Reklam
Reklam
Reklam

YA ALLAH'A TAPINACAKSIN, YA DA AMERİKA VE AVRUPA'YA !

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Çok muktedir ve güvenilir bulduğu, yararını umduğu veya zararından korktuğu bir üstün güce sığınmak ve tapınmak insanın fıtratında bulunan, pek çok konudaki acizliğinin ve çaresizliğinin tabii bir sonucu olarak ihtiyaç duyulan bir duygudur.

İnsan, ya her şeyin Rabbi ve maliki olan sonsuz ve kudret sahibi yüce Allah'a iman ve itimat edip; gerçek bir güven ve huzura, yüksek şuur ve onura kavuşacak, ya da menfaat umduğu veya mazarratından korktuğu her şeye yalvarmak aşağılıyla düçar olacaktır.

Yani, ya Hakk'a bağlanacak, cesaretli, metanetli ve ruhen bağımsız bir karakter kazanacak, veya güçlü gördüğü her şahsa, kuruluşa ve oluşuma yılışmak ve yağcılık yapmak bayağılığından kurtulamayacaktır.

Bir kimsenin veya kesimin inancının ve insanlığının değeri ve derecesi de, tapındığı ve sığındığı makamın gerçek gücüyle alakalıdır.

 

Evet, Hakk'a inanan, hayırda koşturan, mazluma sahip çıkan insanlar, vicdanlıdır, akıllıdır. Ama zalimler alkışlayan, siyonist ve emperyalist odakları tanrılaştıran insanlar, ahmaktır ve insafsızdır.

Zahiren dindar geçinen, hatta alim, evliya bilinen, islam önderi ve kurtuluş rehberi zannedilen, ancak haksızlığın ve çağdaş firavunların merkezi zalim Amerika'yı... veya ahlaksızlığın ve kayıtsızlığın ülkesi Avrupa'yı kurtuluş umudu gören; ABD ve AB'nin haksızlık ve ahlaksızlıklarına mazeret ve keramet kılıfı geçiren insanlar, zavallıdır, zayıf imanlıdır... Hatta münafık ve muzır bir varlıktır.

Çünkü tek ve gerçek kudret ve kuvvet sahibi, yalnız Cenabı Hak'tır.

Komünist Rusya yıkıldı, kapitalist Amerika da yıkılacaktır. İslamın barış ve bereket nizamı mutlaka kurulacak ve insanlık özlenen ve gözlenen huzur ve hürriyete mutlaka kavuşacaktır.

GERÇEĞİ BIRAKIP GÜCE TAPINANLAR ALDANIYOR!

Özellikle komünizmin çöküşünden önce bu millet yıllarca "Komünizm geliyor" öcüsü ile korkutuldu kışkırtıldı. Bir bölümü diğerlerinin üzerine "Komünistler Moskova'ya" diye saldırtıldı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, şimdi açıkça görülüyor ki,"Komünistler Moskova'ya" diye bağıranlar da, "Faşistler" diye saldıranlarda hep başkaları hesabına çırpınmışlardı. Bu hizmet ediş ne adına olursa olsun çok fazla önemli değil. Bir taraf Amerikan, diğer taraf Sovyetler Birliği emperyalizmine çanak tutmuşlardı.. Niçin şuna buna hizmet edildi de kendimize hizmet için yapılan çağrılar  aklımıza yatmamıştı?. İşte bu noktada ithal kültürlerin ve kukla hükümetlerin toplumları yönlendirmesinin önemli rol oynadığını belirtmek gerekiyor.

Dün böyleydi de bugün farklı mı?

Bugün Komünizm çöktü Sovyetler Birliği dağıldı ama emperyalizm yeryüzünde bütün dehşetiyle devam ediyor. Değişik adlar altında ve kılıklarda yine hem kültür emperyalizmi hem sömürü emperyalizmi ve beraberinde silahlı müdehale ve işgalleştirip gidiyor.

Amerika'nın, Sovyetler'in dağılmasının ardından yeryüzünde tek başına kalması ister istemez karşısına yeni güçlerin çıkartılması ihtiyacını gündeme getirdi.. Çünkü, tek başına kalan ABD kontrolden çıkmış her istediğini kimseye sormadan ve hesap vermeden yapabileceğini düşünmeye başlamış, bu da azgınlaşmasını netice vermiştir.

Belki de dünün ABD emperyalizmine karşı bir duruş sergilemek için Sovyetler Birliği ile kolkola gezmeyi gerekli sananlar bugün kayıtsız şartsız Avrupa Birliği yandaşı olmuşlardır.. Hatta, geçmişte Sovyetler'e sempati besleyen, kurtuluşu onların kuklası haline gelmekte görenlerin bir kısmının bugün Amerika'nın yanında yer almış olmalarının incelenmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu inceleme yapıldığında sanıyorum karşımıza çıkacak ruh hali, "Güce tapıcılık" olabilir..

Buradan sözü bir başka noktaya getirmek istiyorum. Ülkemizde öyle bir hava esiyor ki; ya etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğu, bir tek dostumuzun bile bulunmadığı gibi bir düşünce hakim oluyor ya da bunun tam tersi herkesi candan dost görme ve gösterme havası estiriliyor. Aslında ikisinin de yanlış olduğunu, herkesi düşman sanmanın yanlışlığı olduğu gibi herkesi kayıtsız şartsız dost olarak algılamanın da yanlış olduğunu artık anlamamız gerekir.

Özellikle bazıları ülkemizin ve insanımızın geleceğinin AB'ye girmemize bağlı olduğu havasını estiriyorlar.. Halbuki bu gerekçeler ve gevezelikler gerçeği yansıtmıyor.. Türkiye dün olduğu gibi bugün ve yarın da AB'ye mahkum ve mecbur bulunmuyor.

Biz biz olalım, başkalarının peşinde sürüklenmektense, lider ve lokomotif olalım, diyebilen insanlar ülkemizde ya çok az ya da sesleri topluma duyurulmuyor.. Çünkü, bu ülkede bazı noktaları ele geçirmiş olan güçler yabancı hayranlığından ve güce tapıcılıktan bir türlü kendilerini kurtaramıyorlar. Bunu aşağılık kompleksi olarak mı, kendimize güvensizlik olarak mı nitelendirmeli bilemiyorum ama, bu noktaya gelişimizde kültür emperyalizminin insanımızın üzerinde estirdiği körletici ve kirletici  havanın önemli rolü var.. Buna bir de inanç köklerimizden koparılışımızın ve milli değerlerimizden yani kendimizden kaçışımızın da etkisi ve katkısı var.

Dileriz bu toplum dünya üzerinde birtakım güç merkezlerinin eteğine yapışıp öyle hayatta kalmak gibi bir yanlış anlayıştan ve bu sapık saplantıdan biran evvel kurtulur ve lider ülke olmanın onurunu ve huzurunu keşfeder.. Aksi halde köleliğe ve küreselleşmeye haline kendi kendimizi mahkum etmiş olacağız.[1]

 "Amerika Enformasyon Savaşı ile Ayakta Duruyor!"

Küresel bir Amerikan imparatorluğu kurma hayali peşinde koşan Bush yönetimi, bir yandan askeri operasyonlarını sürdürürken, diğer yandan da enformasyon savaşı yürütüyor. Enformasyon savaşı, belki de askeri operasyondan bile çoğu kez daha önemli hale geliyor. Çünkü yapılan operasyonları dünya kamuoyuna anlatmak, uluslararası kuruluşları ikna etmek ve dünya genelinde bir desteğin sağlanabilmesi için etkin bir enformasyon akışına ihtiyaç duyuluyor. Ama bu enformasyon akışı, doğru bilgiyi, gerçekleri içermiyor. Aksine dezenformasyonu, kara propagandayı ve yalanı kapsıyor. Amerika Birleşik Devletleri enformasyon savaşında dünyanın en önde gelen ülkelerinin başında yer alıyor. Örneğin Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon'un 2001 yılında "Stratejik Nüfûz Dairesi" adı altında bir birim kurduğu biliniyor. Bu birimin görevlerinin başında Amerikan politikalarını desteklemeyenlere karşı dezenformasyon ve propaganda faaliyeti yürütmek; yani enformasyon savaşı vermek geliyor. Pentagon dezenformasyon faaliyetleriyle "bilginin gücünü" kendi tekelinde tutuyor, "kime hangi bilgiyi ne kadar verirse nasıl bir sonuç alacağını" hesaplayarak stratejik bir taktik kuruyor. Haber kaynaklarını kontrol altına alıyor, medyaya sadece kendi istediği bilgileri veriyor, verilen bilgilerin çoğunda da gerçekdışı bilgiler yer alıyor. Kamuoyu medyaya verilen gerçekdışı bilgilerle Pentagon'un istediği şekilde yönlendiriliyor. Amerikan yönetimi, enformasyon savaşlarında inisiyatifi ele alarak askeri operasyonlarına meşru bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Beyaz Saray'da kurulan "Küresel İletişim Dairesi" de enformasyon savaşlarının bir başka cephesinde görev yapıyor. Beyaz Saray'daki daire daha çok askeri uzmanlar ve komutanlar üzerinden kamuoyunu manipüle etme görevini yürütüyor. Medyaya brifing verecek komutanlar, önce bu daireden geçiyor, "neyi, ne kadar söyleyecekleri" burada kararlaştırılıyor. Televizyon programlarına çıkacak askeri uzmanlar da yine bu dairenin onayını alıyor.

"Amerikan emperyalizminin sonbaharı" isimli kitabında Chalmers Johnson, Amerika'nın enformasyon savaşında işi nerelere kadar götürdüğünü ayrıntılarıyla anlatıyor. Kendisi de bilimadamı olmasına rağmen uzun bir süre Amerikan İstihbarat Örgütü CIA'ya danışmanlık yapan Johnson, enformasyon savaşlarının bir başka işlevinin de, önlenemeyen ve son derece rahatsız edici sonuçlara neden olan muhtemel geri tepmeleri ya da geri tepmeye yolaçabilecek vakıaları mümkün olduğunca "temizlemek" olduğunu söylüyor. "Arındırma teknikleri" arasında, açıkça yalan söylemek, ilgili dosyaları sümen altı etmek, soruları cevapsız bırakmak ve konuyu bulandırmak başta geliyor. Enformasyon savaşlarının yaygın kullanılan stratejilerinden biri; "Yeni terimler uydurmak". Bu stratejiyle "durumun kontrol altında olduğu" mesajı verilmek istenirken, düzmece bilimsel ifade ve raporlarla konunun öneminin de küçültülmesi amaçlanmaktadır. Örneğin, askeri bir saldırıda ölen siviller için "kaçınılmaz zarar" ifade kullanılabilmektedir. Böylelikle ortaya çıkan vahşet tablosu, kamuoyunun gözünden kaçırılmak istenmekte, olay sıradanlaştırılmaktadır.

"Düzmece istihbarat üretme", enformasyon savaşlarının etki alanı en geniş ama aynı zamanda en tehlikeli kısmıdır. Üretilen sahte istihbarat raporları, analizler, belgelerle bir ülkeye savaş açılması muhtemeldir, kaldı ki Irak'a açılan savaşın gerekçelerinin çoğu düzmecedir ama sonra bu sahte istihbaratların ortaya çıkması bir ülke için en utanç verici durumlardan birini oluşturmaktadır.

Hatırlanacağı gibi, dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell 5 Şubat 2003 tarihinde BM Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmada Irak'ın kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlara sahip olduğuna dair ellerindeki istihbarat raporlarını açıklamış, bu raporlarla Irak'a saldırının da düğmesine basmıştı. Ama ABD Irak'ı işgal ettikten sonra ne Powell'ın BM Güvenlik Konseyi'nde sözünü ettiği nükleer faaliyetlere rastlanabilecekti, ne de "kesin delil" diye dünya kamuoyuna açıklanan kitle imha silahlarına dair herhangi somut bir belgeye ulaşılabilecekti. Anlaşılan o ki, Amerika Irak'a saldırmadan önce altyapısını hazırlamıştı. Askeri operasyondan önce, enformasyon savaşını başlatmış, dünya kamuoyunu kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek, uluslararası kuruluşları kendi hukukdışı uygulamalarına destek verir hale getirmek için kolları sıvamıştı. Medyanın kamuoyunu yönlendirmek için kullanacağı gerçekdışı bilgi ve belgelerin üretimi ile işe başlanmış, uluslararası kuruluşların ikna edilmesinde kullanılacak düzmece istihbarat raporlarının imal edilmesiyle devam edilmiş, sonra da  dezenformasyon ve propaganda ile dünya kamuoyu hazır hale gelince askeri operasyon için düğmeye basılmıştır. ABD'nin hem Afganistan'da hem de Irak'ta uyguladığı strateji budur. ABD'nin saldırı gerekçeleri sahtedir; Pentagon'da, Beyaz Saray'da kurulan birimler tarafından imal edilmiştir. Medya da, uluslararası kuruluşlar da, kamuoyunu yönlendiren diğer unsurlar da ABD'nin yürüttüğü enformasyon savaşının etki alanındadır, başka bir deyişle, Amerikan yönetiminin avucunun içindedir.

Şu gerçek artık iyice ortaya çıkmıştır: Enformasyon savaşını kazanmadan, askeri operasyonların başarı şansı yoktur. Küresel imparatorluk kurma hayali peşinde koşan ABD bu gerçeği gördüğü için bütün stratejilerinin merkezine enformasyonu oturtmaktadır.[2]

Amerika Kendi Güvenliği İçin Dünyayı Ateşe Veriyor!..

ABD Başkanı Bush ve ekibi tarafından hazırlanarak uygulamaya konulan "ulusal güvenlik stratejisi"nin, Amerika'nın güvenliğini güvence altına alma ve ekonomik refahını sağlama amacı güttüğü iddia ediliyor. Ama belgenin hiç de böyle masum amaçlar taşımadığını düşünenler de var...

Örneğin ulusal güvenlik strateji belgesinde yer alan "ulusal başarının sürdürülebilir tek bir modeli vardır ve o da ABD'nin modelidir. Bu model her toplumda her şahıs için geçerlidir. Böyle olduğu için ABD özgürlüğün ve adaletin müdafii olmak zorundadır" ifadesi için Amerikalı siyasetbilimci Chalmers Johnson şu değerlendirmeyi yapıyor: "Paradoksal olarak bu büyük strateji dünya düzeni için 11 Eylül saldırılarından çok daha tehlikeli olabilir. ABD, önlemeyi hedeflediğini söylediği tehditleri kendisi oluşturmaya kararlı görünüyor. ABD'nin bir "medeniyetler çatışması"nın varlığını kabul etmesi ve her kültürde aynı olan ahlaki doğruyu yerleştirmek için savaştan bahsetmesi bir cihat değil de nedir? Özellikle de Bush iktidarının Hıristiyan kökten dinciliğiyle irtibatları dikkate alındığında... Başkan imalı bir şekilde konuşmalarında kendisini İsa'ya benzetiyor. 20 Eylül 2001'de söylediği ‘eğer bizden değilseniz, bize karşısınız demektir' şeklindeki ifadesi açıkça İncil'deki bir ibarenin tekrarıydı: Benden olmayan bana karşıdır!.."

Uluslararası ilişkiler uzmanı Stanley Hoffman da, Bush iktidarının ulusal güvenlik strateji belgesini şüpheyle karşılayanların başında geliyor. Hoffman, Bush iktidarının güvenlik stratejisini "gerçeklerden uzak, ahlaki olarak sorumsuz ve Vietnam savaşının hüsnü kuruntusunu hatırlatan tehlikeli bir görüş" olarak nitelendiriyor.
Ünlü düşünür Immanuel Wallerstein, Bush iktidarının yeni güvenlik stratejisinin Amerikan dış politikasının sürekli olarak engel olmaya çalıştığı bir oluşuma yol açtığının altını çiziyor: "Almanya-Fransa ve Rusya ittifakı!.."
Wallerstein, Bush iktidarının Amerika'nın güvenliği ve refahı için uygulamaya koyduğunu iddia ettiği yeni stratejinin hiç de Amerika'nın hayrına olacağını düşünmüyor. Wallerstein'ın bu konudaki tesbiti özetle şöyle: "Bush görevinden ayrıldığında Amerika çok daha zayıf bir hale gelecek..."

Wallerstein'ın bu tesbitinin arka planında yeni güvenlik stratejisinin temelinde yer alan "Ya benim yanımdasın ya da düşmanımsın" tavrının yattığını söylemek mümkündür. ABD'nin yeni güvenlik stratejisi, dünyayı iki ana eksene ayırıyor: Amerika'nın politikalarını benimseyenler ve destekleyenler... Bir de Amerikan politikalarına destek vermediği için zaten düşman olduğunu açıkça ilan edenler...

Bush iktidarının zihin haritasını da ortaya koyan yeni strateji, Amerika'nın yapıp ettiklerini tek doğru olarak kabul ediyor. Bunun dışında yapılanlar ise yanlış olarak görülüyor. Bush yönetimi, "yanlış" düşünenleri, "doğru yola" getirmek için ise her yolu meşru kabul ediyor.

Bush yönetiminin izlediği politikaların yanlışlığını kendi diplomatları da zaman zaman ifade etmektedir. Bunlardan biri, Yunanistan'daki Amerikan elçiliğinde görevli diplomat John Kiesling'dir. Bush yönetiminin politikalarına tepki göstererek 2003 yılı şubat ayında görevinden istifa eden Kiesling'in, şu saptamaları ilginçtir: "Bizden uygulamamız beklenen politikalar, sadece Amerika'nın değerlerine değil, aynı zamanda Amerika'nın çıkarlarına da aykırıdır. Dünyanın şimdiye kadar gördüğü en geniş ve en etkili uluslararası ilişkiler ağını ortadan kaldırmaya başladık. Bu gidişat, güvenlik değil, istikrarsızlık ve tehlike getirecektir."

Görüldüğü gibi Bush iktidarının politikalarına kendi diplomatları bile isyan etmekte, yeni güvenlik stratejisinin kaos ve belirsizlik getireceği uyarısında bulunmaktadırlar. Yeni stratejiyle ABD'nin kendi güvenliğini bile sağlaması mümkün gözükmemektedir. Çünkü yeni strateji "düşman" üretmektedir. Düşmanlarının sayısını çoğaltan ABD'nin güven içinde olması düşünülemez. Aynı şey dünya için de geçerlidir. Bush yönetimi yeni stratejisiyle sadece kendi ülkesini değil, tüm dünyanın güvenliğini tehlikeye atmakta, küresel terörün ekmeğine yağ sürmektedir.

Bush yönetiminin yeni ulusal güvenlik stratejisini uygulamakta güçlük çekeceğini ve pekçok sorunla karşılaşacağını düşünen Tom Barry, Foreign Policy in Focus dergisine verdiği röportajda kaygılarını şöyle sıralamaktadır: "Amerikan askeri kuvvetleri, çok ciddi bir şekilde kaldırabileceğinin üzerinde yayılmış durumdadır. ABD savaş makinesini finanse etmek için giderek borç batağına daha fazla saplanıyor. Şimdiden uluslararası politikaya ayrılmış bütçe payının yüzde 93'ü askeri harcamalara gidiyor. İşin ekonomik boyutuyla birlikte, Amerikalıların Vietnam savaşından bu yana emperyal savaşlarda artık askeri kayıp görmek istememeleri de yeni stratejinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturuyor. Bu nedenle Pentagon şimdi "ağrısız diş çekimi" yapmak için savaşı tamamen bilgisayar ortamına aktaracak projeler üzerinde çalışıyor..."

Bush yönetiminin öncelikle "düşman üretimini" durdurması, dünyanın güvenliğini tehlikeye atacak ayrımcı, dışlayıcı, zorba ve tahakkümcü politikalardan vazgeçmesi gereklidir. Yeni güvenlik stratejisinin daha fazla kan ve gözyaşı getireceği açıktır. ABD'nin kendi bilim insanları, düşünürleri ve diplomatları gidilen yolun yanlış olduğunu söylemekte, adalet ve merhamet çağrısı yapmaktadır.

ABD'nin bu çağrılara kulak vermek yerine, askerlerinin ölmeyeceği "ağrısız diş çekimi" şeklinde ifade edilen siber savaşlar için dev bütçeler ayırması, dünyamızın geleceği için kaygı verici bir tablo ortaya çıkarmaktadır.[3]

  

 

 

 

 

 

 

 



[1] Milli Gazete / Abdulkadir Özkan

[2] Milli Gazete / Dr. Abdulkadir Özkan

[3]    Milli Gazete / Dr. Abdulkadir Özkan


Bu yazarin diger makaleleri

  Sabataist soylu ve Recep T. Erdoğan’ın özel dostu Mehmet Ali...
Devami
  YÜCE HAKİKAT   Tüm mevcudatın madeni, ol kün emrinde saklıdır Her şeyde aşikâr...
Devami
McKinsey Company IMF’NİN ÖZEL FAKTORİNG TEŞKİLATIYDI!   Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz: mckinsey        Erdoğan...
Devami
  Ahlak; insanın hayvanlardan farkı ve faziletidir. Ahlak; insaniyetin terazisi, İslamiyet’in...
Devami
Çevremizdeki, ülkemizdeki ve bölgemizdeki olaylara ve sebep olanlara bakıyor da...
Devami
  "Siz Ba'al'e  tapıp, yaratanların en güzelini mi bırakıyorsunuz?"[1] Ayetinde...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5983

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR