Reklam
Reklam
Reklam

MUSTAFA KEMAL'İN OSMANLI TARİHİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı yenen devletler, şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:

Başlıca Müttefik Devletler Konseyi'nce 23 Haziran 1919'da Uygun Bulunan Metin

"(...) Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı savaşmayı bilirler. (Bu nedenle ülkelerini parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz) (...)"

İmzalar:

[İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya, Sırbistan]

Bu bildirinin altında diğer devletlerin yanısıra Amerika'nın da imzası bulunmaktaydı. Müslüman Türklerde yalnızca yakıp yıkarak savaşma yeteneği bulunduğu, bunun dışında bilim, düşünce, ekonomi, mimarlık, üretimbilimi ve sanat gibi uygarlık alanlarında hiçbir yeteneği bulunmadığı savına Mustafa Kemal'in 28 Aralık 1919'da verdiği yanıt şu olmuştur.

Atatürk'ün Onurlu Cevabı:

"Sözde ulusumuz, medeni yetenekten yoksun bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş! Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Karalamadır. Düşününüz efendiler! Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman diyarına girdi ve orada büyük çabalarla bir imparatorluk oluşturdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle korudu. Bunu başaran bir ulus, elbette yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahip bulunuyordu. Böyle bir durum, yalnızca kılıç gücüyle gerçekleştirilemezdi. Tüm dünya bilir ki, Osmanlı Devleti, ordusunu çok geniş olan topraklarının bir ucundan diğer ucuna olağanüstü bir hızla, tepeden tırnağa donatılmış olarak ulaştırır ve bu orduyu aylarca, belki de yıllarca besler, yedirir, içirir, giydirir ve yönetirdi. Böylesi bir etkinlik, yalnızca ordu örgütünün değil, (cephe gerisinde) yönetim birimlerinin de olağanüstü kusursuz ve yetenekli olmasını gerektirirdi ve öyleydi."

Atatürk'ün Türkiye İktisat Kongresi'ndeki Konuşması

Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşanda Osmanlı'yı yenen devletlerin 'Osmanlı'da yalnızca savaşma yeteneği bulunduğu, uygar yeteneklerin bulunmadığı' savını 1919'da verdiği bu yanıtla çürütmekle yetinmemiş, düşman ülke orduları topraklarımızdan kovulduktan hemen sonra 1923'te İzmir'de topladığı Türkiye İktisat Kongresinde ilk Osmanlı Tarihi Dersi'ni verirken şöyle demiştir:

Efendiler!. Uzun gafletlerle ve derin umursamazlıkla geçen yüzyılların ekonomik yapımızda açtığı yaraları sarmak ve çarelerini aramak, ülkeyi bayındırlaştırmak, ulusu bolluk ve mutluluğa ulaştıracak yolları bulmak için yapacağınız çalışmaların başarıyla sonuçlanmasını dilerim... Tarih, ulusumuzun yükseliş ve çöküş nedenlerini ararken; birçok siyasi, askeri, toplumsal (ahlaki ve içtimai) nedenler bulmakta ve saymaktadır. Kuşku yok ki bu nedenlerin hepsi toplumsal olaylarda etkilidir. Ancak bir ulusun doğrudan doğruya yaşamıyla ilgili olan, o ulusun ekonomisidir... Gerçekte Türk tarihi araştırılacak olunursa; yükselme ve çöküş nedenlerinin özellikle ekonomik sorunlardan kaynaklandığı görülecektir.... Tarihimizi dolduran başarıların ya da yıkılışların tümü ekonomik durumumuzla yakından ilgilidir.. Efendiler! Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol her gün daha çok güçlenir ve her gün daha çok güce sahip olur. Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı, onun zindandan farkı olamazdı." Ve işte yıllar sonra, Erbakan Hoca bu yüzden; "Önce ahlak ve maneviyatı sonra mutlaka ağır sanayi ve yaygın kalkınma" sloganı ve milli programıyla yola çıkmıştı.

Atatürk'ün Yazdırdığı Osmanlı Tarihi

Mustafa Kemal, Cumhuriyet döneminde kendi kurduğu Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nce yazılan ve 1931-1941 arası okullarda okutulan tarih kitabında, Osmanlı'nın Batı'ya askeri olarak üstün olduğu yüzyıllar boyunca, aynı zamanda ekonomik ve bilimsel olarak da üstün olduğu gerçeğini özellikle vurgulamış; çöküşün askeri alandan önce ekonomik, bilimsel ve teknolojik alanlarda başladığı, açık ve kesin biçimde ortaya konularak, özetle şunlar öğretilmiştir:

(1299'da kuruluşundan 16 ve 17. yüzyıllara dek Osmanlı'da) "Halkın, hükümetin ve ordunun gereksindiği her şey ülke içinde hazırlanmakta ve üretilmekteydi. Bu yüzden dış ticaret dengesinde açık yoktu. Dahası, 19. yüzyılın ortalarına dek Osmanlı ülkesinin dışsatımı (ihracatı), dışalımından (ithalatından) çoktu. Dış ticaret dengesindeki açık, bu tarihten sonradır." (...) "Devletin gerileme devrine kadar halkı iyi idare etmiş oldukları görülüyor." (...) "Türkler arazi işinde halkı koruyan bir usul takip ediyor. Balkanlardaki Hıristiyan köylüler, Türk idaresi altında, vasileus ve krallar zamanından çok daha mutlu ve müreffeh bir hayata kavuştular. Asla bağnaz olmayan ve çok iyi idare etmeyi bilen Türkler, köylülerin arazisine dokunmadılar" (...) "İstanbul'un fethi üzerine, Türklerin ünü Avrupa'nın her tarafına yayıldı. Türklerin ellerine geçirdikleri memleketleri gerçek bir adalet ve merhametle idare ettikleri, fukarayı zenginlerin zulüm ve baskısından kurtardıkları yayılmıştı; Türk tebaası olan kavimlerin rahat ve mutluluğa erdikleri söyleniyordu. Bazı Almanlar, Türklerin Almanya'ya gelip memleketlerinde süregelen haksızlık ve adaletsizliğe engel olacakları ümidine bile düşmüşlerdi. Nürenbergli Hans Rosenblut adlı bir yazar, "Türkler Hakkında" başlığıyla yazdığı bir tiyatro kitabında Türklerin adaletini, aristokrattan cezalandırarak halka refah verdiklerini gösteriyordu. Hatta Fatih'in hemen çağdaşı olan meşhur siyaset kuramcısı Makyavelli bile, Türk idaresinin o dönemde varolan idarelerin hepsinden daha iyi olduğunu yazıyordu." (...) "Sultan Süleyman zamanında Osmanlı devleti servet ve refahça da yüksek bir seviyeye gelmişti. İmparatorluğun tebaası, o dönemin her tür sanayisine vakıftı. İhtiyaçlar (yabancı ülkelerden alınmaz) memleket içinden -yerli üretimle- sağlanırdı.. 16. yüzyılda Doğu'nun sanayi ve ziraati Batı'dan üstündü, ihracat ithalattan fazlaydı. Süleyman'ın son günlerine kadar genel olarak bütçe açığı yoktu. Süleyman'dan sonra genel olarak mali durumun bozulduğu anlaşılıyor." (...) "Süleyman döneminde Alman rahibi Luther bile "Türkler gelip de Almanya'da adilane idarelerini acaba kurmazlar mı?" ümidini besliyordu. O zamanların Almanları, İstanbul'un fethi arifesindeki Rumlar gibi, Alman imparatorunun ve Alman feodal beylerinin zalimce idareleri altında bulunmaktansa, Türklerin yönetimi altına geçmek daha iyidir, diye düşünüyorlardı' (...) "Kanuni Sultan Süleyman devrinden itibaren bozulma başlamıştı' (...) "1683'ten sonra gerileme devri başlar." (...) "Osmanlı toplumunun iktisadi alanda ilerleyememiş olduğu, 16. ve 17. yüzyıl başlarında görülen sanayi alanındaki gelişme derecesinin yükselmeyip aksine düşmesiyle anlaşılabilir" (...)

"Son devirlerde genel olarak memleket idaresindeki olumsuzlukların, Osmanlılarca bilim, sanayi ve iktisat alanlarında keşif ve yaratı gücü gösterilmeyerek, Osmanlıların Avrupa kavimlerinden her açıdan geri kalmış olmalarının, Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerinin zayıflamasına büyük etkisi olduğu belirtilmiştir. Uygarlıkça 16. yüzyılda Batı'ya üstün olduklarından, 17. yüzyıldan itibaren uygarlıkta üstünlüğün Batı'ya geçtiğini kabul ve itiraf etmiyorlardı." (...) "Bunun içindir ki III. Selim tahta çıkınca, tebaasından devletin iyileştirilmesi hakkında fikir ve görüş sordu. Din adamlarından, devlet adamlarından ve kumandanlarından bazıları birer layiha sundular. ... O dönemin bilginlerinin ticaret dengesine, dışarıya satılandan daha çoğunu yurt dışından satın almanın, ithalatın ihracattan çok olmasının zararlı olduğuna, ülkedeki madenlerin işletilmesine, lüks tüketim maddelerinin yurt dışından getirtilmesinin yasaklanmasına,.. İlişkin görüşleri dikkate değerdir. Bir memlekette ticaret dengesinin memleket zararına bozulması durumunda, maliyenin düzeltilmesinin imkânsız olduğunu ve maliye düzelmedikçe de ordu ve idarenin düzenlenmesinin mümkün olamayacağını layiha sahiplerinin çoğu tamamıyla kavramış görünüyorlar. Bu layihaların iktisadi ve mali meseleler hakkındaki görüşlerinden hiç birisi hayata geçmemiş olsa gerekir." (...) "Buhar gücünün sanayiye uygulanması, buharla işleyen makinelerin çoğalması, az sürede çok mal üreten fabrikaların kurulması... Fabrikalar eski el tezgahlarına benzemiyordu,.. 1848'den önce küçük sanayi daha çok olmakla birlikte, yavaş yavaş yerini büyük sanayiye bırakıyordu..." (...) "Sanayileşen Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, buhardan yararlanmayı bilmeyen ve sanayice geri kalan geniş Osmanlı İmparatorluğu'nun kendilerine işlenmemiş ham madde sağlayan ve kendilerinden işlenmiş ürün satın alan bir ticaret alanı, bir sömürü bölgesi halinde yaşamasını çıkarlarına uygun buluyorlardı." (...) "Buharın Doğu'da değil Batı'da icad edilip üretim ve ulaşıma uygulanması, Doğu'nun el sanayisiyle yelkenli ulaşım araçlarına tehlikeli bir darbe oldu. Çabuk, kolay ve ucuz üretilen buharlı fabrikaların ürünleri, Osmanlı memleketinin insan eliyle ağır ağır, az miktarda ve daha güç ve pahalıya çıkan ürünleri karşısında başarıyla rekabet ederek, Osmanlı çarşı ve pazarında yerli eşyanın yerini almaya başladı. Osmanlı devletinin gümrükleri istediği gibi düzenleyerek yerli sanayiyi korumasına kapitülasyonlar engel oluyordu... Kısacası, Avrupa zanaat ve sermayesi, yerli zanaat ve sermayeyi yutmaya başladı... 19. yüzyılın ortalarından sonra ticaret dengesinde gittikçe büyüyen açık, halkı ve devleti günden güne fakirleştirdi." (...) "1854'te ilk kez dışarıdan borç alındı... Bu borçlanmaların Osmanlı İmparatorluğu'nun başına ne büyük bir bela olduğu ileride görülecektir."

Mustafa Kemal döneminde, 1930'larda çocuklara okullarda verilen bu Osmanlı tarihi bilgisi, onların beyinlerine: "eğer bilim, sanayi ve teknoloji alanında üstünlük kuramazsak, askeri üstünlük de kuramayız" yargısını kazımaktaydı. Ama sahte Kemalist İsmet İnönü ve sonrasında bizzat Atatürk'ün yazdırdığı bu tarih kitabı kaldırılmış, bunun yerine tarihimize küfreden ve körükörüne batı taklitçiliğini yerleştiren uydurma kitaplar yazılmıştı.

Mustafa Kemal'in Tarih Kurumu'nun okullarda ders olarak okuttuğu bu Osmanlı Tarihi, bilimseldi. Öyle ki, günümüz araştırmacıları, bu saptamaların tümünü doğrulamaktadır. Şennur Sezer'in 28-29 Haziran 2003'de sunduğu "Kadınımızın Emek Tarihine Kısa Bir Bakış" başlıklı bildiride bu gerçekler şöyle dile getirilmiştir:

Osmanlı İmparatorluğu 14. yüzyıl'da maden çıkarmada, madeni eşya ve deri endüstrisinde ileri, dokuma endüstrisinde de hızla gelişen bir ülkeydi. 15. yüzyılda Ege ve Marmara Denizi'nin kıyıları, dokumacılığın geliştiği merkezlerin yoğunlaştığı yerlerdi. Denizli, Bergama, Akhisar ve Tarhala yöreleri pamuklu bez, Gelibolu'da yelkenbezi, Biga Kızılcatuzla'da yeniçeri üniforma astarı olan nimte bezi dokunuyordu. Selanik'te ve kuzeyinde çuha, aba, kebe, kilim gibi yün dokumacılığı yaygındı. Bursa, İstanbul, Amasya, Tokat ve Sakız adası ipek dokumanın uzmanlaşıldığı ünlü merkezlerdi: kemha, kadife tafta, vala dokunuyordu. Bu kumaşlar için gereken ipeğin büyük bölümü, özellikle Bursa'ya İran ve Uzak Doğu'dan getiriliyordu. (...) Dışarıdan hammadde alan Osmanlı endüstrisi dışarıya işlenmiş mal satıyordu. Lonca örgütlerinin denetiminde olan bu gelişkin endüstriler Batı'daki benzerlerince makineşelemediğinden, endüstriye para yatırmayı düşünecek toprak sahibi de olmadığından bir süre sonra duralayacaktır. Batı'daki kapitalist gelişim sonucu 17. Yüzyıl ortalarından başlayarak daha ucuz malların iç ve dış piyasayı kaplaması ile gerileyecek, daha önce işlediği hammaddeleri, örneğin Ankara keçisi yününü ihraç etmeyen ülke yavaş yavaş bir hammadde ülkesi kimliği kazanacaktır. (...) 19. Yüzyıl'dan başlayarak Osmanlı İmparatorluğu'nun dış satımında ön sırada olan (işlenmiş) dokuma ürünlerinin yerini dokuma hammaddesi alır. Bunun karşılığında dışardan alınan (işlenmiş) dokuma ürünlerinin miktarı artar. Bu durum ülkedeki dokumacılığı sarsacaktır. Rumeli'de 1812'de İşkodra'daki 600 tezgâh 1821'de 40'a, Tırnova'daki 2000 tezgâh 1830'da 200'e inecektir. Anadolu'daki merkezlerde de durum farklı değildir.

Osmanlı 1700'lere Dek Her Bakımdan Batı'dan Üstün Durumdaydı

Mustafa Kemal'in 1919'da Osmanlı'yı yalnızca savaşçı yıkıcı güç, Türk'ü savaşmaktan başka bir yeteneği bulunmayan ırk olarak suçlayan emperyalist devletlere; "savaşların başarısı Osmanlı-Türk'ünün Batı karşısında, toplumsal, ekonomik bilimsel siyasi ve ahlaki üstünlüğünden kaynaklanmıştır", biçimindeki yanıtı, usa ve gerçeğe uygun olarak, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetince yazılan ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi kitaplarında yer almıştı. Bu durum: Cumhuriyeti kuranların Osmanlı'nın yükseliş dönemindeki gücünün ve gerileme dönemindeki güç yitiminin nereden kaynaklandığını çok doğru çözümlemiş; böylelikle Osmanlı'yı yıkıma sürükleyen yanlışları yinelemekten kaçınacak, bilimsel öngörüyle ve tarih bilinciyle donanmış olduklarının kanıtıydı.

Luther ve Osmanlı

Peki Cumhuriyet döneminin bu ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi yalan mıydı, yanlış mıydı? Hayır. Ne yalandı, ne yanlış. Osmanlı Türkü, Osmanlı'nın yükseliş döneminde gerçekten de Batı'dan görece üstün bir bilim ve teknolojiye sahipti. Bugün nasıl insanlar kurtuluşlarını Batı'ya göç etmekte görüyorlarsa, o dönemde de Batılılar kendi kurtuluşlarını Osmanlı'ya göç etmekte buluyor ve Luther bu durumdan şöyle yakınıyordu:

"Bizim halkımız, Almanlar, yabani, vahşi, yarı-şeytan yarı-insan bir halk olduğu için, pek çok kimse Türklere sığınıyor ve onlara katılıyor" (...) "Ayrıca duyduğuma göre Alman ülkelerinden Alman hükümdarı ve Alman prenslerine bağlı olmaktansa, Türklere katılıp onlara sığınmak isteyen çok kişi var. Bu insanlarla ilgilenilmeli ve Türklere karşı savaş verilmeli. Ve bu gidişat önlenmelidir."

Luther'in bu sözlerini aktaran Margred Spohn, o dönemde Batılıların öbek öbek Osmanlı'ya katıldığını özgün kaynaklardan aktarırken şöyle diyor:

"Osmanlı İmparatorluğu, (Avrupa'daki) çiftçilere, zanaatkârlara ve askerlere çok çekici geliyordu. (Avrupa'daki) çiftçilerin ümitsiz durumları, feodal toplumlarda onlardan acımasızca vergi alınması, 1520 yıllarında, 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başında pek çok çiftçinin Osmanlı ülkesine göç etmesine yol açmıştı."58 Çünkü Orada zorunlu çalışma (angarya) yoktu., vergiler açıkça belirlenmiş ve adil ölçüler konulmuştu, ekinler gelip geçen ordular tarafından harap edilmiyordu ve hepsinden önemlisi sosyal sınıf atlama herkesime eğitim yapma, devlet imkanlarından yararlanma, yüksek makam ve memuriyetlere ulaşma ve para kazanıp zengin olma fırsatları sunulmuştu.59 Bir Paşa şöyle anlatsa: ''Babam (Avrupa'da) bir domuz bakıcısı, günlük ücretle çalışan bir isçi ve sığır çobanlığı yapan birisiydi. Benim özelliğim ve erdemim, sadece cesaretim, dürüstlüğüm, çalışkanlığım, aklım beni (Osmanlı'da) böyle şerefli makamlara (Paşalığa) getirdi." Bu sözler o zamanın bir Alman çiftçisinin kulağına ne kadar hoş gelirdi. 1453 ile 1623 arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda esir düşerek veya kendi ordularından kaçarak kendi dini inançlarını terkedip Müslüman olanların sayısı binlerceydi. Sürekli asker kaçağı salgınları (Avrupalı askerlerin kendi birliklerinden kaçıp Osmanlı'ya sığınmaları) subayları endişelendiriyordu... Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal bakımdan çekiciliği yalnızca Avrupa topraklarının alınması tehlikesini getirmiyor, aynı zamanda sosyal feodal düzeni de tehdit ediyordu"

İşte Türklerin vahşi, barbar, kan içici, yamyam olduğu gibi yalanlar, o dönemde Avrupalı feodal beyler ve din adamlarınca, halkı Türklerden korkutup Osmanlı'ya sığınmaların önüne geçmek amacıyla uydurulmuştu.

İsmet İnönü'nün Marifetleri

İnönü-Menderes!

Adnan Menderes döneminde aşırı milliyetçiler de ezildi, komünistler de...

Ama, İnönü'nün faşist İtalya'dan kopya etmiş olduğu ve hiç değiştirmediği ceza kanununa dayanarak ezdi!

İnönü, başladığı işi Menderes'in sürdürebilmesine zemin hazırlayıp imkan vermişti...

Evet, Menderes son dönemlerinde CHP'yi kapatma eğilimi içindeydi... Kabul.

Kusura bakmayın ama, Türkiye'de parti kapatma geleneğini kim başlatmıştı acaba?

Milli Şef sosyalist partileri kapatınca demokrasiye geçen kahraman oluyor, Menderes kapatmasa bile kapatma özlemini hissettirince idama gidiyor!... Ayıptır yahu!60

İnönü Büyük Adam mıydı, Küçük Adam mı?

İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa'nın öldüğüne çok üzülmüş göründü ama işin içyüzü öyle değildi... Zaten dargındılar ve bir yıldır hiç görüşmemişlerdi. Hattâ bir rivayete göre Atatürk ölüm döşeğindeyken İnönü'nün öldüğünü sanıyordu. Bu yüzden onun çocuklarına burs bağlanmasını vasiyet etmişti, Atatürk'ün vasiyetinin tamamı henüz açığa çıkartılmamıştır. Gizli tutuluyor. Niçin? Onu açıklamaktan korkanlar var. Korkularının, çekinmelerinin sebepleri ve gerekçeleri nelerdir? Onları da bilmiyoruz.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olunca "Millî Şef" unvanını aldı. Şef, Almancadaki Führer'în Türkçesidir. İtalya'da Duçe...

Paşa paralara ve pullara kendi resmini bastırdı. Atatürk'ün ev hapsinde tuttuğu Kazım Karabekir Paşa'yı Meclis Başkanı yaptı. Sağa sola kendi heykellerini, büstlerini diktirdi. Zahiren ah Atatürk, vah Atatürk diyordu ama saman altından kendi saltanatının temellerini atmaktaydı.

Atatürk ölünce dış tahrikli bazı saltanat taraftarları ümide kapılmışlar, Mısır'da yaşayan Şehzade Ömer Faruk Efendiyi tahta çıkartmak için harekete geçmişlerdi. Son Halife Paris'te yaşıyordu ama ihtiyarlamıştı...

Bazıları İsmet İnönü'yü demokrat zihniyetli biri olarak göstermeye çalışmaktadır. Onun demokratlıkla en ufak bir alakası bulunmamaktadır. Çoğulculuğa, aykırı fikir ve görüşlere, en ufak bir muhalefete, en doğru bir tenkide tahammülü olmayan bir insandır.


1944'te milliyetçileri ve Türkçüleri toplattırmış, İstanbul Bahçekapı'daki Sansaryan hanındaki tabutluklara tıktırıp, feci işkenceler yaptırtmıştı. O tarihte, Galatasaray'ın Ortaköy'deki ilk kısmında yatılı okuyordum. Rahmetli teyzem Cağaloğlu'nda kızı ve damadı ile birlikte oturuyordu. Aynı sokakta Emniyet Birinci Şube Müdürü de ikamet ediyordu. Kısa boylu bir zattı, hanımı Giritliydi, mükemmel Rumca bilirdi. Bir hafta sonu tatilinde teyzeme gelmiştim. Emniyet Müdürü ve ailesi misafirliğe geldiler. Müdür tabutluklarda yapılanları anlattıydı. Dün gibi hatırlıyorum... Daracık hücrelermiş... Tepede kocaman bir ampul, altındaki milliyetçinin beynini kaynatıyormuş. Yere çömelemesinler diye dizlerinin eklem yerlerine sopalar bağlamışlar...

İnönü zamanında bir yandan solculara ve komünistlere de baskı ve zulüm yapılıyordu ama el altından birtakım kızıl şahıslar destekleniyordu.

İnönü başa geçince hatta bazı Müslümanlar bile ümitlenmişlerdi, ama hava aldılar. Onun zamanında bütün din mektepleri kapalıydı. İlahiyat fakültesi yoktu. Cami hizmetlisi yetiştiren hiçbir eğitim müessesesi yoktu. Hocasız köylerde, civardan imam getirilinceye kadar bazen cenazeler kokuyordu.

Menderes zamanında baskı yapılmadı mı? Çok yapıldı. En fazla uyanık, şuurlu, idealist Müslümanlar ezildi. 1953'te Malatya'da Ahmet Emin vurulunca bütün yurtta Müslümanlara karşı terör ve dehşet kasırgaları estirildi, toplu tutuklamalar yapıldı.

İnönü zamanında camilerin 10'da sekizi kapalıydı. Bunlar CHP'nin oligarşik rejimi devrildikten sonra halk tarafından tamir edilip ibadete açıldı.

Hafızasını yitirmiş bir toplum haline geldik. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Atatürk konusunda ileri geri konuşmak yasaktır. "İnönü'nün Hatırasını Koruma Kanunu" diye bir kanun da yok. Bari 1938 ile 1950 arasının gerçek tarihi yazılsın.

Atatürk ile İsmet Paşa niçin, bozuştular, hattâ İnönü neden hem siyasi hem askeri görevinden alındı?

İsmet Paşa Atatürk'e ne diyerek ve huzurdan çıktı?

Atatürk ile bozuştuktan sonra İnönü, devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya gidip neler anlattı?

Atatürk'ün şifa bulmaz bir hastalığa yakalandığını hatta sinsi bir şekilde adım adım ölüme sürükleyen ilaçlarla suikasta uğradığını ve uzun müddet yaşamayacağını İsmet İnönü biliyordu...

Buna rağmen Stadyuma gitmiş, halka kendisini alkışlattırarak Atatürk'e nisbet yapmış, meydan okumuştu. Atatürk buna son derece kızmış ve çok ağır itham ve ikazlarda bulunmuştu.

Gazeteci ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu anlatmıştı. Bir gece geç vakitlerde bir iki kişi Cumhuriyet matbaasına gitmişler, kalıplarda değişiklik yaptırmışlar ve birkaç nüsha gazete basmışlar. O değişiklik neydi? Kimin için yapılmıştı? Bunları yazamam.

Ölümünden yarım asır geçmeden karşımıza allanmış pullanmış, sırma saçlı, sürmeli gözlü bir İsmet Paşa çıkartılmıştır. Aşırı Atatürkçü, sadık devrimci, özbeöz halkçı, millet ve memleketin hizmetkarı... O gerçekten böyle miydi? Yoksa tarih ve gerçekler tahrif mi edildi?

Günlük BUGÜN gazetesini yayınladığım yıllarda, yakın tarihimizi iyi bilen bir zata "İkinci Adam Efsanesi" başlığı ile bir kitap yazdırtmış ve bunu gazetede tefrika ettirmiştim. O kitapta, bugün anlatılanlara hiç benzemeyen zalim ve makyavelist bir İnönü tasvir edilir.

İsmet Paşa özbeöz Türk müydü?

Ölüm döşeğinde iken bir komaya giriyor, bir açılıyordu. Zihninin berraklaştığı bir sırada yanında bulunan Kemal Satır'a "Kemal kütüphaneye git, Ermeni alfabesinde kaç harf vardı, onu bana öğreniver..." demiştir. Bunu o zamanın Milliyet gazetesinde okumuştum. Paşa, ölümüne birkaç saat kala niçin aklını Ermeni alfabesine takmıştı?

1986'da Van'a gittiğimde eskî müftülerden Şeyh Reşid Efendi ile tanışmış ve görüşmüştüm. İnönü'nün kökeni hakkında bana acayip şeyler anlatmıştı!..

Çok kindardı. Adnan Menderes ve iki bakanı onun kininden asılmıştır.

Gençliğinde Halıcıoğlu'ndaki Mühendishane-i Berri-i Hümayu'nda (Kara Harp Okulunda) seccadesini göze görünür yerlere sererek namaz kılarmış. Yani özellikle dindar bir Müslüman görünmeye çalışırmış...

1960'lı yıllarda bir gün Cağaloğlu'ndaki Millî Türk Talebe Birliği'ne gelmiş, gençlerle sohbet etmişti. O tarihte Birlik solcuların elindeydi. Sohbet esnasında şu mealde bir laf etmişti: "İki şeye hâlâ aklım ermiyor. Birincisi yazıyı nasıl değiştirebildik. İkincisi kadınları nasıl açabildik..." (Gazete koleksiyonlarına bakılabilir.) (Böylece hem millici bir tavır takınmış, hem de dolaylı biçimde Atatürk'ü ve Müslüman toplumu suçlamıştı.)

Saltanat zamanında İnönü'nün hanımı çarşaflı ve peçeli gezermiş. Hatta eve erkek misafirler geldiğinde onlara görünmez, çayları veya kahveleri kapıyı tıkırdatarak verirmiş.

Bendeniz devr-i İsmet'i yaşadım, gördüm. Halkın büyük kısmı sefalet içindeydi. Köylüler genellikle çarık giyerdi. Çoğu çıplak ayakla gezerdi. Ülke veremden, sıtmadan, frengiden geçilmezdi. Sosyal sigorta ve sosyal adalet bilinmezdi. Memleket bit istilasına girmişti. Halkın yüzde seksenini oluşturan köylülerin çoğu yırtık pırtık elbiseler giyerdi. "Halkın hali nedir?" diyeni içeri atarlar, komünistlikten mahkum ederlerdi. Eski Bayındırlık bakanlarından Sırrı isminde bir zat (Soyadını unuttum) bir generale özel bir mektup yazıyor, içinde "Paşam bu memleketin hali ne olacak" şeklinde bir cümle sarf ediyor. Mektup ele geçti, eski bakan tutuklandı, 15 sene hapis yedi.

Zonguldak vilayetinde, kömür madenlerinde mecburi işçilik vardı, kaçanlara asker kaçağı muamelesi yapılırdı.

İsmet Paşa uçağa binmeyi sevmezdi, kendisine mahsus lüks bir Beyaz treni vardı, onunla gezerdi.

Oğullarından biri İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okurken, Dolmabahçe sarayını yurt olarak kullanmıştır. (Eski Tokat milletvekili Ahmet Gürkan'ın bir kitabında bu konuda bilgi vardır.)

İnönü zamanında Ezan-ı Muhammedi okumak yasaktı. Minarelerden Tanrı uludur diye bağırılırdı. Ankara'da Hacı Bayram Veli Camii Şerifinde Cuma namazı esnasında Arapça Ezan okuyan Müslümanlar namazdan sonra camiye yakın Birinci Şubeye getirilir ve eşek sudan gelinceye kadar dövülürdü.

Bir hususu itiraf etmeliyim: İsmet paşa zamanında bu kadar kokuşma, rüşvet, hortumlama, hırsızlık, millet malını çalma, Belediyeleri sövüşleme yoktu. Zaten fazla para da yoktu. Devletin bütçesi topu topu 300 küsur milyon liraydı..."61


58 (Bkz: Delumeau, sf. 399)

59 (Bkz: Pfeffermann 46:12)

6021.11.2007 / Engin Ardıç / Akşam

61 M. Şevket Eygi / Milli Gazete / 25.11.2007




Bu yazarin diger makaleleri

  İşte Müzakere Çerçeve Belgesi ve İçerisindeki bit yenikleri: Müzakerelerin...
Devami
  1933 yılında, Atatürk şunları söylemişti: "Allah nasip eder, ömrüm vefa eder...
Devami
  Her asırda kafirler ve şer güçler Müslümanlara ve masum insanlara...
Devami
  Bu araştırmada öncelikli olarak Türkiye ve BOP çerçevesinde yürütülen...
Devami
  Önce insaflı Yahudi düşünürlerinden Yoram Kaniuk'un "Siyonist düşünce barbarlığı,...
Devami
  Papa'nın Gelmesini Niçin İstememiştik? Tarihimize uzun vadeli bir perspektifte,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4652

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR