatleri "ayan-ı sabite(harici varlığı bulunan şeyler, İlahi ilim'de eşyanın ezelden beri sabit olan suret ve hakikatlari)" kavramı içinde toplarlar.

Bu iki ilmi belirişi (vahdet ve vahidiyet), zorunluluk mertebesinde görür ve derler ki:

--- "Bu ayan, dış varlıktan hiçbir koku almamıştır. Dış alemde, soyut(mücerret) birlik(ehadiyet)ten başka hiç bir mevcut yoktur. Olan, varlığın aksedişinden ve varlığın hayali görünüşünden başka şey değildir. Tıpkı, bir kimsenin aynaya yansıyan varlığı ve hayali görünüşü gibi... İşte aynadaki o akış için, hayali olmaktan başka bir varlık sabit değildir. Aynanın yüzünde herhangi bir iz, nakış yoktur. O iz hayaldedir, fakat aynanın yüzünde sanılır. İşte vehim ve hayalle idrak olunan bu nakış, Allah'ın öyle bir sanatıdır ki, onunla "yakın" hasıl oluyor ve artık hayal kalksa da o kalkmıyor. Ahirette gerçekleşecek ebedi sevap ve azap da işte, bunun sonucu olarak ortaya çıkıyor."

"Allah'ın o sanatı ki, her şeyi mükemmelliğe ve yakıne erdirdi" mealindeki İlahi ifade buna işarettir.

Şeyh-i Ekber'e göre, dış alemde görünen bu çokluk üç kısımdır: Ruhi, misali ve cismani beliriş(taayyun)ler ki, cismani belirişler bu görünen alem(şahadet alemi)e karşılık gelir. İşte bu üç belirişe "harici belirişler(taayyunat-i hariciyye)" derler ve bu belirişleri "imkan- olabilirlik" mertebesinde ispat ederler.

Yine Muhiddini Arabi Hz.'leri, nüzul mertebeleri olan "beş tenezzül mertebesi(tenezzülat-i hamse)"ne, "hazarat-i hams" derler. Zira, ilimde ve dış alemde Allah'ın varlığından ve Zat'ının aynı olan isim ve sıfatlarından başka hiçbir şeyi sabit ve var görmezler. Yine ilmi sureti de, sureti olduğu şeyin bir benzeri ve misali kabul etmez, onun aynı bilirler. Tıpkı bunun gibi, varlığın zahir aynasında görünen "ayan-ı sabite"nin aksetmiş suretini, o ayanın "aynı" tasavvur ederler; benzeri olduğunu kabul etmezler. Nihayet bu hal içinde, "birlik(ittihad)" hükmüne varmışlar ve "her şey O'dur!" demişlerdir.

İşte "Varlığın Birliği-Vahdet-i Vucut" gibi çok nazik bir davada, Şeyh-i Ekber'in ekolu, özet olarak budur. Şeyh bu ilmi, veliliğin son mertebesine mahsus kabul edip "Füsus Hikem" adlı eserinde derler ki:

--- "Nebiliğin son mertebesi ve son geleni, bu ilmi, veliliğin son mertebesinden ve son geleninden alır!"

Bazı "Fusus" tefsircileri, bu mananın yorumunda çok zorlanmışlardır. Kısacası, Şeyh'ten önce gelen tasavvuf ehlinden hiç bir fert, bu ilim ve sırla ilgili konularda dudaklarını açmamış ve bu meseleyi, bu şekil ve bu uslupla anlatan olmamıştır. Manevi sarhoşluk(sekr) anlarında, onlardan bire ve birliğe dair, "ene'l Hak" ve "subhani" gibi sözler zuhur etmişse de, Allah'la kul arasındaki ilgiyi, Muhiddini Arabi tarzında ortaya koyan ve açıklayan çıkmamıştır. Büyük Şeyh bu alanda ilk ve sondur. Bununla beraber, bu meselede pek çok incelikler gizli kalmış ve en girift esrar düğümleri çözülemeden bırakılmıştır.

Onun "varlığın birliği(vahdet-i vucud)" anlayışını akla anlatmak mümkün değildir; akla beyan edilmez o... "Eşya gölge olarak bile yoktur"un ve o "yok" içinde Allah'ı görüp "O vardır"ın hikmeti, "O vardır, başkası yoktur" tarzında bir vehme dönüyor ki bu vehmi akıl ile çözmek mümkün değildir ve eser üzerinde derinleşmeden ibaret bu bahsin inceliklerini akılla idrak, ancak Muhyiddin-i Arabi çapında büyük velilerin işidir.

Nihayet İmam-ı Rabbani Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursi ve Harun Yahya eserleri bu konu hakkında ciltler dolusu yazıldığı halde, en ince noktaları ve esrar düğümleri gizli kalan bu çetrefil davayı, kökünden çözmüş ve kapatmışlardır. Bu derecede büyük bir davayı çözmek ve kapatmak, ancak böylesi büyük zatların nasibi ve hizmeti olmuştur.

 İMAM RABBANİ'YE GÖRE VARLIĞIN BİRLİĞİ - VARLIĞA ŞAHİTLİK

İmam Rabbani Hazretleri, "varlığın birliği" ve "varlığa şahitlik" hususlarında özetle şöyle buyurmaktadır:

---[Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin (Fusus Hikem) kitabında yazdığı ve yükselme(uruç)nin, bu yolun sonu olduğunu sanıp, bundan ötesi "yokluk"tur dediği, "tecelli-i zati" ile de şereflendirdiler. Iyice anladım ki, Yaratan'ın, yarattıkları ile hiçbir benzerliği, hiçbir bağlılığı yoktur. Kapsama, birliktelik gibi şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin bildirdiği gibi, hep Allah'ın ilmi içindir; kendisi için değildir. Allah hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, O'dur; mahluklar da mahluktur. O erişilmez, anlaşılmaz, anlaşılamaz. Bütün alem ise his olunan, anlaşılabilen şeylerdir. Anlaşılamayan anlaşılan gibi olamaz. Zorunlu(Vacib), mümkün gibidir denemez. Öncesiz ve sonrasız (kadim) olan, başı ve sonu olan(hadis)a benzemez. Yokluğu mümkün olmayan, yok olabilen gibi değildir. Ne kadar şaşılacak şeydir ki, Şeyh Muhiddin-i Arabi ve onun yolunda giden büyükler, "Allah hiçbir surette anlaşılamaz. Hiçbir şeye benzemez." dedikleri halde, "Zat-ı İlahi, her şeyi kaplamıştır, her şeyle beraberdir" diyorlar. Bunun doğrusu, Ehl-i Sünnet alimlerinin bildirdiğidir: "BERABER OLAN, KAPLAYAN, ALLAH'IN KENDİSİ DEĞİL, İLMİDİR."

Perdeler tamamen kalkıp, hakikat bütün açıklığıyla bildirilince, anladım ki, alemler, mahluklar, İlahi sıfatlar(Sıfat-ı İlahiye)ın aynaları ve İlahi isimler (Esma-i İlahiye)in görünüşleri ise de, "Varlığın Birliği-Vahdet-i Vucud" var diyenlerin sandığı gibi, görünenler, gösterenin kendi değildir. Bir şeyin gölgesi, o şeyin kendisi değildir.

İşte, Allah ile bu alem de böyledir. Göstermek ve gösterilmekten, belli etmek ve belli olmaktan başka hiçbir bağlılık yoktur. Yaratıkların her biri, Yaratan'ın varlığını gösteren birer işarettir, delildir. Onun isimlerinin ve sıfatlarının büyüklüğünü bildiren birer ayna gibidir. Bu kadarcık bağlılık, bazı kimselerin hayalinde büyüyerek, bazı şeyler söylemelerine sebep olmaktadır. Bu hal, bilhassa, tevhid üzerinde murakebesi çok olanlarda görülüyor. Murakebelerinin sureti, hayallerinde yerleşiyor. Bazıları da kelime-i tevhidin manasını kısaca düşünüp, çok söylediklerinde, bu hale düşüyor. Bunların her ikisi de ilim ile ortaya çıkıyor; hal ile ilgileri yoktur. Bazıları da aşırı sevgiyle bu hale düşüyor. Allah'tan başka hiçbir şeyin varlığını görmüyorlar. Bunların böyle görmesi, her şeyin yok olmasına sebep olmaz. Çünkü, hissimiz, aklımız ve İslamiyet her şeyin var olduğunu bildirmektedir. Bu sevginin taşkınlığı zamanında, bazen, Allah'ın kendisi her şeyi kaplamış ve her şeyle birleşmiştir sanıyorlar. Allah'da yaratılmış(mahluk) sıfatları yoktur ki, mahluklarda görülebilsin. Yeri(mekanı) olmayan, bir yerde yerleşmez. Mahluklara hiç benzemeyeni, mahlukların dışında aramak lazımdır. Yeri olmayanı ve zamana bağlı olmayanı, mekan ve zamanın dışında aramalıdır. İnsanın içinde ve dışında görülen her şey O değildir; O'nun alametleridir. Evliyanın büyüklerinden Bahaddin-i Nakşibend Hazretleri buyurdu ki:

---"Görülen, işitilen ve bilinen her şey, O değildir. Bunları "La ilahe" derken yok etmelidir."]

---"Şüphesiz O, keyfiyeti meçhul bir büyüklükle büyüktür."

Allah, "mümkün varlık" için sözkonusu olan bütün sıfat ve arazlardan münezzehtir. "HİÇ BİR ŞEY O'NUN GİBİ DEĞİLDİR." Ne zatta, ne sıfatta, ve ne fiilde...

İmam-ı Rabbani Hazretleri'ne göre, İlahi isim ve sıfatların yokluk mertebesindeki karşılıkları ve zıtları, Allah'a ait isim ve sıfatların akisleri ve "mümkün varlıklar"ın hakikatleridir. Şu kadar ki, bu yokluk mertebeleri, asıl mahiyetlerin usul ve maddeleri gibidir; ve o akislere bu maddeler geçmiştir. Bu yüzden, "mümkün varlıklar"ın hakikatleri, Şeyh Muhyiddin-i Arabi'ye göre, ilim mertebesinde farklılık gösteren isim ve sıfatların akisleriyle beraber, onların zıtları olan yokluk mertebeleridir ki, bu yokluk görüntüleri de yine ilim dairesinde meydana gelmiş ve birbirleriyle karışmıştır. Allah istediği anda, o birbirine karışmış olan mahiyetlerden birisi, ancak "Mutlak Varlık"tan bir ışık olan "gölge varlık" ile vasıflı olarak dış alemde bir varlık kazanır. İşte bu katışık mahiyetler üzerine "Mutlak Varlık"tan gelen bir ışık, bütün bu harici eserlerin kaynağı olmuştur. Demek ki "mümkün varlık", bütün sıfatlar gibi, "Mutlak Varlık"tan ve ona bağlı kemallerden bir ışıktır. Mesela; "mümkün ilim", Allah'ın "vacip ilmi"nden bir ışık ve bir gölgedir ve karşılığında aksetmiştir. "Mümkün kudret" de bir gölgedir ki, karşılığı olan "acz"de aksetmiştir. Bu şekilde; "mümkün varlık" da, "mutlak ve zorunlu varlık"tan bir gölgedir ki, kendi karşılığı olan "yokluk" mertebesinde aksedici olmuştur.

Şimdi, İmam-ı Rabbani'ye göre, bir şeyin gölgesi, o şeyin aynı değildir; belki bir benzeri, o şeyin bir misalidir ki, onu, aslıyla birleştirmek yanlıştır. Dolayısiyle, İmam-ı Rabbani nazarında "mümkün", "zorunlu"in aynı olamaz. Zira, "mümkün"ün hakikati yokluktur ve yine onun hakikati, İlahi isim ve sıfatlardan bir akıştır ki, o yoklukta belirmiştir. Netice olarak, mümkünün hakikati, Allah'a ait isim ve sıfatların bir benzeri ve misalidir, aynı değildir.

Doğru olan, "her şey O'dur" hükmü değil, "HERŞEY O'NDANDIR" ölçüsüdür. Zira, "mümkün"ün kendi özelliği yokluktur ki, eksikliğin, şerliliğin ve kötülüğün kaynağıdır. Kemal cinsinden "mümkün alem"de var görünen her şey, -gerek vucud, gerekse onun tabi'leri olsun- bütünüyle o mutlak ve zorunlu varlık'tan hasıl olmuş ve onun Zati kemallerinden bir ışık olarak yansımıştır.

Bütün noksan ve kusurlardan münezzeh olan Hak, topyekun göklerin ve yeryüzünün nurudur. O'ndan gayrı her şey zulmettir ki, bundan da yokluğun keyfiyeti malum olmuştur.

MUHYİDDİN ARABİ VE İMAM-I RABBANİ'NİN GÖRÜŞLERİNİN ÖZETİ

İlk önce, bu iki tasavvuf büyüğünün arasında şu fark tespit edilebilir: İlkinin, eser sahibini eserde (müessiri eserde), ikincisinin ise hakikati doğrudan doğruya eser sahibin(müessir)de araması ve bu yollarda mesafe alması... Elbette ki, eser sahibi eserin üstündedir. Muhyiddin Arabi Hazretleri'nin davası iki kelime ile şudur: "Eşya yoktur!" Doğrudur. Hiçbir şey aslı ile mevcut değildir. Tamam.. Fakat onun bir "gölge varlığı" vardır. Ve o gölge varlık "Allah"dan başka(gayr)dır. O değildir, ona terstir. Evet; gayrdır ve o gayr "var"dır. Bu "var" noktasını tutamazsak işimiz çok zordur.

İmam-ı Rabbani Hazretleri bütün "varlığın birliği"ni zevken tasdik ettikten sonra onu eşyada bir delaletler vahdeti olarak ele alır ve esası "varlığa şahitlik"e bağlar. Varlığa Şahitlik'de budur ve yaratılmışların gölge varlığını kabulden ibarettir; yani gölge varlık "var"dır.

Şeyh-i Ekber'e göre, alem, isimler ve sıfatlardan ibarettir ki, ilim dairesinde birbirinden farklılaşmış ve bu görünen varlık aynasında, yani dış varlıkta görünerek meydana çıkmıştır.

İmam-ı Rabbani nazarında ise, alem, "yokluk" mertebelerinden ibarettir ki, İlahi isimler ve sıfatlar, ilim dairesinden o yokluk mertebelerine aksetmiş ve dış planda Allah'ın var kılmasıyla, o akış ve yokluk mertebelerinden "gölge varlık(vucud-i zilli)"lar halinde mevcut olmuşlardır. Dolayısiyle, alemde çirkinlik ve kötülük, kendiliğinden ve tabiatiyle ortaya çıkmış, bütün hayır ve kemal de Allah'ın Zatına ait olmuş oldu. "İyilikten sana her ne gelirse, Allah'tan; kötülükten de sana her ne gelirse, nefsindendir." mealindeki İlahi ifade, işte bu marifeti belirtici ve doğrulayıcıdır.

Bu şekilde anlaşılıyor ki, alem, hariçte aslı ve hatta zati bir vucutla mevcuttur ve fakat bu "hariç" de vucut ve sıfatlar gibi o haricin gölgesidir. Alem için, "Allah'ın aynıdır" demek mümkün değildir. Zira, aralarında harici bir ayrılık ve aykırılık vardır. Tıpkı, bir kimsenin gölgesi, mecazi olarak, o kimsenin aynı ve kendisidir, demek doğru olmadığı gibi...

Bir soru:

---"Şeyh-i Ekber de alemi Hakk'ın gölgesi bilir. Öyle ise, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin yolundan farkı nedir?"

Cevap:

---"Şeyh-i Ekber, o gölgenin varlığını vehimden ayrı kabul etmezler ve onun için harici varlıktan bir kökü mümkün görmezler. "Gölge"yi, "asıl"a birleştirip birleştirmemenin ölçüsü, gölgenin harici vucutta ispat edilip-edilmemesidir. O ise, gölge için bir harici vucut ispat etmemekte ve gölgeyi asıl'la birleştirmekte.

İmam-ı Rabbani'ye gelince; O, gölgenin, harici varlığı olduğunu, yani gölge varlığın, dış varlık aleminde mevcut olduğunu kabul ederler ve kesinlikle gölgeyi, aslına birleştirmezler.

Gölge varlıktan asli varlığı ayırmakta ve gölge varlığı ispatta her ikisi de ortak ve hemfikir olmakla birlikte, İmam-ı Rabbani, gölge varlığı hariçte ispat ederler, Şeyh-i Ekber ise, onu vehimde tahayyül eder ve hariçte "soyut birlik(mücerret ehadiyet)"ten başka, hiçbir şeyi mevcut kabul etmezler. Yine, sünnet ve cemaat ehlinin görüşleri olarak da hariçte varlıkları sabit olan Allah'ın subuti sıfatlarından yalnızca, "ilm"in varlığını ispat ederler ve onun dışındakilerin harici varlıklarını sabit görmezler.

Zahir alimleri, her iki görüşün de dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Bu meselede, hak, ölçüyü hiç bir noktasından taşırmadan her tarafın hakkını vermiş olan İmam-ı Rabbani'ye nasib olmuştur. Eğer onlar da o gölge varlığı hariçte bulsalardı, alemin harici varlığını inkar etmez, vehm ve hayalle kalmazlardı. Yine İlahi sıfatların harici varlığını da inkar etmezlerdi. Eğer zahir alimleri de bu sırra erselerdi, asla "mümkün varlık"ta "mutlak varlığı" ispata kalkmazlar ve gölge varlık görüşünü benimserlerdi.

Bir soru:

---"Futuhat-ı Mekkiye'nin sahibi Şeyh-i Ekber, "ayan- ı sabite"ye vucudla adem, yani varlıkla yokluk arasında geçiş(berzah)ler, diyor. Bu görüşe göre, "yokluk", mümkün hakikatlere girmiş oluyor. Böyle olunca yukarıdaki değerlendirme ile Şeyh-i Ekber'in bu sözü arasında ne fark vardır?"

Cevap:

---"Onun "berzah-geçiş" demesi, şu itibarladır: İlmi suretlerin iki yüzü vardır. Bir yüzü, varlık yönünedir ve ilmis subut vasıtasıyledir. Diğer yüzü de yokluk tarafınadır ve harici yokluk vasıtasıyledir. Zira ona göre, ayan, harici vucut kokusunu hiç duymamıştır. Yine, o değerlendirmede görülen "yokluk" fikri, mümkün hakikattir ki, aynı şekilde, bazı büyüklerin ifade ve ibarelerinde de "mümkün"e, "yokluk" denmiştir. Ondan muratları, harici yokluktur; yoksa yukarıda bahsolunan "yokluk" değildir.

Allah, ilimde, beliren ve farklılaşıp yokluk mertebelerinin aynalarına yansıyan ve mümkün varlıkların kaynağı olan bütün isim ve sıfatların ötesinde, ötesinin de ötesinde, onun da ötesindedir. Allah'ın, aleme hiç bir yönden benzerliği yoktur.

Bir ayet meali:

---"Şüphesiz ki Allah, bütün alemlerden ganidir."

İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin bu mesele hakkındaki son sözleri aynen şudur:

---"Allah'ın alemle birleşmiş ve alemin aynı bilmek, bu fakire ziyade giran geliyor."

HALLAC-I MANSUR'UN HALLERİ

---"Pes, "Ene'l Hak" niçin söyler kişi Mansur olmadan..." (Şemseddin Sami-şiir)

Allah, nefs ve her şey unutularak zikredildiğinde, "La ilahe illallah"ın gerçek manasına erilir. "La ilahe illallah" denildiğinde, gerçekten Allah'tan başka her şey unutulmalıdır. Bu seviyeye gelene:

--- "Adın nedir?"

diye sorulsa, o kimse cezbe halinde, zikrettiği mabudunun adını söyleyebilir. Çünkü o insan, her şeyi unuttuğu için, adını bile unutmuştur. Nitekim, Mansur'a bu durum vaki olmuş, "Sen kimsin?" diye soranlara:

--- "Ene'l Hakk!.. (Ben Hakkım)"

demiştir. Manevi sarhoşluk(sekr) halinden kurtulup kendine gelince, ona "Ben Hakkım" dedin dediler ve o:

---"Bilmiyorum..."

diye cevap vermiştir.

Mansur, "Ene'l Hakk" dediği zaman kendinde değildi; sekr halindeydi. Bu 'manevi sarhoşluk' halinde söylenen söze itibar yoktur. Mansur için ileride bir Nakşi büyüğü şöyle söylemiştir:

---"Eğer zamanında Abdülhalik Güçdevani'nin en hakir müridi olsaydı Mansur o lafı etmezdi."

Mansur gibi de halk arasında çok şöhretli, bir takım kerametleri muhakkak bulunan, veli olduğuna hiçbir şüphe bulunmayan bir insanın, büyüklerin tabiriyle terbiyetindeki yani disiplinindeki eksiklik ortadadır. Batılılar dahil "din"in dış yüzüyle ilgilenen bütün puperest mizaçlılar Mansur ile çok ilgilendiler ve üzerine eser üstüne eser yazdılar. Fakat gerçek büyükler gizli kalmıştır ve onların gizli kalmasıdır ki, belki en büyük kıymetleridir.

Mansur, manevi sarhoşluk(sekr) halini, kendine gelme(şahv) halinden ayırt edemeyecek bir halde kalmış biriydi. Onun halleri başka velilerde de görülmüştür. Mansur'a şeriat makamının şefkati büyük oldu. O'nu bir mazlum sayamayız. O kadar ki, sonuna kadar tövbesini beklediler, sonuna kadar kapıları açık bıraktılar. Ehl-i Sünnet'in her mezhebinin temsilcisi bulundu mahkemesinde. Ve Hanefi temsilci şöyle dedi:

---"Söylenenleri kabul etmiyorum. Kendi itiraf etmedikçe böyle bir ceza verilemez!.."

---"Tövbe et!.."

Hitabına ise cevabi gariptir:

---"Lafı kim söylediyse tövbeyi o etsin!.."

İşte böyle haller... Böyle garip hallerdir Mansur'u meşhur eden. O kadar ki, camiye gider, cemaatin dağılmasını bekler ve cemaat dağılırken şöyle bağırır:

---"Ey cemaat! Beni Allah'tan kurtarın!.."

Böyle sözlerin şeriatte yeri yoktur!.. Mansur'un ölüm cezası, şu ayete göre verilmiştir:

---"Sizden kim ki irtidat eder, dininden dönerse öldürülsün." (Bakara:217)

Cüneyd-i Bağdadi, Mansur'a der ki:

"--- Hak benim (ene'l Hakk) deme, sen gölgeye aldanıyorsun! Onu Hak zannediyorsun... Zatı gölge ile karıştırıyorsun!.."

Hallac-ı Mansur "Enel Hakk" dedi ise suçlu olmaktan kurtulabiliyor. Çünkü, kendini manevi sarhoşluk hali kapladığı zaman, şuuru, aklı örtülmüş iken söylemiştir. Söz küfürdür ama söyleyen sekr halinde olduğu için "kafir" değildir. Fakat, böyle sözleri şuurlu olarak aklı başındayken söyleyenler, halleri bildirmiyor. Başka şeyi anlatmak istemiştim demeleri, onları suçlu olmaktan kurtarmaz. Bu kelimelerle, akla gelenden başka bir şey anlatılmak istendiğine kimse inanmaz. Çünkü, yalnız "manevi sarhoşluk(sekr)" halinde söylenmiş olan "uygunsuz sözler"den başka şey anlamaya çalışılır. Aklı başında olan kimsenin sözünden başka şeyler anlamaya çalışılmaz. Hallac-ı Mansur'un "Ene'l Hakk" sözünü "varlığa şahitlik" olarak bilmemiz lazımdır. Bu suretle İslamiyete uygun olur. Allah'tan başka hiçbir şey görmeyince bu sözleri söylemiş, "Allah'tan başka bir şey yoktur." demek istemiştir. "Ene'l Hakk" demek, "BEN YOKUM., ALLAH VARDIR" demektir. Kendini göremeyince, var olduğunu bilememiştir. Yoksa, kendini görüp, "Ben Hakk'ım" dememiştir. Bu ikisi birbirinden çok farklıdır ve böyle söylemek küfürdür. Var olduğunu bilmemek, yok olduğunu bilmek değildir. O zaman şaşkınlık halidir. Akıl işlemez; hiçbir şeye karar verecek halde değildir.  

 ÖZET

Allah her şeyden, her kayıttan ve kalıptan uzak ve görünürlerin görünmezlerin ötesinde, ötenin ötesinin de ötesinde ve üstünde, ötelerin ötesinin de ötesinde ve üstünde, sonsuz kere ötenin ötesinin de ötesinde ve üstündedir... Tasavvuf yolculuğu bu "ötelerin ötesine" doğru yol almak ve bu yolda kalbe gelen nurların, İlahi manaların keyfıyetinden ibarettir; Allah'ı anmanın kemmiyeti değildir. Sonda elde edilen, Hakk'ın "seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir." Bu yolun ulu yolcularından bazıları, manevi sarhoşluk anlarında yanlış keşflerde bulunmuşlardır. Fakat, onlardan sonra gelenler onların bu hallerini ve keşflerini açıklığa kavuşturmuş ve doğrusunu belirtmiştir.

Tasavvuf'un ana konusu keşf ve gözlem yoluyla; belki, vecd ve vicdan yoluyla; Zat-Allah, İlahi Sıfatlar, oluşlar, tecelliler; Allah'ın isim ve sıfatlarıdır... Kısaca, "varlık"tır... Aslında, bütün insanlık düşünce tarihinin ana konusu "varlık"tır. Dolayısiyle, İslam'da büyük bir ilim dali (Kelam İlmi) ile beraber tasavvufun "varlık- yokluk"la ilgilenmesi gayet tabiidir ve "Varlığın Birliği-Varlığa Şahitlik" gibi meselelerin gündemi işgal etmesi kolay anlaşılır. "Varlığın Birliği" ve "Varlığa Şahitlik" meselesi, bir akıl ve şuur işi değil, bir zevk ve vicdan işidir. "Varlığın Birliği" ve "Varlığa Şahitlik" konusunda bilinmesi gereken şudur ki, birinde "varlığın hakikati" belirtilmiş, diğerinde ise buna musallat ve küfre kadar yol verici sahteleri bu vasıflarıyla dışlayıcı "yaşanan" billurlaştırılmıştır... Bu yüzden, Allah'ta tükenen ve "ben" demenin yerini bulamayan idrakin "Ben Hakkım!" deyişinin, firavun mizacının İlahlık taslayan ve nefs azgınlığını gösteren "Ben Hakkım!" deyişiyle karıştırılmaması gerekir... Biri eserde derinleşme ve diğeri eser sahibine yönelme şeklindeki bir mizaç hususiyetinde farklılaşan bu birlik, "varlığa şahitlik-varlığı bilme" yolundan "varlığın birliği"ni anlamak diye alınır ve bilenle bilinen arasındaki ince sırra uygun hareket edilmelidir. Yaratılmışlar, kelimeler gibi, hakikatlerin ifade olunduğu aynalar gibidir ve hakikatlarin manası 'semboller'den soyut bir seviyededir.

Şimdi, birine sorulsa "muhal farz Allah olmasa ne olur?".. "Yokluk" der değil mi?.. Peki yokluk olunca ne olur?.. Yokluk diye ayrı bir "var"a ihtiyaç olur. Demek ki, yokluk da bir mahluk...

Var mıyız, yok muyuz?... "Var" ne, "yok" ne?.. "Düşünüyorum, öyleyse varım." gibi hakikat payı taşıyan ama çilesi çekilmemiş söze karşılık, İslam büyüklerinin "çilesi çekilmiş" ve hakikati kuşatıcı sözü:

"Yok" bir "var"dır;

Geçit vermez;

Dar mı dardır!

"Yok" bir "yok"tur;

Akıl ermez,

Ne de çoktur!

"Var" bir "yok"tur;

Yusyuvarlak

Dönen oktur.

"Var" bir "var"dır;

O'na varmak...

Bu kadardır.

(Necip Fazıl)

"Yokluk"da yokluğu düşünmek mümkün müdür?.. "Yok", unutmanın da hatırlamanın da olmadığı yer... Öyle bir yer ki, orada "yokluk" da yok... Maddeciler bununla bulur tesellisini...

İlahi varlık ve İlahi azamet. O varlık ki, ":yokluk" da yok onun önünde... Yanı "yokluk" bir mahluktur... İnsan da bir mahluk!..

İmam-ı Rabbani:

---"Yokluk bir mahluktur. Çünkü yok nasıl olur? Var olan yalnız O'dur; ebediyen vardır. Ve yokluk kendi kendine yok..."

"Yokluk" Allah'ın yarattığı bir şeydir. ve kendi kendisiyle o da olmak gücünde değildir. Yani "La mevcude ilallah"-(Yok ki, O'ndan başkası...) O yok ise, O'nun olmadığını anlamam için aklıma verilen kıyas da yok... Bunlar aklın o büyük yerden çaldığı son hisselerdir. Akıl daha ileri gidemez!..

Ve işte, İmam-ı Rabbani Hazretlerinde, tam ifadesini bulan "Varlığın Birliği" ve "Varlığa Şahitlik"... O ki, sadece zevken ve vicdanen sezilen, söze, ifadeye girmeyen hadise... Kendi muazzam ölçüsünü de şöyle koyar:

---"Hiçbir şey O'na bitişik (muttasıl) değildir! Ve hiçbir şey ondan kopuk (münfasıl) değil!.."

Bu ne azim ölçüdür! Ayrı olmak elinde mi kulun?.. Nasıl ayrı olunabilirmiş Allah'tan? Buradaki inceliğe dikkat edelim! Ayrı nasıl olur? Bitişik nasıl?.. Demek ki, kurtarıcı ölçü budur. yani "Hiçbir şey O'na bitişik değil ve hiçbir şey O'ndan kopuk değil..." "Varlığın Birliği"nin aslı ve esası da budur.. Ve "La mevcude illallah"in sırrı burada... Hiçbir şey mutlak olarak ne başkadır, ne aynıdır.

İmam-ı Rabbani uzun uzun "varlığın birliği" ve "varlığa şahitlik"ni izah ettikten sonra şu hükmü söylerler:

---"Allah ötelerin ötesinde, onun da ötesinde, onun da ötesinde..."

Bu öteler sonsuza kadar gideceğine göre, O, her ötenin ötesinde... Hiçbir yerde görünemez, hiçbir yerde bulunamaz!.. Buradaki akıl payı ve ölçü tasavvuf büyüklerinin şu sözüdür:

---"Ne ki, O sanırsın; O sandığın şey O'na perdedir!"

Evet; Allah ötenin ötesinde, onun da ötesinde, onun da ötesinde... Ufku bulmak mümkün müdür?... Ufuk bulunulan yere göre belirli bir noktadır. Oraya gittiğimiz zaman ise başka bir nokta... Ufkun yerine "burası ufuk!" diye bir bayrak dikebilir miyiz?..

Dolayısiyle, HERŞEY, O DEĞİL, O'NDANDIR; BU YÜZDENDİR Kİ O!..[1]

 



[1] Abdülhakim Bilge Araf Dergisi

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Bazı teğmenler, “Deniz kuvvetlerindeki üst düzey komutanlara yönelik suikast hazırlıkları...
Devami
Kur'anı okumanın ilk şartı, Ona ihtiyaç ve iştiyak duyacaksın.. İhtiyaç...
Devami
  "(Her devirde olduğu gibi bu gün de) insanların çoğu...
Devami
Gerçekleri saptırmak suretiyle İslamiyet’i yozlaştırmak, Dinimizi, iptidai komünizmi çağrıştıran eski...
Devami
  Kur’an’ı Kerim, insanlığın hayat ve huzur programı; Hz. Peygamber Efendimiz...
Devami
  Neden "Terörün dini olmaz" sözünü en çok Müslümanların yaşadığı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6304

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR