ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2743
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10332
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay16124
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18114225

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689558

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

DERSİM İSYANI VE PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfMükemmel 

“Dersim” isminin Farsça “Der-i Sim=Gümüş Kapısı” kelimelerinin kısaltılmış ve kolaylaştırılmış şekli olduğu kanaati yaygındır. Sonradan “Tunç-eli”  adı da her halde bundan kaynaklanmıştır.

Dersim bölgesi:

a-   Doğu Dersim: Pülümür, Nazimiye, Mazgirt, Kığı yörelerini

b-   Batı Dersim ise: Ovacık, Hozat, Çemişgezek ve Pertek kesimini kapsamaktadır.

Dersim Sancağı 1548’de oluşturmaya başlanmış olsa da, asıl 1847’de Diyarbakır eyaletinden ayrılan Harput’a bağlı yeni bir idari merkez halini almış, ama bu kâğıt üzerinde kalmıştır. Çünkü bu bölgeye devlet otoritesi sokulamamıştır.

Dersim İsyanını, Osmanlı döneminde Anadolu’da görülen Celali İsyanlarıyla karıştırmak bizce yanlış ve yanıltıcıdır. Bu bölge çok uzun yıllar, Osmanlı ve Cumhuriyet yönetiminin kontrolü dışında kalmayı başarmıştır.  İttihat ve Terakki yönetimi 1861’de de, Dersim’deki çeteleri tenkil (sindirme ve etkisizleştirme) maksatlı bölgeye asker sevkine mecbur kalmış ve yakın yörelere karakol ve kışlalar açılmıştır. Bölge sarp dağları ve derin vadiler arasındaki geçit vermez hırçın ırmaklarıyla adeta ulaşılmazdı. Fırat’ın ana kolları olan Murat, Karasu, Munzur ve Harçik buralarda akardı.

Tarıma elverişli arazi pek azdı, yöre halkı genellikle küçükbaş hayvancılıkla uğraşır ve kıt kanaat yaşardı. Oldukça vahşi doğa şartları nedeniyle denetim ve güvenliğinin bugün dahi hala sağlanamadığından, Elazığ-Tunceli-Pülümür-Erzincan ve Erzurum karayolunun zaman zaman genel trafiğe kapalı tutulduğu ve özellikle yaz aylarında bile her gün güneşin sadece birkaç saat gözlenebildiği Kutuderesi gibi tek mecburi geçit yollarının kontrol zorluğu dikkate alınırsa, Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk sürecinde bu bölgeye niçin girilip hakim olunamadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Mustafa Kemal’in, büyük bir deha eseri ve strateji gereği: Müslüman Türk halkının özünden koparılmasına; fakir, işsiz ve çaresiz bırakılmasına; etnik ve sosyolojik kamplara ayrılıp boğuşturulmasına; Anadolu’nun federasyonlara bölünüp parçalanmasına ve Büyük İsrail Projesine (BOP) katılmasına dair, Lozan’ın gizli şartlarına önce “evet” diyerek, dönemin Siyonist ve emperyalist güçlerini oyalayıp zaman ve fırsat kazanması…

Ancak ayakları yere bastıkça, tamamen milli hedeflere yönelik adımlar atması ve Lozan’ın gizli patronlarını sürekli oyalayıp savsaklaması; Siyonist merkezleri kızdırmış ve Mustafa Kemal’i başarısız kılmak üzere öteden beri kaşıyıp durdukları ve adını “Kürt isyanları” koydukları olayları başlatmışlardı. Bu “Kürt İsyanı” kavramı yanlıştı ve kasıtlı olarak kullanılmaktaydı. Bu tanımla hem isyanlara meşruluk kazandırılmakta, hem de isyanların perde arkasındaki güçler ve niyetleri saklanarak, toplum aldatılmaktaydı. Çünkü bölgedeki Ermeniler, Yezidiler, Araplar ve Zazalar, hepsinin birden Kürt gösterilmesi hem sahtekârlıktı, hem de suni bir etnik unsur düşmanlığı yaratmaktaydı.

Bütün bu dış mihraklı kışkırtma ve başkaldırıların hiçbirisi, Doğu ve Güneydoğu halkının kendi istek ve iradesiyle giriştiği “Kürtçülük” gayreti veya Dini ve mezhebi gerekçeli isyanlar değildi, sadece öyle gösterilmeye çalışılmıştı.

Zilan İsyanı

Cumhuriyet döneminde Doğu Anadolu' da çıkartılan ilk isyanlardan birisi Zilan Aşireti'nin 1925 yılındaki başkaldırısıdır.

Siirt ilinin Kozluk ilçesi ile Malabadi köprüsü arasında oturan Zilan Aşiretinin çıkardığı bir ayaklanmaydı. İsyanın bastırılması sırasında önemli can kaybı yaşanmıştı.  Zilan İsyanını çıkartan aşiretin reisi ve kardeşleri millî ordumuzun baskısına dayanamayarak Irak ve İran'a kaçmışlardı. Orada da fitne ve fesat çıkarmalarına devam ederek isyanları teşvik ediyorlardı.

Ağrı İsyanı (16 Mayıs 1925 -14 Eylül 1930)                  

Şeyh Sait olayında yakalanmaktan kurtulup İran’a kaçan bazıları, burada toparlanarak ve tabi dış güçlerden de destek alarak, Türkiye’yi bölmeye ve Musul meselesiyle ilgilenemeyecek belalarla meşgul etmeye çalışmaktaydı. Sason İsyanı'nı bastıran Türk ordusu ayağının tozu ile kendisini Ağrı isyanı karşısında bulacaktı.

Ağrı isyanı üç aşamadır:

1. Ağrı İsyanı

16 Mayıs 1925 günü Doğu Beyazıt'ın Kalecik Köyü'nde Yusuf Taşo tarafından ayaklanma başlatıldı. İsyan kısa zamanda büyüyerek geniş bir alana yayıldı. İsyanı bastırmak üzere 9'ncu Tümenin 25'nci Alayı görevli kılındı. Tenkil (isyanı bastırma) harekâtı 16-17 Mayıs günü başlatıldı. Harekâtın iyi idare edilmemesi sonucu 25'nci Alay maalesef bozguna uğratıldı. Bir kısım askerler de eşkıya tarafına geçince isyancılar iyice şımarıp azmıştı. Üzerlerine yeni takviye birlikler yollandı. 15-16-17 Haziran 1926 günü yeniden harekâta başlandı. Bu harekâta 5'nci Tümen kuvvetleri katıldı. Çarpışmalar Serdar Bulak-Gökçe ve Çiftlik bölgesinde yapıldı. Ancak bu hareket de başarılı olamadı. İsyancılar İran'a kaçtılar. Bu kaçış Ağrı Dağı'nın konumundan ileri geliyordu. O tarihte Ağrı dağının yarısı Türkiye'ye diğer yarısı da İranlılara ait bulunuyordu. Kati bir sınır hattı mevcut değildi. İsyancılar sıkışınca buradan İran'a geçiyor isyan çıkartmak için yine Ağrı Dağı'ndan Türkiye'ye geçiyorlardı. Türkiye'ye geçen bu eşkıyalar Türklere eza, cefa yapıyor, mallarını gasp edip öldürüyorlardı. Ordumuz, İran topraklarına geçip takip edemediği için harekât durduruluyordu.

Daha önceki Nasturi ayaklanmasında isyanı bastırmak için gelen kuvvetlerimiz içinde bulunan Ermeni asıllı Yüzbaşı İhsan Nuri, bu harekât esnasında Nasturi tarafına geçmiş ve oradan da İngilizlere sığınmıştı. İhsan Nuri artık Kürtlerin millî kahramanı ve kumandanı yapılmıştı. Nerede isyan çıkarsa İhsan Nuri oradaydı. Nasturilik; Hıristiyanlığın farklı bir mezhebi olup, Hakkari, Kuzey Irak, İran, Suriye ve Mısır’da rastlanırdı. 

2. Ağrı İsyanı

İkinci Ağrı harekâtı 1 ila 5 Eylül 1927 tarihleri arasında Serdar Bulak-Biçareler-Karnıyarık sahasında başladı. Harekât 9'ncu Tümen tarafından yapıldı. Asiler kuvvetlerimize karşı Karnıyarık'ta direnip Kozluboğazı'nda 29'ncu Alayı bozguna uğratarak yanlarında 800 isyancı milis olduğu halde İran’a kaçmıştı.

3. Ağrı İsyanı

Müzmin hale gelen Ağrı isyanlarına bir son verilerek, bu fesatlıkların kökünün kurutulması artık kaçınılmazdı. Dış güçler 1927 yılında Suriye'de Kürt Millî Genel Kurultayını toplamıştı. Toplantıya birçok Kürt cemiyeti de katıldı. Meşhur Hoybun Cemiyeti'nin de bu kurultayda kurulması kararlaştırıldı. Kurultaya Van’lı Ermeni Papazı Vahan Papazyan’ın da çağrılması, Kürtleri kimlerin kullanıp kışkırttığının açık bir ispatıydı.

Hoybun Cemiyeti Araplar, Ermeniler, İngiltere ve Fransa ile işbirliği kurmak üzere girişimler başlattı. Bir beyanname neşrederek Ermenilerle işbirliği yapacaklarını duyurmuşlardı.

Nasturi harekâtı firarisi ve Siyonist Yahudi işbirlikçisi Yüzbaşı İhsan Nuri’ye Hoybun Cemiyetince Paşa'lık verilerek, 3'ncü Ağrı isyanını idare etmek üzere bölgeye uğurlandı.

Her seferinde Türk ordusunun elinden kaçarak İran'a sığınan asiler bu defa kaçamayacaklardı. Harekâtın başına Kolordu Kumandanı Salih (Omurtak) Paşa vardı. Harekât Ağrı Dağı merkezinde ve iki yan cephelerinde yapılarak asilerin geriye kaçış yolları tıkandı. Kaçanlar İran sınırları içerisine kadar takip ve imha edildiler. Ancak ordumuzun İran sınırını geçmesi dolayısıyla İran ve Türkiye arasında soğuk yazışmalar başladıysa da İran kendi hudutlarının içerisinde bulunan Ağrı Dağı'nın diğer bölgesini Türkiye'ye vererek, Türkiye ise Hotur Boğazı'ndan bir yeri, İran'a vererek takas yapılmış, İranlılar da bu işe razı olmuşlardı. Bu da Mustafa Kemal’in çok siyasi ve stratejik bir başarısıydı.

3'ncü Ağrı harekâtı 7 Eylül 1930 günü başlayarak Büyük Ağrı, Küçük Ağrı ve doğu bölgesinde yapılarak 14 Eylül 1930 günü sonuçlandı. İsyana katılan Kürt beylerinin bir kısmı öldürüldü. Yüzbaşı İhsan Nuri ve Ermeni Vahan Papazyan ise yine İran’a kaçmıştı. İsyancılardan 1500'ü kaçarken geri kalanların çoğu etkisiz bırakılmıştı.

Bu isyanın temeli Siyonist Yahudi güdümlü Ermeni komite ve piyadeleri, bazı aşiret reisleri, mimarı da İngiliz gizli servisi olan Hoybunculardır.[1]

Haydaranlı Aşireti İsyanı (20 Haziran 1930-10 Ağustos 1930)

20 Haziran 1930 Çaldıran-Doğu Beyazıt telgraf tellerini kesen Haydaran Aşireti'nden Kör Hüseyin ve Emin Paşa oğullarından Memo ve Nadir, Ceylan bucağını bastılar. Ayaklanmacılar daha sonra Erciş ilçesini kuşattılar. Patnos ilçesi ayaklanmacıların denetimine geçti. Daha önce yakalanmayan asi Resul de ayaklanmaya katıldı. İhsan Nuri Paşa (Veteriner Nuri), Bro Hüseyin Telli, Şeyh Zahir ve Şeyh Abdülkadir ayaklanmayı yürütüyorlardı.

Kör Hüseyin Paşa'nın amcazadeleri ve birkaç ayaklanmacı dışındakiler ele geçirilerek isyan 10 Ağustos'ta bastırıldı.

Oramar İsyanı (16 Temmuz 1930-10 Ekim 1930)

Sürgünde bulunan ve gizlice Suriye'ye kaçan Haydaranlı Aşireti reisi Kör İhsan Paşa Kuzey Irak’taki Yahudi asıllı Barzanilerden yardım istedi ve aldı.

16 Temmuz 1930 günü Barzaniler Şeyh Ahmet liderliğindeki Oramar İsyanı başlatıldı. Oramarlı Kasım Ağa tenkil komutanlığınca Barzani'nin isyan edeceğini fakat başaramayacağını mahalli hükümete bildirmişti. Gerçekten de 21 Temmuz 1930 günü kışlaya saldırı başlatılmıştı. Oramar sınır bölüğü isyancılar tarafından kuşatılmıştı. Sınır bölgesinde Herki ve Cirgi Aşiretleri de Barzaniye katılmıştı.

Kasım, Ferhat ve Kerim Ağaların komutasındaki milis birlikler de hükümet kuvvetlerimizle beraber çarpışmaya iştirak edip destek sağlamıştı. Ahmet Barzani'nin Ferhat Ağayı cezalandırmak için Oramar'a düzenleyeceği saldırı haber alınıp takibe başlanmıştı.

Hükümet kuvvetleri ve yerli milislerin saldırıları karşısında fazla dayanamayan Barzani kuvvetleri İran topraklarına kaçmıştı. Ayaklanmaya katılmayan Kürt liderleri de Türk hükümetinden af dileyerek hareket sonlandırılmıştı.

Zeylan İsyanı (1930)

Doğuda bulunan Erciş, Diyadin, Muradiye ve Patnos ilçelerinde oturan Zeylan, Haydarhanlı, Celali ve Bağmuki Kürt aşiretleri ile meşhur Hoybun Cemiyeti birleşerek Müstakil Ermenistan ve Kürdistan bağımsızlığı için Türkiye Cumhuriyetine isyan ettiler. İsyanın başında Ermeni Abraham Paşa, Seyit Abdülvahap, Kör Hüseyin Paşa'nın oğulları görev aldı. Hüseyin Paşa 1. Dünya Savaşı'nda çalışmış Alay kumandanı rütbesi almıştı. Halbuki oğulları sekiz yıl sonra aynı devlete isyan ediyorlardı. İsyancılar üzerine askeri birlikler gönderildi. İsyancılar 1.500 kişi olup 300 sivil de kendilerine katılmıştı. Çarpışma üç ay devam ederek 18 Eylül'de sona erdi. İsyanın bastırılmasında Derviş Bey gurubu ile Malazgirt Aşireti Türk Ordusu yanında görev yaptı.

Dersim, Seyit Rıza İsyanı (1937)

İngilizler Lozan Konferansı’nda Türklerden koparamadıkları avantajlara, Anadolu millet mayasında yer alan Kürtler ve Aleviler tarafından isyan çıkartılarak ulaşmak istiyordu. Bu fesatlık kapsamında, Yahudi ve Ermeni dönmelerini ve özellikle Mason biraderlerini de sürekli devreye sokuyordu. Arabistan'da Emir Hüseyin'in isyan etmesi için İngiliz Binbaşısı Yahudi asıllı Lawrens’in propaganda ve para yardımı da bu amacı güdüyordu.                

Daha önce Dersim'in etrafında irili ufaklı birçok isyan çıkartılmışsa da; bu hassas bölge, büyük bir isyan için hazırlanıp bekletiliyordu. Kürt Lawrens’i ismiyle anılan İngiliz Binbaşısı Edward Noel Dersim’de her çareye başvurarak isyana altyapı oluşturuyordu. Bu sebeple doğu illerimiz özellikle Tunceli bölgesi için için kaynıyor patlayacak bir bomba halini alıyordu. Binbaşı Edward Noel’in aynen Lawrens gibi, aslen Yahudi olup, İngiliz ordu istihbaratında görevli ve İsrail’in kuruluşuna gönül vermiş çok etkili bir Siyonist ajan olduğu biliniyordu.

İngilizler tarafından Atatürk’e karşı büyük isyan sahası olarak Dersim seçiliyordu. Dersim, Bingöl, Tunceli, Erzincan, Malatya ve Elazığ'ın bazı bölgelerini kapsıyordu. Dersim'de arazi dağlarla kaplı ve haşindi. Osmanlı Devleti zamanında yol yapılmadığı için çetin doğa şartlarıyla baş başa kalmıştı. Okuma ve yazma hemen hemen yoktu ve medeniyetin nimetlerinden mahrumdu.

Dersim'de cahil halk bulabildiği araziyi işleyerek yıllık nafakasını temine çalışıyordu. Üstelik toprak kıt ve verimsizdi. Bu durum asırlardan beri devam etmiş ve büyük mera sahibi ağaların hükümranlığı altına girmişlerdi. Ağalar veya aşiret reisleri bölgeyi parsellemişlerdi ve her biri bir derebeyi gibiydi. Okullar açılmadığı için halk cahildi. Dedeler ve çete reisleri bölgede istedikleri gibi hüküm sürüyorlardı. Dersim dedeleri askere de gitmiyorlardı. Geniş meraları ve hayvan sürüleri olmasına rağmen, devlete hiçbir şekilde vergi de vermiyorlardı. Bazı dedelerin en büyük silahları, İslam dini ve Ehli Beyt sevgisi temelli saf Alevilik mezhebine mensup kesimleri istismar ederek devlete karşı kışkırtmak ve kendi sömürü düzenlerini korumaktı. İslam dinini ve Alevilik mezhebini saptırarak asırlarca emelleri doğrultusunda kullanmışlardı. Dersim ve civarında irili ufaklı 43 adet isyan kışkırtılmıştı. İlk büyük isyan 1926 tarihinde Şeyh Sait İsyanıdır. İkincisi 1926 yılında başlayıp 1930 yılına kadar süren ve üç safhada cereyan eden Ağrı İsyanıdır. Ağrı İsyanı, Orgeneral Salih Omurtak tarafından bastırılmıştı. Bu suretle doğu illerimizde kısmi de olsa bir huzur ve sükûnet başlamıştı.

Dersim bölgesindeki en sancılı ve sakıncalı isyanı İngiliz Yahudilerinin kışkırttığı Seyit Rıza başlatmıştı. Şeyh Sait isyanından sonra Dersim'de Hasanlar Aşireti'nin Abasan kolundan Seyit Rıza'nın nüfuzu bölgede günden güne artmıştı. Dersim halkı öteden beri Seyit Rıza'ya bağlıydı.

Bu bağlılık; çaresizlik, sahipsizlik ve fakirlikten kaynaklanıyordu. Yıllar boyu cahil ve sefil bırakılan Dersim halkı, sığınacak bir devlet kucağı bulamıyordu. Ermenistan ve Kürdistan kurdurma hayaliyle Ermenileri ve bazı Kürt liderleri sürekli kışkırtıp, önce Osmanlı Devletine sonra Türkiye Cumhuriyetine karşı kullanan İngiliz ve ABD Yahudileri, bölgeye kendi kontrollerindeki Irak, İran ve Ermenistan üzerinden korkunç boyutlarda silah ve mühimmat yığıyordu. Yoksa yiyecek ekmek bulmakta zorlanan yöre halkının bu silahları satın alacak parası elbette yoktu.  Üstelik Cumhuriyet Hükümetlerinde üst seviyede yetkili Yahudi ve Ermeni asıllı hainlerin, birtakım rütbeli askerlerin ve Mason kişilerin, bu silah ve mühimmat temini ve sevki işine aracılık ettikleri de söyleniyordu. Yaklaşık 50 bin silahtan bahsediliyordu. Bunların bir kısmına vakıf olan Atatürk’ün,  bazılarının görev yerlerini değiştirdiği, ama dengeleri korumak mecburiyetiyle, bir kısmına da ilişemediği biliniyordu. Çünkü haydi paranız olsa bile, o çapta ve çoğunlukta silahların komşu ülkeler üzerinden alınıp Dersim’e ve belirlenen adreslere ulaştırılması mutlaka “iç bağlantıları” gerektiriyordu. Böylece Mustafa Kemal’in nasıl bir “düşman çemberi ve içte hainler şebekesiyle” boğuşmak zorunda olduğu ortaya çıkıyordu. Ve zaten Mustafa Kemal bu isyanlarla uğraşmak zorunda bırakılarak, Musul ve Kerkük elimizden alınıyordu.

Derebeyi aşiret reisleri ve İngiliz Binbaşı Yahudi Edward Noel’in para ve makam vaadiyle kandırdığı bazı “dede”lerin besledikleri silahlı çeteler, halka da zulüm yapıyor, soyup soğan’a çeviriyordu.  Peri, Çarsancak, Pertek ve Çemişgezek yöresindeki pek çok aile bu sürekli eşkıya baskınlarından usanıp çevre il ve ilçelere göç etmek zorunda kalıyordu.

Malını, ırzını ve canını kurtarmak korkusuyla Dersim halkı da, mecburen bunlara boyun eğiyor ve taraf gibi görünüyordu. Ve zaten başka hiçbir seçeneği de yoktu.

İz’an ve insaf ehli Alevi dedelerinin birçoğu da bu dış destekli isyan hazırlığına ve silahlı çete güruhuna hoş bakmıyor, felaketle sonuçlanacağını seziyor, ama karşı duracak bir imkânları da maalesef bulunmuyordu. Yani Dersim olayı, zannedildiği gibi “Alevilerin Sunilere veya Devlete karşı bir isyanı”, ya da “yöre halkının Cumhuriyete yönelik bir başkaldırısı” olmuyordu. Tam aksine, dış güçlerce, Mustafa Kemal’i başarısız kılmak ve Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için, kandırılıp kiralanmış veya kasıtlı olarak taciz edilip kışkırtılmış bazı aşiret reislerinin ve bir kısım dedelerin başlattığı “Kendi derebeyliklerini koruma” kavgasıydı.

Dersim Seyit Rıza İsyanı, Mustafa Kemal’in hastalığının arttığı bir sürece rastlıyor, İsmet İnönü Hükümeti döneminde başlayan isyanlar, Celal Bayar Hükümetince bastırılıyordu.

Atatürk, dış kaynaklı bu tür isyanların bir tanesinin bile başarılı olması halinde, çorap söküğü gibi diğerlerinin devreye sokulacağını ve Türkiye Cumhuriyetinin yıkılacağını biliyor ve bu yüzden gerekli bütün tedbirlerin alınmasını istiyordu. Genç Cumhuriyetimizin başarı ve bekası, Aziz Milletimizin birlik ve bağımsızlığı için bu tedbirler kaçınılmazdı. Ama Dersim gibi çok zor coğrafyada ve oldukça ıssız ve bakımsız bir ortamda sivil ve masum halkın; bu isyanı bastırma harekâtından tamamen zararsız kurtarılmaları da neredeyse imkânsızdı. Üstelik isyancıları sığındıkları ve saklandıkları mağaralara çocukları ve kadınları da soktukları sonradan anlaşılmıştı.

Büyük orman felaketlerinde yaşla kurunun birlikte yanması gibi, böylesi olayların en az zayiatla atlatılması da oldukça zorlaşmaktaydı.

Ve hele, yalçın ve yüksek kayalıklardan, gizli ve kuytu mağaralardan, çok iyi nişancı olan isyancıların; arkadaşlarını, komutanlarını ve yüzlerce eratını avlayıp öldürmeleri üzerine psikolojileri iyice bozulan bazı subayların, yöre halkıyla isyancıları biribirine karıştırmaları, hatta bunlardan ön yargılı ve vicdansız takımının, kontrol dışı uygulamalarla katliama kalkışmaları, bu olayları fecaat ve felaket boyutuna taşımıştı.

Evet, İsyancıların elebaşları tamamen dış bağlantılıydı ve iyice azıtmıştı.

Halk, çaresiz, sahipsiz, bakımsız ve korumasızdı.

Atatürk ise; ülkemizi, Cumhuriyetimizi ve geleceğimizi kurtarma adına bu isyanları mutlaka sindirmek ve üzerine gitmek zorundaydı.

Bu nedenle tarihi facialar ve acılar, o günün şartları, ihtiyaçları ve tarafların amaçları hesaba katılarak değerlendirilmek durumundaydı. Bu gibi olayları duygusallıkla veya siyasi rant amacıyla kaşımak elbette yanlıştı ve yararsızdı.

Dersim isyanında Ermeni dönmelerinin rolü:

İttihat ve Terakki döneminde kışkırtılan, ama yüzlerine gözlerine bulaştırılan Ermeni hadiseleri ve Tehciri sırasında Dersim’in bazı verimli bölgelerinde ve Elazığ, Bingöl, Malatya, Sivas ve Erzincan’ın buraya yakın yörelerinde, Çarsancak, Peri, Pertek, Hozat ve Çemişgezek’te yerleşik bulunan Ermenilerin önemli bir kısmı, Türkiye’den gitmek yerine Alevi görünerek, hatta bazıları “dede-seyyit” kisvesine bürünerek halkın arasına karışmışlardı. Bunun gibi Sünni kesimlere sızanlar da vardı. Hatta Ermenilikten Aleviliğe geçen sonra da gelip Elazığ’a yerleşen ve Sünni bir tarikata intisap edip şeyhlik yürütenlere bile rastlanırdı.

Bunların çoğu zaten asırlardır iç içe oldukları “Zazaca”yı da öğrenip konuşmaktaydı. Dersim Harekâtına Türk askeri safında bizzat katılan; hayatını kurtardığı nice Alevi gençler, çocuklar ve aileler tarafından ömür boyu kendisine minnet duyulan ve saygıyla hatırlanan büyük teyzemin kocası, Elazığ Özel İdare Dairesinden emekli Harputlu Hacı Ali Çanakçı Dayımız bu acı gerçeklerle ilgili bizlere çok çarpıcı bilgiler ve anılar aktarmıştı.

Daha önce ticari veya dini maksatlı olarak Harput ve Elazığ’a sıkça gelip gittiklerinden yakinen tanınan bazı ileri gelen Ermeni simaların Dersim harekâtı sırasında “çete reisi” veya “Alevi dedesi” rolüyle ele geçenlere çok benzemeleri tanıyanları şaşkınlığa uğrattığı, ama bunu kimseye inandıramadıkları konuşulmaktaydı. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halacoğlu “Tehcir sürecinde Ermenilerin bir bölümünün Aleviliğe geçerek bölgede kaldıkları yolunda ellerine resmi ve ciddi belgeler olduğu” yolunda açıklamalar yapmıştı.

İşte, uzun zaman horlanıp dışlanan Alevi toplumunu ve özellikle bazı ağa ve dede takımını, Türkiye Cumhuriyetine ve Mustafa Kemal’e karşı sinsice ve sistemli şekilde kışkırtan ve İngiliz casusu Yahudi Edward Noel gibilerle asıl irtibat ve işbirliğini sağlayan bu Pakradun Ermeni dönmeleri olmaktaydı…

Hatta İttihatçı Masonlarla işbirliği yapan ve Ermeni tehcirinden sonra onların ve sahipsiz halkın bütün arazilerine el koyup, Cumhuriyet döneminde de, Elazığ ve civar bölgelerde derebeylik süren ve ne hikmetse hepsi genellikle biribiriyle kız alıp veren bu zalim-zorba takımının da Pakradun (Yahudi asıllı Ermeni dönmesi) oldukları anlaşılmaktaydı.

Yerli Alevi halkının ise, ne sığınıp güven duyacakları bir devlet otoritesi, ne de kaçıp kurtulacakları başka bir çareleri bulunmamaktaydı. Kışkırtılıp ayaklanan derebeylerinin silahlı çetelerine taraf görünmek dışında bir seçenekleri kalmamıştı. Ve maalesef felaketin en ağır faturası da onlara çıkacaktı.

1926 yılında bölgede teftiş yapan mülkiye müfettişi Hamdi Bey'in Dersim hakkında hazırladığı rapor çok önemli bilgiler içeriyordu. Bu rapor: Seyit Rıza’nın nüfuzunun her gün daha fazla arttığını; cehalet, geçim darlığı, iç ve dış tahriklerin insanları aldatıp kışkırttığını ve halkın esir gibi, dedelik istismarıyla ve ağalarca insafsızca kullanıldığını belirtiyordu.     

Dersimliler arasında Alevi Sünni ayrımı bazı odaklarca kasıtlı ve planlı olarak kışkırtılmış ve onarılmaz yaralar açılmıştı. Bu sebeplerin sonucunda, halk malını ve canını muhafaza için silâhlanmaya zorlanmıştı. Artık Dersim tamamen bir eşkıyalık yuvası halini almıştı. Dersim çeteleri komşu şehir ve kasabaları basarak soymaya ve korku salmaya başlamıştı.

Seyit Rıza'nın hareketini günü gününe takip eden Atatürk ve İnönü Hükümeti, Dersim halkının civar illerde yaptığı eşkıyalığı önlemek üzere tedbirler araştırmaya başladı. Bir evvelki Şeyh Sait İsyanı'ndan da büyük dersler alınmıştı.

Meydana gelecek bir isyanının kısa sürede bastırılması için isyan bölgesine askeri birliklerin hızla intikal ettirilmesine çalışılmaktaydı. Cumhuriyetin başından beri devlet demir yolları yapım politikası ana hedef olarak saptanmıştı. Bu sebeple Dersim kuzeyden Sivas-Erzurum, güneyden Malatya-Diyarbakır demiryollarının yapılması ile emniyet altına alınmıştı.

Merkeziyetçilikten uzaklaştırılarak bölgede Genel Müfettişlikler kurulmaya başlandı. Bu teşkilât bir çeşit Bölge Valiliği durumundaydı.

İlk kurulan Genel Müfettişlik 1927'de Diyarbakır'da kuruldu. Elazığ, Hakkâri, Siirt, Bitlis bu müfettişliğe bağlandı.

İkinci Genel Müfettişlik Çanakkale'de 1934 yılında kuruldu. Çanakkale, Kırklareli ve Edirne illeri bağlandı.

Üçüncü Genel Müfettişlik 1935'de kuruldu. Erzincan, Kars, Artvin, Trabzon ve Erzurum illeri bağlandı.

Dördüncü Genel Müfettişlik 1936'da kuruldu. Yetki alanı Dersim, Tunceli ve Bingöl                      civarıydı. Bu dördüncü Genel Müfettişliğin Özelliği; sivil ve askeri otorite birleştirilerek, genel müfettiş olarak da Abdullah Alpdoğan Paşa atandı.

Güneydoğu Anadolu'ya atanan valiler bölgenin kalkınma ve isyan etmemesi için çeşitli tedbirler öneriyorlardı,   

Elazığ Valisi ve Tarihçi Murat Bardakçı’nın dedesi Cemal Bardakçı teklif olarak:

1- Dersim'de yol bulunmadığından derhal karayollarının yapılmasını,

2- Bölgede okullar açılarak halkın okuryazar duruma getirilmesinin sağlanmasını,

3- Bayındırlık hizmetlerinin başlatılmasını,

4- Nüfuzu artan Seyit Rıza’nın ve diğer tehlikeli şahısların Elazığ’a mecburi iskâna tabi tutulmasını önermişti:

Genel Müfettiş İbrahim Tali Bey ise:

  • Dersim'in askeri birliklerce ablukaya alınmasını,
  • Hırsızlık ve şekavet yapanların uzaklaştırılmasını,
  • Dersim'de kuvvetli askeri birliklerin bulundurulmasını,
  • Halkın evinde saklı olan silâhların toplanılmasını,
  • Seyid, reis, ağa ve halifelerin bölgeden uzaklaştırıp batı illerine yerleştirilmesini istemişti

Dersim'in durumu Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından da takip edilerek;

a) Silâhların toplanılmasını,

b) Okulların açılarak Türkçe eğitim yapılıp Türk dilinin yaygınlaşmasını

c) Askeri bir dağ livasının Dersim’e taşınmasını

d) Ağa, seyit vs.'nin batı illerine nakledilip kendilerine imkân sağlanmasını, arazilerinin ise halka dağıtılmasını,

e) Yerli memurların batıya yollanmasını ve yerlerine batıdan en iyi kaliteli ve merhametli memurların getirilerek görev yapmasını tavsiye etmişti.

Yukarıda öngörülen tedbirler içişleri bakanı Şükrü Kaya tarafından titizlikle üzerinde durularak gerekli tedbirler alındı. Günlük istihbarat bilgileri Başbakan İsmet İnönü Paşaya ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya hızla ulaştırılmaktaydı.

İçişleri bakanlığı ilk tedbir olarak 2510 sayılı iskân kanununu çıkardı. Bu kanunla isyan sahasından alınarak başka yerlere nakledilecek kimselerin işleri bu kanun dahilinde yapılması sağlanıyordu. Kısaca isyan edenler batı illerine nakledilip dağıtılacaktı.

İskân kanunu, aynı zamanda bir nevi toprak reformu olmaktaydı. Ama bazı maddeleri Tarım bakanlığı ve Danıştay'ca yapılan itirazlar sonucu yürürlüğe konulamamıştı. Ta 1945 yılında 4753 sayılı toprak kanunu çıkartılana kadar sürüncemede bırakılmıştı.

2576 sayılı kanunla: gizli nüfusların sayımı ve tespiti, doğan ve ölenlerin nüfus idarelerine şahıslar ve muhtarlar tarafından bildirilmesi, bildirilmeyenlere ceza verilmesi sağlandı. Ayrıca 1934 yılında çıkarılan soyadı kanunu ile Şeyh, Hazret, Seyid, Paşa, Ağa gibi unvanların kaldırılması ağalığı kısmen köreltip zayıflattı. Yine aynı yıl çıkartılan kıyafet kanununda halkı sömüren ağa ve şeyh vs.'nin silahları bu suretle ellerinden alındı. 1935 yılında Tunceli ilinin idaresi hakkındaki kanunla askeri vali göreve başladı.

Dersim'deki 91 aşiret reisi bütün bölgeyi parselleyerek hükmediyorlardı.  Seyit Rıza kendisine yakın bildiği aşiret reislerini kandırarak ve çok güçlü dış destekler sayesinde başaracaklarına inandırarak, bazılarını ise zorla korkutarak isyanı başlattı. İsyan sebebi olarak da Türk Hükümeti tarafından Dersim'de kurulacak asayiş karakollarının kurulmasını gösteriyor ve devletin hakimiyeti altına girmek istemiyorlardı.

Çünkü bu karakollar sayesinde hırsızlık, talan ve eşkıyalık yapamayacaklarından, menfaatleri ve derebeylikleri son bulacaktı.

İsyan bölgesi Zaldağı-Darboğaz-Dajik-Munzur'un doğusu ile Karacakalen bölgesini kapsıyordu. Şeyh Rıza'nın milisleri Kahmutla-Pah arasındaki Darboğaz köprüsünü yakarak Jandarma kuvvetlerine saldırdı. İsyana Bahtiyar, Yukarı Abbas, Haydaran, Şamuşağı, Kalan, Kureyşan, Yusufhan Aşiretleri katıldı, 1'nci Dersim harekâtı 22 Ekim 1937 günü bitti. 2'nci Dersim harekâtı 1 Haziran 1937 günü başladı. Bölgede eşkıyalık ve talana kesin son vermek gayesiyle yapıldı. Halk ve askerler büyük zararlara uğradı. Dersim milisleri aileleriyle beraber Munzur etrafındaki mağaralara girerek Türk askerlerine mermi yağdırmaları, askerinde karşı tedbirlere mecbur kalması, maalesef çok can kaybına yol açmıştı. Bu harekât da 7 Ağustos 1938 günü Şeyh Rıza'nın teslim olması ile sonuçlandı... 2'nci Dersim harekâtına ilk kadın ve savaş pilotumuz Sabiha Gökçen de uçağıyla katılmıştı. Harekâta iştirak eden Alevi Kürt milis kuvvetleri 6000 kişi olarak tahmin edilmişti. 2'nci Dersim harekâtının bitmesine müteakip derhâl iskân bölgesinde 347 aileden 3400 kişi Kırklareli, Tekirdağ, Balıkesir, Manisa ve Çorum illerine nakledilmişti. Bu suretle Kürt vatandaşlarımız da muhite uyum sağlamışlar 1952 yılına kadar huzur içinde yaşamışlardı. Ancak 1950 yılında Demokrat Parti'nin iktidar olması ile beraber batıya taşınan kimseler (menkul eşhas)'in memleketlerine dönmesi için 5098 sayılı kanun çıkartıldı. Bu kanundan istifade eden şahıslar bulundukları yerlerdeki kendilerine devletçe verilen arazi ve tarım gereçlerini satıp kanunun verdiği haktan yararlanarak sülisen tren ücretiyle Dersim’e dönmeye başlamıştı. Bu suretle, belki iyi niyetli bazı planlar ve sarf olunan paralar boşa çıkmıştı.”[2] Daha sonra Tunceli bölgesinin PKK’nın en önemli ve güvenli terör üssü haline getirilmesinde bu yanlışlıkların da payı vardı.

Sonuç:

Dersim İsyanını bastırma ve bölgede asayişi ve devlet otoritesini sağlama talimatlarını bizzat veren ve titizlikle takip eden, dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’di. Bunu herkes bilmekteydi ve bütün aksi iddialar temelsiz ve geçersizdi.

Ama, şu da bir gerçek ki, Tunceli halkının ve Alevi vatandaşlarımızın hemen hepsi hararetli Atatürkçülerdi…

Ve yine, Dersim harekâtını bizzat yürüten ve tüm sorumlulukları yüklenen hem İsmet İnönü hem de Celal Bayar Hükümetleri CHP’liydi. Hatta İnönü’nün Atatürk tarafından başbakanlıktan alınma sebeplerinden birisi de, Dersim ve benzerleriyle ilgili yeterli ve gerekli teşebbüslere girişmemesi ve savsaklayıp geciktirmesiydi.

Ama, aynı zamanda o günden bu güne Alevi kardeşlerimiz genellikle; sürekli ve içtenlikli olarak CHP’yi desteklemekteydi…

Peki, o zaman Sn. Onur Öymen’in, amacından saptırılan ve kasıtlı olarak çarpıtılan hatırlatmalarına bu denli tepkinin sebebi neydi?

Alevi kardeşlerimiz:

“Bunlar Atatürkçülüğü de, CHP’yi de, bazı sol ve sosyalist örgütleri de sadece bir basamak ve araç olarak kullanmaktadır. Asıl amaçları; Dersim olaylarının intikamını almak ve Türkiye Cumhuriyetine darbe vuracakları imkân ve fırsatı yakalamaktır” iddialarının birer dayanaksız iftira ve haksız isnat olduğunu gösterecek tavırlar sergilemeliydi. Çünkü ülkemizde barış ve huzuru sağlamak, devletimizi ve cumhuriyetimizi korumak için hepimize çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Artık çelişkili ve şüphe çekici tavır ve tutumlardan vazgeçilmeliydi. Düşman güçlerin güdümündeki bölücü PKK ve yandaşlarının ekmeğine asla yağ sürülmemeliydi.

 

 

 

 

 

 



[1] Sadi Koçaş. Kürtlerin Kökeni. İST. 1999. 148.

[2] A. Canani Gürbüz Mondros’tan Milenyuma Türkiye’de İsyanlar ve Bölücü Faaliyetler

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocak ayında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meal-i Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Parti'ye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meal-i Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

● Dış Politika Yazıları (I) BOP’un Temel Taşları (1988-1998)

● Dış Politika Yazıları (II) Tarihin En Talihsiz Yılları (2002-2015)

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

(Kadiri - Haydari Tarikatı) Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

● Teşkilatçılık (İletişim ve İşbirliği Sanatı) Mesaj ve Metod 

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Muştuları ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar - Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar - Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 2079

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR