Reklam
Reklam
Reklam

BAZI ALEVİ BEKTAŞİ OLUŞUMLARI VE KİRLİ AMAÇLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Bazı Alevi öncüleri: "Ankara'daki yürüyüşü düzenleyenler Alevi-İslam değil; Allah'ı tanımayan Marksistlerdir!" derken, sözde bazı Aleviler de "Diyanet, İmam Hatip, cami ve Kur'an Kursu" karşıtlığıyla islama sataşıyordu.


Ankara Sıhhiye Meydanı'nda toplanan Aleviler zorunlu din dersi ve Diyanet'in yanında Türkiye'deki cami ve Kur'an kurslarını da aydınlanmanın önünde engel olarak görüyordu. Bu engellerin kaldırılması yolunda yargıya başvuran Pir Sultan Abdal derneklerine, çoğunluğu temsil eden Alevi kanaat önderleri destek vermiyordu. Eylemi provokasyon olarak gören Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, az sayıdaki kişinin eyleminin Alevilerin tamamının görüşünü yansıtamayacağını vurguluyordu. Yürüyüşü organize edenlerin Marksist, Leninist ideolojiyi benimseyen; ancak bunlar çökünce Aleviliğe sığınıp siyasi rant peşinde koşan kimseler olduğunu ileri sürüyordu. Eyleme katılanların Alevilikle ilgisi olmadığına dikkat çeken Doğan, "Bunlar Halk Parti'ye yaranmak isteyen ancak kabul edilmeyen bir siyasal parti sürecine girişin ön hazırlıklarıdır." Bu kimselerin özellikle Avrupa tarafından desteklendiğine işaret eden Cem Vakfı Başkanı, eylemin altında yatan amacı şu sözlerle dile getiriyor: "Nasıl Kürt hareketi desteklenip çocuklar kullanılarak sokak hareketi başlatılıyorsa şimdi Alevileri de buna eklemek istiyorlar."

"Yanlarına insan haklarına sahiplik yapmaya çalışmış Yaşar Kemal gibi büyük ustaları, müzisyenler alınıyor. Müzisyenler de başrolde oynuyor. Oraya giden insanlar da saz ve müzik dinlemeye gidiyor. Eylemi düzenleyenler de bu arada şovlarını yapıyor" diyordu.

Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun ise: "Bunlar ilk önce Aleviliği öğrensinler, sonra Alevilerin hakkını arasınlar." Diyerek, eylemi düzenleyenlerin Alevilikle alakası olmadığını, bu kişilerin olaylara ideolojik yaklaştığını belirtmiş ve "İdeolojiler Aleviliğe büyük zarar verdi ve hâlâ da vermeye devam ediyor. Pir Sultan Abdal'ın ismi kullanılarak gençler ateizme sürükleniyor. Sorun Sünnilerden kaynaklanan bir olay değil. Sistemin sorunu. Bunu çözmek de yine sistemin işi. Cemevi caminin alternatifi de değil. Alevilerin cemevi ve din dersi konusunda sorunları vardır. Bunu kabul ediyoruz. Ancak mitingi yapacak olanlar, başta İslami inancı kabul etmiyorlar. İnancı reddeden Alevi olamaz. Biz, 'Alevilik İslam'ın özüdür. Kur'an'ın, Ehl-i Beyt'in, Resulullah'ın buyruklarıdır.' diyoruz. Bunlar bunu kabul etmiyor. Böyle olunca da bize de düşmanca davranıyorlar. Alevi olmayanın Aleviliğin sorunlarından bahsetmesini doğru bulmuyoruz" açıklamasını yapıyordu.

Hasandede Alevi Bektaşi Kültür Derneği Başkanı Özdemir Özdemir ise: Gazi ve Sivas olaylarında Alevileri kullananların yine aynı planları yaptığını söylüyor ve yürüyüşü organize eden federasyonun sabıkalı olduğunu, "PKK ağırlıklı bir oluşumla gerçek Alevilerin birlikte olmasının düşünülemeyeceğini vurguluyordu. Karacaahmet Sultan Dergahı Başkanı Muharrem Ercan ise: Ankara'ya yürüyüş düzenleyen kimselerin kendileri ile bir ilişki kurmadığını ve etkinliğe katılmayacaklarını ifade ediyordu.

Bu arada, Mitingi düzenleyenler, Aleviliği dinsizliğe alet etmeye çabalarken, bunlara karşı çıkanların bir kısmının da, Aleviliği ABD ve AB emperyalizmi için istismar ettikleri sırıtıyordu.


Bizim tespit ve tahlillerimize göre:

1- Gerçek Alevi temsilcileri ve dedeleri "Bunlar Alevi değildir. Alevileri istismar peşindedir. Bu derme çatma kalabalık Alevileri asla temsil etmemektedir."

2- DTP (PKK) ile bazı Alevi-Bektaşi kuruluşları yan yana, kol kola, aynı sloganlarla yürümüşlerdir.?. Oysa samimi Alevi Müslümanlar kesinlikle anarşist ve bölücülerle aynı fikirde değildir.

3- Bu toplantıya katılan sözde aydınların çoğu "İslam düşmanlığı ve Din karşıtlığıyla malum ve meşhur kişilerdir. Ve Alevilik dinsizlik şeklinde gösterilmeye gayret edilmiştir.

4- Hiçbir Alevi Müslümanın Ezan'dan, Kur'an'dan, camiden, cuma'dan, Resulüllahtan, Hz. Ali ve ehli Beyti Mustafa'dan gıcık alması ve bu İslami temel değerlere saldırması söz konusu bile değildir.

5- Ankara'daki güya "Ayrımcılığa Hayır!"  mitingiyle açıkça Alevi ve Sünni kardeşlerimizi ayrıştırmaya hatta çatıştırmaya yönelik kirli ve sinsi niyetli sözde sivil toplum örgütlerinin tamamı AB (Avrupa Birliği) fonlarından beslenen, yani Haçlı gericiliğin  güdümünde hizmet (hezimet) veren kesimlerdir.

6- Yeri geldikçe AB hıyanetine ve Haçlı zihniyetine karşı çıkan ve ılımlı İslamcı münafıkları ve kiralık AKP iktidarını (haklı olarak), AB taşeronluğuyla suçlayan bazı ulusalcı kesimlerin bu mitinge ve söylemlerine sahip çıkması ise, bunların ayarsızlığının ve tutarsızlığının açık bir göstergesidir.

7- Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasını, hem de Genel Kurmay Başkanlığıyla aynı günde ve aynı statüde emreden bizzat Mustafa Kemal'di. Kendisi de gerçek ve örnek bir Alevi-Bektaşi İslam geleneğinden gelen birisiydi. Atatürk, Alevi-Sünni İslam'ın aynı temel inanç değerlerine bağlı bir bütün olduğunu çok iyi bildiği için Diyanet İşleri Başkanlığını; ülkemizdeki Sünni-Alevi tüm Müslüman halkın dini-manevi ihtiyaçlarının gözetilmesi ve bu konudaki istismar ve irticaya fırsat verilmemesi için gerekli görmekteydi. Şimdi sözde laisist ve Kemalist geçinen, AB ve ABD'den beslenen bazı kesimlerin, Alevi hakları bahanesiyle, Diyanet İşlerinin ve din eğitiminin kaldırılmasını istemeleri, tam bir sahtekârlık örneği idi.

Aleviler ve din dersi meselesinde çözüm yok muydu?

"Aleviler ve din dersi" bahsine dair herkesi memnun edecek bir cümle kurmak artık imkansız. Başlangıçta çözümü çok kolay bir sorun, "zamanla çözülür" anlayışıyla politik sürecin akışına bırakıldığı zaman işte böyle kangrenleşiyor. Yani çözülmek bir yana kördüğüm oluyordu.

Ama iki temel değeri başlangıç noktası alarak bir çözüm üretmek bizce mümkün görülüyordu. Bu iki değer, adalet ve özgürlüktür.

"Aleviler ve din" konusunda tartışmamız gereken cemevleri, camiler, diyanet gibi çok sayıda başka konu da bulunmaktadır. Ancak, görüşlerimi en doğru biçimde anlatabilmek amacıyla bunların hiçbirine girmeden konuyu sadece MEB çerçevesinden sınırlı olacak şekilde ele almak istiyorum.

Bir: MEB bünyesinde "din" ile ilgili eğitim ve bilgilenme faaliyetini üç ayrı başlık altında tasnif etmek gerekir: Ahlak Dersi, Din Kültürü Dersi, Din Eğitimi.

İki: Din eğitimi sadece müslüman çocuklara verilmeli; kimse istemediği halde herhangi bir dinin tebliği anlamına gelecek şekilde din eğitimi almaya zorlanmamalıdır. Ancak, din eğitimi isteyenlere verilecek eğitim, göstermelik olmamalı; isteyene en başta o dinin kitabı, temel kaynakları, tarihi, ibadetleri, inançları gerekirse birden fazla dersle en özgün biçimde öğretilmelidir. Kişi, aldığı bu eğitimle dinini eksiksiz yaşayabilmeli hatta başkalarına anlatabilmelidir.

Üç: Din Kültürü dersinin içeriği, herhangi bir dinin tebliği ya da eğitimini vermek amaçlı olmayacak şekilde, öğrenciye tüm dünya dinlerini, yöresel mezhep ve inançlar ile bunların mensuplarını tanıtacak şekilde düzenlenmelidir. Din Kültürü dersi, Fen Bilgisi veya Çevre dersi gibi kabul edilmelidir. Çevre dersinde fiziki çevreyi ve Fizik dersinde de fiziki olayların kurallarını öğreterek çocuğun dünyayı doğru anlaması amaçlanıyorsa, Din Kültürü dersi de aynı şekilde düşünülmelidir. Böyle bir Din Kültürü dersinin belli sınıflarda zorunlu olması gerekmektedir.

Mesela, Hıristiyan ailenin çocuğuna, o çocuk sanki Müslüman'mış gibi İslam dini eğitimi vermek yerine çocuğun Müslümanları doğru tanımasını sağlayacak objektif - ansiklopedik bilgiler içeren Din Kültürü dersi alması sağlanmalıdır. Aynı şekilde Alevi bir ailenin çocuğuna en doğru şekilde kendi inançları ve kültürü öğretilebilmeli bunun yanında diğer din ve mezhep mensuplarını doğru tanımasını sağlayacak Din Kültürü dersi de verilmelidir.

Dört: Ahlak dersinde insanlığın ulaştığı evrensel değerler ile yerel kültürel ve sosyal değerler öğretilmeli, çocukların bu değerleri davranış olarak içselleştirmesini sağlayacak şekilde ders uygulaması yapılmalıdır. Hangi dine mensup olursa olsun, hiç kimsenin "benim çocuğum, yardımlaşmayı, adaleti, doğruluğu, çalışmayı, saygıyı, sevgiyi öğrenmesin, bunlar benim evladıma anlatılmasın" demesi ihtimal dahilinde değildir, zaten böyle diyen birinin de seçme iradesini yok saymak gerekir. Ahlak dersi de zorunlu hale getirilmelidir.

Yazıya "Aleviler ve Din Dersi" diye başlamış olsak da, dört maddede özetlemeye çalıştığım görüşler, farklı dinlere mensup insanların yaşadığı her ülke için geçerli olabilecek temel prensip ve ilkeleri içermektedir.

Bunlar, sorunun en doğru çözümü için bizim önerilerimizdir. Daha adil, daha fonksiyonel ve daha doğru her görüşe saygı gösterilecektir.

Çözülmeyecek sorun yok. Yeter ki, sorunu asıl dert sahipleriyle ilkeler çerçevesinde samimi şekilde çözmek amacıyla konuşabilelim.[1]

Elbette kimin, neye, nasıl inanacağı kendi sorunudur. Hiç kimseyi ille de benim gibi inanancaksın diye zorlamak mümkün değildir. Ancak, görünen o ki, Aleviler inanç özgürlüğü adına bazı isteklerde bulunurken kendileri gibi inanmayanların inançlarını öğrenme haklarını iptal yoluna gidiyor ve bunu da kesinlikle inanç özgürlüğünün engellenmesi olarak görmüyorlar. Kendilerine göre bir gerekçe de bulmuşlar: "Laik devlet dinin öğretilmesinde rol üstlenemez"miş!..


Öyle anlaşılıyor ki, Alevilik konusunda hem alevilerde hem de diğer kesimlerin de kafa karışıklığı söz konusu. Sanıyorum önce bu kafa karışıklığının giderilmesi, alevilerin kendilerini tam olarak tarif etmeleri ve taleplerini de buna göre sıralamaları gerekiyor. Eğer, ortak bir alevilik anlayışı söz konusu olmazsa bu istekler kime göre sıralanacak?


Bu arada bazı ateistler de kendilerini alevi olarak nitelendiriyorlar. Yakından tanıdıklarım var. Bunlar genellikle geçmiş yıllarda marksist söylemle tanışmış, o hareketin içinde yer almışlar. Bir diğer ifade ile örgütlenmelerini oralarda yapmışlar. Aradan geçen zaman içinde fikri çizgilerinde fazla bir değişiklik olmamış ama, komünizmin çökmesi sonucu solculukları zayıflamış, esas kimliklerini kullanmaya başlamışlar.


Hemen belirteyim ki kimin, neye, nasıl inanacağı kendi bileceği bir iştir. Hatta, inanmamak da kendi tercihidir. Ancak, kendi inancını ya da inançsızlığını tüm topluma dayatmanın yolunu açacak talepler toplumsal huzuru derinden yaralar.[2]

Diyanet Özerk Olsa

Şu anda camiler laik, Kemalist, Batıcı rejimin kontrolündedir. İmamları ve müezzinleri onlar seçtirmekte, Cuma hutbelerini, vaazları onlar belirlemekte, istemedikleri cami personelini onlar değiştirip sürmektedir.

Diyelim ki, Diyanet'e özerklik verildi; Başkan'ı Müslümanlar seçecek, devlet doğrudan doğruya din işlerine müdahale etmeyecek, kabinede "Diyanet'ten sorumlu bir devlet bakanı"na yer verilmeyecek..

Acaba bu özerklik bir işe yarar mı?

Maalesef Türkiye Müslümanları; ülkede terör estiren derin sistem mi dersiniz, yoksa gizli rejim mi, ne derseniz deyin işte o şeytani yapının entrikaları yüzünden paramparça olmuş vaziyettedir.

Uhuvvet ve Ümmet şuuru ve birlik ruhu yıkılmış, cemaatçilik asabiyeti kökleşmiştir.

Müslümanlar, şucu, bucu diye, irili ufaklı yüzlerce hizbe, fırkaya, gruba, kliğe bölünüp parçalanmıştır. Bunların arasına haset ve husumet, kin tohumları ekilmiştir.

Müslümanlar arasındaki muhabbet, meveddet, tesanüd, ittihad duyguları körletilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanı'nın seçimi halka bırakılsa birtakım büyük cemaatlerin kendi aralarında anlaşıp bu makama en uygun, en layık, en ehliyetli hocayı bulup seçmeleri acaba mümkün görülmekte midir?

Vilayet ve kaza (ilçe) müftüleri de bu usulle seçilebilecek midir? Yani en ehliyetli, en liyakatli, en bilgili ve en faziletli olanlar göreve getirilecek midir?

Maalesef şu anda Türkiye'de din işlerinde, içimize sokulan ajanlar, casuslar, CIA, MOSSAD  ve diğer yabancı odaklarda etkilidir.

Diyanet özerk olsa, Başkanını halk seçecek olsa; Avrupa Birliği, ABD, Vatikan Haçlıları, Evangelist Haçlılar, Siyonistler, Masonlar ve diğer malum çevreler; Dinlerarası Diyaloğa taraftar birini seçtirmek için kolları sıvayacak, bu uğurda büyük paralar harcayacak ve kendilerine kukla birisine yerleştireceklerdir.

Ama inşallah, Türkiye'de gün gelecek, Diyanet özerkleştirilecek, Başkanını Müslümanlar seçecektir. İmanlı halkımızın bu gelişmeye hazırlanması gerekir.

Nasıl bir Diyanet Başkanı?

  • 1- Sahih itikadlı olacaktır. Oryantalist kafalı, sapık fırkalara ve cereyanlara mensup olmayan veya onlara sempati beslemeyen birisi bu makama oturmalıdır.
  • 2- Halkın ezici çoğunluğu Ehl-i Sünnet mezhebinde olduğuna göre sünnî olacaktır.
  • 3- Yüksek din tahsili yapmış ve icazet almış olacaktır.
  • 4- Gerçek tarikat ve tasavvuf tarafı olacaktır.
  • 5- Reformcu olmayacaktır. Dinde değişiklik gibi safsata ve saplantıları olmayacaktır.
  • 6- Kur'an, sünnet, icmai ümmet ve müspet bilim doğrultusunda, çağdaş sorunlara yeni çözümler ve yorumlar üretmeye yani içtihada taraf olmalıdır.
  • 7- İslâm ahlâkı ile istikametli ve faziletli olacaktır.
  • 8- Şucu veya bucu olmayacak, bütün parçaların ve çeşitliliklerin üzerinde olacak, Ümmet'in tamamını kucaklayacak bir zihniyete sahip olacaktır.
  • 9- Arapça ve İngilizce kitap yazacak, irticalen konuşma yapacak derecede bu iki dili bilmesi lazımdır.
  • 10- Sadece dindarlara değil, bütün halka örnek olacaktır. Dinsizler bile ona hürmet edecekler, benimseyip saygı duyacaklardır.

Acaba, şu anda Türkiye'mizde bu şartlara sahip kaç "Hür Diyanet başkanı" adayı bulunmaktadır?[3]

Türk Diyanet Vakıf-Sen Alevi mitinginde Diyanet'in lağvedilmesi taleplerine tepki gösteriyordu:

"Saldırı Cumhuriyetedir"

Türk Diyanet Vakıf-Sen, 9 Kasım'da düzenlenen alevi mitinginde dile getirilen Diyanet'in kaldırılması yönündeki talebe tepki göstermişti.

"Bir Cumhuriyet Kurumu olan Diyanet'in lağvedilmesi talebi Cumhuriyet'e bir saldırı, Cumhuriyet'in ve Diyanet'in kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aziz hatırasına yapılmış bir saygısızlıktır" denilmişti. Türk Diyanet Vakıf-Sen'den yapılan açıklamada, 9 Kasım'da, "Eşit Yurttaşlık" adı altında düzenlenen mitingde, dile getirilen taleplerin düşündürücü olduğu belirtildi. Miting de dile getirilen konular ve görüntülerin, dış mihrakların ve özellikle AB'nin destek ve himayeleriyle Türkiye üzerindeki nihai hedeflerine ulaşmak amacına yönelik faaliyetler izlenimini verdiğinin savunulduğu açıklamada, "Bu görüntü, Türk milletinin asli bir unsuru olan Alevi inancına sahip kardeşlerimize yakışmamıştır. Bir Cumhuriyet Kurumu olan Diyanet'in lağvedilmesi talebi Cumhuriyet'e bir saldırı, Cumhuriyet'in ve Diyanet'in kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aziz hatırasına yapılmış bir saygısızlıktır" görüşüne yer verilmişti.

Açıklamada şunlar kaydedildi: "Diyanet çalışanları olarak biz biliyoruz ki, Alevi inancında olduğunu söyleyenler bizim din kardeşlerimizdir. O halde kardeşliğimizi muhafaza etmeli bu ülkeye ve geleceğine birlikte katkı sağlamalıyız. Tarihin derinliklerinde yer alan ve yıllarca süren bu çatışmanın hiçbir yerinde bulunmayan Türk Milleti, kalbi ehlibeyt sevgisi dolu olarak çocuklarına onların isimlerini vererek hatıralarını sevgi ve saygı ile yaşatmıştır. Ülkemiz insanlarının birbirlerini incitmeleri ve bu çatışmayı günümüze taşımlarının ne insani ne de dini hiçbir yararı yoktur. Buradan Alevi'si Sünni'si ile bölünmez bir bütün olan milletimize seslenerek Hacı Bektaş-i Veli'nin bir sözünü hatırlatmak istiyoruz: "Bir olalım, iri olalım, diri olalım."[4]

Cıvaoğlu gibi "Hin oğulları" Alevilik istismarıyla sapla samanı karıştırıyordu:

Milliyet yazarı Güneri Cıvaoğlu "Alevi gerçeği" başlıklı yazısında: "Alevi kardeşlerimizle kucaklaşmak gerekir" buyuruyordu!

Evet, kuşkusuz alevi kardeşlerimizle kucaklaşmamız gerekiyordu. Ama, maalesef sapla samanı birbirine karıştırmaya yelteniyordu!

Cıvaoğlu bir yandan DTP ile birlikte saf tutmak isteyen marjinal Alevi fraksiyonları güçlendirecek tutumlardan kaçınılmasını istiyor, bir yandan da "Bektaşi olunabilir ama Alevi doğulur" demek suretiyle Alevi cemaati bir nevi ayrıcalıklı gösterip kışkırtıyordu.

Cıvaoğlu'nun "Yavuz Sultan Selim'e kadar Osmanlı padişahları aleviydi" iddiasında da cehalet sırıtıyordu.

Osmanlı Sultanları Yavuz Sultan Selim'e kadar aleviymiş; Yavuz, Mısır'ı zapt ettikten sonra halife olarak dönmüş ve Osmanoğulları hanedanı Sünniliğe geçmişmiş!

Yahu adama: "Yavuz gökten yere zembille mi geldi yoksa leylekler mi getirdi" demezler mi?

Babası alevi olacak, dedesi alevi olacak, büyük dedeleri alevi olacak ve Yavuz Mısır'ı zapt ettikten sonra Sünni olacak!

Olur mu böyle şey? Akıl ve mantık böyle bir şeyi kabul eder mi?

Kaldı ki Yavuz'a gelinceye kadar gelmiş geçmiş bütün Osmanlı Sultanları ve onları yetiştiren hocaların hepsinin durumu ortada değil mi? Edebali mi alevi? Fatih mi alevi? Hepsi ulema düzeyinde Sünni Müslümanlar olarak bilinmiyor mu?

Elbette alevi kardeşlerimizi kucaklayalım ve DTP ile birlikte saf tutmak isteyen marjinal fraksiyonları güçlendirmeyelim.

Ama bunu yaparken de tarihi çarpıtmayalım.

Cıvaoğlu ve diğer hinoğulları  bu satırları kaleme aldığı anda tarihi olayları birazcık hatırlamış olsaydı, Şah İsmail'e karşı savaş açan Yavuz'un babalarını ve dedelerini  alevi olarak ilan etmekten utanırdı.

Hem Aleviliği "Alevi doğulur" diyerek yücelteceksiniz, hem de bu teze göre alevi olarak doğmuş olması gereken Yavuz'un Osmanlı hanedanlığını Sünniliğe transfer ettiğini ileri süreceksiniz!

Bunda bir terslik ve tereslik sezilmiyor mu?

Bunda akla mantığa bir aykırılık yok muydu?[5]


Hak aramak işin bahanesi oluyordu!

Görüyorsunuz Alevi kesimin içinden yükselen iki ses de mitinge farklı anlamlar yüklüyor. Doğan'ın söyledikleri çok manidar. Alevilikle ilgisi olmayanların tertiplediği yürüyüş ve miting... Üstelik Avrupa kaynaklı. Peki amaçları ne o zaman? Kamuoyuna mesaj vermek mi? Alevilerin sorunlarına çözüm aramak mı? Alevilerin talepleri konusunda hükümeti göreve çağırmak mı? Eğer böyleyse bırakın Alevileri, toplumun her kesimi bunlara açıkça destek verir. Yoksa başka amaçlar mı söz konusu?

Organizasyonda sol siyasete angaje olmuş kişi ve gruplar başrolde. Hatta solun da solunda yer alan örgütler devrede. 'Ali'siz Alevilik' gibi Alevi grupların bile tepkisini çeken anlamsız düşünceyi benimseyenler mitingin en ön saflarında. Mitinge en sert itirazın bizzat Alevi örgütlerinden gelmesinin ana nedeni de bu. Alevi mitingine en açık destek nereden geldi biliyor musunuz? DTP'den... Bu partinin Güneydoğu'daki olayların baş sorumlusu olduğuna şüphe yok. Desteğin de ötesinde işbirliği havası seziliyor. Mitingi sorunlu olarak niteleyenlerin bir gerekçesi de bu.

Mitingin yeri ve zamanı konusunda benim de zihnime soru işaretleri düştüğü için yazıyorum bu yazıyı. Kimi senaryo ve komplo teorilerine itibar etmiyorum ama 'Neden şimdi ve niçin meydanlar?' sorusuna da tatmin edici cevap bulamıyorum. Şayet söylendiği gibi Alevilerin mitingi ise niye büyük kesimin desteğinden mahrum, sorusu da cevapsız.

Mitingi tertipleyenler provokasyonlara karşı uyanık olmalı. Yoksa çözüm ararken soruna dönüşmek işten bile değil"[6] diyen Zaman yazarı Mustafa Ünal'a sormak lazım:

Yahu, madem Aleviliği Marxizme ve anarşiye alet etmek isteyen kesimler ve kışkırtıcı eylemler, buyurduğunuz gibi: "Üstelik Avrupa kaynaklı..." O halde sizlerin ve AKP'nin AB'ye girmek için can atmanız neyin nesi oluyor? Demek ki sizin gibi ılımlı İslamcıları da, Alevilik istismarcısı katı laik kışkırtıcılarını da, aynı merkezler kullanıyor!


Cemevleri tekke mi,  Kültür evi mi? Sorusuna yanıt niye verilmiyordu?

Cemevleri'nin yeni bir yapılanma olduğu, önceki yıllarda ve Osmanlı'da böyle bir şeyin olmadığı biliniyor. 15 yıldan beri büyük şehirlerde de açılmaya başlanan Cemevleri, aslında Anadolu Alevilerinin Dedelerle imkân sahibi kişilerin evinde yapılan Cem âyinlerinin yapıldığı yerdir. Bunlar önce kültür evi gibi sunuldu, ibadethane sayılırsa tekke ve zaviye gibi telâkki edilerek yasaklanabileceği sanıldı.

Bu da sebepsiz değildi, çünkü 30.11.1925 tarihinde, 677 sayılı kanunla tekke ve zaviyeler kapatılınca Bektaşi Tekkeleri'ne de gidemeyen Aleviler, bunlar yerine buluştukları yerlere Cemevi demişlerdir. Cemevleri zamanla sadece ibadet yeri değil, kültür evi olarak da kullanılmıştır.

Bugün Alevilerin bir kısmı, Cemevlerini sadece ibadethane olarak görüyor ve devletin de buralarda din hizmeti verildiğini dikkate alarak ödenek ayırmasını istiyor. Burada Cemevleri,  açıkça söylenmese de Cami ve Mescit gibi veya onlara alternatif bir mabet gibi görülüyor sanki. Bir kısmı da buraların Cami ve Mescit gibi ibadethane değil de tekke ve zaviye sayılması gerektiğini söylüyor. Bu da Devrim Kanunları'ndan biri sayılan tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanuna aykırı bir durum ortaya çıkaracağından, "Alisiz Alevilik" taraftarları bunu benimsemiyor. Onlara göre tekke ve zaviyeler kapatılıp laiklik esas alındığı için Cemevleri kültür evi sayılmalı ve Diyanet kapatılmalıdır.

Öte yandan, cami ve tekke ayrımıyla Kur'an'ı esas alan bazı dedelere göre, Cemevleri hiç şüphesiz bir tekkedir ve Cumhurbaşkanı Demirel'in törene katılımıyla açılan Alevilerin Cemevleri gibi Mevlevî, Kadirî ve Nakşibendi tekkelerinin de açılması gerekir. Bunu, inancını yaşayan Alevilerin dürüst bir tavrı olarak benimseyip yasaklayıcı kanunun değişmesi gerektiğini savunanlar var. Fakat bu azınlıkta kalan Alevilere karşılık, kamu görevlisi, yazar, yargıç veya CHP'li olarak konuya yaklaşan Alevilerin büyük çoğunluğu maalesef devletin onlardan gasp ettiği ibadet haklarının sorumluluğunu, bu konuda hiçbir kusuru olmayan Sünni halktan çıkarmaya çalışırcasına kin ve nefretle saldırıyorlar. Böylece Sünnilerin ibadet ve okuma hakları elinden alındığı zaman zulüm yapanlara destek oluyorlar.

Öncelikle ortada bir Alevi-Sünni çatışması olmadığı halde, kültürel arka planda kendileri gibi düşünmeyenleri "Yezid'in adamı" bilen bir zihniyete sahip olanları doğru değerlendirmek gerekir. Atatürk'ü Hz. Ali'nin reenkarnasyonu sayan ve bulundukları yere ikisinin resmini birlikte asan bu insanların Diyanet İşleri Teşkilatı'nı başlangıçta Sünni inancı çevresinde kimin kurduğuna bakmalıdır.

Takiyye tam da bu tavırda görülür ve maalesef Şii-Alevi kültürünün temel motiflerinden biri olarak değerlendirilir. Aleviler Takiyye'nin en çarpıcı örneğini sergileyerek, kendilerini 70 yıl yok sayan resmî ideolojiden himâye görebilmek için, Sünnilere karşı açıkça Kemalistlere destek verirler.

Bunun sürekli değişen politik manevralarını 1960'dan sonra CHP ve AP ile çok yaptılar. 1993'ten sonra da bazı Refah Partili belediyelerle iyi ilişki kurup bedava arsa temin ettiler; Ecevit'ten de destek gördüler. Bunların ardından AKP ile başladıkları işbirliğini, şimdi de MHP ile sürdürmek, dolayısıyla 1946 seçimlerinde halk şairlerinin yaptıkları kurnazlıkları yürütmek istiyorlar. Rast gele...[7]



[1] Erol Erdoğan, Milli Gazete, 15 Kasım 2008, Sh:5

[2] Abdülkadir Özkan, Milli Gazete, 12 Kasım 2008, Sh:11

[3] Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

[4] Milli Gazete, 12 Kasım 2008, Sh:5

[5] Zeki Ceyhan, Milli Gazete, 14 kasım 2008, Sh:10

[6] 09.11.2008 / Zaman

[7] Mustafa Miyasoğlu, Milli Gazete, 23 Kasım 2008, Sh:13


Bu yazarin diger makaleleri

Komşularımızla sıfır sorun politikası gibi yaldızlı bir safsata ile toplumu...
Devami
  Demokrasi: kavram olarak, insanlığın umut ışığı ve soyut amacı...
Devami
  Rahmetli Erbakan Hoca: “Gerçekten Türkiye bir felakete götürülüyor mu, götürülmüyor...
Devami
Bir zamanlar Kanal 7’nin milli şuurlu spikeri, Batı emperyalizminin ve...
Devami
A-9 kanalındaki 13 Eylül 2016 tarihindeki konuşmasında: "Abdülhamid Osmanlı'da Darwinizm'i yaymıştır....
Devami
  İttihatçılar, iktidara Taşnak Cemiyeti'yle ittifak yaparak ulaşmışlardı. 2 bin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1974

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR