Reklam
Reklam
Reklam

AHMEDİNECAD'LA BÜYÜK ŞEYTANIN DANSI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

İsrail'i Haritadan Silmeyi Öneriyor, ABD Düşmanlığında Humeyni'yi Solluyor, düşünmeden Dünyayı Geriyor. Peki Kim Bu Mahmud Ahmedinecad?

Onu sevmeyenler, onun için "ultra muhafazakar" diyor. ABD'nin nükleer silahlarla ilgili uyarılarına meydan okuyor. Birçok kişi bu tutumunu devam ettirirse sonunun Saddam Hüseyin'e benzeyeceğini düşünüyor!.. Ama pek çok insan da onu "kişilikli" ve cesaretli buluyor! Ahmedinecad Amerika'ya ve İsrail'e kafa tutuyor. Hatta daha öteye gidiyor ve Bush'u "Allah'ın yoluna" davet ediyor!?

 

1956 yılında Kuzey İran'ın Aradan köyünde yoksul bir nalbantın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi  Azeri Türk'ü, babası Farisi. 1979'da İran Devrimi olduğunda Tahran'daki Bilim ve Teknoloji Üniversitesi İmar ve İnşaat Bölümü'nde okuyan, 23 yaşında ateşli bir Şah aleyhtarı üniversite öğrencisiydi. Üniversitedeyken Humeyni yanlısı öğrencilerin liderlerinden biriydi. Söylentilere göre İran Devrimi'nden sonra ABD'nin Tahran Büyükelçiliği'nin basılması ve içeridekilerin rehin alınmasına adı karışan gruplarla ilişkiliydi.

Hakkında söylenenler doğruysa devrimden sonra Devrim Muhafızlarına katılmış ve bölgedeki bazı gizli operasyonlarda etkin rol almıştı. Bitirdiği okulda, yani Tahran Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İran-Irak Savaşı'nda mühendis olarak görev yaptı. Savaş bittikten sonra Maku ve Erdebil Valiliklerinde bulundu. Cumhurbaşkanı seçilmeden önce de Tahran Belediye Başkanlığı görevini yürütüyordu.

Belediye başkanıyken dini çalışmalara ağırlık vermişti. Asansörlerde haremlik/selamlık usulünün uygulanmasını sağlayacak kadar ileri gitmişti. İran'da görev yapmış Amerikalıların iddialarına bakılacak olursa "Ahmedinecad sert ve gaddar" biriydi.

Tayyip Erdoğan Gibi Belediyecilikte Ün Kazandı!

O da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi belediyecilikten geliyor. Tahran Belediye Başkanlığı döneminde yaptıklarıyla hem Tahranlıların, hem de İranlıların büyük takdirini kazandı. Ahmedinecad, Hatemi'nin Cumhurbaşkanlığı döneminde muhafazakarların gurur duyduğu ve yenilikçilere karşı öne çıkardıkları bir simaydı. Tahran Belediye Başkanlığı'na atandığı (O dönemde belediye başkanları atamayla işbaşına geliyordu) 2003 yılına kadar İran genelinde tanınan biri değildi. Onun asıl ünü, Tahran Belediye Başkanlığı ile başladı. Tahran Belediye Başkanı olmadan önce, mezun olduğu üniversitede Dr. unvanını taşıyan bir öğretim üyesiydi. Belediye başkanlığı döneminde, İran Irak Savaşında ölenlerin anısını yaşatmak için Tahran'ı neredeyse açık bir müzeye çevirdi. Her yeri posterler ve resimlerle süsledi. Ayrıca fakirlere yardım programları uyguladı. Gün geldi, 2003'te, devrimin birinci ve ikinci kuşağını temsil eden radikal muhafazakar çevrelerin desteğiyle Cumhurbaşkanlığına aday oldu. Arkasında Devrim Muhafızları ve İran-Irak Savaşı'na katılmış Besiciler vardı. İran'da polis dışında görev yapan sivillerin arkasındaki güçtü Besiciler. Yani Humeyni'nin yolunu takip edenler, devrimi korumaya ant içenler... Ahmedinecad'ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en fazla gündeme getirdiği konular, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele, sosyal adalet ve petrol gelirlerinin halka eşit dağıtılması idi. Bu yönleriyle Ahmedinecad Recep Tayyip Erdoğan'a benziyordu.


Seçilmesi Soğuk Duş Etkisi Yaptı

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İran'ın en kudretli simalarından eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani'yle yarıştı. Seçimde Rafsancani'ye karşı ikinci turda yarışarak oyların yüzde 61.69'unu aldı. Hiç kimse Ahmedinecad'ın, başta kurt politikacı Rafsancani olmak üzere 7 aday arasından sıyrılmasını beklemiyordu. Üstüne üstlük Rafsacani ile arasındaki oy farkı 6 milyon idi. Ahmedinecad'ın seçimlerde ikinci tura kalması bile beklenmezken o, seçimlerden Cumhurbaşkanı olarak çıktı.

Ne var ki, seçimlerde hileye başvurulduğu iddiaları vardı. Ahmedinecad'ın, ilk turda İran Devrimi'nden sonra en üst kademelerde görev almış Rafsancani'nin karşısında en güçlü rakip olarak ikinci tura katılması da bu hile söylentilerini artırmıştı. Ahmedinecad, Akber Haşemi Rafsancani'nin aldığı %21'lik oy oranının karşısında %19.6 ile en çok oyu alan ikinci kişi olmuştu. Ve ikinci tur seçimlerinin sonucunda Ahmedinecad İran'ın yeni Cumhurbaşkanı olarak koltuğuna oturmuştu.

Ahmedinecad, fakir kesimlerin desteğini kazanmak için İran'daki gelir dağılımı adaletsizliğini fırsat bilip bunu gücünü artırmak için bir araç olarak kullandı. Eski Cumhurbaşkanı Hatemi için ağır eleştirilerde bulundu. Ona göre Hatemi halkın nelere gereksinim duyduğunu hiç anlamadı. İran'ı dışa açacağı ve demokratikleştireceği imajıyla Cumhurbaşkanı seçilen yenilikçi kanadın lideri Hatemi'nin hükümetinin yoksullara yönelik politikasının zayıf olması, Tahran Belediye Başkanı Ahmedinecad'ın ününü daha da artırdı. Hatemi'nin yarattığı hayal kırıklığı, İranlıların Ahmedinecad'a yönelmelerinin en temel nedeniydi. Seçimlerde Ahmedinecad petrol gelirlerini halka yansıtacağı söylemini güçlü bir şekilde dile getirdi.

Kürtler Ona Hiç Isınmadı

İran'da "Kürtler, Cumhurbaşkanları'nı çok seviyor" diyemeyiz. Aynı durum Türkiye Kürtleri içinde geçerli. Sebebi de ta 1989'a dayanıyor. Ahmedinecad'ın, Kürdistan Demokrat Partisi Lideri Abdurrahman Kasımlo ve iki arkadaşının 13 Temmuz 1989'da Viyana'da öldürülmesi olayına karıştığı ileri sürülüyor. Hatta bu olay nedeniyle Avusturya'da bir savcı yeni kanıtlar bulduğunu söyleyerek Ahmedinecad hakkında soruşturma açtı. İddialara göre Ahmedinecad, cinayetten kısa süre önce Viyana'ya seyahat etti. Cinayeti işleyen ekip ile İran elçiliğinde buluştu.

Geçmişi Pek Bilinmiyor

İşin bu tarafı biraz karışık, ama kesin olan tek şey var: Bugünün İran Cumhurbaşkanı bir zamanlar "Devrim Muhafızı" olarak görev yapıyordu.

Baş Düşmanı ABD!?

ABD düşmanlığı o boyutlarda ki, belediye başkanlığı döneminde Amerikan icadı olduğu gerekçesiyle Tahran'daki bütün fast-food restoranlarını kapattırmıştı.

Hazır Cevap Ve Agresif

Hiç kuşkusuz Lübnan Hizbullah'ını da pek "seviyor". Bu yüzden Lübnan Şiilerine elinden gelen yardımı yapıyor, açık ya da gizli... İsrail-Hizbullah savaşında Hizbullah'a destek mesajlarını her fırsatta iletti. Ve savaşın galibi olarak Hizbullah'ı gösterdi. Amerika'ya karşı sert çıkışları ve Latin Amerika'nın solcu liderleriyle yakınlığı, nükleer programı dış baskılar yüzünden yarıda bırakmamak konusundaki inatçı tutumu nedeniyle Ahmedinecad, Türkiye'deki ulusalcıların da ilgisini çekiyor.

"Hüccetiye" Denilen Cemiyete Mensupmuş!   

Onun hakkındaki söylentilerden birisi de İran'da "Hüccetiye" diye anılan gizli bir cemiyetin üyesi olduğu. Söylentilere göre Ahmedinecad'ın misyonu, 12. İmam'ın yani "Beklenen Mehdi"nin geri dönüşünün yolunu açmak için İran'ın daha güçlü olmasını sağlamak. Aksiyon Dergisi'nde yer alan bir habere göre, Ahmedinecad İranlı imamlara "Bütün politikalarımızı imam Mehdi'nin dönüşüne endekslemeliyiz. Batı'nın politikalarını ve sistemlerini taklit etmeyi terk etmeliyiz" demiş.

İşte bu sözler, Ahmedinecad'ın "Hüccetiyeci" olduğu şeklinde yorumlanıyor. Başta Hatemi olmak üzere rakipleri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde imalı olarak onun Hüccetiye cemaati tarafından desteklendiğini ileri sürdü. Hatta Ahmedinecad, geçen yıl BM'de yaptığı konuşmada da, Mehdi'nin gelişi için dua etmişti. Şiilik inancına göre 12. İmam Muhammed bin Hasan el-Askeri, 941 yılında ortadan kayboldu. Şii İnanışına göre el-Askeri dünyanın zulüm ve küfürle dolu olduğu bir dönemde yeniden ortaya çıkarak yeryüzünü adaletle dolduracak.

Allah'tan Mesaj Alıyormuş!.

Bir rivayete göre: "BM'de yaptığı bir konuşma sırasında etrafının nur ile sarıldığını ve Allah'tan mesaj aldığını" iddia etmişti.[1]

İran Lideri Ahmedinejat'ın Bush'a Mektubunun, İçeriği:

Bush'un ''saçma'' bulduğu mektup, aylarca konuşulacak bir içeriğe sahip

Kendini yüce ilahi Peygamber Hz. Mesih'in takipçisi gören, kendini insan haklarıyla yükümlü gören, liberalizmi medeniyet modeli sayan, nükleer silahların ve kitle imha silahlarının yayılmasına karşı çıkan, terörizmle mücadeleyi şiar haline getiren ve nihayet, Hz. Mesih'in ve salihlerin hâkim olacağı birleşik bir dünya toplumu kurmaya çalışan birinin, aynı zamanda ülkelere saldırması, bireylerin canını, haysiyetini ve varlığını değer olmaktan çıkarması, örneğin bir köyde, bir şehirde veya bir konvoyda birkaç suçlunun muhtemel varlığından dolayı, o köyü, o şehri veya o konvoyu ateşe vermesi mümkün olabilir mi?

Veya bir ülkede kitle imha silahlarının bulunduğu ihtimalinden dolayı o ülke işgal edilip yüz bin civarındaki insan öldürülebilir; o ülkenin su, tarım ve sanayi kaynakları ortadan kaldırılarak oraya 180 bin askeri güç yerleştirilebilir mi? İnsanların evlerinin mahremiyeti çiğnendi, bu ülke belki de 50 yıl geri götürüldü. Hangi bedelle? Bir ülke ve bazı diğer ülkeler, yüz milyarlarca dolar harcadı. Saldırgan gücün askeri olarak on binlerce genç sevk edildi, bunlar kendi evlerinden uzaklaştırılarak öldürmek üzere konuşlandırıldı, onların elleri başkalarının kanına bulaştırıldı, psikolojik baskı altında tutuldukları için onların bir kısmı intihar etti, ülkelerine döndükten sonra bile çeşitli hastalıkların pençesine düştüler, bir kısmı da öldürüldü ve cenazeleri ailelerine teslim edildi.

Elbette Saddam cani bir diktatördü. Ama savaşın, onu devirmek için değil, kitle imha silahlarını yok etmek için yapıldığı belirtildi. Saddam bu çerçevede devrildi; bölge halkları da onun devrilmesinden memnun oldu. Saddam İran'a karşı başlattığı sekiz yıllık savaşta Batı'dan destek görmüştü.

Sayın Devlet Başkanı,

Belki de biliyorsunuz, ben bir öğretmenim. Öğrenciler bana bu adımların yukarıda sözünü ettiğim değerlerle, bu cümleden barış ve rahmet Peygamberi Hz. Mesih'in öğretileriyle nasıl bağdaştırılabileceğini soruyor. Guantanamo'da sanık olarak tutulanlar, mahkeme edilmiyor. Avukat tutma imkânına sahip değiller, aileleri onlarla görüşemiyor, onlar ülke dışında alıkonuyor ve onlar için hiçbir uluslar arası nezaret söz konusu değil. Onların tutuklu mu, savaş esiri mi, sanık mı, mahkûm mu olduğu belli değil. Avrupalı denetçiler, Avrupa'da bile gizli zindanlar bulunduğunu teyit ettiler. Ben insanların kaçırılıp gizli zindanlarda tutulmasını dünyadaki hiçbir yargı sistemiyle bağdaştıramıyorum ve bu yapılanların yukarıda sıraladığım değerlerle, Hz. Mesih'in öğretileriyle, insan haklarıyla veya liberalizm değerleriyle nasıl bağdaştığını anlayamıyorum.


Sayın Devlet Başkanı,

İsrail'in hangi bedeller ve hangi gelişmeler sonucu kurulmuş olduğunu biliyor olmalısınız. Binlerce kişinin öldürülmesi, milyonlarca kişinin kendi yurdundan sürülmesi, yüz binlerce hektarlık çiftliğin, zeytin bahçesinin, şehrin tahribi... Bu trajedi sadece kuruluş dönemine ait değil, maalesef 60 yıldır devam ediyor. Kurulmuş olan bu rejim, çocuklara bile acımıyor, evleri insanların başına yıkıyor, Filistinlileri terör etme programını önceden ilan ediyor, binlerce Filistinliyi zindanda tutuyor. Böylesi bir fenomen son asırda benzersizdir veya eşine az rastlanır türdendir. Birçok halk için diğer bir önemli soru da şudur: Niçin böylesi bir rejim himaye ediliyor? Acaba böylesi bir rejimin himaye edilmesi, Hz. Mesih'in (as) Hz. Musa'nın (as) öğretileriyle liberal değerlerle bağdaşıyor mu? Filistin'in kaderini tayin hakkının, Filistin'in içinde ya da dışında yaşayan Müslüman'ıyla, Hıristiyan'ıyla, Yahudi'siyle tüm Filistin halkına bırakılması demokrasi ve insan hakları ilkelerine ve Peygamberlerin öğretilerine aykırı mıdır? Eğer aykırı değilse neden referanduma karşı çıkılıyor?

İsrail Aleyhindeki Kararları Niçin Veto Ediyorsunuz?

Son Filistin hükümeti, Filistin halkının oyuyla iş başına geldi. Tüm tarafsız gözlemciler bunun seçilmiş bir hükümet olduğunu teyit etti. Filistin'in seçilmiş hükümeti, inanılmaz bir şekilde baskı altına alındı ve ona "İsrail rejimini tanı, direnişten vazgeç ve önceki hükümetin programını izle" dendi. Eğer şu anki Filistin hükümeti, böylesi politikaları izleyeceğini daha önceden belirtecek olsaydı, acaba Filistin halkı onu seçer miydi? Bunlar, yukarıda söz ettiğimiz değerlerle bağdaşır mı? Ayrıca halk şunu soruyor: Güvenlik Konseyi'nden Siyonist rejimin aleyhine çıkan her karar niçin veto ediliyor?

Sayın Devlet Başkanı,

Latin Amerika halkları onların bu kıtadaki seçilmiş hükümetlerine neden karşı çıkıldığını, buna karşılık neden darbecilerin desteklendiğini sorma hakkına sahip mi? Niçin onların başının üstünde daimi bir tehdit bulutu dolaşmaktadır?

Afrika halkı çalışkan, yaratıcı ve yetenekli bir halktır. Onlar, insanlık toplumunun maddi ve manevi ihtiyaçlarını temin edecek değerli ve önemli bir rol oynayabilir. Afrika'nın büyük bir kısmındaki yoksulluk ve imkânsızlık, böylesi bir role engel olmaktadır. Acaba onların şunu sormaya hakkı var mı? Niçin onların büyük servetleri yağmalanıyor? Hâlbuki onların kendileri buna herkesten daha çok muhtaçtır. Acaba bunlar Hz. Mesih'in öğretileriyle ve insan haklarıyla bağdaşıyor mu?


11 Eylül'ün Perde Arkası Niçin Açıklanmıyor?

Sayın Devlet Başkanı,

11 Eylül olayı gerçekten korkunç bir olaydı. Dünyanın neresinde olursa olsun masum insanların öldürülmesi, üzüntü ve elem vericidir. Ülkemiz, olaylardan hemen sonra bu tür olayların müsebbiplerini nefretle kınadığını, geri kalanlara ise başsağlığı dileyerek onların acılarını paylaştığını ifade etti. Tüm devletler, yurttaşlarının canlarını, mallarını ve saygınlıklarını korumakla görevlidir. Söylendiği kadarıyla devletiniz geniş bir istihbarat ve güvenlik sistemine sahiptir. Hatta muhaliflerini yurt dışında bile avlamaktadır. 11 Eylül olayı basit bir operasyon değildi. Bu operasyonun istihbarat ve güvenlik sistemleriyle koordine edilmeden veya bunlara nüfuz edilmeden planlanıp uygulanması mümkün müdür? Kuşkusuz bu mantıklı bir ihtimaldir. Konunun bu boyutları niçin şimdiye kadar gizli kaldı? Bu konuda kimlerin kusurlu olduğu konusunda neden açıklama yapılmıyor? Niçin bunların müsebbipleri ve bu konuda kusuru bulunanlar mahkeme edilmiyor?

Irak'a Saldırının Halkına Faydası Ne?

Sayın Devlet Başkanı,

Tüm ülkelerde devletlerinin hazinesi için para ödeyen ve devletlerinden de hizmet bekleyen halktır. Soru şu: Irak'a asker sevk etmek için yıllık ayrılan yüz milyarlarca dolarlık bütçenin halk için getirisi nedir? Zatıalinizin de bildiği gibi ülkenizdeki bazı eyaletlerde bulunan halk, yoksulluk ve sıkıntı içindedir. Binlerce kişi evsiz barksız yaşıyor. İşsizlik büyük bir sorun ve bu sorun aşağı yukarı tüm ülkelerde de mevcut. Bu şartlar altında halkın hazinesinden bu büyüklükte bir bütçe ayrılması, bu büyüklükteki bir asker sevkıyatını, izah etmeye yetiyor mu veya bunlar, yukarda söylenen ilkelerle bağdaşıyor mu?

Anahtar Soru

Anahtar sorum şu: Dünya halklarıyla anlaşmanın daha iyi bir rolü yok mu? Bugün dünyada milyarlarca Hıristiyan, milyarlarca Müslüman ve milyonlarca da Hz. Musa öğretilerinin takipçisi bulunuyor. Tüm ilahi dinler, tek bir kelimede birleşiyor. Bu kelime de Tevhid'dir. Yani Allah'tan başka ilahın bulunmadığı tek tanrıya inanmak... Kur'an-ı Kerim bu ortak kelimeyi vurguluyor ve tüm ilahi dinlerin takipçilerini buna davet ederek şöyle diyor:

"De ki ey kitap ehli, sizin ve bizim aramızda ortak olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birimiz diğerini Allah'tan başka rab edinmesin" (Al-İmran: 64)

Sayın Devlet Başkanı,

İlahi kelamın da belirttiği üzere tek bir Allah'a tapmaya ve ilahi peygamberlere uymaya davet ediliyoruz. Her türlü gücün üstünde olan ve gücü yer şeye yeten, gizlide açıkta, geçmişte, gelecekte olan her şeyi de, kullarının kalplerinden geçirdiklerini de bilen ve kullarının amellerini kaydeden Allah'a tapınmak. Yerlerin ve göklerin maliki olan ve tüm âlemlerin meliki olan Allah'a... Tüm âlemlerin tedbiri onun elindedir. O, tüm kullarının günahlarını bağışlamayı vaat etmiştir. O, mazlumların dostu, zalimlerin düşmanıdır. Rahman ve rahimdir. Müminlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kullarının amellerini izler. Kullarını imana ve salih amele davet eder. Onlardan hak yönünde adım atmasını ve bu yolda sabit durmasını ister. Kullarını, resullerine itaate davet eder ve onların amellerine şahit ve nâzırdır. Kötü sonun yalnızca bu dünya hayatını tercih edenlere, onun emirlerine isyan edip onun kullarına zulmedenlere ait olduğunu söyler. Sonsuz iyiliğin ve cennetin ise onun yüceliğinden ve makamından korkanlara ve kendi hevasına uymayanlara ait olduğunu bildirir.

Biz, peygamberlerin öğretilerine dönüşün tek kurtuluş ve mutluluk yolu olduğuna inanıyoruz. Zatıâlinizin Hz. Mesih'in (as) öğretilerine ilgi duyduğunuzu ve Allah'ın vaadiyle salihlerin yeryüzündeki ilahi hükümetine inandığınızı duydum. Biz de Hz. İsa Mesih'i (as) yüce ilahi peygamberlerden biri olarak görüyoruz. Kur'an-ı Kerim onu defalarca yüceltmiştir. Ve şu söz Hz. Mesih'ten (as) nakledilmiştir: "Benim ve sizin rabbimiz Allah'tır. O halde ona kulluk edin, sırat-ı mustakim budur." (Kur'an-ı Kerim, Meryem Suresi: 36)

Allah'a kulluk ve itaat, tüm ilahi peygamberlerin şiarıdır. Allah, tüm Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Okyanusya, halklarının tanrısıdır. Tüm âlem birdir ve tüm kullarının hidayetini, izzetini isteyen, insanlara üstünlük bahşeden yüce Allah'tır. Şu, İlahi kelamdandır: "Kadir ve müteal olan Allah, peygamberlerini insanların hidayeti için açık mucizelerle ve delillerle göndermiştir, ta ki Allah'ın ayetlerini onlara göstersin ve onları günahtan temizleyebilsin diye. Kitabı ve mizanı göndermiştir ta ki insanlar karşısında adaleti ayakta tutsunlar ve tuğyandan sakınsınlar diye."

Senin Ve Benim Hesabım Kolay Olmayacak

Bütün bu ayetler, Kitab-ı Mukaddes'te de bir şekilde geçmektedir. İlahi Peygamberler vaat etmiştir ki: "Tüm insanların amellerinin karşılığını görmesi için Allah'ın huzurunda toplanacağı gün gelecektir. İyiler cennete gönderilecek, günahkarlar da ilahi azaba uğrayacaktır" sanıyorum her ikimiz de bu güne inanıyoruz ama; Bizim hesabımız kolay olmayacak. Zira bizler, davranışlarımızın hayatlarında etki bıraktığı kimseler ve halk karşısında cevap verici konumdayız. Peygamberler, tevhid esasındaki barışı, huzuru, adaleti ve insan saygınlığını tüm insanlar için istemiştir. Hepimiz bu ilkelere yani tevhide, adalete, insanın izzet ve saygınlığının korunmasına ve kıyamet gününe inanırsak, Allah'a itaatten ve Peygamberlerin öğretilerine uymadan uzaklaşmanın bir sonucu olan bugünkü sorunlara galip gelinemez mi? Ve daha iyi ve güzel bir rol oynanamaz mı? Bu ilkelere inanmak, barışı, dostluğu ve adaleti genişletip bunu garanti etmez mi? Yazılı olan veya olmayan bu ilkeler, dünya halklarının çoğunun ilkesi değil mi? Zatıaliniz bu davete icabet etmiyor musunuz? İlahi Peygamberlerin öğretilerinin hakikatine, tevhide, adalete, insan saygınlığının korunmasına, Allah'a ve Resullerine itaate...

Sayın Devlet Başkanı,

Tarih gösteriyor ki, hükümetler, zulüm yolunda olursa, kalıcı olamaz. Allah, insanlığın yazgısını onların eline bırakmamıştır. Hükümetlerin isteklerinin ve tedbirlerinin aksine gelişen birçok olay olmuştur. Yaşanan olaylar, daha üstün bir gücün tüm işleri idare ettiğini göstermiştir.

Sayın Devlet Başkanı,

Bugün dünyada yaşanan gelişmelerin ve değişimlerin nişaneleri inkar edilebilir mi? Bugünkü durum on sene öncesiyle mukayese edilebilir. Çok hızlı ve geniş kapsamlı bir değişim söz konusudur.

Dünya Rahatsız

Dünya halkları mevcut durumdan hoşnut değildir. Dünyada etkin olan bazı yöneticilerin vaatlerine ve açıklamalarına daha az güvenmektedir. Dünyanın birçok yerindeki insanlar, güvensizlik hissetmektedir, insanlar güvensizliğin ve savaşların yayılmasına karşıdır ve çifte standartlı politikaları kabul etmemektedir. İnsanlar zenginlerle yoksullar, müreffeh ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki ayrışmaya itiraz etmektedir. İnsanlar artan fesattan nefret duymaktadır. Birçok ülkedeki halk, kültürlerinde saldırganlık bulunan, insanların evlerini başlarına yıkan, muhabbet ve şefkati az olan yapılardan rahatsızdır. Dünya halkları, uluslar arası kurumlar konusunda iyimser değil, zira onların hakları bu kurumlar tarafından yerine getirilmemektedir.

Batı liberalizmi ve demokrasisi, insanlığı kendi ideallerine yaklaştıramamıştır. Bugün bu iki kavram iflas etmiştir. Dünyadaki düşünce ve akıl sahipleri liberal demokrasi düzeninin ve düşüncesinin yıkılış sesini açıkça işitmektedir. Bugün dünya halklarının teveccühü bir merkeze yönelmiştir. Bu merkez de Tek olan Allah'tır ve elbette ki insanlar sorunlar karşısında tevhide ve peygamberlerin öğretilerine tutunmaktadır. Bunlar galip gelecektir. Benim ciddi sorum şu: Siz de onlarla birlikte olmak istemez misiniz?

Sayın Devlet Başkanı,

Biz istesek de istemesek de dünya tevhide ve adalete doğru ilerlemektedir. Allah'ın iradesi her şeye galip gelecektir. Selam hidayete tabi olanlara olsun.

Mahmud Ahmedinejad, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı"[2]

İran; İslam Dünyasının Liderliğine mi Hazırlanıyor?!

Zülfikar Darbesi Ne Anlama Geliyor?

Şii ekseni Irak ve Lübnan üzerinden Batı'ya doğru genişlemiş durumda. İran artık devrim yaymıyor İslam dünyasına; ama kendisi yayılmaya çalışıyor!

Ekonomik olarak, askerî olarak ve nihayet devrim vurgusu olmasa da dinî olarak yayılıyor. Bu yayılmanın bir ‘anilmerkez' itmeyle mi olduğu, yoksa periferinin ‘merkez' olma hayaliyle yaptığı ‘ilelmerkez' bir çağrıyla mı olduğu önemlidir. Irak, Şiiliğin Necef ve Kerbela gibi önemli kutsal şehirlerini ve tabii havzalarını barındırıyor. Bu özelliğiyle yeni dönemde Şiiliğin teolojik yapılanmasını kökten değiştirebilecek, alim vurgusunu yeniden ırk vurgusuyla birleştirebilecek, şeriatla aşireti barıştırabilecek, Farslılıktan Araplığa kaydırabilecek bir potansiyele sahip.

Hizbullah'ın potansiyeli Irak'tan aşağı kalır değil. İsrail'le savaşmanın, Filistin'e komşu olmanın, mağdur ve mazlum olmanın avantajını çok iyi kullanıyor Hizbullah. Geçtiğimiz yıla kadar Fadlallah tarafında olan ‘liderlik' ibresi de artık geri dönmemek üzere Nasrallah'ı gösteriyor. Gerekli gördüğünde Nasrallah'ın imajını besleyecek bir savaşı başlatmayı dahi göze alabilecek bir örgüt Hizbullah. Bu lider endekslilik, örgütü kırılgan da kılıyor aynı zamanda, ama Nasrallah hayatta kaldığı müddetçe bu kırılganlığın farkına varan yok.


Şii ekseninin Batı'ya doğru genişlemesi, doğuda da, güneyde de karşılığını buluyor. Pakistan'da, Tacikistan'da, Azerbaycan'da daha duyulur, siyaseten daha hareketli bir Şii varlığını hissediyoruz. Bahreyn'de Şiiler nüfustaki ağırlıklarını hızla nüfuz ağırlığına dönüştürüyorlar. Suudi Arabistan'da hatırı sayılır bir örgütlenme hamleleri var. Sudan ve Yemen civarlarında yaygın olan Zeydîlik dahi, Şiiliğin Fâtimilik kolundan saparak doğmuş Nizârilik ve Dürzülük dahi Ortadoğu'da gözlenen yeni yapılanmada daha fazla söz sahibi olmak için harekete geçmiş durumda. Hint alt kıtasında Nizâriliğin uzantıları olarak ortaya çıkan Ahmedilik ve İsmailiye sadece anavatanında değil, Avrupa ve Amerika'da da aktivitelerini hızlandırmış durumda.

Şiiliğin bu dirilişi tamamen içten gelen itmelerle oluşmuş değil. El Kaide ile birlikte Sünni İslam'ı, Hanbeliliği ve Seyyid Kutup gibi neredeyse her Sünni Müslüman'nın evine girmiş bir tefsirin yazarını karalayan Batı'nın bu dirilişte etkisi var elbet. Avrupa'da ‘Alevi İslam' diye bir ucube kurgulayıp, bunu Avrupa İslamiyeti haline getirmek isteyen sivri zekâlılar olduğu gibi.

Dıştan çekme ve yönlendirme olsa da Şii dünya Irak ve Güney Lübnan'ın sağladığı sinerji ile bu çekmeye muadil iç dinamikleri harekete geçirebilmiş durumda. Doğu ve Güneydoğu'yu ziyaret eden, köylerde, kasabalarda sohbet halkaları tesis eden Şii mollalarının sayısı artıyor her gün. Başörtülü kızlarımıza verilen burs meselesi, bursa bakan yönüyle değil, başörtüsüne bakan yönüyle medyatikleşti. Oysa İran burslarıyla okuyan daha nice erkek ve kız çocuklarımız var bizim.

Şiilikteki bu dinamizm her durumda bir tehdittir ama illa da kötü ve menfur olmak zorunda değildir. Sünni dünya bu dinamizmin karşısına kendi dinamizmini çıkarabilirse, telahuk-u efkardan hakikat neşet eder. Bu açıdan bir uyarı değil, bir çağrı yazısı bu. Yine de bu çağrı dinlenilmezse neler olabileceği yönünde bir uyarı çağrının gücünü destekleyecektir.

İran, geçtiğimiz ayın son on gününde ‘Zülfikar Darbesi' adını verdiği bir askerî tatbikat yaptı. Tabii ki bölgedeki Amerikan ve İngiliz varlığına, ‘İran'a girerseniz üzülürsünüz' mesajı veren bir tatbikattı bu. Fakat ismin manasıyla Şii eksenin Sünni dünyasını ikiye ayırmışlığı arasındaki irtibat, darbenin sadece Batılı işgalcileri hedef almadığını gösteriyor.


Malumunuz, Zülfikar Darbesi'nden kasıt İran efsanelerinde bolca anlatıldığı üzere Hz. Ali'nin at sırtındaki zırhlı bir askeri atıyla birlikte ortadan ikiye ayıran kılıç darbesidir. Efsane buna, kılıcın ucunun toprağa değmesi durumunda yerin lerzeye gelip sallanmasını da katar. Şahablarıyla, nükleer füze potansiyeliyle İran'ın ortadan ikiye ayıracağı millet biz olmasak gerekir; ama toprak bizim toprağımız...[3]

Ahmedinejat Yahudilerle Nasıl Sarmaş Dolaş Kucaklaşmıştı?!..

Yahudileri bütün kötülüklerin anası ilan eden Ahmedinejat ABD'ye gidince onlarla yakın ve sıcak temaslarının altında ne yatmaktaydı?

Amerika'da bulunan İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın, İsrailli Yahudiler ile sarmaş dolaş görüntüleri başta İran olmak üzere, bütün dünyayı şaşkına çevirdi.

ABD'deki temaslarına devam eden İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, merkezi Brooklyn'de bulunan Siyonizme karşı Yahudiler isimli grupta yer alan hahamlarla bir araya geldi.

Ahmedinejad'ın Yahudi din adamlarıyla sarmaş dolaş olması dikkat çekti. Reuters, CNN'den aldığı bu ilginç görüntüleri tüm dünyaya geçti...

Sonunda Ruşen Çakır dayanamayıp şu başlığı atmıştı:

Ahmedinecad'ı sevmek zorunda mıyız?

Bu yılki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, George W. Bush başkanlığındaki ABD yönetiminin zaten yerlerde sürünen karizmasının iyice çizilmesine vesile oldu.

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, yine ev sahibi Amerikalılara kâbus yaşattı. Chavez'inki tam bir şovdu. Bush'a meydan okumasını sürdüren Ahmedinecad ise beklenenden daha yumuşaktı.

İki aykırı lider de sınırlı vizeleri yüzünden New York dışına çıkamadılar, ama az zamanda, dar alanda çok top çevirdiler. Özellikle Ahmedinecad, Tahran rejiminin nükleer krizi daha uzun bir süre başarıyla yöneteceğinin canlı delili olarak, küçük adımları ve suratından eksik olmayan gülümsemesiyle çok ciddi temaslarda bulundu.

Derin dünya devleti

Hiç kuşkusuz bunların en ilginç ve önemlisi Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından Çarşamba akşamı, bir otelin konferans salonunda düzenlenen toplantıydı. CFR, hiç tartışmasız ABD'nin ve belki de dünyanın en etkili düşünce üretim kuruluşu (think tank'i). Amerikan iş dünyası, siyaseti, bürokrasisi, medyası ve üniversitesinin "créme de la créme"ini bir araya getiren CFR'da bariz bir Musevi ağırlığı da göze çarpıyor. Zaten birçok komplo teorisyeni tarafından CFR "derin dünya devletinin ana karargahı" olarak gösteriliyor.

CFR Başkanı Richard Haass (kendisi birinci Bush yönetiminde Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi'nin başıydı), Amerikan yönetiminin, bazı Musevi kuruluşlarının ve bazı üyelerin yoğun itirazlarına rağmen Ahmedinecad'ı davet kararından caymadı. Sonuçta 20'yi aşkın güçlü Amerikalı yaklaşık iki saat boyunca İran Cumhurbaşkanı'nı soru yağmuruna tuttu. Ahmedinecad tam 40 dakika Yahudi soykırımını neden reddettiğini izah etmiş. Diğer soruların hemen tümünde de "Ya siz Amerikalılar aynı konuda neden şöyle yapıyorsunuz?" türünden karşı sorularla sorgulanan değil de sorgulayan olmaya çalışmış.

Peki sonuç? New York Times'ın yazdığına göre koca bir hiç. Katılımcıların hemen hepsi "Eğer bu adam İran'ı gerçekten temsil ediyorsa pazarlık edebilmemiz çok zor, hatta imkansız" türü yorumlarla hayal kırıklıklarını dile getirmişler.

Saldırı olur mu?

Peki nükleer krizde hangi noktadayız? Time dergisi "ABD'nin askeri müdahalesinin eli kulağında" dedi. Sanmıyorum. Çünkü ABD'nin dünyayı ikna gücü kalmadı. Saldırsa bile İsrail dışında yanında kimseyi bulamayabilir. Sonuçta saldırı olsa bile tam tersi sonuçlar doğurabilir.

İranlı demokrasi savunucularıysa bambaşka bir senaryoyu dillendiriyorlar. Altı yıl hapis yatan, gazeteci Ekber Genci Washington Post'ta, "Hükümetin ABD ile gizli bir anlaşma yapmak istediğine inanıyoruz. ABD'nin, rejimin içerde yaptıklarına kayıtsız kalması halinde taviz vermeye hazırlar" diye yazdı.

Günümüzün sorusu şu: Bush güvenilmez diye Ahmedinecad'a mı inanacağız? Cevabın ipuçlarını aynı yazıda arayalım. Genci, İran rejiminin şu üç nedenle tehlikeli olduğunu söylüyor:

1) Halkın demokrasi ve özgürlük taleplerini sert bir şekilde bastırıyorlar;

2) Cinsiyet temelli bir apartheid (ayrımcılık) uyguluyorlar;

3) Hiçbir muhalefete izin vermiyorlar.

Ahmedinecad, işte bu rejimin en radikal kanadının en sembol isimlerinden biri. Dolayısıyla "Bush'u sevmeyenler, Ahmedinecad'ı sevmeye mecburlar mı?" sorusunun cevabı "asla" olacaktır.[4]

Humeyni Nükleer Silah Kullandı mı?

Hümeyni Irak'a Karşı Nükleer Silah Kullanılmasını Onayladı mı?


Humeyni'nin mektubu Niçin Saklandı?

On sekiz yıl kadar önce yazılan eski bir mektup bugün İran'da tartışma konusu. Bu mektup İran Devrimi'nin lideri merhum Ayetullah Humeyni tarafından 1988 yılında kaleme alınmış bir mektup.

İran-Irak Savaşı'nın son günlerinde yazılan mektup, Humeyni'nin İran-Irak Savaşı'na niçin son vermek, yıllardır kabul etmediği BM ateşkes kararını niçin kabul etmek zorunda kaldığını açıklıyor. Humeyni'nin yakın arkadaşı, eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Rafsancani tarafından geçen hafta kamuoyuna açıklanan mektupta Humeyni, 'zehir dolu kaseyi içmek zorunda kaldığı' ifadesiyle veciz bir şekilde dile getirdiği savaşa son verme kararını niçin almak zorunda kaldığını savaşın durumunu kendisine aktaran askerî yetkililer ve komutanların beyanlarına atıfta bulunarak anlatıyor ve mektubun bir yerinde şöyle diyor:

"... Komutan bana, 'Bir 5 yıl daha zafere ulaşamayız. Üstelik o zamana kadar 30 piyade köprüsüne, 2.500 tanka ve 300 savaş uçağına ihtiyacımız var.' dedi, ayrıca Irak ordusunun saldırılarına karşı önemli miktarlarda lazer güdümlü füzelere ve nükleer silahlara da ihtiyacımız olacağını da belirtti."

Humeyni'nin komutan dediği kişi ve dolaylı olarak atıfta bulunduğu kişinin zamanın Devrim Muhafızları (Pasdaran) Komutanı Muhsin Rızai olduğu söyleniyor. Rızai ise bunu reddediyor, Humeyni'yi ateşkese razı eden kişinin kendisi olmadığını kendi web sitesinde açıklamış bulunuyor.

Mektubu kamuoyuna açıklayan ve bu yüzden bazı askerî ve siyasi çevreler tarafından gizli bilgileri ifşa etmekle suçlanan Ali Ekber Rafsancani ise bu suçlamaları kabul etmiyor, söz konusu mektubun 1988 yılında kamuoyuna açıklanmış olduğunu, ayrıca bir kitapta da yer aldığını, dolayısıyla mektubun zaten kamuoyuna çoktan mal olmuş bulunduğunu söylüyor.

Mektupla ilgili bir başka husus da mektubu web sitesinde yayımlayan ILNA adlı İran İşçi Haberleri Ajansı'nın, mektupta ilk yayımladığı zaman bulunan 'nükleer silahlar' ibaresini sonradan mektup metninden silmiş olması. Bazı kaynaklar silmenin İran Milli Güvenlik Konseyi'nin talebi üzerine yapıldığına işaret ediyorlar. Bunun sebebi de herhalde İran'ın nükleer silahlara öteden beri duyduğu ilginin bilinmemesini sağlamak olmalı. Ben öyle tahmin ediyorum.

Haberlere göre, mektupta Humeyni, zamanın başbakanının kendisine İran ekonomisinin faaliyetinin sıfırın altında olduğunu, cepheye gönderilecek gönüllü sayısının da azalmakta olduğunu bildirdiğini belirtiyor ve böylece ateşkes öncesindeki durumun ne kadar vahim olduğuna işaret ediyor. Gerçekten de o zamanlar bu köşede yazdığımız gibi İran, 8 yıl devam eden savaşın sonlarına doğru hem ekonomik ve hem de askerî bakımdan bitmiş tükenmişti ve Humeyni, bu acı gerçekler karşısında ateşkesi istemeye istemeye kabul etmiş, 'zehir dolu kaseyi' içmek zorunda kalmıştı.


Ne var ki, bu gerçeklere rağmen bugün İran'da çeşitli çevrelerde bu ateşkes ile ilgili tartışma aradan yıllar geçmesine rağmen yeniden canlanmış bulunuyor. Bu da İran'daki Rafsancani cephesi ile Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad arasında yaşanmakta olan iktidar mücadelesi ile açıklanıyor.

Geçen ay kapatılan Rafsancani yanlısı Şark Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Muhammed Atrianfar bir Batılı gazeteye verdiği demeçte, '... Bu mektup, içeride yaşanan tartışmaların bir parçasıdır tamamen. Rafsancani, çok kaygılı; çünkü askeriye ve istihbarattan şahıslar iktidara geliyorlar ve bunlar İran-Irak Savaşı sırasında İran'ın uğradığı zararlardan dinî makamları suçlayarak bu makamları gözden düşürmeye çalışıyorlar.' derken yine Rafsancani taraftarı Kargozaran gazetesi, mektubu İran'ın milletlerarası durumu gerçekçi olarak anladığının bir delili olarak gördüğünü belirtiyor ve bu tecrübenin İran'ın nükleer planları dahil bütün kararları için temel olması gerektiğini söylüyor.

18 yıl önceki mektup çevresinde başlayan tartışmalar bize bugünkü İran hakkında da çok şeyler söylüyor velhasıl...[5]




[1] Haftalık

[2] 11.05.2006 Netpano.com

[3] 11.09.2006 / Kerim Balcı / Zaman

[4] 25.09.2006 / Ruşen Çakır  /Vatan

[5] 08.10.2006 / Fikret Ertan / Zaman


Bu yazarin diger makaleleri

   AKP TÜRKİYESİ GERÇEKTEN BAĞIMSIZ MIYDI, YOKSA HAÇLI VE SİYONİST AB’NİN TUTSAĞI...
Devami
 İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Financial Times, “Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin Twitter'a...
Devami
  Bazıları bu başlıkları ve yakıştırmaları ağır, acıtıcı ve kırıcı bulmaktadır....
Devami
  "Domuzdan post, gâvurdan dost olmayacağını" unutan gafiller, hala Amerika'ya...
Devami
  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami
  Erdoğan’ın izinde olduğu Özal darbecilere kalbi şükranlarını sunmaktaydı! Başbakan Erdoğan'ın sık...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4870

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR