Reklam
Reklam
Reklam

MUSTAFA KEMAL'İN DERİN PEYGAMBER SEVGİSİ VE ENGİN TARİH BİLGİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 13
ZayıfMükemmel 

Atatürk'ün 1922 senesinde, Büyük Millet Meclisinde, Saltanatı Milliye'nin tahakkukuna (yani Milli bir iktidarın oluşturulmasına) dair yaptığı ve daha sonra tarihi bir belge olarak Nutkun 3. cildine 264 nolu vesika olarak aldığı konuşma:

a) Mustafa Kemal'in İslami inanç ve düşüncesini

b) Derin ve samimi Peygamber sevgisini

c) Engin tarih bilgisi yanında, özellikle İslam tarihiyle çok yakından ilgilendiğini

d) Bu inanç ve bilgiler ışığında, çağın sorunlarına kalıcı ve akılcı çözümler üretme gayret ve yeteneğini göstermesi açısından oldukça önemli ve değerli bir belgedir.

Hiç kimse kalkıp, Atatürk'ün bu bakış açısı ve yaklaşımlarının, o günün koşulları için geçerli, geçici ve bazı kesimleri idare edici bir tavır olarak gösteremeyecektir. Şöyle ki:

1."Müslüman kesimden ve İslami hassasiyet sahiplerinden çekindiği için, böyle konuşmuştur" denilemez. Çünkü bu yöndeki muhalefetin bastırıldığı ve din istismarcısı çevrelerin etkinliğinin kırıldığı, cumhuriyetin 4. TBMM'nin 7. yılını tamamladığı bir süreçte bu Nutuk hazırlanmış ve bu metin kalıcı ve bağlayıcı bir vesika olarak kitaba alınmıştır.

2.Tanzimat ve İttihattan beri devlet yönetimine, ülke ekonomisine ve kültürel etkinliklere hakim bulunan sabataist (Yahudi dönmesi) cunta'ya hoş görünmek ve onlara siyasi rüşvet vermek için, Atatürk'ün bu sözleri sarf ettiği de öne sürülemez. Çünkü, hem malum ve mel'un İzmir Suikastı sonrasında, hem başka operasyonlarla, İttihat ve Terakki artığı ve Yahudi asıllı bazı çıban başlarının önemli bölümü tasfiye edilip tesirsiz hale getirildiği bir ortamda, bu Meclis konuşması Nutkun, hem de vesikalar bölümüne yazılmıştır. Ve zaten bundan 2 yıl sonra da, Yahudi Siyonizminin resmi kılıflı karakolları olan Mason Locaları, dünyada ilk defa ve büyük bir cesaret ve ferasetle, Atatürk tarafından kapatılacaktır. Ve tabi İsmet İnönü eliyle Atatürk'ün bu milli ve haysiyeti adımları maalesef boşa çıkarılacak, Türkiye yeniden masonik- sabataist şebekenin gizli yönetimine bırakılacaktır.

3.Nutuk, Mustafa Kemal'in her konudaki, inanç ve ideallerini, tespit ve tavsiyelerini, bilgi ve belgelerini içeren ve gelecek nesillerce kendisinin böyle tanınması istenen, tarihi bir kaynaktır. Diğer bütün söylem ve eylemleri Nutuktaki bilgi ve belgeler esas alınarak değerlendirilmek durumundadır.

4.Son bir hatırlatma olarak; bu konuşma her ne kadar 1922 senesinde ve Büyük Millet Meclisinde yapılmış ise de, çeşitli muhalefet girişimlerini bastırdığı, hıyanet kesimlerini kontrol altına aldığı; yani imkan ve iktidarının en güçlü noktaya ulaştığı 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında, Cumhuriyet Halk Partisinin Ankara'daki 2. kurultayında 37 saat sürmek suretiyle, tam altı günde okunulup bitirilen ve cumhuriyet tarihimizin en önemli ve güvenilir kaynağını teşkil eden NUTUK'ta Atatürk bu vesikayı, tarihi bir belge olarak ve kendi kanaatlerini ortaya koyarak yerleştirmiş bulunmaktadır. Yani bu sözler O'nun hem resmi hem de samimi bakış açısını ve yaklaşımını yansıtmaktadır.

Vesika, 264. (Not: Yer yer, aslına en uygun biçimde sadeleştirilmeye ve özetlemeye gidilmiştir. M.Ç.)

Saltanatı Milliye'nin tahakkukuna dair Büyük Millet Meclisinde cereyan eden tarihi celselerden:

1 Teşrinisani 1922'de Saltanatı Milliyenin tahakkukuna (Milli bir hükümetin kurulmasına) dair Büyük Millet Meclisinde cereyan eden tarihi celsede (oturumda) Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin irat buyurdukları (konuşup sundukları) mühim nutuk:

Arkadaşlar! İstanbul'da gayrimeşru bir sıfatı şahsına atfeden (milletin vermediği sadrazamlık-hükümet başkanlığı yetkisiyle hareket eden) Tevfik Paşa, evvela hususi ve mahrem (özel ve gizli) olarak ordularınızın Başkumandanına (yani bana), müteakiben onu jurnal eder tarzda (ardından bizi gammazlar biçimde) açık bir telgrafname ile Meclisi Aliye (Yüce Meclise) müracaatta bulundu. Dikkat buyurulursa gelen telgrafname ile efkarı umumiyei İslamiye teşviş edilmek (Müslüman halkımızın kafası karıştırılmak) isteniyor. Bu telgrafnamedeki zihniyet (ve kötü niyet), istiklalimizi imhaya çalışan düşmanlarımıza karşı mukaddes davamızı müdafaada fiilen ve hukuken, muvaffakiyetlere mazhar olan Milli hükümetimizi zaafa uğratmaya yöneliktir. Mana ve mantıktan ari (yoksun) olan bu telgrafnamenin muhteviyatı (içeriği); Meclisi Alinizin mevcudiyetile tahakkuk eden bir şekli, bir hakikati tekrar mevzüubahs etmemizi istilzam eyledi. (Yüce Meclisimizin varlığıyla oluşan bir gerçeği, yeniden gündeme getirmemizi gerektirdi) Şekli idaremizde mündemiç bulunan hakikat; Türkiye halkının, mukadderatına bilfiil ve bizzat vazıülyet olması, hakimiyeti milliyesini, saltanatı milliyesini üç seneden beri kendi elinde bulundurarak davayı mukaddesesini müdafaa etmekte bulunmasıdır. (Yönetim şeklimizi de içine almış bulunan hakikat: Türkiye halkının kendi geleceğine ve hükümet biçimine bizzat el koyması; Milli hakimiyetini ve Milli iktidarını üç yıldan beri kendi elinde bulundurarak, mukaddes davasını (bağımsızlık ve bekasını) korumaya çalışmasıdır.)

Bu hakikatin tecellisi, bir batılın zevalini müeddi oldu. Bu batıl, gayrimeşru ve gayrimakul olan şey, bir milletin hukuku hakimiyet ve saltanatının bir şahıs uhdesinde temsil edilmesine müsaade edilmesiydi. (yani: Bu hakikatin oluşması, bir batılın (yanlışlık ve haksızlığın) ortadan kalkmasını doğurdu. Bu batıl; meşru ve makul olmayan şey, bir milletin hükümranlık ve iktidar hakkının, tek bir kişinin elinde temsil edilmesine izin verilmesiydi)

Bu nokta üzerinde bütün milletin ve milletin arzusuna uyan milletvekillerinden oluşan yüce heyetinizin doğal olarak vermiş olduğu kararı, birçok defalar birçok arkadaşlarımızın muhtelif vesilelerle ifade etmiş olmalarına rağmen, ben de bir arkadaşınız sıfatı ile bu kürsüden aynı şeyi tekrar edeceğim. Beni beş on dakika daha dinlemek lütfunda bulunmanızı rica ediyorum. (Hay hay sesleri)

Arkadaşlar; gerçeğin aydınlatılması için hep beraber Türk tarihi ve İslam tarihi üzerinde kısa ve hızlı bir göz geçirmeğe muvafakat (ve müsaade) buyurur musunuz?,


Efendiler, bu insanlık aleminde en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan bir Türk milleti azimesi vardır. Ve bu milletin yeryüzündeki genişliği nispetinde, tarih içerisinde de bir derinliği vardır.

Efendiler, bu derinliği isterseniz iki mikyasla ölçelim: Birinci ölçü birimi, tarih öncesi devirlere ait mikyastır. Bu mikyasa göre Türk milletinin ceddi alası (büyük atası) olan, Türk namındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yafesin oğlu olan zattır.

En açık ve en maddi ve en kat'i tarihi delillere dayanarak beyan edebiliriz ki, Türkler on beş asır evvel, Asya'nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyatına tecelligah olmuş (medeni yetenek ve gelişmelere öncülükte bulunmuş) bir unsurdur. Elçilerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bu Türk Devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devletti.

Efendiler: yine malumdur ki, dünya yüzünde (bir de) yüz milyonluk bir Arap kütlesi vardır. Ve bunların Asyai kısmı çoğunlukla Arabistan yarımadasında bulunmaktadır.

Mazharı nühüvvet ve risalet olan Fahrialem Efendimiz (Hz. Peygamberimiz) bu kütlei Arap içinde Mekke'de dünyaya gelmiş mübarek ve muhterem bir varlıktır.

Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; adatı ilahiyenin tecelliyatına (sünnetullah olan ilahi kural ve programların oluşumuna) bakarak diyebiliriz ki: İnsanlık tarihi iki sınıfta, iki devirde mütalea olunabilir. İlk devir, çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir ise, insanlığın ergenlik ve yetişkinlik dönemidir.

Beşeriyet birinci devirde; tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından ve maddi vasıtalarla kendisi ile ilgilenmeyi ve yönlendirilmeyi gerektirirdi. Allah, kullarının lazım olan, tekamül noktasına kavuşuncaya kadar içlerinden vasıtalarla (Peygamberler yoluyla) kullarıyla ilgilenip eğitmeyi, uluhiyetinin bir gereği kabul etmiştir. Onlara Hazreti Adem Aleyhisselamdan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz vasıtası ile en son hakayikı diniye ve medeniyeyi (en son ve en mükemmel dini hakikatleri ve medeniyet kurallarını) verdikten sonra, artık insanlarla ve bir peygamber vasıtasıyla temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. Çünkü insanlığın anlayış, aydınlanma ve olgunlaşma derecesinin, artık her kulun doğrudan doğruya, ilhamatı ilahiye ile (Kur'anı Kerimin emirleriyle) temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, hatemülenbiya (son peygamber) olmuştur ve kitabı, kitabı ekmeldir. (Kur'anı Kerim mükemmel ve eksiksizdir) Son peygamber olan Muhammet Mustafa Sellallahüaleyhivesellem 1394 sene evvel Rumi nisan içinde ve Rebiülevel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu. Gün doğmadan! Bugün o gündür. Filhakika Arabi tarihlerinde bu akşam Peygamberimizin doğum gününün tamam senei devriyesine tesadüf ediyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür. (İnşallah sedaları) Hazreti Muhammet çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nurani, sözü ruhani, rüşt ve rü'yette bibedel (olgunluk ve görüşündeki uygunlukta eşsiz), sözün de sadık ve yumuşak, insaniyet ve mertlikte herkesten üstün olan Muhammet Mustafa, evvela bu özel sıfatları ve güzel farklılıklarıyla kabilesi içinde "Muhammedülemin" (Kendisine her konuda güvenilen ve asla şüphe edilmeyen Muhammed) oldu. Muhammet Mustafa peygamber olmadan evvel, kavminin muhabbetine, hürmetine, itimadına mazhar oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet ve 43 yaşında risalet geldi.

Fahrî alem Efendimiz (alemlerin övünç ve onur kaynağı Hz. Peygamberimiz), sayısız tehlikeler içinde, sonsuz mihnetler ve meşakkatler karşısında yirmi sene çalıştı. Ve dini İslam'ı tesise ait vazıfei peygamberisini ifaya muvaffak olduktan sonra vasılı alayı illiyyin oldu. (Yüce İslam Dinini kurmakla ilgili peygamberlik görevini tamamlamayı başardıktan sonra, Yüceler yücesi Rabbine ve sonsuzluk aleminde ebediyet iklimine kavuştu)  Kendisinin irşat ve tebligatına mazhar olan bütün müslimin, bilhassa Ashabı Güzin, birçok gözyaşı döktüler. Fakat insanlık icabı olan bu üzüntünün fayda vermeyeceğini derhal idrak eden bu feraset ve fetanet erbabı, Peygamberin arkasından ağlamak değil, ümmetin maslahat ve menfaatini bir an evvel güzelce yürütüp yerine getirecek tedbir almak kanaati ile toplandılar. Resuliekreme halife olacak bir emir intihabı (yetkili bir yönetici seçilmesi) mevzuubahs edildi. Ebubekir'den şahsen çok hoşlanırdı ve son nefeslerini yaşarken Ebubekir'in kendisine halef olması muvafık olacağını muhtelif tarzlarda işaret dahi buyurmuşlardı. Bütün bunlara bakarak sahabe toplanıp resmen bir tayin ve tercih yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmolunabilirdi.. Halbuki bu halife seçme işi o kadar basit olmadı. Bilakis mesele çok müzakerelere, münakaşalara ve çok esaslı ihtilaflara maruz kaldı. Emri intihapta (devlet ve hükümet başkanı seçiminde) mühim olarak üç muhtelif bakış açısı ortaya çıktı. Bu noktai nazarlardan birisi: Makamı hak etmek ve ümmetin maslahat ve menfaatini gözetmek için lazım olan kudret ve kifayetin kaide ittihazı (sağlam bir temele oturtulması) idi. Buna göre makamı hilafet, en kuvvetli ve en nüfuzlu ve en reşit kavmin olacaktı. Bu noktai nazar cumhuru sahabenin idi.(Sahabenin çoğunluğu bu görüşü benimsemişti)

İkinci noktai nazar (bakış açısı ve yaklaşım tarzı ise ), o güne kadar nusreti İslam'a hizmet eden kavmin hilafete müstahak addedilmesiydi. Bu, Ensarın noktai nazarı idi. Üçüncü fikir ise, akrabalık durumunu ve ehlibeytin hukukunu gerekli ve önemli görmekteydi. Bu da Haşimilerin noktai nazarı idi. Bu üç noktai nazardan (bu üç farklı görüş dayanağından) oy birliği ile birini tercih etmek ve halife seçimini gerçekleştirmek mümkün olamadı. En nihayet muhtemel bir dağılma ve başıboşluk döneminin derhal önüne geçmek lüzumuna kani olan Hazreti Ömer'in tesiri ile Hazreti Ebubekir'e biat olundu. Görülüyor ki, ilk halifenin tayininde, genel görüşlerin ortak noktasından ziyade, şahsi tesir neticeye şekil vermiştir. Efendiler, bu muhalefet ve münakaşaların boş yere olduğunu zannetmeyelim. Hakikaten emri hilafet İslam milletince en büyük bir maslahattır. Çünkü Efendiler, Halifei Nebeviye, ehli İslam arasında rabıta olan (irtibat ve intizam oluşturan) bir emarettir. Ve ehli İslam'ın kelimci vahdet (sözü geçerli ve etkili birlik) üzere toplanmalarını temin eden bir emarettir.

Emaret (devlet ve hükümet başkanlığı) işte Cenabı Hakkın bir sır ve hikmetidir ki, teessüsü (yerleştirilmesi ve yürütülmesi) daima satvet (caydırıcı güç) ve kuvvetle mümkündür. Bunun asıl maksadı ise, fitne ve fesadı ortadan kaldırmak, asayiş ve güvenliği korumak, milli savunmayı sağlamak ve ülkede genel düzeni ve gelişmeyi başarmaktır. Bu dahi ancak satvet (her türlü güç) ve kuvvete bağlıdır. Adetullah bu veçhile cari olagelmiştir. (Allah'ın doğal ve sosyal kanunları hep bu şekilde süregelmiştir) Buna nazaran yukarda izah ettiğimiz üç muhtelif noktai nazardan birincinin ki kuvveti ve nüfuzu olan kavmin, milletin hilafete varis olması noktası idi diğer görüşlere tercih edilip galip olması tabiidir ve Hazreti Ebubekir'in bittesir makamı hilafeti işgal etmesi isabetlidir. İşte bu suretle, zamanı saadetten sonra hilafet unvanı ile bir emareti İslamiye teşekkül etmiştir.

Fakat Efendiler, peygamberin vefatı ile derhal her tarafta irtidat (dinden dönmeler) başladı, irtica (dinde yobazlık ve yozlaşma) başladı, isyan başladı.. Hazreti Ebubekir bunları bertaraf etti; vaziyete hakim oldu. Bir taraftan da İslami yönetimin hudutlarını genişletmeye tevessül eyledi. Ebubekir, son demlerine yaklaşınca kendi seçimindeki sıkıntıları düşünerek Hazreti Ömer'i vasiyetname ile bizzat intihap etti. (yerine tayin etti)

Hazreti Ömer'in zamanı hilafetinde İslam ülkeleri fevkalade denecek derecede süratle genişledi, servet çoğaldı. Halbuki bir milletin içinde, servet ve zenginliğin yayılması, insanlar arasında dünya hırsının ve düşmanlığın da oluşmasına; bu da ihtilal ve fitnenin ortaya çıkmasına sebep olmak, bu alemi kevnü fesadın muktezayı ahvalindendir. (Fitne, fesat ve imtihan dünyasının gerektirdiği hallerdir) İşte bu nokta Hazreti Ömer'in zihnini kurcalıyordu. Bir de Hazreti Ömer düşünüyordu ki, Resulü Ekrem, mahremi esrarı olan havasez (bazı sırlarına ortak ettiği seçkin) ashabına şunu demişti: "Ümmetim düşmanlarına galebe edecek. Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam'ı fethedecek, Kisra ve Kayserin hazinelerini taksim eyleyecektir ve fakat ondan sonra aralarında fitne ve ihtilal ve nefsaniyetler meydana gelecek ve geçmiş meliklerin mesleğine gideceklerdir..." Hazreti Ömer bir gün Huzeyfetülyemani Radiyallahüanh Hazretlerine, deniz dalgaları gibi gelecek fitneyi sorduğu zaman aldığı cevapta: "Senin için bu konuda endişe edecek bir durum yok; senin zamanınla onun arasında kapalı bir kapı vardır" dedi.

Hazreti Ömer sordu:

Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?

Huzeyfe: Kırılacak!.. dedi.

Hazreti Ömer: "Öyleyse artık bir daha kapanmaz" dedi ve üzüntülerini belirtti. Hakikaten kapı kırılmak mukadderdi. (Fitne kapısının açılması, kaçınılmaz bir kaderdi) Çünkü İslam ülkeleri genişlemiş, sıkıntılı işler çoğalmıştı. Bu şekli emaret ve bu tarzı idare ile (Bir halife ile ve yönetim kadroları oluşturmamış, yetki ve sorumlulukları dağıtılmamış bir şekilde) her yerde tam ve mükemmel adaletin icrası zorlaşmıştı. Hazreti Ömer bunu idrak ediyor, sıkılıyor ve Allah'ına yalvararak           diyordu ki: Yarab! Ruhumu kabzet!

Ömer bir gün ağlarken sebebi soruldu;

"Nasıl ağlamayayım ki, Fırat kenarında bir oğlak zayi olsa, korkarım ki hesabı Ömer'den sorulur!" diye cevap verdi.

Evet, Hazreti Ömer (Radiyallahüanh) artık hilâfet unvanı altındaki tarzı emaretin (yönetim tarzının) bir devlet idaresine yeterli olmadığını, tek bir zatın kendi faziletinde, kendi kudretinde ve hatta kendi mehabetinde (yani Hz. Ömer gibi kudretli ve heybetli) olsa dahi bir devletin idaresine kafi gelemeyeceğini tam anlamıyla idrak eylemişti. Hattâ bu endişe ile idi ki, Ömer kendinden sonra artık bir halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu tavsiye ettikleri zaman "Bîr haneden bir kurban yetişir" dedi. Abdurrrahman Bin Avfı çağırdı:

"Ben seni kendi yerime veliaht eylemek istiyorum" dedi. O da: "Bana, bu görevi kabul etmem için rey ve nasihat eyler misin" deyince, Ömer: "Edemem" dedi.

Abdurrahmam "Vallahi ben de ebediyen bu işe giremem" dedi. En nihayet Ömer, en makul noktaya temas etti; emareti, (devlet ve millet işini) meşverete (şura heyetine ve toplumun temsilcilerine) havale etti. Ömer'den sonra ashabı şûra ve bütün halk mescidi lebalep doldurdu ve orada bazı şayanı dikkat vaziyetlerle yine ümmetin idaresini,  intihap ettikleri (tercihen seçtikleri) bir halifeye tevdi ettiler.

Böylece Hazreti Osman halife oldu. Fakat kırılmaya mahkûm olan kapı, artık kırılmıştı. Memaliki İslâmiyenin her tarafında bin türlü (dedikodu ve hoşnutsuzluk) başladı. Zavallı Osman aciz ve naçiz bir vaziyete düştü. O kadar ki, Şam valisi Muaviye onun hayatını muhafaza etmek için kendi himayesine davet etti. Bunu uygun görmeyen Hazreti Osman'a (kendisini korumak üzere Şam vilayetinden) asker göndermeyi teklif etti. Bunların hiçbirisine, meydan kalmadı. Her tarafta isyan eden muhtelif mıntakalar (münafıkların kışkırttığı kutuplaşmalar) halkı Medine'de, evinin içinde Hazreti Osman'ı muhasaraya (kuşatma altına) aldı. Ve muhterem eşinin yanında şehit etti. Birçok gürültülü ve kanlı olaylardan sonra Hazreti Ali (Kerremallahüveçhe) makamı hilâfete getirildi.

Tekrar edelim ki, artık kapı kırılmıştı. Aynı ırktan olmakla beraber Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey ve Hicaz diyarı da bambaşka bir şeydi.

Hicazda bîr halife; (olan Hz. Ali) Suriye'de kuvvete istinat eden bir vali ile Sıffin'de karşı karşıya gelmeğe mecbur oldu.  Muaviye, Hazreti Ali (Kerremullahüveçhe)nin hilafetini tanımıyor ve bilakis Onu hunı Osman (Hz. Osman'ın kanını dökenleri himaye) ile itham eyliyordu. Vazifesi alemi İslam'da ahkamı Kur'aniyenin temini tatbikatından (Asıl görevi, İslam aleminde Kur'an hükümlerini güvenlik içinde yürütmekten) ibaret olan halife, mızraklarına mesahifi şerife (mübarek Kur'an sahifeleri) geçirilmiş Emeviye ordusunun karşısında muharebeyi kat'a (kanlı savaşlara, kesilip biçilen kavgalara) mecbur oldu, Sonunda iki tarafın hakemlerinin vereceği karara uyacağına söz verdi. Muaviye'nin murahhası (ruhsatlı vekili) Amr İbnülas ile Hazreti Ali'nin murahhası Ebumusal Eş'ari anlaşmayı tanzim için karşı karşıya geldikleri zaman Hazreti Ali hazır bulunuyordu. "Emirülmüminin Ali ile Muaviye arasında tahkimnamedir (anlaşma hükümleridir)" diye yazılan cümleye derhal Muaviyenin murahhası itiraz etti ve dedi ki: "O, Emirülmüminin kelimesini oradan kaldır, Sen yalnız kendi emrinde bulunanların emiri olabilirsin. Şam ahalisinin emiri değilsin."

Hazreti Ali, isminin başındaki sıfatın kaldırılmasına (mecburen) muvafakat etti. Bundan sonra iki taraf murahhasının (hakemlik yapan vekillerin) yekdiğerine karşı kullandığı adi hileler cümlece (herkesce) malumdur. Bu hilede başarılı olan Amr İbnülas, Muaviye'ye hilafetini müjdeledi. Diğer taraftan Hazreti Ali de, hakemlerin hükmüne sadık kalacağına söz verdiği halde, biraz tereddüdü müteakip, icrayi hilafete devam etti. (Çünkü şartlara uymayan bir hilekârlık sergilenmişti.)  Görülüyor ki Resulullah'ın vefatından yirmi beş sene kadar az bir zaman sonra âlemi İslamiyet içinde, İslam'ın en büyük zevatından ikisi karşı karşıya geldiler ve halifelik iddiasıyla arkalarından sürükledikleri; aynı din ve ayni ırktaki insanları, kanlar içinde bırakmakta bir beis (sakınca) görmediler. En nihayet hilesinde muvaffak olan (muaviye ve yandaşları), saf ve nezih olanı (Hz. Ali taraftarlarını) mağlup ve evladü ayalini mahvü perişan eyledi ve bu suretle hilafet unvanı altında İslam yönetimini, yine hilafet unvanı altında (maalesef) İslami saltanata çevirdi. Saltanatı Emeviye, büyük istilalar yapmakla beraber, baştan sona kadar kanlı ve üzücü olaylar ile ancak doksan seneyi doldurabilmiş ve hicretin 132. senesinde Arap milleti, Emevi saltanatını başlarından atmış ve yerine başka isimde bir devlet kurmuşlardır. Bu devlete, Devleti Abbasiye ve devletin başında bulunan insanlara da halife derlerdi.


Merkezi faaliyeti Irak'ta bulunan Hilafeti Abbasiyenin mevcudiyetine rağmen Endülüs'te dahi "Halifeiresulullah" ve "Emirülmüminin" unvanları ile asırlarca saltanat sürmüş hükümdarlar mevcuttu. Beyanatıma mukaddeme olarak izah etmiştim ki, bundan 1500 sene evvel, yani hicreti nebeviyeden iki buçuk asır evvel Ortaasya'da muazzam bir Türkiye devleti mevcuttu. İslam öncesi mevcut olan bu devletlerin sahibi Türkler, bundan 1000 sene evvel İslam'ı kabul ettiler. Evvela şarka doğru ülkeyi genişleterek Çin hududuna kadar icrayı nüfuz eylediler. (etkinliklerini yürüttüler) Hulefayı Abbasiye zamanında bu civanmert, asalet ve şecaatle tanınmış olan Türkler, asker olarak Suriye'ye, Irak'a kadar geldiler. Abbasi halifelerinin tahtı idaresinde bulunan bu yerlerde etkin ve yetkin makamlara geldiler. En yüksek idare ve emrü kumanda makamına yükseldiler.

Dördüncü asrı hicride idi ki, Selçuk hükümeti namı altında muazzam bir Türk Devleti teşekkül etti. Bu devletin namı altında icrayı faaliyet eden Türkler, bir taraftan Kafkasya'ya diğer taraftan cenuba, İran ve Irak'a ve Suriye'ye, garbe, Anadolu'ya nüfuz eylediler.

Bağdat'ta oturan Abbasi halifeleri de bu muazzam Türk Devletinin etkinlik dairesine girmişti. Gerçek şudur ki bu Türk Devleti beşinci asır ortasında Maveraünnehir ve Harzemi, Şam ve Mısır'ı ve Anadolu kıtasının çoğunu ve birçok memleketi zaptla hududunu Kaşgar'dan ve Seyhun mecrasından Akdeniz ve Bahri Ahmer ve Bahri Ummana kadar genişletti ve Bağdat'ta bulunan Hulefayi Abbasiyeyi kendi eline ve idaresine aldı.

Bağdat'ta ayni merkezde Melikşah namında Türk hâkimiyetini temsil eden bir zat ile halife namını taşıyan Muktedibillah, yan yana oturdular ve akraba oldular. Bu vaziyeti biraz tahlil etmek isterim.

Türk hakanı ki, muazzam bir Türk Devletinin hâkimiyet ve saltanatını temsil ediyor, ama yanı başında bir hilafet makamının ayrıca bulunup korunmasında bir beis görmüyor. Eğer böyle bir mahzur görseydi zaten, kendi eline ve idaresine aldığı bu makamı ortadan kaldırması ve o makama ait sıfat ve salahiyatı kendi makamında toplaması mümkündü. Hazreti (Yavuz Sultan) Selim'in yaklaşık beş asır sonra yaptığını, eğer isteseydi, Melikşah daha o zaman Bağdat'ta yapmış olurdu. Hâlbuki Melikşah'ın belki, yalnız düşündüğü bir şey var idiyse o da, Türkiye Selçuk Devletine daha sadık ve makamı hilafete elyak diğer birinin Halife Muktedibillaha halef olmasını temin etti.

Doğrusu Muktedibillahın veliaht olan oğlunu azil (görevden alıp) ve onun yerine kendi torununu ikame (yetkili kılma) için halifeyi tazyik etti. Melikşah ölmeseydi bu böyle olacaktı.

Şimdi Efendiler, makamı hilafet korunmuş olarak, onun yanında hâkimiyet ve saltanatı milliye makamı ki Türkiye Büyük Millet Meclisidir elbette yan yana durur ve hem de Melikşah'ın makamı karşısında aciz ve naçiz bir makam sahibi olmaktan daha âli (yüksek ve yeterli) bir tarzda bulunur; çünkü bugünkü Türkiye Devletini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Çünkü bütün Türkiye halkı, bütün güç unsurlarıyla o makama (yani Büyük Millet meclisine) hilafetin istinadgahı (güvence ve dayanağı) olmağı; doğrudan doğruya, yalnız vicdani ve dini bir vazife olarak, taahhüt ve tekeffül ediyor.

Tarihi tetkik silsilesi üzerinde birkaç adım daha beraber atalım:

Bu adımlarımız bizi, bugünkü şekli idaremizin, ne kadar tabii ne kadar zaruri ve Türkiye için ve bütün alemi İslam için ne kadar yararlı ve isabetli olduğu neticesine ulaştıracaktır.

Efendiler; Ortaasya'da devlet üstüne devlet teşkil etmiş olan Türkler, daha batıda İran Selçukileri ve Anadolu'da da Rum Selçukileri namı altında pek muazzam ve pek medeni devletler teşkil etmişlerdir. Konya'da merkezi hükümetlerini tesis etmiş olan Rum Selçukileri, yüksek bilgileriniz olduğu üzere 1308 senesine kadar varlıklarını koruyorlar. Arz ettiğim İslam Türk Devletleri icrayı faaliyet ederken, Cengiz Han namındaki cihangir, Karakurumdan çıkarak 1227 senesinde hudutlarını Çin Denizine, Bahri Baltığa, Bahri Siyaha kadar genişletiyor. Cengiz'in torunu Hulagü idi ki, 656 senei hicrisinde (Miladi 1258) Bağdadı zaptederek (ve maalesef korkunç katliamlar gerçekleştirerek) Abbasi halifesi Mutasımı idam ediyor ve bu suretle dünya yüzünde filen hilafete son veriyor.

İrtihali Fahrialemden (Hz. Peygamber Efendimizin vefatından) sonra birinci Halifeiresul Ebubekir ne kendisi dünyayı istemiş, ne dünya ona teveccüh eylemişti.

İkinci halife Hazreti Ömer, sosyal ve siyasal hayat içindeki dalgalanma ve dalaşmaları durdurmak mümkün olmadığı kanaatini hayatında yakinen idrak ederek ve ruhu ıstırap çekerek vefat etmişti.

Hazreti Osman'a gelince, mukadder olan saldırı ve sapkınlıklar içinde kanını Kitabullah'a akıtarak terki dünya eyledi.

Hazreti Ali, hilafeti kendi sorumluluğunda toparlayamamak ve ehlibeyti Resulün hukukunu koruyamamak bahtsızlığıyla giryan (dertli ve ağlamaklı) gitmişti.

Emeviler doksan seneden fazla hilafeti muhafaza edemediler. En sonunda hilafet etkinliği Bağdat surlarına sıkışmaya mecbur olan Abbasi Halifelerinin sonuncusu Mutasımı, evlat ve ayali ile ve sekiz yüz bin kişi Bağdat ahalisi ile beraber (maalesef) Hülagüya kurban vermişlerdi. Abbasi halifelerinin zayıflık ve iktidarsızlığını görmekle "Halifei Resulullah" ve "Emirülmüminin" unvanlarını almış olan ve etkinlikleri Elhamra sarayının kapısından çıkamamağa mahkûm kalan Endülüs'teki halifelerin de hicri beşinci asır başındaki feci sonları bilinmektedir. Bağdat'taki Hülagunun meydana getirdiği önemli (ve elem verici) olayın neticesinde, kürei zemin üzerinde halife ve hilafet makamı ölü bir hale getirilmiştir. Bundan üç sene sonra, yani 659 tarihi hicrisinde (Miladi, 1261) idi ki, Hulefayı Abbasiye neslinden Elmüstansırbillah isminde bir zat Hülagüdan kurtulup Mısır hükümetine iltica etti ve bu zat Mısır Meliki tarafından halife tanındı. Bundan sonra on yedi zat halife ünvanını haiz olarak ve fakat hiçbir salahiyeti, hiçbir tesir ve nüfuzu olmayarak doğrudan doğruya Mısır Hükümetinin himayesinde, birbirlerinin yerine gerçek sembolik bir hayat sürmüşlerdir.

Selçuki Devletinin idaresinde genel parçalanma ve dağılma hâsıl olması üzerine, Türkler 699 tarihi hicrisinde (Miladi, 1300) Selçuk Devleti yerine Osmanlı devletini ihyaen tesis eylediler. Bu devletin ulularından Yavuz Selim Hazretleri 942 tarihi hicrisinde (Miladi, 1517) Mısır'ı zapteylediği zaman, orada idam eylediği Mısır hükümdarlarından başka, bir de unvanı halife olan bir zat buldu.

Halife sıfatının, böyle aciz ve çaresiz bir şahıs tarafından kullanılması âlemi İslam için bir ayıp ve kayıp olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı Türkiye Devletinin gücüne dayanarak ihya ve ila eylemek (yeniden diriltip yüceltmek) üzere aldı.

Efendiler Osmanlı Devleti ki 1300'de teessüs etmişti. Hilafeti aldığı 1517 tarihinden ancak elli sene sonrasına kadar, cihan tarihinde "yükselme devri" denilen ve büyük başarılarla geçen, yaklaşık üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra... Ondan sora Efendiler, inhitat, inhitat (çöküş ve çözülüş) başlıyor.

Efendiler, duraklama ve gerileme devrinin her safhası Türkiye Devletinin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor, Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha fazla kısırlaştırıp noksanlaştırıyor.

Devletin istiklalini darbeliyor, arazi, servet, nüfus ve milli haysiyetten son süratle mahvü perişan oluyor.

Nihayet ali Osman'ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin'in devri saltanatında Türk milleti, en derin esaret çukurunun önüne getiriliyor.........

Efendiler, Abbasi Halifeleri devrinde Bağdat'ta ve ondan sonra Mısır'da hilafet makamının asırlar boyunca saltanat makamı ile yan yana ve fakat ayrı ayrı bulunduğunu gördük. Bugün dahi saltanat ve hâkimiyet makamı ile (milli hükümetle) makamı hilafetin yan yana bulunabilmesi en tabii bir durumdur. Şu farkla ki, Bağdat'ta ve Mısır'ın saltanat makamında bir şahıs oturuyordu. Türkiye'de ise o makamda asıl olan milletin kendisi oturuyor.

Artık hilafet makamında Bağdat ve Mısır'da olduğu gibi, güçsüz ve sığıntı aciz bir kişi değil, dayanağı Türkiye Devleti olan yüksek bir şahsiyet oturacaktır. Bu suretle bir taraftan Türkiye halkı, çağdaş ve medeni bir devlet halinde, her gün daha sağlam olacak, her gün daha saadetli ve refahlı olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak; şahısların hıyanet tehlikesine kendisini maruz bulundurmayacak, diğer taraftan hilafet makamı da; bütün âlemi İslam'ın ruh ve vicdanının ve imanının irtibat noktası, Müslüman kalplerin huzur dolgunluğu ve dayanağı olabilecek bir izzet ve ulviyette tecelli edecektir.

Efendiler, "Türkiye Devletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti" kavramlarının millet ve memleket için ne kadar kuvvet ve feyz, kurtuluş ve saadet vadettiğini izaha lüzum görmem. Şu üç senelik fiili deneyimler ve bunun mesut meyveleri, yeterli fikir ve kanaat verebilir itikadındayım. Bundan sonra makamı hilafetin dahi Türkiye Devleti için ve bütün âlemi İslam için ne kadar örnek ve öğretici olacağını, gelecek dönemler bütün açıklığıyla gösterecektir. (İnşallah sedaları)


Türk ve İslam Türkiye Devleti, iki saadetin tecelli ve tezahürüne memba ve menşe (maddi ve manevi kalkınmaya, dünyevi ve uhrevi saadeti yaşamaya, örnek oluşturmanın kaynağı ve dayanağı) olmakla, dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır. (İnşallah sedaları)

Bu maruzat ve izahata nihayet vermek için; heyeti aliyenize şunu arzedeyim ki, buradaki bütün kardeşlerimin söz konusu olan meselenin esasında tamamen müttehit ve müttefik (birlik ve beraberlik içinde) olduğunu büyük bir kanaati vicdaniye ve muhakemei fikriye ile beraber olduğunu görüyorum. Bu hal milletimizin cidden teşekkürünü gerektiren bir haldir. Bu yüksek heyetiniz sonsuz namütenahi takdir ve tebrikleri hak etmiştir.

Deminden geniş bir takrir (resmi teklif yazısı) okunmuştu. Şimdi okunan bir iki takrir daha var. Her üçünün içeriği arz ettiğim gibi, asıl noktalarda birdir. Binaenaleyh yapılacak şey bu üçünü daha açık ve daha güzel bir tarzda tespit etmek ve Heyeti Celilenizin kesin görüşlerine yaklaştırıp bir an evvel ilan etmek ve bu sayede bütün düşmanlarımızın aleyhimizde aldığı tedbirlere karşı mani olmaktır. (Şiddetli alkışlar)."8

Şimdi ey, iman ve İslam düşmanlığını, Kur'an ve Peygamber karşıtlığını Atatürkçülük perdesine bürünerek ortaya koyanlar ve özüyle sözü biri birini tutmayanlar... Ey Mustafa Kemal'in inandığı gibi: Allah tarafından yaratılmayı, Hz. Adem ve Hz. Nuh'tan olmayı gericilik sayıp, tesadüfen maymundan türediklerini savunanlar... Ey, kökü dışarıda, emperyalizmin ve siyonizmin sinsi karakolları oldukları için Atatürk tarafından kapatılan hıyanet odaklarının kiralık uşakları Masonlar, Rotaryanlar ve Lionslar...

Siz ne denli samimiyet ve şahsiyetten habersiz iseniz;

Saf kimseler nazarında kendilerini mehdi göstermek için, Atatürk'ü Deccal ilan eden, katil ve kafir Amerika'nın kucağında, İslam'ı ve insanlığı kurtaracağı beklenilen zavallılar ve dünyası için dinini ve davasını satanlar da, işte o kadar haysiyetsiz ve nasipsiz adamlardır. Halbuki; böyleleri değil Müslümanlıktan, hatta insanlıktan bile uzaktır.

Hatasını bilip ve hakikati kabullenip, Hz. Muhammed'in ve Mustafa Kemal'in yoluna dönenler ise, elbette saygıya layıktır ve zafer inananların olacaktır.



8 Bak: Nutuk 3. cilt Vesikalar. Devlet Kitapları 12. Baskı Milli Eğitim Basımevi 1971 sh: 1238-1251

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Prof.Dr. Yümni Sezen’in “Dinler arası Diyalog ihaneti”[1] adlı kitabı: a-    Diyalog...
Devami
Gazetecilerle özel sohbet sırasında, açık kalan mikrofonlara yansıyan HASPA (Halkın...
Devami
  İslam coğrafyasındaki SÜNNİ ve Şİİ ayrımını tarih boyunca sürekli kaşıyan...
Devami
  Amerika, İslam coğrafyasının haritasını değiştirip, yeniden çiziyor: Şimdi, bu...
Devami
  KUR’AN’DA İNSAN TİPLERİ          Hem kendi durumumuzu ve değerimizi ölçebilmek, hem...
Devami
  Bütün semavi dinlerin, ilahi kitap ve sahifelerin; hem iman esasları...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5304

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR