ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün606
mod_vvisit_counterDün1743
mod_vvisit_counterBu Hafta9895
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay66449
mod_vvisit_counterGeçen Ay57114
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19007186

IP'niz: 44.201.94.72
Bugün: 30 Haz 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13038285

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

İSRAİL’İN TSK ENDİŞESİ VE YENİ BİR ZAFERİN AYAK SESLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 Sabataizme Kemalizm kılıfı geçiren Darwinist ulusalcıların ve solcuların İmam Hatip Okulları, Kur’an Kursları ve başörtüsü gıcıklığı üzerinden yürüttükleri Din düşmanlığı…

Ve yine Şamanizm’e ve Batı taklitçiliğine hayran, ama İslam’ı bir aksesuar olarak kullanan Masonik ırkçı sağcıların sahte tavırları; maalesef Siyonistlerin, AKP gibi İslamcı taşeronlarının en büyük talihiydi. Çünkü bunların, milletin kutsallarına sataşması ve sahip çıkmaması yüzünden toplum ister istemez AKP’ye yönelmekte ve Onu ehveni şer olarak görmekteydi.

Bu Masonik ve münafık takımının TSK’yı da kendi çizgilerinde, hatta hizmetlerinde gösterme gayreti, halkımızın kahraman ordumuzdan da ürkmesine ve “hizaya getirilmesi gerektiği” kanaatine sebebiyet vermekteydi.

Oysa “Türk Ordusunun İslamlaşması”! İsrail’i endişelendirmişti!

İsrail’in eski İstanbul Başkonsolosu Moti Amihai 'Türk ordusunun giderek İslamlaştığını' iddia etmişti.

Moti Amihai, Kudüs’teki İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda İsrail ile İngiliz heyetleri arasında yapılan bir strateji toplantısında Türkiye ile yaşanan sorunlarını değerlendirirken, “Ankara’nın son dönemde bir “politika değişikliği”ni yaptığını öne sürerek bu “değişiklik”in arkasında “Ordunun giderek İslamlaşmasını, Suriye ile ilişkilerin güç kazanmasını ve azalan AB üyelik şansına ilişkin kaygıların artmasını” gerekçe göstermişti.

Amihai’nin değerlendirmesini internet sitesinde aktaran Yedioth gazetesi söz konusu toplantı ile ilgili şu savlara yer vermişti: “Toplantıda Türkiye’nin çizgisi ve eksenini değerlendirirken, şimdiye kadar dengeleyici bir kurum olan ordunun üst düzey görevlilerinin, giderek artan bir biçimde dindar Müslümanlarla doldurulduğuna” dikkat çekmişti.

Haberde son günlerde ikili ilişkilerde “ciddi bir tırmanma”nın yaşandığı vurgulanırken bu çerçevede İsrail’in katılması öngörülen “Anadolu Tatbikatı”nın iptaline ile TRT1’de yayımlanan “Ayrılık” dizisine protesto amacıyla İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Türk Büyükelçiliği Maslahatgüzarını Bakanlığa çağırmasına değinilmiş ve yine TSK’yı sorumlu tutmaktan çekinmemişti.[1]

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’den çarpıcı bir açıklama gelmişti:

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, "Türkiye dünya üzerinde demokratik olmayan bir kurumun, yani ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir" demişti.

ABD'de yayımlanan savunma dergisi Defense News'a röportaj veren Şimon Peres, "Erdoğan ülkesini İsrail'le ortaklıktan uzaklaştırıp radikal İslam'a doğru mu götürüyor?" sorusuna şöyle cevap vermişti:

"Türkiye dünya üzerinde, demokratik olmayan bir kurumun, yani ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir. Gerçekten de öyleydi. Ancak ordunun rolü değişti. Şimdi soru, Erdoğan'ın kendi Müslüman nüfusunu demokrasiye doğru mu götüreceği, yoksa demokratik güçlerin daha İslamcı bir devlet mi isteyeceğidir."

Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi üyeliğe almakta ayak diremesinin Ankara'da hayal kırıklığına yol açtığını ve Ankara'nın yeni arayışlar içine girmesine zemin hazırladığını kaydeden İsrail Cumhurbaşkanının, Erdoğan'ın farklı doğrultuda gitmeye daha ne kadar devam edeceğini bilemediğini, bu arada, Türkiye'nin İsrail ile Suriye arasında rol oynamak istediğini hatırlatarak, "Ancak bir arabulucu olacaksanız, bir tarafa yakın olmaktan vazgeçip ortada duracaksınız" sözleri de ilginçti.

İsrail Cumhurbaşkanı, "Ankara Suriye ve İran'la stratejik ilişkiler peşinde koşarken, İsrail, Türkiye'ye yüksek teknolojili silahlar satacak mı?" şeklindeki soruyu ise: "İşbirliği konusunda çok dikkatli hareket etmeliyiz, çünkü bu ilişki uzun yıllar içinde oluşup gelişmiştir. Türkiye bölgemizde saygın bir ülkedir ve NATO üyesidir. Sabırlı olmalı ve haritayı iyi okumalı, iki ülke arasındaki anlık gerginliklerin kurbanı olmamalıyız" şeklinde geçiştirmişti.

Peres, Türkiye'nin İran'ın yanında yer almasının dünya ölçeğindeki saygınlığını azaltacağını da sözlerine eklemişti.[2]

Siyonist PERES, yeni bir tereslik yaparak,

a) İslam’a ve Müslüman Türk halkının inancını yaşamasına fırsat ve ruhsat veren bir yaklaşıma, asla “demokrasi” diye sahip çıkılmayacağını

b) İsrail Yahudisi ve yerli işbirlikçileri için en büyük korkularının İslam’dan kaynaklandığını

c) Türk Ordusunun, demokrasi kılıflı despotizmi koruma ve Müslümanları sindirip korkutma yanlışlığını artık bıraktığını

d) İsrail’in çıkarları ve güvenliğinin sağlanması için, TSK’nın kesinlikle NATO’ya bağlı kalmasını

e) Türkiye’nin milli ve bağımsız politikalar üretip uygulamasını ve yeni paktlar oluşturmasını önlemek üzere, mutlaka AB’ye katılıp kontrol altına alınmasını

f) Aslında BOP eş başkanı olarak, İsrail siyonizmine ve Batı emperyalizmine hizmet eden Recep Erdoğan’ın, kendi teşkilat ve tabanını ve İslam dünyasını avutmaya yönelik attığı havaların ve horozlanmaların oluşturduğu “anlık ve yapmacık gerginliklerin” İsrail için kesinlikle bir tehdit ve tehlike sayılmayacağını ifade etmişti.

Bir zamanlar, kendileri tenezzül buyurmayıp, ABD ve AB ülkelerindeki komiserleri eliyle ve telefon direktifiyle ülkeleri idare edenler, şükür şimdi ne denli aciz ve çaresiz kalmışlar ki, koca İsrail’in katil başının sızlanarak:  “Dünya dengelerini değiştirecek pozisyon ve potansiyele sahip Türkiye’yi, Batı tuzağından ve tutsaklığından kurtarıp aslına ve İslam’a yöneltecek kurum olarak AKP iktidarından değil, TSK’dan korkulmalı ve ordu etkisiz bırakılmaya çalışılmalıdır” mesajları vermesi, süper şeytanların can çekiştiğinin göstergesiydi.

Ve zaten Konya’daki tatbikatlara İsrail pilotlarının katılımını kaldıran kararın da, AKP’den değil, TSK’dan kaynaklandığını yine Siyonist yetkililer söylemişlerdi.

Çünkü ordumuz yıllarca, bekçisi olmaya zorlandığı Kemalizm yaftalı despotizmin ve din düşmanlığı şeklinde uygulanan yanlış bir laikliğin değneği değil, Müslüman Türk milletinin ve Aziz Atatürk’ün askeri olduğu gerçeğini yeniden sahiplenmiştir.

O Atatürk ki, İslam aleminin ortasında çıbanbaşı olarak kurulmaya çalışılan bir Yahudi Devletine cesaretle ve kesinlikle karşı çıkmış, gerekirse bu kutsal toprakları koruma adına, adını Peygamberinden alan Mehmetçiği göndermekten sakınmayacağını açıklamış, Suriye cephesinden ve Teşkilatı Mahsusa’daki hizmetlerinden yakinen tanıdığı Kudüs Müftüsü Mücahit Hacı Emin El Hüseyin’i Siyonist çetelere karşı yürüttüğü şanlı mücadelesinde fikren ve fiilen desteklemekten sakınmamış, her bakımdan Milli ve Haysiyetli bir devrim lideriydi.

Ve O Atatürk’ün neler hedeflediğini ve Lozan’ın gizli maddeleri olan Sevr heveslerini, gavurları nasıl oyalayıp-aldatıp deldiğini ve böylece Büyük İsrail planlarını boşa çıkarıp milli projelere yöneldiğini, en iyi Şimon Peres teresi ve Siyonist lobilerin kıdemli iblisleri bilirdi!.

Evet, şimdi “Durmayın, saldırın, yıpratın, sıkıştırın, etkisiz bırakın!” diye mesajlar verdikleri, güdümlerindeki tüm dış güçleri ve yerli hain işbirlikçileri eliyle hücuma geçtikleri Türk ordusu, işte o Atatürk’ün izindeydi ve “Bağımsızlık Onun karakteriydi”.

Elbette bu Müslüman Millet ve onun kahraman askeri “Laik ve demokratik bir cumhuriyeti” benimsemişti ve bu çağdaş kurum ve kavramların hem inancımıza hem de Milli ahlakımıza tamamen uygun ve yatkın olduğunun bilincindeydi.

İsrailli Siyonist yöneticilerin “Türk Ordusu İslamlaşıyor” iddialarını; “namaz kılan, oruç tutan, hanımı kapanan, içki kullanmayan paşalar çoğalıyor” şeklinde anlamak safdilliktir. Çünkü Siyonist Yahudiler, imanın çekirdeğinin ve İslam’ın temelinin; tağuti güçlerin, yani zalim ve şeytani merkezlerin güdümüne girmeyi reddetmek, milli haysiyetine, ülke menfaatine, insani hak ve hürriyetine özen göstermek (Bak: Bakara Suresi ayet 256) olduğunu bilmektedir.

İsrailli yetkililer “Türk ordusu İslamlaşıyor” derken, TSK’nın emperyalist ve Siyonist odakların hizmetçisi, küresel sömürü sermayesinin bekçisi olmadığını; Milli şuur ve onurla ülkesine ve bölgesine barış ve huzur ortamı için çalıştığını ifade ve deşifre etmekte, daha doğrusu ordumuzu süper güçlere jurnallemekteydi.

Yıl 1920... Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa şöyle seslenmişti:

Yüce Meclisimizi oluşturan zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürd, yalnız Lâz değildir. Fakat bunların hepsinden oluşan Müslüman unsurlardır."

Yıl 1920... Mayıs'ın 1'indeyiz. Vak'a Ankara'da geçer. Millet Meclisi daha yeni açılmıştır. 23 Nisan'la 1 Mayıs arasında kaç gün vardır...

Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey kürsüye çıkar ve Sıhhat Vekâleti hakkında bir konuşma yapar. Konuşmasında "Türk... Türklük..." kelimelerini sık sık kullanır. Bu konuşmadan bazı cümleler alalım.

Yusuf Kemal Bey (Kastamonu Mebusu)

- ...Her Türkün söyleyeceği şey: Memleketimizde görülecek ilk iş sıhhıye (sağlık) işidir. Çünkü sıhhat olmazsa çünkü Türklük sıhhatli bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiçbir iş kalmaz... Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli... Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin ve Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istikmâl etmezsek hepsi boştur...

Yusuf Kemal Beyin bu konuşması üzerine Sivas Mebusu Emir Paşa Kürsüye çıkar.

O da şöyle konuşur:

Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin irad-ı kelâm ettiği (konuştuğu) sırada sıhhatlerinin muhafazası (sağlıklarının korunması) lüzumunu yalnız Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum... (İslâm demekti sedaları... Kelime ile oynamayın sesleri) Memleketimizde Müslümanlık namına teessüs etmiş bir Hilafet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktar-ı cihanda (bütün dünyada) bulunan umum Müslimînin bu halife merbutiyetlerini (bağlılıklarını) unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki, yalnız Türklük namını istimal etmeyelim. Çünkü Türklük namına biz buraya cem' olmadık. (gürültüler). Rica ederim sadece Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek kâfidir efendim. (İslâm deniliyor sedaları...) Bu vatanda Çerkes, Çeçen, Kürd, Laz ve daha birtakım İslâm kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya sebep olacak söz söylemeyelim. (Gürültüler)

Reis:

- Müsaade buyurunuz, devam etsin!

Emir Paşa (devamla):

- Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyleyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz Hilafete merbutuz (ve birliğimizi İslamiyet’e borçluyuz). Bu Hilafet-i muazzamayı birçok asırlardan beri muhafaza edenin Türk kavm-i necibi (seçkin Türk Milleti) olduğunu da kimse inkâr edemez. Yalnız tefrikayı icab edecek (ayrışmayı ve kardeş kavgasını gerektirecek) hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum.

Sivas Mebusu Emir Paşanın bu ikinci konuşmasından sonra kürsüye, "Yaver-i Hazret-i Şehriyarî" Mustafa Kemal Paşa çıkar ve aşağıdaki konuşmayı yapar ki, Paşanın o tarihteki milliyetçilik anlayışını aksettirmesi yönünden son derece ehemmiyetli bir tarihî vesika teşkil etmektedir.

Muhterem okuyucularımın dikkatle mütalâa buyurmalarını istirham ederim.

Mustafa Kemal Paşa:

- Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi (bu konunun tekrar gündeme getirilmemesi) ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat (Yüce Meclisinizi oluşturan değerli insanlar) yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır (Müslüman unsurlardan meydana gelmiş samimi bir topluluktur). Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm'a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te'yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâmdır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)” (Oluşturmaya çalıştığımız Milli birlik, sadece Türk, Kürt, Çerkez değil, hepsinin kaynaşmasıyla meydana gelmiş bir İslam toplumudur. Artık bunun böyle anlaşılmasını ve kötü-bölücü çağrışımlara fırsat tanınmamasını diliyorum.)

1920'de Mustafa Kemal bunları konuşurken, daha sonra, CHP tek parti iktidarı zamanında, bu söylenilenlere tamamen zıt bir ideoloji benimsenmiştir. Bu ideoloji, Tekin Alp takma adıyla kitaplar ve makaleler yazan Yahudi Moiz Kohen'in ortaya attığı sahte Türk milliyetçiliği ve sahte Kemalizm’dir.

Bu adam, kitaplarından birine "Kahr Olsun Şeriat!.." başlıklı bir bölüm koyacak kadar azılı ve şiddetli bir İslâm düşmanı birisidir.

Yahudi Moiz Kohen ideolojisi ve Haham Haim Nahum doktrini Türkiye'yi bugünkü hale sürüklemiştir.

İslâm dini ve evrensel hukuk prensipleri menfi kavmiyetçiliği kabul etmez, meşru görmez.

Bugünkü toplumsal çürümenin, didişmenin ve çözülmenin ana sebebi Moiz Kohen ideolojisidir. Atatürk’e rağmen uydurulan Kemalizm düzenidir.

Evet, bu ülkenin adı Türkiye'dir, burada Türk dili konuşulur, Türkler dominant unsurdur ama Kürtler, Zazalar, Çerkesler, Çeçenler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Araplar ve daha düzinelerce anasır-ı İslâmiye vardır. Onların altkimliklerine ve hukukuna hürmet edilmesi gerekir.

Türkiye bir İslâm ülkesidir. İslâm bu ülkedeki çeşitliliğin harcı ve çimentosu yerindedir.

Türkiye’nin İslâmsız ayakta durması mümkün değildir.

Toplumsal barışı ve mutabakatı kurmak, Milli varlığımızı, bağımsızlık ve bekamızı korumak istiyorsak İslâm'a sarılmamız gerekir. İslâm ırkçılığı reddeder. Üstünlük ve fazilet şu veya bu kavme mensup olmakta değil; ilimde, irfanda, ahlak ve karakter yüksekliğinde, hayır ve hasenattadır.

Müslüman bir Türk, sâlih ve sadık bir Kürdü, fâsık ve fasit bir Türke tercih etmelidir.

Müslüman bir Kürt, sâlih Türkü, fâsık Kürde tercih etmekle görevlidir.

Bu memlekette, Osmanlı cihan devletinden kalan Alman, İspanyol, Rus, Macar, Leh kökenli nüfus da vardır. Onların bir kısmı erimiş ve kökenlerini unutmuştur.

Bu memlekette milyonlarca Kripto (Ermeni ve Yahudi dönmeleri) yaşamaktadır.

Moiz Kohen ideolojisini ve Haim Nahum doktrinini benimseyen, savunan, resmî ideoloji haline getiren Sabataycıların, bugün “Kemalizm’le hesaplaşmalı, AB standartlarına yaklaşmalıyız” çıkışları samimi değildir.

Bazıları Türkiye'nin bölünmesini yıllarca önce kapalı kapılar ardında gizli konuşmalar ve protokollerle kabul etmiştir.

Biz anasır-ı İslâmiye yani Müslüman Türkler, Müslüman Kürtler, Müslüman Çerkesler, Müslüman Arnavutlar, Müslüman Boşnaklar ve diğer Müslüman unsurlar böyle bir bölünmeyi ve parçalanmayı asla kabul etmeyiz. Biz hep kardeşiz. Biz böyle bir milletin içindeki çeşitlilikleriz. Bu çeşitlilik fitne, fesat, tefrika sebebi değil, zenginlik ve güç kaynağı gibidir.

Hz. Muhammed'in işareti ile Atatürk ve Mehmetçik

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakletmektedir:

 “İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.

Dördüncü gün gelince düşmanlara karşı ehl-i İslâm’ın geride kalan askerleri ilerleyecek, Allah düşmanlarını yenilgiye uğratacak ve onlar düşmanları misli görülmemiş bir şekilde tepeleyeceklerdir. Bir babanın yüz oğlu olsa bile bu harpten sonra bir kişinin sağ kaldığını görecektir. Şu halde hangi ganimete sevinecek veyahut hangi miras taksim edilecektir. (Bu harplerin sonucu askerin eline miras ve ganimet geçmeyecektir) Onlar bu halde iken aniden bundan daha büyük bir musibet işitecekler ve kendilerine Deccal’ın çıktığı haberi gelecektir.”

Bu hadis, hadis kitaplarının Kıyamet bölümlerinde yer almakta ve Müslümanların Haçlı taifesi ile yapacakları bu savaşı, savaşa daha bin 200 yıl varken mucizevî şekilde haber vermektedir.

Hoca hadisin hangi savaşı kastettiğini şu cümlelerle izah etmektedir:

“Peygamber’in bu uzun hadisinde dile getirdiği kanlı harpler, daha sonra Çanakkale’de cereyan eden o meşum kanlı harplerle karşılaştırıldığında bundan asıl maksadın Hz. Peygamber’in Çanakkale’de bir avuç Müslüman Türk’ün Bizans’a, bundan daha da öte, koca bir haçlı zihniyetine karşı, İslâm namına kanı ile yazdıkları o ilâhi destandan başka bir şey olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.”

Hz. Peygamberimizin bu hadisinden habersiz Mustafa Kemal sanki Peygamber diliyle Çanakkale’de yaşananları bakınız nasıl nakletmektedir:

“- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Ancak size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak görünüyor. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek bir cesaret ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar kendisinin de öleceğini biliyor, fakat hiç ufak bir fütur bile getirmiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini ve iman gayretini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.” Yani Mustafa Kemal, bu milleti millet yapan manevi değer ve dinamikleri elbette bilmekte, hürmetle bahsetmekte ve sahip çıkılmasını önemle istemektedir.

Allah ve Resulü rüyasında kimlere, "Atatürk kahrolsun" dedirtmemişti?

Enes bin Malik (r.a.) Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in, “Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Ahmed bin Hanbel, Buhari, Tirmizi) buyurduğunu bizlere ulaştırmıştır.

Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye ve Mustafa Kemal

“II. Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Rahmi Baba namındaki zat, kasıtlı ve kışkırtıcı propagandaların etkisinde kalarak 1930’lu yıllarda tanıdığı şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına çağırır. ‘Kahriye’ okunacak, yani, ‘Ya Kahhâr’ zikri çekilecek, Mustafa Kemal Paşa’nın ve rejiminin ‘kahru perişan olması’ için dua yapılacaktır. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır. Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görüp, hayret ve haşyetle uyanır.

Rüya şöyle: Bir dünya haritası, ortasında Türkiye vardır. Türkiye’nin toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil durmaktadır. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarlarla çevrili bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözü önünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

Mustafa Kemal Paşa, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimize dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahcup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimize bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek ’burayı şuna verin’ buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal Paşadır.

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyeti ile rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve Tarikat kültüründe rüya, manevi bilgi kaynaklarından biridir) Abdestini alır, namazını cemaatle kılmak için arkadaşlarının yanına varır. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar...

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâmi bir huzur ve medeniyet ortamına alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kalın ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğinin alametidir. Gerek Efendimizin ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfidir. Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkmamak gerekir”

Oysa bize göre bu şeyh efendinin rüyasının tabirindeki son kısmı isabetsizdir. Allahu alem, doğrusu şöyledir: Hz. Peygamber Efendimizin, yüzünü çevirip bakmadan Türkiye’nin Mustafa Kemal’e tevdi edilmesi”, Onun görünüşte İslam’a aykırı zannedilen bazı devrim ve değişimlerinin, gerçekte Dine karşı değil, yozlaşmış kurumlara ve koflaşmış kafalara karşı yapılması gerektiğini ve netice itibariyle Kur’an’ın aslına ve çağımızın ihtiyaçlarına uygun yeni bir İslami medeniyetin filizlenmesi için bunun böyle takdir edildiğini ve bununla Atatürk’ün görevlendirildiğini göstermektedir.

Ve yine Mustafa Kemal’in Hz. Peygamberimize karşı mahcup ve mahzun tavrı ise, Allah Resulüne olan derin inancı ve saygısı ve verilecek çok ağır ve her türlü ithama açık görevin hakkıyla yerine getirilmesi konusundaki, haklı endişeyle ilgilidir ve bu görevi yerine getirirken “Harp hiledir” hadisince, avutup oyalaması gereken çevrelere ve dış güçlere, onlardan birisiymiş gibi görünmek siyaseti yüzünden, zahiren bazı ibadet ve emirleri yerine getirememek ve birtakım şahsi günahlara girmek yüzündendir. Ama elbette ahirette herkesin ameli niyetine ve neticesine göre tartılıp değerlendirilecektir. Atatürk gibi tarihi ve talihli şahsiyetlerin çok özel mazeret ve mecburiyetleri olduğu kesindir.

Bu rüya, kültür genişliği ve derinliği ve mümin kişiliği ile temayüz etmiş Yenişafak ve Zaman gazetesi yazarlarından İsmail Kara tarafından kaleme alınan ve Dergah Yayınları arasında çıkan “Şeyh Efendi’nin Rüyasındaki Türkiye” isimli kitapta geçmektedir.

Taraf gazetesi, İsrail’e ve Recep Bey'e rağmen TSK'ya meydan okuyabilir miydi?

“Taraf gazetesi niçin kuruldu?

Her günkü yayınlarıyla sabit ki TSK’yı karalamak için!

Tam 21 yıldır aralıksız medya yöneticiliği yapıyorum ve işim gereği çok iyi biliyorum ki Taraf gazetesi müthiş zarar ediyor!

Peki, kim niçin karşılıyor bu zararları?

Basit mantık ile düşünün, istisnasız her gün TSK’ya söven bir gazeteyi kim neden finanse eder?

Bunun cevabı nettir:

1) TSK’nın kendi güdümlerinden çıktığını düşünen dış güçlerin istihbarat örgütleri.

2) TSK’yı amaçlarına engel gören içerideki işbirlikçileri.

Şimdi soralım bu iki halde de iktidarda olanların kendi ordusunu koruması ve kollaması gerekmiyor mu?

Çünkü Gâvura Taraf’ların yaptığı TSK’daki münferit yanlışların sorgulanması da değil, topyekûn ordunun yıpratılmasıdır.

Hepimizin kabul edeceği gibi hükümet sadece ve sadece seyrediyor dahası bazı iddialara göre örtülü olarak destek bile oluyordu!

Olmaz öyle şey demeyin, Taraf gazetesine yapılan servisleri seyretmek insanın aklına böyle şeyleri getiriyordu!

Öyle ya Ergenekon davası bağlamında kuşları bile dinlemeye alan AKP iktidarının Taraf’a bu sızmaların nereden olduğunu niçin ve nasıl belirleyemiyordu?

Recep Başbakanın Güya Taraf’ı hedef alan bazı çıkışlarının ise yapmacık olduğu sırıtıyordu.

Buradan hareketle AKP güruhunun Taraf’ın yayınlarından memnun olduğu ve dolaylı destek verdiği ortaya çıkıyordu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi öyle olmasaydı kendine muhalif 4 televizyon kanalının sahiplerini hapse atmada kılıf bulanlar Taraf için niye harekete geçilmiyordu? Kaldı ki Taraf’ın yaptığı TSK düşmanlığı zaten suçtu!

Peki, AKP hangi amacı güdüyordu?

a) Önce kendilerini iktidara taşıyan odaklara diyet borcunu ödüyor.

b) Asker üzerinden darbe ve demokrasi istismarı yaparak oy topluyor ve ayıplarını kapatıyor.

Öyle ya Taraf gibi gazeteler olmaz ve darbe mugalâtaları yapılmazsa, Başbakan her gün millete hangi masalı anlatacaktı?” diyenler haklıydı.

Ordu AKP’ye ne mesaj vermişti?

Genelkurmay Başkanlığı her gün basına ve kamuoyuna dönük bir bilgilendirme yayınlıyordu. Gün içinde canlı ya da sağ ele geçirilen, teslim olan örgüt üyelerinin sayılarını, yerlerini, zamanlarını internet üzerinden duyuruyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesinden o güne dair, “terörle mücadele günlüğünü” görmek mümkün oluyordu.

Ancak bu listede bir eksik dikkat çekiyordu.

19 Ekim tarihinde Silopi’de teslim olan 34 kişilik PKK’lı grup TSK’nın sitesinde, nedense görülmüyordu. Aynı gün yaşanan çatışmalar siteye yansımasına rağmen, Silopi’de çadır mahkemede sözde yargılanarak serbest bırakılan kişilere ait bilgi verilmiyordu.

Bu durum TSK’nın, Hükümetin Kürt Açılımı sonucu giriş yapanları teslim olmuş kabul etmediğine ve bu girişimleri benimsemediğine bir işaret sayılıyordu.

İsrail’in TSK gıcıklığının asıl nedeni, kendilerinde bile bulunmayan yüksek silah ve savunma teknolojisi üretmesiydi!..

İsrail’in elindeki pilotsuz hava aracı HERON’lardan en az üç kat daha kaliteli ve yüksek teknolojili, istihbarat ve savunma gibi çok amaçlı uçakların Türkiye’de yapılıp başarıyla denenmesi, Siyonist Yahudilerin nükleer füzeleri dahil, tüm silah ve saldırı sistemlerini etkisiz kılacak harika teknolojilerin üretilmesi ve har an kullanılmaya hazır hale getirilmesi, onların gıcıklık ve kıskançlıklarının asıl sebebiydi.

MKEK süper silahlara kilitlenmişti

Son yıllarda sivil amaçlı üretim faaliyetlerinden kademeli olarak çekilerek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) ihtiyaç duyduğu askeri mühimmat ve malzeme üretimine yönelen Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının kullanımı için ihtiyaç duyduğu süper silah üretimlerine ağırlık vermişti.  Önümüzdeki ilk dönem için 600 milyon liralık yatırım planlayan MKEK Genel Müdürlüğü Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının gücüne önemli katkı sağlayacak süper silahların üretimini tamamen yerli imkânlarla gerçekleştirmeyi hedeflemişti.

Bu hedefler ışığında uzun vadeli tedarik programını proje bazında belirleyen MKEK Genel Müdürlüğünce yapımı tasarlanan silahlar tamamen yerli imkânlarla gerçekleştirilecekti. MKEK Genel Müdürü Ünal Sipahioğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığının mevcut lojistik yapısına önemli güç katacak olan süper silahların gündemlerinde olduğunu söylemişti.

Silah projeleri

Gündemlerinde bulunan savunma amaçlı projelerle ilgili olarak MSI (Military Science Intellıgence) dergisine açıklamalarda bulunan MKEK Genel Müdürü: bir süreden beri üzerinde çalışılan bir proje ile TSK'nın manga, tim ve takım seviyesindeki birliklerinde kullanılmak üzere ''milli bir makinalı tüfek'' üretileceğini kaydetmiş ve bu proje ile ilgili geliştirme çalışmalarının sürdürüldüğünü belirtmişti.

Bunun yanı sıra, yine öncelikli projeler arasında bulunan ''milli tank'' projesi ile ilgili çalışmalarda belirlenen süreç içerisinde sürdürüldüğünü açıklayan Sipahioğlu 'milli bir ana muharebe tankının geliştirilmesi için başlatılan ''Altay'' projesinde  ''silah sistemlerinin tasarım ve üretiminden sorumlu'', ''modern piyade tüfeğinde'' de ''kurumun ana yüklenici'' olarak görev yapacağını söylemişti. Kurumun, geçtiğimiz Temmuz ayında Savunma Sanayii İcra Komitesince alınan karar gereği Kara Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyacı olan milli havadan taşınabilir 105 mm hafif çekili obüsü tasarlayıp üretmekle de görevlendirildiğini hatırlatan Sipahioğlu, proje kapsamındaki obüsün atış kontrol sistemlerinin de Aselsan tarafından imal edileceğini kaydetmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] www.marmarahaber.net

[2] (AA)


Bu yazarin diger makaleleri

Yalanla iman barışmaz! Yalan, her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın anahtarı olan...
Devami
2018 Mart’ının ortalarında Saadet Partisi yöneticilerinden Avukat Ali Aktaş’ın, 11....
Devami
Uçak fabrikası Atatürk’le kuruluyor, İnönü köstekliyor, 1950’de ise hepten kapatılıyordu. Sultan...
Devami
  Kuşatıcı Hareket, Kucaklayıcı Hizmet, Ve KURTARICI ŞAHSİYET,    Erbakan Hoca'nın başlattığı...
Devami
Başkandan: “Fon'un borçlanma yetkisi var” itirafı! Devletin başta gelen kurumlarının birer...
Devami
  Prof. Ahmet Akgündüz’ün “Siyasi Müceddit” İlan Ettiği Sn. Erdoğan’a; “HADDİNİ BİL!” UYARILARI...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1874

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR