ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün576
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5728
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110358
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327345

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768351

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

OCAK 2010

HEPSİ LİBOŞ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Vatanları Amerka, sultanları Yahudi

Tüm Türkiye yıkılsa, hainlere hava hoş!

Gel İran’a arka çık, işte fırsat, di haydi

Siyonizmin merkebi, makam için koş ha koş!

 

Milli Görüş mektebin, kaçkınları kıç atar

Kutsalını pazarlar, dolara dinin satar

Kâbe’ye Hacca gider, AB’de Haç’a tapar

Türban tarikat kılıf, bunların hepsi liboş!

 

Hak davaya hıyanet, en büyük cinayettir

Dönüşüm dedikleri, döneklik denaettir*

Oysaki bu kahpelik, en adi zanaettir*

Hala kahraman sanır, nerden bilsin saf gakkoş!

 

Bunlar Özal devamı; özel yat, pahalı cip

Yandaş yoldaş fırıldak, şebeke gibi ekip

Sonlarını seyredin; ya zindan, ya yağlı ip

Zillet zahmet durağı, ortamı habis ve loş!

 

“AKP Erbakancı, hem devamıdır” diyen

Bunları aklayarak, halka dindar gösteren

Şeytanlık damarıyla, tutup dine küfreden

Zındık ve münafıklar; kalbi berbat, kafa boş!

 

Amerka Avrupa’yı; oyalıyormuş Tayyip

Dünyayı parmağında, oynatıyormuş tertip

Siyonistleri bile, aldatıyor acayip

Diye övünen ahmak; kof avuntu, coş ta coş!

 

Herhalde Kur’an mihenk, Resul örnek olmazsa

İman ile vicdanın, insaf ile dolmazsa

Her kim aklın kullanıp, hakikati bulmazsa

Ha Müslüman bilinsin, ha da Yunanlı Nanoş!

 

Gâvura uşaklığın, ücreti makam ve mal

Ahiretin satıyor, fani dünyaya hamal

Hicazda ihram giyer, Washington’da peştemal

Rehberi Deccal olan; nice fetişçi* fetoş!       

 



* Denaet: Alçaklık, bayağılık

* Zanaet: Meslek, meşgale

* Fetiş: İlkel putperest kabilelerin uğurlu saydıkları nesneler ve kişiler

ASRISAADETTEKİ BAŞLICA MÜNAFIKLAR VE BUGÜNKÜ UZANTILARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfMükemmel 

Münafıklar; İslami hareketlerin güç ve iktidar kazandığı, makam ve menfaat beklentilerinin iştah kabarttığı dönemlerde:

  1.     Canını, malını ve aile efradını emniyete almak
  2.     Çeşitli ganimet ve nimetlerden yararlanmak
  3.     Müslümanlar arasında fitne-fesat sokup onların birlik ve dirliğini bozmak
  4.     Kâfir ve zalim odaklar hesabına bilgi toplamak ve casusluk yapmak

Gibi dünyevi hesaplar ve şeytani amaçlarla görünüşte Müslüman olan, ama gerçekte Allah ve ahiret inancı taşımayan ikiyüzlü insanlardır.

Kur’an-ı Kerim münafıkları, yüzlerce ayetle ve çeşitli yönleriyle tanıtmış ve mü’minleri sakındırmıştır. Onların varlığını, çevremizde dolaştığını, mü’min, muttaki ve mücahit rolü oynayarak bizi kandırmaya ve ayağımızı kaydırmaya çalıştığını bilerek hareket etmemiz için özellikle uyarmıştır. Onlar gizlidir, sinsidir; ama bilinmez ve fark edilmez sanılmamalıdır.

İşte, Hz. Peygamberimiz (sav), Bedir savaşını kazanıp Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri öldürülünce, “İbni Selül” diye meşhur Abdullah bin Übeyy ile müşriklerden onunla işbirliği yapanlar:

“Bu hadise, şans ve zafer'in Müslümanlardan yana olduğunu göstermektedir!” diyerek Peygamberimiz (sav)'e gelip istemeyerek de olsa bey'at ederek zahiren Müslüman olmuşlardı.

Sözde Müslüman göründükleri halde kalben iman etme­yip Yahudilerle gizlice işbirliği yapmaktan geri durmayan Evs ve Hazrec münafıklarının başlıcaları şunlardı:

1 - Cülas bin Süveyd bin Samit   2- Haris bin Süveyd

Bunlar, Hubeyb Oğullarından idiler.

3-  Nebtel bin Haris

Bu da Levzan Oğullarından idi.

Rivayet olunuyor ki. Peygamberimiz (sav), bu adam hakkın­da şöyle buyurmuştur:

"Şeytanı görmek isteyen, Nebtel bin Harise baksın."

Nebtel bin Haris. Peygamberimiz (sav)'in yanına sık sık gelerek edep ve hürmetle eğilip O'nun meclisinde oturur ve dinlediklerini münafıklara yetiştirirdi.

Sonra Cebrail (a.s). Peygamberimiz (sav)'e gelip bu müna­fıktan sakınmasını bildirmiş ve Nebtal ile diğer münafıklar hak­kında şu ayet-i kerimeyi getirmişti:

"İçlerinden bazıları da Peygamber'i eziyet ederler: "O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır" derler. De ki 'O. sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a inanır, mü'minlere inanır. Sizden ger­çekten inananlar için de O, bir rahmettir. Allah'ın Resulünü inci­tenlere acı bir azap vardır."[1] 

Diğer Meşhur Münafıklar:

4-  Ebu Habıbe bin Ez ar  5- Abbas bin Huneyf  6-  Bahzec

Bunlar Mescidi Dirar'ı yapan münafıklardan idiler.

7-  Arar bin Hizam  8-  Abdullah bin Nebtel  9-  Kays bin Zeyd 10-  Bicad bin Osman

Bunlar. Dubay'a Oğullarından idiler.

11- Cariye bin Âmir 12-  Zeyd bin Cariye 13-  Mücemmi bin Cariye

Bunlar da, Salebe Oğullarından ve Mescid-i Dirar'ın kurucu­larından idiler.

Mücemmi bin Cariyenin sonradan samimi olarak Müslüman olup Kur’an okuduğu ve namaz kıldığı da rivayet olunmaktadır.

14-  Vedia bin Sabit

Bu da, Mescid-i Dirar kurucularından ve Ümeyye bin Zeyd Oğullarından idi. Yahudi ve müşriklerle işbirliği yapmayı ve İslami prensipleri alay konusu yapmayı adet edinmişti. Bu münafık hakkında şu ayet-i kerime gelmişti:

"Andolsun ki; eğer onlara soracak olsan: "Biz sadece lafa dal­mış, şakalaşıyorduk" derler. De ki: "Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Resulü ile mi alay ediyorsunuz?"[2]

15-  Hız'am bin Halid

Mescid-i Dirar, bunun evinin yerinde yapılmıştı.

16-  Bişr bin Zeyd 17-  Rafı bin Zeyd

Bunlar, Ubeyd bin Zeyd Oğullarından idiler.

18-  Mirba bin Kayzıy

Bu da Nebit Oğullarından idi.

Resulüllah (sav), Uhud savaşına giderken bu Mirba bin Kayzıy adındaki münafık, Peygamberimizin, onun arazisinden geçmesine izin vermemiş ve:

-Ya Muhammed! Sen, Resulullah da olsan benim arazimden geçmek sana helal olmaz! dedikten sonra Peygamberimize at­mak için yerden toprak avuçlayarak:

-Bu toprağın senden başkasına isabet etmeyeceğini bilmiş olsaydım, onu yüzüne atardım! demişti. Bunun üzerine Müslümanlar, onu öldürmeğe kalkışınca. Peygamberimiz (sav):

-Hayır! Bırakınız onu! O, bir kördür; kalb gözü kördür! bu­yurmuştu. Sa'd bin Zeyd ise, Resulullah (sav)'in bu emrinden ön­ce davranıp yayı ile vurarak onun başını yarmıştı.

19- Evs bin Kayzıy

Bu adam da, Hendek savaşında Peygamberimize:

-Evlerimiz açık kaldı. Bize izin ver de evlerimize dönelim! diyerek savunma hattından ve sıkıntılardan kaytarmak isteyen münafıklardandı. Münafıkların bu sözü üzerine şu ayet-i kerime inmişti:

"O münafıklardan bir grup da demişti ki: "Ey Yesrib (Medi­ne) halkı! Artık size duracak yer yok, (haydi durmayın evlerini­ze) dönün (yahut: Artık bu dinde durmanız doğru değil, dönün)" onlardan bir topluluk da: "Evlerimiz (sağlam değil), açıktır" di­yerek Peygamberden izin istiyordu. Oysa onların evleri açık de­ğildi. Sadece açmak istiyorlardı."[3]

20-  Hâtıb bin Ümeyye 21-  Büşeyr bin Übeyrık 22- Kuzman

Bunlar, Zafer Oğullarından idiler.

Rivayet olunuyor ki, Kuzman, Uhud savaşına katılmaktan kaçınmıştı. Fakat kadınlar, kendisine:

-Sen korkak mısın ki savaşa gitmiyorsun? deyince, arlanıp gururlanıp savaşa çıkmış ve:

-Ey Evs'liler! Ölmek, savaştan kaçarak utanç içinde kalmak­tan iyidir! diyerek savaşa çıkmış ve Müslümanların safında çok şiddetli çarpışmıştı. Hatta rivayet olunduğuna göre, Kuzman, müşriklerden dokuz kişi öldürdükten sonra kendisi de yaralanıp eve getirilmişti. Peygamberimiz (sav), onun hakkında: "Kuz­man, cehennemdedir" buyurunca, işin içyüzünü bilmeyen bazı Müslümanlar, hayrete düşmüşlerdi.

O sırada Müslüman bir zat, Kuzman'a:

-Ey Kuzman! Seni kutlar ve cennetle müjdelerim. Bu gün uğradığın musibet, sana Allah tarafındandır! dediği zaman Kuzman:

-Cennet de ne? Ben, kavmimin gayretinden başka bir maksatla çarpışmadım! demiş ve yarasının ağrısı şiddetlenince de bir okla kolunun damarını keserek intihar etmişti.

Hazrec kabilesinin Neccar Oğullarından olan münafıklar da şunlardır:

23-  Râfi bin Vedia  24-  Zevd bin Amr  25- Amr bin Kays  26- Kays bin Amr                                                              

Hazrec kabilesinin Cüşem Oğullarından da:

27-Ced bin Kays Bu kişi oldukça takva ve tevekkül ehli geçinir, ama cihat ve zekât gibi ciddi sorumluluklarda sürekli yan çizerdi.

Rivayet olunuyor ki; bu münafık hakkında şu ayet-i kerime inmiştir:

"İçlerinden öylesi var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşür­me" der. İyi bil ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır."[4]

Hazrec kabilesinin Avf Oğullarından:

28- Abdullah bin Übeyy bin Selül

Bu meşhur ve melun münafık, Hazrec Oğullarının Müslüman olmalarından önceki son reisi idi. Bu adam aynı zamanda İslâm düşmanı Râhib Ebu Âmir'in de halasının oğlu idi. İslâmiyet Medi­ne'de yayılınca, zahiren Müslüman olmuşsa da, hiçbir zaman mü­nafıklığından geri kalmamıştır. Hatta bu adam, münafıkların başı olup, marazlı ve zayıf ahlaklı kimseleri etrafında toplamıştı.

Beni Mustalık savaşında Abdullah bin Übeyy bin Selûl, sadık sahabeleri kastederek:

-Eğer Medine'ye dönersek daha aziz olan, daha zelil olanı Medine'den kovup çıkaracaktır! demişti. Bunun üzerine inen ayeti ke­rimede mealen şöyle buyurulmaktadır:

"Münafıklar diyorlar ki: "Andolsun, eğer Medine'ye döner­sek, daha üstün olan, daha güçsüz olanı oradan mutlaka çıkara­caktır." Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun Resulüne ve mü'minlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler."[5]

29- Vedia 30- Mâlik bin Ebi Kavkal 31- Süveyd 32- Dâis

Peygamberimiz (sav), Nadir Oğulları Yahudilerini kuşattığı zaman Abdullah bin Übeyy bin Selûl ile bu aveneleri; Yahudileri, Peygamberimize karşı direnmeğe kışkırt­mışlardı. Bunun üzerine şu ayeti kerime inmişti:

"Münafıklık edenleri görmedin mi ki, Kitap ehlinden olan kâfir kardeşlerine: "Eğer siz, yurdunuzdan çıkarılırsanız mutla­ka biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize hiç kimseye ita­at etmeyiz. Şayet sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz" derler. Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.

Andolsun eğer onlar, (yenilip yurtlarından) çıkarılsalar, bunlar onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa bunlar yardıma yanaşmaz (ve tehlikeye atılmazlar), yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar; sonra bir daha kendileri­ne de yardım edilmez.

Onların (münafıkların) kalplerindeki sizin korkunuz, Allah'ınkinden fazladır. (Allah'tan çok sizden korkarlar) Böyledir; çünkü onlar anlama­yan bir topluluktur.

Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Böyledir; çünkü onlar ak­lını kullanamayan bir topluluktur.

Bu Yahudilerin durumu, kendilerinden az önce, işlerinin günahını tadmış olan, ahirette de kendileri için acı bir azap bulu­nan kimselerin (Bedir’de cezalarını bulan putperestlerin) duru­mu gibidir.

Yahudileri kandıran münafıkların durumu da, tıpkı şeytanın durumuna benzer ki. insana: "İnkâr et" dedi, İnsan inkâr edince de: "Ben senden uzağım; ben. Alemlerin Rabb'i Allah'tan korkarım!" dedi."[6]

Zahiren Müslüman olan bazı Yahudi Münafıkları

Bazı Yahudi âlimleri de zahiren Müslüman oldukları halde İslam’ı içlerine sindiremeyip münafıklık yapıyorlardı, örneğin: Kaynuka Oğulları kabilesinden Sa'd bin Huneyf, Zeyd bin Lusayt, Numan bin Evla ve Osman bin Evfa bunlar arasında bulunuyorlar­dı. Rafı bin Hureymele, Rifaa bin Zeyd, Silsile bin Berham, Kinane bin Surya da, münafık olan Yahudi alimlerinden idiler.

Bunlardan Rafı bin Hureymele öldüğü zaman Pey­gamberimiz (sav), Ashabı Kirama hitaben:

-Bugün münafıkların büyüklerinden biri öldü! buyurdu. Bu­nu duyan münafık Malik bin Kavkal, bu haberi hemen Yahudilere yetiştirdi. Bunun üzerine inen ayet-i kerimelerde mealen şöyle buyurulmaktadır:

"Kitab ehlinden bir grup dedi ki: "İnananlara indirilmiş olana, günün önünde inanın, sonunda inkâr edin; belki (bu hare­ketlerinizle onlar da) dönerler."

"Sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın!" (dediler) De ki: "Hidayet Allah'ın hidayetidir. Birine, size verilenin misli veriliyor veya Rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirirler diye mi böyle düşündünüz ve yaptınız?" De ki: "Lütuf Allah'ın elin­dedir, onu kimi dilerse ona verir. Allah'ın lûtfu geniştir. O, her şeyi bilendir."[7]

Rivayet olunuyor ki; Peygamberimiz (sav), Hıcr'dan kalkıp Tebük'e doğru giderken bir konaklama yerinde devesi Kasva kayboldu. Bunun üzerine bazı Ashab deveyi aramağa çıktılar. Ensar'dan Umare bin Hazm'in cemaatında yukarıda adı anılan Zeyd bin Lusayt adındaki Yahudi münafığı da bulunuyordu. Bu münafık:

-Peygamber olduğunu söyleyip size gökten haber veren bu Muhammed değil midir? Oysa o, daha devesi nerede olduğunu bil­miyor! diye söylendi. Peygamberimiz manen bundan haberdar olup:

-Münafıkın biri: "Muhammed, kendisinin peygamber oldu­ğunu, size gök emri ile haber verdiğini söylüyor. Oysa devesinin nerede olduğunu bilmiyor diyor! Vallahi, gerçekten ben, Allah, bana bildirmedikçe bir şeyi bilemem. Fakat Allah, şimdi, deve­nin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve, işte şu vadinin içinde­ki geçitte, onun şöyle şöyle tarafında yuları bir ağaca dolanmış halde bulunuyor. Haydi gidiniz de, onu bana getiriniz! buyurdu. Ashab da hemen gidip deveyi getirdiler.

Umare bin Hazm, Peygamberimiz'in yanından ayrılıp grubu­nun yanına gelince Peygamberimiz'in söylediklerini onlara ha­ber verdi. Umare bin Hazm'in kardeşi Amr bin Hazm:

-Vallahi, bu sözü, sen yanımıza gelmeden önce Zeyd söyledi! dedi. Umare bin Hazm, bunu duyunca, hemen Zeyd'in üzerine yü­rüyüp ona vurmağa başladı ve:

-Ey Allah'ın kulları yanıma gelin! Meğer o Allah'ın belası be­nim grubumdaymış da ben bilmiyormuşum. Hemen benim gru­bumdan çık def ol ey Allah'ın düşmanı. Sen bana arkadaş olamazsın! dedi.[8]

Peygamberimizin Bazı Münafıkları Tanıtması

Hz. Resulüllahın ve Ashabının, münafıkları sürekli gizledikleri ve hiç deşifre etmedikleri iddiası yanlıştır.

Rivayet olunuyor ki, bir gün münafıklar kendi aralarında top­lanıp İslâmiyet ve Müslümanlar aleyhinde konuşmağa başlamıştı. Peygamberimiz (sav), Allah tarafından bunların bozgunculukla­rına vakıf kılındı. Sonra Peygamberimiz, Mescid'de Yüce Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra münafıklara hitaben:

-Sizlerden bazı kimseler toplanıp şöyle şöyle konuştular. Şimdi kalkınız ve Allah'ın bağışlamasını dileyiniz. Ben de, sizin bağışlanmanızı Allah'tan dileyeceğim! buyurdu. Ancak hiçbiri ayağa kalkmadı. Peygamberimiz yine;

-Niçin kalkmıyorsunuz? Kalkınız ve Allah'tan bağışlanma dileyiniz? Ben de sizin bağışlanmanızı Allah'tan dileyeceğim! bu­yurdu ve yine kimse kalkmayınca bu sözünü üç kez tekrarladı. Sonra onlara:

-Siz ya kendiliğinizden kalkarsınız, ya da ben sizin isimleri­nizi sayarak sizi kaldıracağım! buyurduktan sonra:

-Şimdi isimlerini anacağım kimseler ayağa kalksın: Kalk ey filan! Kalk ey filan! Kalk ey filan! buyurup otuz altı kişinin isimle­rini saydı, isimleri sayılanlar rezil-rüsvay bir halde ayağa kalktı­lar. Sonra Peygamberimiz (sav), onlara:

-Allah'tan korkunuz! Buyurdu.

O zamana kadar münafıklar. Peygamberimizin Mescidine serbestçe girip çıkarlar, Peygamberimizin konuşmalarını dinlerler ve oradan ayrılıp kendileriyle baş başa kaldıklarında bunları alay konusu yaparlardı. Ama böylece deşifre olmuş ve aşağılanmışlardı.

Yine bir gün Resulullah (sav), bazı mü­nafıkların Mescid'de kendi aralarında gülüşüp eğlendiklerini görünce, onların Mescidden çıkarılmalarını emir buyurmuşlardı. Bunun üzerine Ebu Eyyûb Halid bin Zeyd Ensari, kalkıp Ganem bin Malik bin Neccar Oğullarından Amr bin Kaysın yanına vardı ve ayağından tutup çekerek Mescidden dışarı çıkardı. Amr ise:

-Ey Ebu Eyyûb! Sen, ne yaptığını sanıyorsun? Beni, Salebe oğullarının hurma kurutma yerinden mi çıkarıyorsun? Diye yakınmıştı.

Ebu Eyyûbel Ensari Hz.leri onu dışarı çıkardıktan sonra geri dönüp Neccar Oğullarından Rafi bin Vedianın yanına varıp ridasını boğazına toplayıp şiddetle çekmiş ve yüzüne bir de tokat vurduktan sonra onu da Mescidden dışarı atmıştı. Çıkarırken de:

-Seni gidi münafık! Resulullah'ın Mescidine girip fesatlık yaparsın ha? Diye çıkışmıştı. Bu arada Umare bin Hazm de kalkıp münafık Zeyd bin Amr'ın üzeri­ne yürümüş ve uzun sakalından tutup çekerek onu Mescidden dı­şarı çıkarmıştı, sonra göğsüne de bir yumruk atmıştı. Zeyd ise:

-Ey Umare! Yavaş ol, göğsümü kırdın! diye sızlanınca Umare de:

-Seni gidi münafık! Allah, seni bu Mescid'den uzaklaştırdı. Onun sana hazırladığı azab, daha da şiddetlidir. Sakın, Resulul­lah'ın Mescidine bir daha yaklaşmayasın! Şeklinde azarlamıştı.

Ashab'tan Ebu Muhammed Mes'ud bin Evs de, kalkıp müna­fıklardan Kays bin Amr'ın üzerine gitmiş ve onu enseleyip dışarı fırlatmıştı. Abdullah bin Haris de kalkıp münafıklardan Haris bin Amr'ın üzerine yürümüş ve onun uzun saçından tutup Mescid'den çıkarıncaya kadar yerde sürüklemeye başlamıştı. Haris bin Amr, Abdullah bin Harise: -Ey Harisin oğlu! Sen cidden bana çok ağır bir muamele yaptın! dedi. Abdullah da, ona:

-Ey Allah’ın düşmanı! Sen buna layıksın; Allah, senin hakkın­da ayet indirdi. Sakın, bir daha Resulullahın Mescidine yaklaşmayasın! Sen pissin! Diye hakaretler yağdırmıştı.

Amr bin Avf Oğullarından bir zat da kalkıp kendi kardeşi Züvey bin Haris’in yanına vardı ve ona:

-Haydi defol! Sen, şeytana ve şeytanın emrine mahkûm ol­muşsun! deyip onu Mescid'den dışarı atmıştı.

O gün münafıklardan Mescid'de bulunanlar bunlardı. Ve elbette daha yüzlerce münafık vardı.[9]

İleri gelen bazı müşriklerin münafık bir tavırla Peygamberimize diyalog ve uzlaşma teklifleri

Bir gün Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden beş kişi, Pey­gamberimiz (sav)'e gelip çok acaib bir teklifte bulundular. Bu müşriklerin adları şöyledir:

1- Velid bin Muğîre el-Mahzûmî 2- Esved bin Muttalib, bin Esed, bin Abdül'uzza 3- Âs bin Vâil el, Sehmî 4- Haris bin Hanzala 5- Esved bin Abdiyagus

Bu müşrikler, Peygamberimiz (sav)'e şöyle dediler:

"Ey Muhammed; Eğer sana iman etmemizi istiyorsan, öyle bir Kur'an getir ki, Lat ve Uzza ve Menat putlarına tapmayı bizi Allah’a yaklaştıran ve kötülüklerimizi bağışlatan aracılar ve şefaatçılar tutmayı yasaklamasın. İlahlarımızın aleyhinde bulunmak gibi bizi kızdıracak şeyler yazmasın. Öldükten sonra dirilip hayatımızın hesabını vermek ve yaptıklarımızın karşılığını görmek gibi olmasını istemediğimiz şeyler, içinde bulunmasın. Şu elindeki Kur'an'daki tehdit ayetleri yerinde müjde ayetleri bulun­sun. Azap ayetleri yerine de rahmet ayetleri olsun. Kur'an'ın, haram saydığı şu şeyler onda helal sayılsın.

İşte böyle bir Kur'an getirirsen, sana iman ederiz."

Bunun üzerine şu ayet-i kerimeler indi:

"Ayetlerimiz onlara apaçık belgeler halinde okununca, bize ka­vuşmayı ummayanlar: "Bize bundan başka bir Kur'an getir, yahut bunu değiştir" derler. Onlara de ki: "Onu kendi tarafımdan değiştir­mek, benim için mümkün değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Doğrusu şayet ben, Rabb'ime karşı gelirsem, büyük bir gü­nün azabından korkarım."

Onlara de ki: "Allah dileseydi, onu size okumazdım ve Allah’ı, yalan sayandan daha zalim kim vardır? Şüphe yok ki suçlular; fela­ha ermezler."[10]

Bir gün de Peygamberimiz (sav), Kâbe'yi tavaf ederken şu müşrikler, kendisiyle karşılaştılar:

1 - Velid bin Muğîre 2- Üme'yye bin Halef 3- Âs bin Vâil el Sehmî 4- Esved bin Muttalib, bin Esed, bin Abdul'uzza

Bu şahıslar, kavimlerinin en yaşlıları ve ileri gelenleri idiler. Bunlar, Peygamberimiz (sav)'e:

-Ey Muhammed! Bizim Sana, hem bizim için, hem de Senin için iyi olan bir teklifimiz var dediler. Peygamberimiz (sav) de:

-Ne imiş o? diye sordu. Kureyş müşrikleri de:

-Ey Muhammed! Gel, Sen bizim dinimizi kabul et; biz de Senin dinini kabul edip uzlaşalım. Sen ara sıra bizim ilahlarımıza ve evliyalarımıza tapın biz de bazen senin ilahına tapalım.

Böylece aramızda bulunan düşmanlık yerine barışa ve hoşgörüye ulaşalım. Diyalog ve dayanışma içinde olalım. Ey Muhammed! Böyle yaparsak, eğer Senin taptığın ilah, bizim taptıklarımızdan daha hayırlı, Seninki bizimkinden daha doğru ise, biz de ondan payımızı almış oluruz. Yok eğer bizim yolumuz daha doğru ise, Sen de bundan payını almış olursun” dediler.

Peygamberimiz (sav):

-Ben, Allah'a ibadet ederken, kendisinden başkasını ortak koşmaktan Allah'a sığınırım! buyurdu. O müşrikler: ”Hiç değilse bizim ilahlarımıza hürmeten el sür ve hakaret etme ki biz de seni doğrulayalım ve Senin ilahına tapalım!” dediler.

Peygamberimiz (sav), bu konuda vahyin gelmesini bekledi ve vahiy gelince ertesi gün Mescid-i Haram'a gidip orada bulunan Kureyş müşriklerine bu konuda inmiş olan Kâfirûn suresini oku­du. Sure mealen şöyledir:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlarım.

(Ey Peygamberim!) De ki: Ey kâfirler! Sizin taptığınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz. Ben sizin taptığınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!."

Peygamberimiz (sav) sureyi okuyunca, Kureyş müşrikleri ümitlerini kestiler ve Efendimiz (sav)'e sözlü hakaretlerde bu­lundular.

Ebu Süfyan'ın, Peygamberimiz'e “Bismikellah” diye başlayan bir tehdit yazısı göndermesi

Müşrikler Allah’ın varlığını inkar etmiyorlar, sadece mutlak hakimiyetine, adalet hükümlerine ve tüm aracı ve yaklaştırıcı evliyaları reddetme talebine, yani tevhide yanaşmıyorlardı.

Kâfirlerin ordularının başkumandanı Ebu Süfyan bin Harb, kumandası altındaki o güçlü ordularla bir ay uğraştığı halde bir başarı elde edemediğinden çok öfkeli ve kızgındı. Bu kızgınlığıyla Peygamberimiz'e yazdığı yazısında şöyle diyordu:

"Ey Allah! Senin adınla başlarım! Ben, Lât ve Uzzaya yemin ederim ki: bu kez seni tamamen ortadan kaldıralım da, bir daha seninle uğ­raşmak durumunda kalmayalım diye, bütün kuvvetimizle üzerinize yürümüş bulunmaktayım.

Senin de bildiğin gibi, daha önce ben, Kureyş'lilere ait bir tica­ret kervanı başında Rabiğ'de Ahyâ suyunun yakınında senin Asha­bınla karşı karşıya gelmiştim. Onlar bizi kuşatmışlardı. Fakat ben, kaçmayı başarmıştım. Benim kavmimi mağlup ettiğin Bedir vakasında ise ben bulunamadım.

Daha sonra da yurdunuzun ortasında bulunan Sevık'ta sizinle savaşmağa gelmiştim. O zaman adamlarınızı öldürmüş ve hur­malıkları, ekinleri ve iki evi yakmıştım.

Ondan sonra da Uhud günü ordularımızın başında seninle savaştım. Siz, Bedir'de bizi yendiğiniz gibi biz de orada sizi yenmiş­tik.

Bu seferde de ordularımızın başında üzerinize geldim. Ama siz karşımıza çıkmadınız; hep kalelerde korundunuz ve hendeklerin gerisinde savunmada kalmak yolunu tuttunuz. Bakıyorum; bi­zimle karşılaşmak istemiyorsun; dar yerlerin ve hendeklerin gerisine sığınmışsın ve Arapların şimdiye kadar bilmedikleri tedbirlere başvurmuşsun! Bu savunma tarzını sana kimin öğrettiğini bir bi­leydim! Eğer size yine gelirsek, Uhud günü gibi acı bir gün daha sizin için hazırlanmış olacak ve kadınlarınız bizim için serbest kılı­nacak!"

Bu yazı Ebu Üsame el Cüşemi eliyle Peygamberimiz (sav)'e iletilince Resulüllah, Ensar'dan Übeyy bin Kâ'b'ı çadırına ça­ğırdı. Übeyy bin Kâ'b, Ebu Süfyan'ın yazısını Peygamberimize okudu.

Ebu Süfyan’ın bir büyük Allah’a inanması ve “Bismikellah” diye mektuba başlaması, onun Müslüman sayılmasına yetmiyordu. Çünkü şirkten ve şekavetten vazgeçmiyordu.

Peygamberimiz'in, Ebu Süfyan'a acı ve aşağılayıcı cevabi yazısı

"Resulullah Muhammed'den, Ebu Süfyan bin Harb'e!

İmdi: Gönderdiğin yazı bize ulaştı. Eskiden beri olduğu gibi se­nin nefsin, Allah'a karşı seni hep aldatmakladır.

Ey Galib Oğullarının ahmak ve beyinsiz adamı! Sen, topladığın bütün kuvvetlerinizin başında olarak bize geldiğini ve bizi tamamen imha etmedikçe dönmek istemediğini hatırlatmaktasın. Fakat Allah, seni buna asla muvaffak kılmayacaktır. Allah, bize pek güzel bir akıbet hazırlamış­tır. O zaman Lât ve Uzza'yı ağzına hiç alamayacaksın!

Kazmış olduğum hendekle ilgili söylediklerine gelince: hiç şüp­hesiz Yüce Allah, seni ve arkadaşlarını kızdırıp çatlatmak için onu ba­na kendisi ilham buyurduğunu anlayamazsın!

Kesinlikle bilmelisin ki, öyle bir gün yaklaşıyor ki, sen bana karşı kendini savunabilmen şöyle dursun, bir tarafa savuşup kaç­mak imkânını bile bulamayacaksın!

Mutlaka ve pek yakında göreceksin ki, senin tanrı­ların Lât’ı, Uzza'yı, isaf’ı, Naile'yi ve Hübel'i kıracağım!

O gün gelince ben, bunları sana mutlaka hatırlatacağım, ey Galip Oğullarının ahmak ve beyinsiz, adamı!"[11]

Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluktan men edilmesi:

"Ey iman edenler! Kendinizden olmayanları sırdaş edinme­yin. Onlar size karşı kötülük etmekten geri durmazlar, sizin sı­kıntıya düşmenizi isterler. Sana karşı olan düşmanlıkları ağızla­rından fışkırıyor. İçlerinde gizledikleri düşmanlık ise daha bü­yüktür. Size gerçekten ayetlerimizi açıkladık. Buna aklınızı bir kullanırsanız. İşte siz öyle kimselersiniz, onları seversiniz, oysa­ki siz kitapların hepsine iman ettiğiniz halde onlar sizi sevmez­ler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman: "îman ettik" derler. Ken­di kendilerine kalınca da, size olan öfkelerinden dolayı parmak­larını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden geberin!" Gerçekten Allah, on­ların içlerinde saklı olanı tamamıyla bilendir."[12] Yahudilerden Rifaa bin Zeyd ile Süveyd bin Haris, zahiren kendilerine Müslüman süsü verince, bazı Müs­lümanlar, bunlara ilgi göstermeğe başladılar. Bunun üzerine de şu ayet-i kerimeler indi:

"Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan dininizi alaya, eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer imanınızda doğru iseniz, Allah'a karşı takva üzere olun! Siz, ezan okuyarak namaza çağırdığınız zaman onlar, onu alaya ve eğlenceye alırlar. İşte bu, şüphesiz onların, akılları ermez bir güruh olmalarındandır.

Onlara de ki: "Ey Kitap ehli! Siz, bizim Allah'a, bize indirilen Kur’an'a, önceden indirilen kitaplara inanmamızdan ve bir de şüphesiz çoğunuzun doğru yoldan çıkmış kimseler olmanızdan başka bir sebepten dolayı bize kızmıyorsunuz.

-De ki "Ey kitap ehli! Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size bildireyim mi? Allah kimlere lanet ve gazap etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır."[13]

Yahudi alimlerinden Şe's Bin Kays'ın Müslümanları birbirine karşı kışkırtması

Yaşlı bir Yahudi alimi olan Şe's bin Kays, Müslümanlara karşı büyük bir kin besliyordu. Her fırsatta Ensar'ın arasını açmak için çalışıyordu. Bir gün Medine'nin Evs ve Hazreç kabilelerinden ba­zı Müslümanlar bir arada konuşuyorlardı. Bu iki kabile arasında öteden beri süre gelen düşmanlık, İslâm sayesinde yerini dostlu­ğa terk etmiş, aralarında sevgi, saygı havası hakim olmuştu. İşte Evs'li ve Hezreç'li Müslümanların toplanıp tatlı tatlı sohbet ettik­lerini gören bu mel'un Yahudi çok üzüldü ve yanındakilere:

-Vallahi, bunlar, böyle birbirleriyle dostluk kurup birleştik­leri takdirde artık bunlarla bizim bir arada oturmamız mümkün olmaz! dedi ve bir Yahudi gencine:

-Sen kalk, onların yanlarına var da, onlarla sohbet et, sonra da Buas savaşını (Evs ve Hazreç kabileleri Müslüman olmadan aralarında vuku bulan Buas savaşını) hatırlat ve bu savaşla ilgili ola­rak söylenmiş olan bazı şiirleri oku! dedi. Yahudi genci de, onun dediklerini yapınca, Evs ve Hazreç'lilerin cahiliyet damarları ka­bardı; iki taraf da iyice sinirlendiler ve bir taraf:

-İsterseniz, eski duruma dönebiliriz! dediler. Diğer taraf da:

-Peki olsun! dediler. Sonunda her iki taraf da silahlarına sarı­lıp vuruşmak için Harre denilen yere koştular.

Peygamberimiz (sav), bunu duyunca, hemen Muhacir Sahabilerden bazı zatları da yanına alıp oraya vardı ve onlara seslenerek:

~Ey Müslümanlar cemaati! Allah! Allah!, Yüce Rabbım, sizi İslâmiyet’le doğru yola çıkarıp şereflendirdikten, kalplerinizi birleştir­dikten, sizi küfürden kurtarıp, cahiliye devrine ait bütün kötü işlerden temizledikten sonra ve ben de, sizin aranızda bunları anlatıp dururken, siz hâlâ cahiliye davası mı güdüyorsu­nuz? buyurdu.

Efendimiz (sav)'in çağrısını duyan Medineli Müslüman­lar, derhal intibaha gelip akıllarını başlarına aldılar ve bunun, şeytanın bir fitnesi, düşmanlarının bir hilesi olduğunu anladılar ve ağlamağa başladılar; Evs ve Hazreçliler orada, birbiriyle ku­caklaşıp öpüştüler.

İşte bunun üzerine şu ayet-i kerime indi:

De ki "Ey Kitap ehli! Siz kendiniz gerçeğin ne olduğunu bi­lirken, iman edenleri eğrilik arayarak Allah'ın yolundan neden alıkoyuyorsunuz? Allah, sizin bütün işlediklerinizden habersiz değildir."

Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir­takımına uyarsanız, imanınızdan sonra sizi kâfirlere çevirirler.

Allah'ın ayetleri size okunup dururken, O'nun Peygamberi de aranızda bulunurken siz nasıl inkâr edersiniz? Her kim Al­lah'ın dinine sımsıkı tutunursa, doğrusu o, doğru yola iletilmiş olur.

Ey iman edenler! Allah'a karşı O'na yaraşır biçimde takva üzere olun ve ancak Müslüman olarak can verin.

Ve hepiniz birden Allah'ın dinine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin; Allah'ın size olan nimetini bir düşünün: Hani bir za­man siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birleştir­mişti İşte O'nun bu nimetiyle kardeşler olmuştunuz. Ve siz ateş­ten bir çukurun kenarında idiniz de Allah, sizi oradan kurtardı. Allah doğru yola gelesiniz diye ayetlerini işte böyle açıklar.

Siz, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra ayrılığa düşüp çekişmeğe başlayanlar gibi olmayın. İşte onlar için pek büyük bir azap vardır."[14]

Bu münafıkların günümüzdeki en açık örneği Fetullahçılardır.

Günümüzdeki Kur’an-ı İncilleştirme, Dini Yahudileştirme girişimleri

Yaşar Nuri’nin yerinde tespitler yaptığı, ama ters ifadelerle konuyu saptırdığı ve tepki topladığı:

“Emevi İslam ve Müslümanlara karşı zulümlerinden biri de İslam'ın düşmanlarıyla Müslümanlar aleyhine işbirliği yapmasıdır. Bu işbirliğini başlatan da, Emevî saltanatını kuranlardır. Daha sonra bütün Emevî halifeleri bu yolu bir biçimde izlemiş, Hıristiyan ve Yahudi unsurlarla sürekli işbirliği içinde olmuşlardır.

Harre'de on bin civarında sahabe ve tabiun topluluğunu, Yezid'e biatte kusur ettikleri gerekçesiyle katleden Emevî komutan Müslim bin Ukbe'nin yanında yer alan beş yüz kişilik özel birlik, Müslümanların o günkü en azılı düşmanı Bizans ordusundan, yani Rumlardan seçilip toplanmıştı.

Kur'an'ın İncilleştirilmesi İslam alimlerinin tarih boyunca kullandıkları bir deyişle “İsrailiyyatın tefsirlere sokulması”dır. İsrailiyyat, Yahudi-Hıristiyan din mirasının tümünü ifade eden bir kavramdır. Bu tabiri “Kitabı Mukaddes geleneğinin verileri” olarak anlamalıdır.

İsrailiyyâtın Kur'an tefsirlerine sokulmasıyla başlayan İncilleştirme, günümüzdeki Siyonist ve Ehlisalip işbirlikçisi Fetullahçılar tarafından çok daha ileri götürülmüş ve mesela iki binli yılların Türkiye'sinde, ABD'nin yönettiği BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) meyanında Kur'an'ın içine İncil ayetlerinin doldurulmasıyla çok ileri bir aşamaya ulaştırılmıştır.

Kur'an ayetleriyle, İncil'in parçalarını (Pavlus'un mektupları dahil) iç içe sokarak yeni bir “ortak kutsal metin” oluşturma çalışmaları, Türkiye'nin en ünlü ve güçlü dinci cemaati olan Fetullahçıların kiralık bir ilahiyat profesörü tarafından başlatılmıştır.

Ve bu şeytani faaliyetler Milli Çözüm’ün de katıldığı ciddi ve ilmi uyarılar sonunda mecburen askıya alınmıştır.

Bu faaliyetin amacı, ABD tarafından “Ilımlı İslam” adı altında, Vatikan tarafından ise “Dinlerarası Diyalog” yaftasıyla sürdürülen “İncilleştirme ve “Hıristiyanlaştırma” projesine destek sağlamaktı.

Yahudi alimlerinin ve onlarla dostluk kuran münafık kimselerin müşrikliği Müslümanlıktan üstün görmeleri:

Bazı müşrikler, Vâil Oğulları'nı Peygam­berimize karşı Kureyş müşriklerini desteklemeğe çağırdılar ve:

-İşte bunlar Yahudi alimleridir; bunlar, Tevrat'ı bilen kişiler­dir. Sorunuz onlara bakalım: Sizin dininiz mi hayırlıdır, yoksa Muhammed'in dini mi? dediler. Vâil Oğulları da bunu Yahudi alimlerine sorunca, Yahudi alimleri:

-Sizin dininiz, Muhammed'in dininden daha hayırlıdır. Siz­ler, Muhammed ve ona tabi olanlardan daha doğru yoldasınız! de­diler, işte bunun üzerine şu ayet-i kerimeler indi:

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri (ve halk arasında alim ve fazıl bilinen münafık tipleri) görmedin mi? Onlar tağut düzenlere ve şeytani süper güçlere inanıyorlar ve kafirler için: "Bunlar, Müslüman­lardan daha doğru yoldadır." diyorlar.

İşte onlar, Allah'ın lanet ettiği kimselerdir. Her kim Allah'ın lanetine uğrarsa, artık sen ona hiçbir yardımcı bulamazsın.

Yoksa onlar için hükümranlıktan herhangi bir pay mı var? Öyle olsa onlar insanlara bir çekirdek tomurcuğu bile vermez­lerdi. Yoksa onlar, Allah'ın, lûtfundan kimi insanlara verdiği için kıskanıyorlar mı? Oysa biz, gerçekten İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermiş, hem de onlara büyük bir hükümranlık ver­miştik."[15]

 

 



[1] Tevbe: 61

[2] Tevbe: 65

[3] Ahzab: 13

[4] Tevbe: 49

[5] Münafıkın: 8

[6] Haşr: 11-16

[7] ÂI-i Imrân: 72,73

[8] Vakıdi, lbni, lshak, lbni Hişam Siyerleri

[9] Kaynak: Ali Akın’ın hazırladığı Saadet Yılları (2,4,5. Cilt) Milli Gazete yayınları.

[10] Yûnus: 15-17

[11] İnsanü'l-Uyun

[12] Al-i lmran:118-119

[13] Maide: 57-60

[14] Al-i lmran: 99-105

[15] Nisa: 51-54

EY RTÜK, KÜTÜK MÜ KESİLDİNİZ? Ey Sn. Davut Dursun, Sn. Hasan Tahsin Fendoğlu, Nerdesiniz?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Kanal D’de, “Sünnet” gibi dini kural ve kavramların alay konusu yapıldığı, her fırsatta İslam’a saldırıldığı, aile içi (ensest) ilişkilerin ve en çirkef cinselliklerin reklamının yapıldığı ve bütün bunlara da “Çok Güzel Hareketler Bunlar” diye isim takıldığı sözde bir skeç programı yayınlanıyor.

15 Kasım 2009 akşamındaki bölümlerinde, aktarmaktan utandığımız, ama konuyu aydınlatmak için yazmak zorunda kaldığımız şu ahlak dışı konuşmalar geçiyor:

  • Oğlanın babası, annesinin kendisine öz amcasıyla aldattığını söylüyor.

Ve sorulunca da annesi: “Ne yapalım, babanın boşluğunu amcan doldurdu. Ne de olsa amca baba yarısıdır, yabancı değil...” yanıtını veriyor.

  • Başka bir kız, çıplak vücudunu Restoran masası gibi kullandırıp, üzerine bıraktığı yemekleri müşterilerin yediğini, şehveti kamçılayan bir iştahla anlatıyor.

- Bazıları çıplak vücuduma tabaksız konan yiyecekleri elle yerken, kıvrımlara kaçan  kısımları çıkarma bahanesiyle, rahatsız ediyor...

- Bazıları göbek deliğimi sigara küllüğü olarak kullanıyor.

- Bir kısmı da, daha derin çukurlara bulaşan yemek artıklarına ekmeğini banıp yalamak istiyor…

- Kocam bu halimi hiç kıskanmıyor... Çünkü zaten restoranın tamamı (vücudunu kastediyor) onun… diyor.

  • Yani vücudumun nikâh tapusu kocamda olduktan sonra başka erkeklerin para karşılığı kiralayıp kullanmasında ne sakınca var? demeye getiriyor?

Henüz 8-9 yaşlarındaki körpecik kız ve erkek yavruların ve ergenliğin başındaki çocukların, böylesi çirkin ve edepsiz oyunlarla beyinleri bulandırılıyor, ahlakları bozuluyor. Bu tür skeçler, porno filmlerinden bile daha zehirleyici ve kirletici oluyor.

Şimdi birileri kalksa, sanat adına veya şaka kılıfıyla, Yılmaz Erdoğan’ın öz yengesiyle cinsi ilişkiye girdiğini yazsa... Veya Kızının çıplak vücudunda her akşam insanların yemek yaladığını konuşsa veya bunları bir tiyatro veya sinema konusu yapsa ve hepsi de “canım bunlar hayatın gerçeği” veya “sanatın gereği” demeye kalkışsa, acaba hoşlarına gider miydi?

Bu arada Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, Bülent Arınç başta, şu AKP’li kurmayların yılmaz Erdoğan hayranlıkları ve filmlerine övgü yağdırmaları neyin nesiydi? Herhalde ayar göstergesiydi!

Şu RTÜK, kütük mü kesilmişti?

Sn. Davut Dursun ve Hasan Tahsin Fendoğlu gibi güya dindar yetkililer, neredeydi?

Siyonist İsrail katilleri güceniyor diye Ayrılık dizisindeki bazı sahneleri makaslatan kahraman yetkililer, bu açıkça ve alçakça yürütülen ahlak ve aile tahribatı karşısında neden hala sessiz ve tepkisizdi?

Bunca para nerelere harcanmaktaydı?

TRT için toplanan paraların büyüklüğünü görünce insanın şaşırmaması imkânsızdı. Gazetelerde şöyle bir liste yayımlandı. Cep telefonundan 100 milyon Euro, kara taşıtlarından 50 milyon Euro, mp3 çalarlardan 10 milyon Euro, yatlardan 200 bin Euro, uçaklardan 200 bin Euro ve değişik kalemlerden toplam 20 milyon Euro! Neresinden baksanız 170 milyon Euro’ya varan bir kaynak, ceplerimizden TRT’ye aktarılacaktı. Reklâm gelirleri de hariç! Özel televizyon yöneticilerinin ağızlarının suyunu akıtacak bir rakam ve böyle bir bütçeyle “en çok izlenen televizyon” olmamak için bu işin nasıl yapılacağını bilmiyor olmak lazımdı. Peki, bu kadar parayı verdiğimiz halde TRT görevlerini yerine getirebiliyor mu? Yani özel televizyonların reyting kaygısıyla yüz vermedikleri türden haber programları, belgesel yapımlar, kültür ve spor programları, kaliteli ve karakterli dizi senaryoları niçin yapılmazdı?

TRT’nin tosunları ve Yağma Hasan’ın somunları!

İşte o TRT’de son dönemde sözde muhafazakâr ve AKP yalakası basın organlarında çalışan isimlere program yaptırılıp hatırı sayılır paralar kazandırılıyordu.

  • Gündeme Dair: Programda, Gazeteci Emre Aköz ve AKP'li Özlem Türköne'nin eşi Mümtazer Türköne haftanın olaylarını yorumluyor. Türköne’nin Zaman Gazetesinde yazıları yayınlanıyor.
  • Enine Boyuna: Dr. İbrahim Kalın sunuyor. Kalın aynı zamanda Zaman ve Today's Zaman gazetelerinde yazıyor. Doç. Dr. Talip Küçükcan zaman zaman sunuculuk da yapıyor. Küçükcan da İngiltere'de "Fetullah Gülen hareketi" konulu bir kongrede sunduğu bir tebliğiyle tanınıyor.
  • Sen-Siz Olmaz/Olur mu?: Taraf Gazetesi köşe yazarlarından Dr. Önder Aytaç sunuyor. Aytaç TESEV için rapor hazırlıyor.
  • Ezberbozan: Daha önce Zaman ve şimdi de Yeni Şafak gazetelerinde köşe yazarı Tamer Korkmaz sunuyor.
  • Felsefe Konuşmaları: Zaman ve Yeni Şafak’ta yazıları yayınlanan Prof. Dr. Teoman Duralım’ın programı.
  • Bedirhan Gökçe ile Gecenin Kıyısında: Programı, daha önce Kanal 7'deydi.
  • Düşünce İklimi: Abant Platformu'nun koordinatörlerinden Prof. Dr. Kenan Gürsoy sunuyor. 

Nedim Odabaş’ın şu tespit ve teessüflerine, niye kulak verilmezdi?

Türk televizyonlarının program koordinatörlerinin izleyicilerin önüne koydukları kalitesiz yapımlarla ilgili olarak öne sürdükleri tez şudur: "Ne yapalım reytingler böyle! İzleyici talep ediyor, biz de veriyoruz"... İşte, programcılığın kısır döngü içine girmesi ve kalitesizliğin her yönüyle ekranlara hakim olmasının temelinde bu sakat anlayış vardır. Çünkü televizyonlarımızın reytingini ölçen sistem ta başından yanlışlarla doludur. Bu sakat anlayışın ortaya koyduğu verilerle hareket edenler de, yeni bir format üretme, yeni bir anlayış getirme, ekranları güzelleştirme gibi bir niyet içine sittin sene girmeyeceklerdir.

Format üretmek bu kadar mı zordur? Konu bulmak, program üretmek, dizi senaryosu ortaya koymak bu kadar mı zordur?

Reyting canavarı televizyon kanallarına bakınız... Hepsi birbirinin taklidi programlar... Hepsi birbirinin taklidi diziler... İffeti değil şehveti başrole koyan, insanların maraz meraklarına hitap eden, tuzu kuru ailelerin gayri meşru ilişkilerini ele alan birbirinden saçma ve ahlakı yerle bir eden anlayışı içselleştiren yapımlar. Bir ara Aileden Sorumlu Devlet Bakanı, ekranlarda yaşanan bu rezilliklerle ilgili olarak bir şeyler söylemeye kalkıştı, ama bu rezil dünyanın ve ahlaksız yaşantıların savunucuları, Bakanın söylediklerini ve anlatmaya çalıştığı şeyi tersinden okuyarak kendilerini haklı çıkarmaya çalıştılar. Televizyon ekranlarında, hem de çoluk çocuğun ekran başında olduğu saatlerde yaşanan iffetsizliklerle ilgili olarak bu vatandaşların söyledikleri şuydu: "Burası Türkiye... Burada demokrasi var... Bu tür yaşantı tarzına da herkesin hoşgörülü olması lazım"...

Neye hoşgörülü olacağız? Amcasının karısına yan gözle bakan yeğenin, ahlaksızca ve pervasızca yaşantısına mı? İki kız kardeşi aynı anda idare etmeye çalışan iffetsiz ve uçkur düşkünü vatandaşa mı? Bu nasıl anlayıştır? Bu nasıl bir ahlak atmosferidir? Nerede kaldı, Türk aile yapısını korumayla ilgili RTÜK'ün amir hükümleri?

Dizilerin senaristleri, aşk-meşk yalanlarıyla önümüze kocaman bir ahlaksız dünyanın tüm pisliklerini seriyorlar. Normal şartlar altında, herhangi bir Türk ailesinin başına geldiğinde, bu tür bir ahlaksızlık, en basit şekliyle, aile faciasına yol açar. Ama maalesef, Türk televizyonlarını kalitesizliğe mahkum eden reyting ölçer kuruluşun verilerine göre, insanlarımız bu rezillikleri ekran başına çivilenerek izliyorlar... Keyif alıyorlar, bu ahlaksızlıklardan utanmıyorlar...

İki Cihan Serveri Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, bir hadisi şeriflerinde, "Utanmıyorsan, dilediğini yap" buyurmaktadır.

Utanmak, arlanmak ahlakın temel direğidir... Ekran başında bu rezillikleri izleyenlerin ar damarını çatlatan bu tür yapımlarda, üstüne üstlük bu kepazelikleri oynayanlar milyarlarca lirayı da cukka ediyorlar...

Türk halkının ar ve namus duygusunu payimal etmek için ant içmiş bu tür yapımlarla ilgili en kısa zamanda geniş çaplı bir sosyolojik araştırma yapılması gerekiyor.

Nereye gidiyoruz? Atalarımızın her duvara astığı bir hilyeyi hatırlatmamız gerekiyor, galiba:

"Edep ya hu"

Gayya kuyusu TRT

TRT, çok farklı bir kurumdur... TRT, görsel yayıncılığın ülkemizdeki miladıdır. Hem reyting liginde, hem de kamusal bağlamda yayıncılık yapmakla mükelleftir. Bu kurumun başındaki insan, eğer oturduğu koltuğa sadece "koltuk" gözüyle bakıyorsa, yapılan işte bir tuhaflık var demektir. Öncelikle bu makama oturan kişi, yaptığı işin ağırlığını, sorumluluğunu ve Türk halkına karşı mükellefiyetini bilerek oraya gelmelidir. TRT Genel Müdürlüğü makamı, devlet bürokrasisi içindeki en düşük koltuk bile olsa, bu makam için böyle bir değerlendirme yapılmamalıydı. İşin daha da tuhaf yönü, TRT Genel Müdürümüzün "Benim için tenzil-i rütbe oldu" dediği makam için, her genel müdür atama döneminde yüzlerce insan sıraya girer ve bu makama oturabilmek için kulis üzerine kulis yapar.

TRT'de yaklaşık 7-8 bin insan çalışıyor. Bu kadar istihdam yoğunluğunun bulunduğu TRT'de, reyting liginde mücadele edecek nitelikte bir program çıkmaması gerçekten acı bir tablodur.

Bütün bu değerlendirmeleri neden yapıyoruz? Bugünlerde TRT, yine gündeme düştü. Ama yaptığı hayırlı ve güzel bir işten veya harika bir programdan dolayı değil. TRT'nin oluşturduğu gayya kuyusuna para yetiştirebilmek için yeni dönemde, elinizi attığınız her şeyden TRT'ye pay kesilecekmiş. Televizyon, radyo, MP3 çalar, sıfır otomobillerin satış ve daha neler neler... Zaten şu ana kadar elektrik faturalarımızın yüzde bilmem kaçından zoraki bir şekilde TRT'ye payımız aktarılıyordu.

Peki, Allah aşkına söyleyin? Sizin cebinizden çıkan bunca vergilerle-mergilerle yayıncılık yapan TRT'nin şu ana kadar doğru dürüst bir yapıma, programa, işe, bir güzelliğe imza attığına tanık oldunuz mu? Hangi biriniz, akşam evinizde televizyonun başına geçtiğinde, "TRT ekranlarında şu programı izleyeyim. Ya da şu diziyi kaçırmayayım" diyorsunuz? Bu işin kamusal yayıncılıkla, sorumlu yayıncılık anlayışıyla vesaire türlü gerekçelerle izah edilir tarafı yoktur. TRT, öncelikle reyting liginin dibinde mücadele eden, birbirinden kalitesiz yapımların, programların, üçüncü sınıf değil beşinci sınıf bile sayılamayacak dizilerin yayınlandığı, yolgeçen hanı niteliğinde bir televizyon kanalı kimliğindedir. TRT, halkın cebinden ve sırtından toparlanan vergilerle deyim yerindeyse milletin parasını hovardaca harcadığı halde, ortaya hiçbir ürün koyamayan, diğer televizyon kanallarının elindeki imkanların bin kat fazlasına sahip olduğu halde üretim fukarası olanların mekanıdır.

TRT, bu görüntüsüyle gayya kuyusudur...

TRT ekranlarında yayınlanan, kaliteli, nitelikli ve sorumlu yayıncılık anlayışıyla hareket eden birkaç programı bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz.

Haysiyet cellâtları!

"TRT ekranlarında insanları cezbedecek, "Bu akşam şunu izleyelim" diyecek bir yapım" bile bulunmadığını görüyoruz. TRT ekranlarında insanı cezbedecek yapım yok, ama döve döve para kazandırmaya kalkışan, ilginç mi ilginç bir kamera şakası yapım var. Bu bölümü biz seyretmedik, ama televizyonların ana haber bültenlerine şiddete yakın yönüyle konu olunca, dikkatimizi çekti. Programın adı "Bi Zahmet"... Programın sunucusu, yoldan geçen herhangi bir şahsı yakalıyor ve kendi belirledikleri birkaç görevi eğer farkında olmadan yaparsa, kendisine para veriyor ve bulundukları yerden, adamın eline paraları sayarak kaçıp gidiyor.

Bu nasıl anlayıştır? Bu nasıl programcılık mantalitesidir?

Bi Zahmet adlı şaka programında sunucu kılığındaki vatandaş, şakaya maruz kalan gencin kimliğini alıyor, saçlarını çekiyor, elindeki sopayla dövmek üzere tehdit ediyor. Haysiyet, şeref, onur kelimenin tam anlamıyla ayaklar altına alınıyor.

Bir zamanlar TRT ekranlarında olur-olmaz her şeye makas atan "sansürcü" bir anlayış vardı. Toplumun değer yargıları, genel ahlak, aile yapısı dikkate alındığı iddia edilen bir sürü gerekçeyle, birçok yapım daha yayınlanmadan TRT'nin tozlu arşivlerine kaldırılırdı.”[1]

İsraillilerin tepkisinden sonra Ayrılık dizisine ayar yapılmıştı:

TRT niye çark edip caymıştı?

TRT'de yayınlanan ve İsrail'le Türkiye arasında büyük bir gerileme neden olduğu için makaslanan Ayrılık dizisi bu sefer de haklı olarak Filistinlilerin tepkisini çekiyordu. Dizide Filistinliler bir terörist gibi gösterilince Gazze'deki Kuşatmayı Kaldırma Komitesi üyesi Muin Naim diziyi şiddetle kınarken, dizinin siyasi danışmanı AKP hayranı Hakan Albayrak da “diziden ayrıldığını açıklayarak” kahramanlık taslıyor ve yüzlerinin karasını aklamaya çalışıyordu.

TRT'de yayınlanan ve ilk bölümleriyle İsrail askerlerini haklı olarak 'bebek katili' olarak gösterdiği için gerginliğe neden olan ve Siyonistleri rahatsız eden bölümleri kesilen Ayrılık dizisi yine gündeme taşınıyordu. Dizi bu sefer de Filistinlileri kızdırdı. Dizinin 3. bölümünde anlatılmak istenen olayda başrol oyuncularından biri işgalciler tarafından ırzına geçilmiş olabileceği endişesiyle kız kardeşine yaptığı gibi Siyonistlerin elinde iki saatten fazla tutuklu kalan tüm genç kızları idam ediyordu. Bu durum tek başına 60 yıldan bu yana genç ve yaşlı erkeklerin yanında işgalcilere karşı direnen, yüzlercesi Siyonist zindanlarında esir bulunan kızlara ve kadınlara açıkça hakaret ve iftira oluyordu.

Filistin davasına ihanet yapılmıştı

Gazze'deki Kuşatmayı Kaldırma Komitesi üyesi Muin Naim, TRT ve Türk halkına hitaben yazdığı mektupta, dizinin Türk-Filistin dostluğuna büyük bir darbe olduğunu söyleyerek, "Orada gösterilenlerin aslı astarı yok. Filistinliler sırf şüpheli diye birbirlerini öldürmezler. Aksine Filistinli mücahitler yanlışlığa ve zulme düşme korkusu nedeniyle Siyonist çete devletiyle işbirliği yapmakla suçlanan kişileri bile öldürme konusunda tereddüt eder. Siz ey Osmanlı torunları bizi sırtımızdan vurmayın, davamıza hakaret etmeyin, genç kızlarımızı ve direnişimizi küçük düşürmeyin. Filistinliler ve İslami düşünceli insanlar bağnaz ve kötü gösterildi. TRT'yi kınıyoruz. Bu Filistin davasına ihanettir" diyordu.

Hakan Albayrak'tan özür numarası

Dizinin siyasi danışmanı ve yazar Hakan Albayrak ise yaşananlar karşısında diziyle ilişiğini kestiğini ve halktan özür dilediğini açıklıyordu. "Dizinin Türkiye ve dünya gündemine girmesi 'Türkiye-İsrail kavgası' şeklinde olunca, hemen itiraz edemedim. Diziyi sahiplenmeye mecburdum ve bundan büyük mutluluk da duydum. Şimdi o fırtına geçtiğine ve dizi maalesef Filistinlileri rencide edecek bir hal aldığına göre ismimin jenerikten çıkarılmasını talep etmek durumundayım. Bunu geçen hafta yaptım ve TRT'ye teslim edilmiş olan ilk üç bölümün jeneriklerinde değişiklik yapmanın mümkün olmadığı, ama sonraki bölümlerin jeneriklerinde ismimin geçmeyeceği cevabını aldım" sözleriyle, paparayı yiyince paçayı kurtarmaya uğraşıyordu.

 

 



[1] 27-28 Ekim, 3 Kasım / Milli Gazete

Siyonist Emperyalizme Karşı AVRASYA İSLAM’A YAKLAŞIYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Çin ve Rusya 34 anlaşma imzalıyor

Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in 3 günlük Çin ziyareti sırasında iki ülke arasında 5,5 milyar dolar değerinde 34 anlaşma imzaladığı belirtiliyor. Çin basınında çıkan haberlerde, iki tarafın enerji, ulaşım ve haberleşme alanındaki anlaşmaları imzalamanın yanı sıra terörizm ve ayrılıkçılıkla mücadele adı altında görüşmeler yapıldığı vurgulanıyor.

İki hükümet arasında, balistik füze fırlatmalarının önceden bildirilmesiyle ilgili bir anlaşma imzalanıyor. Çin Ulusal Savunma Üniversitesi askeri uzmanlarından Li Daguang, bu tür anlaşmanın iki ülke arasında ilk kez imzalandığına, bunun dünyada da nadir görüldüğüne işaret ediyor. Çinli uzman, Global Times gazetesine yaptığı açıklamada, balistik füze fırlatmanın temel devlet sırlarından biri olduğunu, ancak yeterince dost olması durumunda başka ülkeye bildirilebileceğini söylüyor.

Pekin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi Dekanı Cia Çingguo, Çin-Rusya ilişkilerinin Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin kesildiği 1960'lardan bu yana en iyi durumda olduğu görüşünü dile getiriyor.

Tsinghua Üniversitesi'ne bağlı Çin-ABD İlişkileri Enstitüsü araştırmacılarından Cou Şicien, Putin'in ziyareti sırasında Rusya'da hızlı tren hattı inşası için bir anlayış muhtırası imzalanacağı belirtilirken, Rusya'nın karayolu ve demiryolu altyapısının Çin'in gerisinde kaldığını savundu ve Rusya'nın metro trenlerinin Sovyetler Birliği zamanından beri değişmediğini kaydediyor.

Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Vang Guangya düzenlediği basın toplantısında, Rusya ile enerji işbirliğini geliştireceklerini ve ham petrol boru hattının 2010'a kadar tamamlanması ve 2011'de petrol aktarmaya başlaması için çaba harcayacaklarını söylüyor. 

Rus-Çin ortak tatbikatı yapılıyor!

Soğuk Savaş döneminde iki rakip komünist güç olarak biribirlerine kuşkuyla bakan, aralarında derin ideolojik farklılıklar bulunan, hatta sınır ihtilafları yüzünden 1960'larda iki defa sınır çatışmasına tutuşan Rusya ve Çin, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte aralarındaki ihtilaflardan vazgeçip her alanda yakınlaşıyor, adeta stratejik müttefikler haline geliyor.

Aralarındaki sınır ihtilafını, 2004 yılında Rusya'nın taviz vermesi sonucu çözen ve bunu anlaşmaya da bağlayan Rusya ve Çin, birbirleriyle yakınlaşmayı askerî işbirliği, ortak tatbikatlar esasında da giderek pekiştiriyor.

Nitekim,  Temmuz 2009’da 5 gün süren 'Barış Misyonu-09' ortak tatbikatına 2600 kadar asker, hava personeli ve özel kuvvetler birimleri katılmış bulunuyor. Kırk kadar savaş uçağı ve helikopterinde yer aldığı tatbikata ayrıca terörizmle mücadelede kullanılan bazı özel donanımlar da ilave ediliyor.

Esasen, bu son tatbikat ilki 2005 yılında, ikincisi 2007 yılında yapılan anti-terör tatbikatlarının sonuncusu oluyor. Hatırladığımız kadarıyla 2007 yılındaki tatbikat medyada fazla yankı bulmamıştı. Oysa bizim de o zaman ayrıntılarıyla bu köşede ele aldığımız 2005 yılındaki tatbikat da bu son tatbikat gibi oldukça kapsamlıydı.

2005 yılının Ağustos ayında Rusya'nın Pasifik bölgesindeki Vladivostok'ta başlayan, sonra Sarıdeniz ve Çin'in Jiaodong Yarımadası'nda devam eden, adı da 'Barış Misyonu 2005' olan 8 günlük ortak tatbikatta her iki ülkenin kara, hava ve deniz unsurları yer almıştı.

Amerika’nın yeni stratejisi dikiş tutmuyor

Almanya ile Rusya stratejik ortaklığa gidiyor

Obama'nın dış politika danışmanı Brzezinski'nin yeni soğuk savaşının en önemli ayaklarından birisi Rusya'nın yalnızlaştırılması ve istikrarsızlaştırılmasına dayanıyor. Ancak Rusya ve Almanya krizden kurtulmak için ekonomik ve politik işbirliğini geliştiriyor. Bir yıl içinde Almanya Başbakanı üçüncü kez Rusya Devlet Başkanı ile görüştü.

Almanya'nın resmi haber ajansı DPA'nın bildirdiğine göre Rusya ve Almanya krizden çıkış yollarını birlikte arıyor. 14 Ağustos'ta Karadeniz kıyısında bulunan Sotschi kentinde Rusya Devlet Başkanı Medvedev ile buluşan Merkel "Rusya ve Almanya arasında gelişen ekonomik ilişkiler krizi aşmada yeni şanslar yaratmaktadır" diyor.

Rusya, ihracat şampiyonu Almanya'nın en önemli ticaret ortağı bulunuyor. İki ülkenin geçen yıl toplam ticaret hacmi 68 milyar Euro'yu buluyor. Bu ticarette Rusya'nın 3,6 milyar Euro fazlası var. Rusya Almanya'ya petrol ve doğal gaz ihraç ediyor. Almanya da Rusya'ya makina, TIR ve yedek parçaları ve kimyasal maddeler gönderiyor. Yeni anlaşmalarla Rusya araba sanayisinde önemli bir ilerleme kaydedecek. Medvedev, Sotschi'de Rusya'nın ekonomisini modernleştirmek için Almanya'nın yüksek teknolojisine ilgi duyduklarının altını çizdi.

Merkel, Doğu Denizi gaz boru hattı projesini desteklemeye devam edeceklerini ve Güney Karadeniz boru hattı projesinin ilerlemesini dilediklerini açıklıyor.

15 Ağustos'ta Frankfurter Rundschau'da yer alan DPA kaynaklı yorumda "Almanya ve Rusya'nın politik olarak da birbirine muhtaç" olduğu vurgulanıyordu.

Frankfurter Allgemeine Zeitung: "Bir yıl içinde Almanya Başbakanı üçüncü kez Rusya Devlet Başkanı ile görüşüyor. Rusya ve Almanya stratejik ortaklık inşa etmek için ekonomik krizden yararlanıyor. Şimdiye kadarki ilişkiler Alman yatırımcılar için hayati önemdeki gaz nakline dayanıyordu. Şimdi oligarklardan kalan sermaye ve Almanların yüksek endüstri kültürü sahnede. Bu karşılıklı bağımlılık Rusya'nın batıya doğru sınırında en güven duyacağı ilişkidir” sözleri dikkat çekiyor.

Yeni soğuk savaşın bir ayağı: Rusya'yı tecrit etmeyi hedefliyor

Obama'nın dış politika danışmanı Brzezinski'nin yeni soğuk savaşının en önemli ayaklarından birisi Rusya'nın yakınlaştırılması ve istikrarsızlaştırılmasına dayanıyor. Brzezinski'nin "İkinci şans" kitabında açıkladığı gibi dünya liderliği iddiasından vazgeçmek niyetinde olmayan Amerika, Avrasya hakimiyeti için Avrupa'yı koçbaşı olarak kullanıyor.

Brzezinski'nin "Yeni Soğuk Savaş"ını, "Amerika Nereye?" adlı kitabında inceleyen Alman filozof Hauke Ritz şu tespiti yapıyor: "Brzezinski'nin dediği gibi, ABD Asya kıtasına doğru etkisini yaymak için aralıksız çabalıyor. Bu arada Avrupa, Avrasya kıtasına bir sıçrama tahtası-tramplen işlevi görüyor. Hali hazırdaki koşullarda Avrupa'nın Doğu'ya her açılımı aynı zamanda Amerikan etkisinin yayılması oluyor. Koordineli olarak AB'nin Doğu'ya açılması ve NATO müdahaleleri eski Sovyet Cumhuriyetleri Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna, Özbekistan'ın Batı'nın etki alanına çekilmesi anlamına geliyor."

Bir yıl içinde üç kez yapılan Rusya Almanya liderler zirvesi ve doğurduğu sonuçlar, Amerika'nın "yeni" planının da Bush dönemi gibi fiyasko olacağına işaret ediyor.

Almanya'da NATO karşıtlığı güçleniyor!

İkinci Dünya Savaşından sonra "Amerika'nın çocuğu" olarak yıkıntılar arasından doğan Federal Almanya Cumhuriyeti 1977'den beri kendisi için düşünüyor. Almanya'nın Merkel'den önceki Başbakanı Irak savaşına açıktan karşı duran Gerhard Schröder'in Putin tarafından Gasprom'un danışmanı yapılması basit bir ticari ortaklık olarak düşünülmüyor.

Almanya, Irak ve Afganistan'da muharip asker bulundurmaya karşı çıkıyor. Federal Meclis içine kadar uzanan kuvvetli bir NATO karşıtlığı var. Mart ayında yüz binlerce sendikalı işçinin katıldığı krize karşı yapılan gösterilerde, "NATO dağıtılsın" sloganı güçlü bir şekilde seslendirildi. NATO'nun 60. yıl kutlamalarının yapıldığı Almanya'nın Kehl kenti bu pakta karşı büyük protesto gösterilerine sahne oldu. Başbakan Merkel de o sırada NATO'da reform istemiş ve Atlantik Savunma Paktı olarak kurulan yapının amacı dışına taşmaması uyarısında bulunmuştu. Almanya'nın üçüncü partisi Sol Parti de NATO'dan çıkalım talebini her fırsatta yineliyor.

Çin, ABD ve İsrail’i geçecek nükleer silah üretiyor

CIA, Çin'in yeni nükleer silah projesini ele geçirdiğini iddia etti. İddiaya göre Pekin, ABD ve Rusya'yı geçecek yeni nükleer silahlar üretme aşamasına geçiyor. DF-41 isimli projeye göre 13 bin kilometre menzilli füzeler sesten hızlı olacak.

Çin Halk Cumhuriyeti'nin 60. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle en büyük atak olarak tanımlanan projede, Pekin yönetimi ABD'nin sesten hızlı füzelerine karşı 13 bin Kilometre menzilli füzeler geliştiriyor.

DF-41 adı verilen füze projesi için Çin Silahlı Kuvvetleri'nin on yıl içinde üretimin ilk aşamasını tamamlayacağı ve Filo'ya ilk füzeleri katacağı vurgulanıyor.

CIA Raporuna göre Çin'in yeni sesten hızlı nükleer başlık taşıyabilen 13 bin kilometre menzilli füze projesi yeni değil. Pekin yönetimi bu proje için ilk hamlelerini 1999 yılında yani Çin Devrimi'nin 50. yılında başlattı ve bilimsel çalışmaları tamamladıktan sonra üretim aşamasına geçti. Devrimin 70. yılında yani 2019'da DF-41 füzelerinin dünyaya tanıtılması bekleniyor.

"Afrika'da Çin, ABD için büyük tehdit" sayılıyor

Rus Pravda gazetesi, Çin'in ABD'nin Afrika'daki çıkarlarına tehdit oluşturduğunu yazıyor. ABD'nin Afrika'da çıkan petrolün dünyada en önemli alıcısı olduğunu yazan gazete Çin'in de bölgedeki ikinci büyük petrol alıcısı olduğuna dikkat çekiyor. Gazete 2008 yılında Çin ve Afrika arasındaki ticaret hacminin 100 milyar doları geçtiğini belirterek bu rakamın Çin başbakanı Hu Jintao'nun Afrika ziyaretinin ardından daha da artmış olabileceğini vurguluyor. Pravda ayrıca, ABD'nin Afrika'da Çin'in büyüyen etkisinin kendisi için ciddi olumsuz sonuçlar doğurmasından endişe ettiğini kaydetti ve Pentagon'un Afrika'ya özel bir önem verdiğinin altını çiziyor.

Rusya'nın 'S-300' füzeleri kimleri ürkütüyor?

Rusya, İran, İsrail ve Amerika arasında son iki yıldır pek dikkat çekmeyen bir S-300 problemi yaşanıyor. S-300 malum Rus yapımı hava savunma füze sisteminin kod adı.

S-300 ve daha sonraki modelleri bugün dünyanın en iyi, en gelişmiş hava savunma sistemleri olarak biliniyor ve tanınıyor. Radarı ve bununla paralel çalışan füze bataryası ile uçak ve balistik füzelere karşı son derece etkin ve güçlü bir savunma sağlıyor. Hareketli füze bataryası her 3-5 saniye içinde hedefine füze atabiliyor. Bu füzeler uçakları azami 30 kilometre irtifadan 150 kilometrelik menzil içinde vurabiliyorlar. Konuşlandırma süresi sadece 5 dakika olan özel radarlar ise aynı anda 100 hedefi izleyebiliyor, bunun 12'sine kilitlenerek bunları kısa zamanda imha edebiliyor. Sistemde kullanılan füzeler için özel bakım da gerekmiyor; zira füzeler uzun süre saklanabilecek özel şekilde imal edilmiş bulunuyor.

Büyük ve önemli bir tehdit olarak gördüğü için NATO S-300'lere özel önem veriyor, çeşitli tatbikatlarda bunlara karşı alınabilecek tedbirleri bulmaya çalışıyor.

S-300'ler konusu Rusya'yı ziyaret eden İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'in de Rus tarafıyla yaptığı görüşmelerde öne çıktığı biliniyor. Rus tarafı ise Perez'in konuyu gündeme getirdiğini; ancak S-300'lerin sözleşmesinin konuşulmadığını söylemiş bulunuyor. 

Söz konusu sözleşme elbette Rusya'nın İran'a S-300 satışını öngören iki yıl kadar önce yaptığı satış sözleşmesi. Bu sözleşmeyle Rusya İran'a bu sistemlerden satmayı taahhüt etmişti. Ancak çeşitli haberlere rağmen aradan geçen bu süre zarfında İran'a bu sistemleri henüz teslim etmemiş bulunurken bu konuyu çeşitli amaçlarla da kullanmayı sürdürüyor, böylece S-300 konusunu hem İsrail ve hem de Amerika'nın üzerinde adeta Demokles'in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Rusya, böyle davranarak özellikle Amerika'nın Avrupa'da kurmayı planladığı Füze Kalkanı projesini durdurmayı amaçlıyor. İsrail üzerinde de bu ülkenin İran'a karşı yapacağı muhtemel hava saldırısını etkilemeye çalışıyor. Özellikle İsrail bu konuda çok tedirgin; zira İran'ın S-300'leri alıp bunları nükleer tesisler civarında konuşlandırması halinde İsrail'in ya da Amerika'nın muhtemel hava saldırılarının başarısız olma ihtimali var. Bu yüzden her iki ülke de Rusya'yı İran'a S-300 satmaması konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Rusya-Türkiye ilişkilerinde çok önemli değişimler yaşanıyor!

Trud gazetesi 29 Temmuz'da şu bilgiye yer verdi: "Putin, Nabucco Projesi'yle ilgili sıkıntılarını aktarmak için Türk mevkidaşını aradı. Bu telefon görüşmesinde iki ülke arasında yaşanan gerginlik öne çıkınca Putin'in Türkiye'ye bir ziyaret yapması gündeme geldi. Putin'in ziyareti son dönemde belki de Türkiye'ye yapılan en önemli ziyaret olarak öne çıkacak"

Putin'in ziyareti sırasında son dönemde yara alan Türkiye-Rusya ilişkileri onarılmaya çalışılmıştı. Kommersant gazetesi ziyaretle ilgili haberinde şu yorumu yaptı: "Rusya-Türkiye ilişkilerinde en önemli dönemeç.”

Rus tarafı özellikle Nabucco boru hattı konusunda “Türkiye'den ABD ve AB projeleri içinde yer almamasını, bunun yerine bölgesel çözümler bulunmasını” aktarmıştı. Bir başka önemli konu ise Karabağ meselesiydi. Rusya,  Kafkaslar'da Ankara ve Moskova arasında bir dostluk hattı oluşturarak meselenin Kafkas ülkeleri arasında çözülmesi için çaba harcanması teklifini yapmıştı.

Japonya yönünü Asya’ya dönüyor

Ekonomik kriz Bush iktidarından sonra Koizumi iktidarını da yerle bir etti. Liberal Parti'yle birlikte Japonya'da 64 yıllık ABD sultası da yıkılıyor... Japonya; 1999-2001 krizinden sonra ABD'yi batmaktan kurtaran "kâğıttan para kazanma" veya onların deyimiyle "yeni global ekonomik düzenin" sacayaklarından birini oluşturuyor.

Ekonomik kriz dünyada ikinci siyasi kurbanını alıyor: Japonya'da Liberal Demokrat Junichiro Koizumi iktidarı 30 Ağustos seçimlerinde yerle bir oldu. İlk kurban ABD'de Bush'un Cumhuriyetçi partisiydi. Sıradaki Almanya seçimlerinde de tartışmalar ekonomik kriz ekseninde yapılıyor. Başbakan Merkel, iktidara tutunmanın yollarını arıyor. Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya'da seçim tarihi 2011. Ancak Yunanistan'da seçimler "ekonomik krize karşı radikal önlemler almak" gerekçesiyle erkene alınıyor.

Japonya'da yeni hükümet, ekonomide devrim niteliğinde değişikliklere hazırlanıyor. 54 yıldır liberal ekonomiyle yönetilen ülkede, kamu harcamalarıyla halkın gelirlerini ve harcamalarını artıracak önlemler alınacak. Seçimleri kazanan Japonya Demokrat Partisi'nin, Japonya'nın ABD kontrolünde uygulamak zorunda kaldığı düşük Yen politikasına da son vermeyi planladığı belirtiliyor.

En önemlisi, Japonya yönünü Asya'ya dönüyor.

Çin Başbakanı, Vın Ciabo, Çin'in yeni Japon hükümetiyle güçlü bağlar kurmayı öngördüğünü belirterek, Japonya ile işbirliğine hazır olduklarını söylüyor, Vin Ciabo Pekin'i ziyaret eden bir Japon ekonomi heyetini kabulünde yaptığı konuşmada, Japonya Demokratik Partisi'nin Çin'le ilişkiler konusundaki tutumunu takdir ettiklerini belirtiyor. Vın, Çin'in Japonya ile karşılıklı güveni güçlendirmek ve stratejik ilişkileri daha ileri götürmek için birlikte çalışmayı beklediğini kaydediyor.

Japonya Demokrat Partisi lideri Yukio Hateyamo seçimlerden önce yaptığı açıklamalarda Japonya'nın bir Asya ülkesi olarak Çin ve diğer Asya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.

Sözün kısası, Japonya'da yeni iktidar, 64 yıllık Amerikan sultasını yıkacak adımlar atmaya başlıyordu.

İngiliz The Economist dergisi 5 Eylül 2009 tarihli sayısında Japon seçimlerini kapağına taşıdı. Kapak haberinde "Japonya'da seçmenler bir partiyi değil, bütün bir sistemi yıktı" yorumu yapılıyordu.

Hazar'da Amerikan-Rus çatışması nereye gidiyor?

Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla beraber iki kutuplu dünya sisteminin sona ermesi başta küresel güç ABD olmak üzere pek çok etkin aktörün Avrasya coğrafyasına ilgisini artırmıştır. Büyük güçler ABD ve Rusya'nın baskın varlığı, bu ülkelerin karşı karşıya geldiği konular kadar işbirliğine gitmeleri gereken konuları da ortaya çıkarmıştır. Özellikle bölgede yer alan ortak tehdit algısı, işbirlikleri konusunda da ana temayı oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük ikinci enerji havzası olan Hazar bölgesi, hem Avrupa'nın Asya'ya uzanan köprüsü hem de dünya hakimiyet ana sahasının esas noktası konumundadır.

Bugün ABD'nin Rusya'ya karşı olan endişeleri şu ana başlıklar halinde yer almaktadır: Rusya'nın enerji tekelini elinde tutması, Rusya'nın NATO genişlemesine muhalif olması, Gürcistan'da güç kullanımı, aynı güç kullanımının diğer post-Sovyet bölgelerinde tekrarlanma ihtimali, İran'ın nükleer meselesine Batı aleyhinde yaklaşımıdır.

Küresel güç ABD dünyanın en büyük enerji kaynağı olan Orta Doğu'yu kontrol etmek için Suudi Arabistan'a yumuşak denge politikası uygulamış ve Irak'ı askeri işgale kalkışmıştır.

Orta Asya ve Kafkasya’nın Avrupa'ya doğru bir enerji koridoru olma amacı şu zeminde Rusya tarafından sekteye uğratılmıştır. Batı'ya doğru bir enerji akışının sağlanması karşısında Rusya bölge devletlerini kendi safına çekecek açılımlarda bulunmakta ve alternatif enerji hatlarının oluşturulmasına çalışmaktadır.

Rusya post-Sovyet devletler üzerindeki etkinliğini enerji ile artırmaktadır. Zengin kaynaklara sahip olan Orta Asya devletleri enerji taşımacılığını Rusya vasıtası ile yapmaktadırlar. Hariçte yapılan aktarımlar ise ABD desteğindeki projelerdir. Kısacası ABD ve Rusya arasında enerjinin silah olarak kullanıldığı bir rekabet yaşanmaktadır.

11 Eylül saldırılarından sonra "radikal unsurları yok etmek" amacıyla Afganistan'a müdahalede bulunan ABD, bu vesile ile Orta Asya'nın stratejik noktalarından birine nüfuz etmiş oldu. Afganistan'dan sonra Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan'da askeri varlığını sürdüren ABD elbette büyük güç Rusya'nın hegemon politikaları için tehlike oluşturmaktaydı.

Bu yüzden ABD destekli oluşumlara alternatif olarak bölge devletleriyle birlik oluşturma yoluna giden Rusya, Çin ile birlikte Orta Asya devletlerini yanına alarak Şangay İşbirliği Örgütü'nü kurmuşlardır. Rusya'nın bir nevi ustalık rolünü üstlendiği bu girişimler Hazar bölgesi devletleri için bandwagoning sistemi oluştuğunun bir göstergesidir. Bu yolla Bağımsız Devletler Topluluğu'nun asıl gücü Rusya, şimdiye dek küresel güç ABD'ye karşı yapılan açık başkaldırıya öncülük yapmaktadır.

Azerbaycan hava sahalarının ABD'ye açılması ile gelişen bu askeri işbirliklerden rahatsız olan Rusya ve İran sert politik söylemlerde bulunmuşlardır. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının güvenliği ABD için büyük ölçüde önem taşımaktadır. Romanya ve Bulgaristan'da kurulan yeni Amerikan üslerindeki hızlı müdahale kuvvetleri Bakü-Ceyhan hattında bir sıkıntı ortaya çıkması durumunda Kafkasya'ya kısa sürede ulaşarak müdahale yapılacaktır. Gürcistan'da Gürcü askerlerinin eğitimi için bulunan Amerikan askerleri acil durumda petrol güvenliği için de kullanılabilir durumdadır.

Fergana, Osetya ve Abhazya ile Karabağ meselesi Rusya'nın bölgesel etkinliğini göstermesi için yeterli fırsatları sunmaktadır. Bu meselelerin hallolması ancak Rusya'nın girişimleriyle mümkün olacaktır. ABD ve Avrupa desteğindeki GUAM ülkelerinin bölgesel problemleri için çoğu zaman Rusya'nın devre dışı bırakılması amaçlanmaktadır.

İslam’la uzlaşı aranıyor!

Şimdi Rusya Müslümanlara ve İslam dünyasına yaklaşmak istiyor. Bundan dolayı resmi İslam kurumlarını yanlarında göstermeye çalışıyor. Onun ötesinde bazı din adamları ve yerel ulema ile sıcak ilişkiler kuruluyor. Böylece dışarıdan kışkırtılan ve emperyalizmce tezgâhlanan İslami hareketlerin altından meşruiyet şalını çekmeye çalışıyor. 1990'larda denediklerini 2000'li yıllarda yeniden deniyor. Bu bağlamda, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Kafkaslarda istikrar ve barışın sağlanması adına bölge din adamları ile çalışma toplantısı gerçekleştiriyor. Rusya'nın tatil beldesi Soçi'de gerçekleşen zirvede, Rusya lideri, din adamlarından 'İslamiyet'in doğru anlaşılması' için destek bekliyor. Çeçenistan'ın Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov ve diğer bölge liderlerinin de yer aldığı toplantının formatı, Kafkaslarda açılım şeklinde sunuldu. 'Aşırı akımlara' karşı önlem alınmasını isteyen Medvedev, din adamlarından İslamiyet'in doğru değerlerinin basın ve internet aracılığı ile topluma anlatılması için çalışmalarda bulunmaları talimatını veriyor. Medvedev, hocalar huzurunda derdini şöyle dile getiriyor; "Aşırılıkçı portallar ve İslamiyet'in doğru anlatılmasını hedefleyen portallar değerlendirildiğinde, bu alanda zayıf olunduğu görülüyor. Aşırılıkçı sitelerin bloke edilmesi çözüm değil. Benzer siteler aynı yayınlara hemen başlayabiliyor." Bazen kendisinin de bu tür siteleri ziyaret ettiğini söyleyen Medvedev, "Okuduklarım karşısında tüylerim diken diken oluyor. Okuduklarımın İslamiyet'le veya herhangi bir ideoloji ile ilgisi yok." yorumunda bulunuyor. Rusya lideri, Müslüman din adamları ile başkanlık yönetimi olarak çalışmalara devam edeceklerini de vurguluyor.

Medvedev daha önce ilk kez Moskova Merkez Camii'ni ve Müftüler Konseyi'ni ziyaret ederek Müslüman din adamları ile bir araya gelmişti. Rus lider ülkede sayıları 20 milyonu bulan Müslüman toplumun sorunlarını dinlemişti. Din adamları ile yaptığı görüşmede tolerans çağrısından bulunan Medvedev, 'Aşırılıkçı hareketler' konusunda da destek istemişti.

Kafkaslarda son dönemde artan eylemler Rusları endişelendirmekle kalmıyor aynı zamanda uykularını da kaçırıyor. Geçen hafta gerçekleşen bisikletli saldırının ardından bölgeye sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov'la durumu değerlendirmişti. Putin'in ziyareti sonrası gerçekleşen saldırıda ise dört polis hayatını kaybetmişti. Aynı haftalarda Çeçenistan'ın komşu cumhuriyeti İnguşetya'nın başkenti Nazran'da emniyet müdürlüğüne yönelik saldırıda 25 kişi ölmüştü.

Bu girişimlerle, “Rusya’nın kendisine zararsız bir Ilımlı İslam projesini yaygınlaştırmak istediği” kanaatini taşıyanların doğruluk payı bulunsa da, Müslümanların böylesi fırsatları barış ve huzur yolunda değerlendirmesi gerekiyor.

ABD füze kalkanı Türkiye’ye taşınıyor!

Polonya basını ve New York Times'in ardından Wall Street Journal da "ABD'nin Rusya sınırı yerine, füzeleri Türkiye'ye yerleştirmeyi planladığını" yazıyordu.

 Rusya ile ABD arasında soğuk savaş rüzgârlarının esmesine neden olan 'füze kalkanı' ile ilgili Washington'un kararını önümüzdeki günlerde açıklaması bekleniyordu. ABD eski başkanı George W. Bush döneminde geliştirilen Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirilecek füze ve radar sistemi ile ilgili ABD'nin programını erteleyeceği kaydediliyor. Rusya ile yeni sayfa açma çabasında olan ABD Başkanı Barack Obama yönetimi yedi aydır füze kalkanı programını gözden geçiriyordu.

Wall Street Journal ABD yönetiminden bir kaynağa dayandırarak verdiği haberinde füze kalkanı programının erteleneceğini duyurmuştu. İran'dan gelebilecek tehditlere karşı oluşturulması planlanan füze kalkanı ile Avrupa kıtası ve ABD'nin güvenliğinin sağlanması öngörülüyordu. Gazete, Obama yönetiminin Doğu Avrupa füze kalkanı programını rafa kaldıracağını ve Türkiye’ye kaydıracağını belirtiyordu.

ABD Başkanı Obama'nın askeri danışmanı Mike Mullen AP'ye yaptığı açıklamada yedi aylık çalışma sonunda oluşan raporun son aşamasına gelindiğini söylüyordu. Bush yönetiminin 2013 yılına kadar aktif hale getirmeyi planladığı füze kalkanı, haklı olarak Moskova'yı ve İran’ı tedirgin ediyordu.

Washington'un alternatif olarak Rusya sınırı yerine, İran'a daha yakın bir lokasyona ve daha kısa menzili olan bir başka sistemin kurulması ile ilgili değerlendirmelerde bulunduğu da kaydediliyordu. Washington'un yeni lokasyon arayışlarında Türkiye'nin de adı geçerken, Körfez ülkeleri de listede yer alıyordu.

Rusya: Füze savunma sistemi S-500'ler 2012'ye hazırlanıyor

Savunma sanayinde ekonomik krize rağmen gelişim ve modernleşme çalışmalarını sürdüren Rusya'nın yeni hedefi S-500 füze savunma sistemleri oluyordu. Rusya Hava Kuvvetleri Komutanı Aleksander Zelin, yeni füze savunma sistemleri ile ilgili çalışmaların sürdürüldüğünü, birkaç yıl içinde çalışmaların tamamlanacağını açıklıyordu.

Ria Novosti haber ajansına göre, ABD'nin Patriot füzelerine denk olan Rus yapımı S-400 Triumf'ların gelişmiş modeli sayılıyordu. Aynı anda altı hedefe kilitlenebilen S-400'ler 400 kilometrede hedefleri yok etme kapasitesine sahipken, 600 kilometre menzile ulaşabilecek S-500'ler aynı anda 10 hedefe kilitlenebiliyordu.

Rusya askeri gücünün modernleştirilmesi çerçevesinde S-400'lerin üretimine devam edileceğini de kaydeden Zelin, başta Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkeleri olmak üzere sistemin diğer ülkelere satışının da yapılacağını belirtiyordu.

Rusya'nın savunma gücünün uzay savunma kapasitesi ile eş güdümlü hale getirileceği bilgisini veren Zelin, S-400 ve S-500'lerin kapasite artırımına katkı sağlamaya devam edeceğini ifade ederek Moskova ve endüstri bölgelerinin korunması için iki adet S-400 füze savunma sistemi kuran Rusya’nın, son olarak Kuzey Kore'den yönelebilecek füzelere karşı da Uzak Doğu bölgesinde S-400 taburu oluşturduğunu vurguluyordu.

Taraf Gazetesinin Siyonist eniştesi Mathew Byrza, ABD’nin Azerbaycan büyükelçisi oluyor

ABD düşünce kuruluşları ve Dışişlerinin önemli elemanlarından Siyonist Yahudi Matthew Byrza, Bakû’ye ABD Büyükelçisi olarak atandı. Türkiye'nin Kıbrıs Meselesi ve Ordu-sivil toplum ilişkilerinde "uzmanlaşmış" bir eleman olarak gösterilen Matthew Byrza, ABD Dışişlerinde Avrasya İşleri Bürosu'nda çalışmakta ve büronun sözcülüğünü yapmaktaydı.  Bu büronun başında Richard Holbrooke bulunuyordu. Holbrooke, Yugoslavya'nın parçalanması ve ABD'nin Irak işgali sonrasındaki rolüyle tanınıyordu. Bryza için Holbrooke'un prensi deniliyordu. Gazeteci Zeyno Baran'ın eşi olan Bryza'nın özellikle Azerbaycan-Ermenistan görüşmeleri sırasında etkin rol oynadığı biliniyordu.

7 Mayıs 2009'da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, ABD'nin Prag Büyükelçiliği'nde üç saate yakın bir süre görüşmüştü. Görüşmeye ev sahipliği yapan ABD temsilcisi Büyükelçi Matthew Bryza, "iki ülke arasındaki sorunların çözüm yöntemleri konusunda mutabakat sağlandığını" öne sürmüştü. Ancak bu açıklamanın asılsız olduğu kısa süre içinde ortaya çıktı, çünkü iki ülke arasındaki ilişkilerde herhangi bir gelişme olmuyordu. Hatta Ermenistan üzerindeki etkisi belli olan Rusya Azerbaycan üzerinde de etkin hale geliyordu. İşte tam bu ortamda Bryza'nın Bakû Büyükelçiliği'ne atanması dikkat çekiyordu.

Bryza'nın bir başka özelliği de Atlantik Konseyi isimli düşünce kuruluşunun önemli isimlerinden birisi olmasıydı. Söz konusu konsey, AKP'nin Kürt ve Ermeni Açılımı'nda akıl hocalığı yaptığı biliniyordu. Bryza'nın "Türk Ermeni Uzlaştırma Komisyonu" adı altında kurulan ve kuruculuğunu David Philips'in yaptığı kuruluşta da görevli bulunuyordu.

Bryza ve Çalık grubu

Matthew Bryza, ABD Dışişleri Bakanlığı Enerji'den sorumlu Müsteşar Yardımcısı sıfatıyla, 9 Mart'ta İstanbul'da yapılan "6. Enerji Arenası" toplantısı sırasında yaptığı açıklamada, "Irak'ta çıkacak gaz, Türkiye ile stratejik ortaklığımızı pekiştirecektir. Türk, Irak ve ABD yetkilileri olarak Irak doğalgazını Kuzey Irak'tan geçirip Türkiye'den Avrupa'ya ulaştıracak proje hakkında görüşeceğiz" demişti. Bu sözleri söyleyen Matthew Bryza ile Çalık arasındaki yakınlık ta dikkat çekiyordu. Matthew Byrza, 1 Temmuz 2009 günü İstanbul'da Ahmet Çalık ve ekibiyle görüşüyordu. Bazı kaynaklara göre Amerikalı diplomatın Çalık grubuyla iş ilişkisi olma ihtimali de konuşuluyordu. Bu, dolaylı olarak Recep Erdoğan’la iş ilişkileri anlamına geliyordu!

 

 

MEHDİYET DEVRİMİ VE MEDENİYET DEĞİŞİMİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

Hz. Mehdi (a.s.), Müslümanların ve mazlumların; maalesef Darwinist, komünist ve kapitalist zihniyetli Siyonist Yahudilerin, zulüm ve sömürü hakimiyeti altında ezildikleri, her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın, bedeni ve ruhi hastalıkların, yoksulluk ve yolsuzlukların kol gezdiği bir dönemde ortaya çıkacak; günün şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun çok çeşitli oluşum ve organizeler kuracak, Milli ve evrensel program ve projeler ortaya koyarak tarihi bir mücadele başlatıp başaracak olan ve geleceği hadis ve haberlerle müjdelenmiş bulunan bir zattır.

Bu Zat’ın Hicri 1400 başlarında ve 40 yaşlarında fiili ve siyasi görevine başlayacağı, ama tam olarak tanınması ve büyük devrim ve değişimlere hazırlanmasının da yine 40 yıl alacağı rivayet olunmaktadır. Hz. Mehdiyle ilgili kitaplarda, ömrünün uzun olacağı, artık bitti, tükendi sanıldığı bir sırada, gizlice yürüttüğü gayret ve girişimlerin başına geçip herkesi şaşırtacağı anlatılır. Bunlarla ilgili hadisi şeriflerdeki değişik zaman birimleri, Hz. Mehdi’nin farklı hizmet sürelerine işaret sayılmıştır.

Makbul ve meşhur hadis kitaplarından Sünen-i Tirmizi’deki şu hadsi şerif, böyle bir İslami inkılâbın mutlaka yaşanacağını ve Siyonist emperyalizmin zulüm saltanatının kesinlikle yıkılacağını müjde buyurmaktadır.

“Dünyanın bir günlük ömrü bile kalsa, Hz. Mehdi’nin başa geçmesi (ve saadet ve adalet medeniyetini gerçekleştirmesi) için, Cenabı Allah (c.c.) Onu mutlaka uzatacaktır.”[1]

Maneviyata, Allah’ın takdir planına ve sonsuz kudret sahibi olduğuna inanmayanların ve herhalde Hakka taraf olmayanların Mehdiyet devrimine akıl erdirmeleri imkânsızdır.

Aşağıdaki haberler de, günümüze ışık tutmaktadır:

“Talikan’a (Afganistan’a) yazık olacaktır. Şüphesiz Allahu Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri bulunacaktır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar Ahir zamanda Hz. Mehdi’nin yardımcılarıdır.”[2]  

“Azerbaycan’dan mutlaka bir ateş (Petrol-doğalgaz ve bunlar üzerinde savaş) çıkacaktır ve hiçbir güç Onun karşısında duramayacaktır.”[3]

“Bu ümmetin ömrü 1400 seneyi bulacak, ama 1500’leri aşmayacaktır.”[4]

Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinden birisi de, sahte Mehdilerin ve yalancı Mesihlerin çoğalmasıdır. Bunların sahtekârlığının en açık işareti ise Siyonist kâfirlerin ve emperyalist zalimlerin himayesinde kahramanlık taslamalarıdır.

Örneğin 1979 yılında yaşanan kanlı Kâbe baskını, hem bir mehdilik istismarıdır, hem de bu günkü El kaide’nin fikir babalarıdır.

1979 yılına damgasını vuran tarihi bir olay Kâbe Baskını yaşanmıştı. Kâbe baskını gerçekten de ürkütücüydü ve geride küf kokulu etkiler bırakmıştı. Hadisenin kahramanı olan ve yakalandıktan sonraki fotoğrafıyla akıllarda kalan Cüheyman Uteybi eniştesi Muhammed Abdullah Kahtani'nin Mehdi olduğunu ileri sürüp ve onun adına bir davet başlatmıştı. 1400 hicri yılı başlangıcı münasebetiyle bir kıyamla birlikte Kâbe’den dünyayı ona biata çağırmıştı. Ve ardından olaylar dramatik bir boyuta taşınmıştı.

Bu kıyama ve Mehdi'nin hurucuna hazırlık olarak tabutlarla birlikte Kâbe içine silah sızdırırlar. Ve tabutların içinde cenaze olduğunu ve bunların namazlarının Kâbe’de kılınacağını söyleyip muhafızları atlatırlar. Akabinde tabutlardaki silahları çıkararak bir taraftan Kâbe’nin kapılarını kapatmaya yeltenirler diğer taraftan da buna mani olmak isteyen muhafızlar üzerine ateş açarlar. Zemzem kuyusu etrafında ve minarelerde mevzilenirler ve harekete geçen Suud askerlerine ateş açarlar. Operasyonun seyri hususunda değişik rivayetler vardır. Kâbe içindeki operasyon şüphesiz zor başarılmıştır. Zira içeride kalan cemaat rehine durumuna düşmüştür ve dışarıdan müdahale de Kâbe’ye zarar verme ihtimali taşımaktadır. Kâbe içindeki müsademeden sonra bilinen ve beklenen akıbet gerçekleşir ve Mehdi-i Muntazar yani beklenen Mehdi şeklinde takdim edilen Muhammed Abdullah Kahtani ve arkadaşları öldürülür. Canlı olarak ele geçirilen yakını Cüheyman Uteybi diğer ele geçirilenlerle birlikte bilahare idam edilir. Böylece, Kâbe tarihindeki bir başka üzücü fasıl daha kapanır. Grup kendilerine “İhvan” demektedir. İhvan zaman zaman Muhammed Bin Abdulvehhab'ın taraftarlarına denmektedir ve Suud devletinin kurulması sırasında da çeşitli gaileler çıkarmışlar ve civar bölge Irak'taki Şiileri tenkil etme niyetindeki İbni's Suud ile çatışmışlardır. Modern araç gereçlere karşı olmaları da İbni's Suud'la bir başka çatışma nedenidir. Elbette ki bunların Mısır Müslüman Kardeşler hareketiyle bir irtibatı bulunmamaktadır.

Bu sahte Mehdi taraftarı isyancılarla işbirliğine girdiğinden dolayı 7 yıl hapiste yatan Nasır Huzeymi bu yıllar boyunca kendisini ve fikirlerini gözden geçirme fırsatı yakalamıştır. Geriye dönüp baktığında ve geçmişi elediğinde içinde bulunduğu grubun aşırı bir selefi akımı olduğu kanaatine varmıştır. Bunların en bariz özelliklerinin de körü körüne itaat olduğunu aktarmıştır. El Kaide ile bu sahte Mehdici zümre arasında ilişki olup olmadığına dair sorulara ise:  "Belki doğrudan bağlantı yok. Lakin aynı kaynaktan besleniyorlar. Cüheyman grubunun el Kaide'nin fikir öncüsü ve ebesi olduğu rahatlıkla söylenebilir..."  itirafları oldukça anlamlıdır.[5]

Siyonist İsrail’in Mescidi Aksa’yı yıkmak üzere, “tarihi kazılar” bahanesiyle altını oymaları ve Mesihi Deccal’e zemin hazırlamaları da, büyük kapışmanın yaklaştığını gösteren bir alamet olarak okunmalıdır.

Kadima Partisi Genel Başkanı Kancık Livni’nin: “Hamas ile savaşımız dini bir mücadeledir ve Mesih gelip Mescid-i Aksa yıkılıncaya kadar sürecektir!” itirafları anlamlıdır!

İsrail partilerden Kadima Partisi Genel Başkanı Tzipi Livni, Siyonist işgal devletiyle İslamî Direniş Hareketi (Hamas) arasındaki savaşın “dini bir savaş” olduğunu belirterek, bu savaşın kolay kolay bitmeyeceğini açıklamıştı.

Daha önceki hükümette Dışişleri Bakanlığı da yapan Kadima Partisi lideri Livni: "Çok zor bir gerçekle karşı karşıyayız. İsrail ile Hamas arasındaki çatışma dinidir. Dolayısıyla iki taraf arasındaki açıyı kapatmak imkansızdır" diyerek, Mesih-i Deccal beklentilerini hatırlatmıştı.

Siyonist Parlamento Knesset'te konuşan Livni, Siyonist Başbakan Netanyahu'ya seslenerek: “Filistinlilerle daimi bir süreç için ve onları İsrail’e boyun eğmek üzere bir anlaşmaya varmaya çalış. Çünkü bu İsrail'in lehine olacak. İsrail'in yaşadığı yalnızlık, sürdürdüğü barış görüşmelerini dondurmasındandır. Barış istemiyor tavrını terk edip taktik değiştirmemiz lazım” uyarılarıyla tam bir Siyonist mantığı ortaya koymaktaydı.

Hz. İsa ikinci gelişinde neden tanınmayacaktır?

  1. Sahte Mesihlerin çoğalması, Onun tanınmasına engel olacaktır.
  2. Yeryüzüne bir insan olarak değil, “şahsı manevi” olarak geleceğinin ortaya atılması, kafaları karıştıracaktır.
  3. Çevresinde inkâra ve günaha eğilimli insanlar bulunması, Ona olan itibar ve itimadı zorlaştıracaktır.
  4. Zalim yöneticilerin ve hain dini rehberlerin toplum üzerindeki baskısı, tanınsa bile Hz. İsa’ya uyulmasını sıkıntıya sokacaktır.
  5. Hıristiyanların ve hatta İslam anlayışının dejenerasyona uğraması Hz. İsa’nın tanınmasını ve tabi olunmasını imkânsız kılacaktır.
  6.  Hz. İsa’nın gelenek anlayışı ve asırlar öncesi fetvalarıyla değil, bizzat Kur’an ahkamıyla hükmedecek olması, “din dışı” şeklinde yorumlanıp karşı çıkılacaktır..
  7. Hz. İsa Beni İsrail’e ilk geldiği zaman da, o günün din adamlarınca tanınmamış ve tabi olunmamıştır.
  8. Yeryüzüne harikulade biçimlerde değil, sadece bir beşer olarak gelmesi de, dikkatlerin yoğunlaşmasına engel olacaktır.
  9. Hz. İsa’nın öldüğü yanılgısı ve geri gelmeyeceği propagandaları da Onun tanınmasının en önemli engelleri arasındadır.

Hz. İsa yeryüzüne 2. gelişinde, Onu destekleyenler çok az olacaktır!

  • Önce, “Onun Hz. İsa olduğunu bilmek ve kabullenmek lazım değildir. Sadece mukarreb havassı nur-u iman ile (bilgi ile değil) bilip tanıyacaktır. (Bediüzzaman)
  • Deccal’in mektepçe ve askerce, ilmi ve maddi ordularına nispeten, Hz. İsa’nın (has talebe ve taraftarlarının) çok az ve küçük olması sebebiyle, bazı hadislerde “Deccal’in boyu minare gibi, Hz. İsa’nın normal şekilde” teşbih edilmiştir. (Bediüzzaman)

Hz. Mehdi ortaya çıktığında neden tanınmayacaktır?

1-        Hz. Mehdi’nin sıkça ve itibarlı makamlarca iftiraya uğraması

2-        Tarih boyunca bütün peygamberlere ve Hak dava önderlerine de bu tür isnatların yapılması, imtihan ve adetullah gereği olması.

3-        Hz. Mehdi’nin; dindar kesimlerin, din alimlerinin ve sözde maneviyat önderlerinin bile, nefislerine zor gelecek ve kendilerine sorumluluk ve sıkıntı yükleyecek teklif ve davetlerle ortaya çıkması

4-        Kur’an ahlakından uzaklaşıldığı ve saf İslam ve iman anlayışını tamamen yozlaştığı bir dönemde gelip hizmete başlaması.

5-        Hz. Mehdi’nin, canlı bir rehber değil, şahsı manevi (sistem, zihniyet, cemaat) şeklinde çıkacağının sanılması.

6-        Oysa Bediüzzaman’a göre: Hz. MEHDİ:

Büyük bir Müçtehit, Büyük bir Müceddid, Büyük bir Hakim (Hikmet ehli ve hükmedecek yönetici), Hem Mehdi (Hidayet rehberi ve en büyük İslami devrim önderi), Hem Mürşidi Kamil (İmanın ve İslam ahlakının gerçeğine işaret edici), Hem Kutbu Azam (En büyük manevi rütbe ve yetki sahibi)… Bir ZAT-I NURANİ (Nurani, maneviyat ehli, çok özel ve yüksek bir tecelli)… olacaktır.

7-        Hz. Mehdi başlatıp başaracağı ve çok uzun yıllar alacağı muntazam ve muazzam hizmetlerinden ve kesin zaferinden sonra daha kolay anlaşılacaktır.

8-        Kurulu düzenlerinin yıkılması ve istismar imkânlarından mahrum kalınması endişesini taşıyanlar, ucuz İslamcı kahramanlar ve basit-fasit karakterli insanlar haliyle Ona karşı çıkacaktır.

9-        O Zat kesinlikle, “Ben Mehdiyim” iddiasında ve itirafında bulunmayacaktır. Mehdilik bir hüsnü zandır ve çok özel bir irfandır.

Hz. Mehdi’nin sadık yardımcıları çok az olacaktır

  1. Hz. Mehdi’nin yüksek kabiliyet ve karakteri ve hizmetlerinin benzersizliği çok açık olduğu halde, Onu samimiyetle destekleyen ve sonuna kadar sadakat gösteren çok az olacaktır.
  2. Hadis ve haberlerde: Hz. Mehdinin has yakını ve yardımcılarının 300 kadar olacağı buyrulmaktadır.
  3. Hz. Mehdi’nin cemaatinden birçok defa ayrılmalar ve hıyanete kaymalar yaşanacaktır.
  4. Bütün peygamberler ve Hak dava önderleri de, toplumları tarafından maalesef tanınmamış ve dışlanmıştır.
  5. Tarih boyunca, kendi yaşam sürecinde peygamberlere iman eden ve sadakat gösterenlerin sayısı hep çok azdır.
  6. Hz. İsa ve Hz. Mehdi (a.s.) karşısına, şeytanın tarih boyunca en gelişmiş ve güçlenmiş zulüm ve küfür sisteminin temsilcisi olan Deccal çıkacaktır.
  7. Deccal’in gerçek kimliğini bilip anlayanlar da az olacaktır.
  8. Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın tanınmamasında ve yanlış anlaşılmasında, Deccal’in Siyonist ve emperyalist şebekesinin kasıtlı propagandalarının ve emrindeki medyanın da etkisi çok fazladır.
  9. Deccal’in dünyevi nimet ve servetleri, askeri ve siyasi etkinliği, eğitim ve yayın kuvveti; Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın tanınmasını ve kendilerine tabi olunmasını zorlaştıracaktır.
  10. Deccal’in ve Siyonist merkezlerin, baskı ve barbarlıkları da insanları sindirip korkutacaktır.
  11. Deccal’in ve ekibi olan Yahudi Siyonizminin; “Batılı Hak; Hakkı Batıl” göstermesi, Dinin özünü tahrif ve tahrip etmesi de, insanları şaşırtıp yanıltacaktır. (Ilımlı İslam, Hoşgörü, Dinlararası Diyalog, Barış ve Demokrasi safsataları)
  12. Deccal, insanların iyiliklerini istiyor görüntüsü ve girişimleriyle herkesi aldatacaktır.
  13. Deccal insanların; nefsi heveslerine, makam ve menfaat beklentilerine, zevk ve şehvetlerine hitap edip satın alacak ve saptıracaktır.
  14. Deccal, şeytani vesveseler, çok sinsi endişe ve şüpheler aşılayarak ve özellikle Hakla Batılı karıştırarak Müslümanları kandıracaktır.
  15. Deccal; insanların kibir, gurur ve haset duygularını kışkırtarak Hz. Mehdi ve İsa’ya karşı kullanacaktır.

Ö) Deccal kendi taraftarlarına, göz alıcı imkânlar ve gönül okşayıcı fırsatlar sunarak, insanları Hz. Mehdi ve İsa’dan uzaklaştıracaktır.

  1. Deccal ve Siyonizm; Hak davaya uyanları siyasi, iktisadi ve içtimai kayba uğramak, onur ve huzurundan mahrum bırakılmak şantajıyla korkutacaktır.

R) Hz. Mehdi ve Hz. İsa’ya karşı, Deccal; Darwinizm, Komünizm, Kapitalizm gibi materyalist ideolojileri desteklemek suretiyle, kafaları körletip kiralayacaktır.

S) Deccal; Çağdaş sihirbazlar sayılabilecek basın yayın organları, ilim adamı sıfatlı hain yorumcuları eliyle toplumları bir nevi hipnotize ederek, emri altına sokacaktır.

Ş) Deccal teknolojik üstünlük ve imkânlarını kullanarak kavimleri ve ülkeleri körleştirip kullanacaktır.

  • Hz. Mehdi (a.s.) ise yine daha etkin bir teknoloji harikaları, siyasi, ekonomik ve askeri hazırlıklarıyla Deccalizmi yıkacaktır.

Özetle:

Mü’minler için, çok önemli bir umut ve mutluluk kaynağı, zulme karşı diriliş ve direniş dayanağı olan, MEHDİYET inancını ve heyecanını körletmeye çalışanlar, bilerek veya bilmeyerek Siyonist ve emperyalist zalimlerin ekmeğine yağ sürmekte ve İslami gayret ehlini kösteklemektedir. Kaldı ki muteber hadis kitaplarına ve başta müçtehit imamlarımız olmak üzere büyük ulemanın itikat konularına girmiş, böyle bir müjdeyi yok saymak, “Siyonist Yahudi güdümlü ABD ve AB emperyalizminin asla yıkılmayacağı ve şeytani güçlerle başa çıkılmayacağı” safsatasını savunmakla aynı şeydir.

Cihat Sevdalısı ve Milli Görüş bağlısı bir mücahit mürşid: Sultan Baba Hazretleri, Milli Görüşe gönülden bağlıdır.

Asıl ismi Hacı İhsan Tamgüney, ancak halk arasında çok sevildiğinden O'na "Gönül Sultanı" olarak "Sultan Baba" denirdi. 1904 yılında Artvin'in Arhavi ilçesinde dünyaya geldi. Daha 2 yaşında babası, 6 yaşında da annesi vefat etti. Yetim ve öksüz olarak büyüyen Sultan Baba, 1954 yılında İstanbul'a gelip, Zeytinburnu ilçesine yerleşti. İstiklal Savaşımızın fiili ve fikri mücahitlerinden ve gönül erlerinden Dağistanlı Şeyh Şerafeddin Hazretleri'nin tasavvufi eğitiminde yoğrulan Sultan Baba, O'nun vefatından sonra halkı irşad vazifesini üstlendi. Rahmet-i Rahman'a kavuşana kadar (24 Kasım 1991 Cumartesi) yüzlerce talebe yetiştiren gönül sultanı, herkesin derdini dinler, sorunlarını çözmek için yol gösterir, nasihat ederdi. Halk arasında çok sevildiği için manevi tasarruf ve terbiyesinden dolayı da kendisine "Sultan Baba" olarak hitap edilirdi. Kendisini Ümmet-i Muhammed'e adayan Sultan Baba, mütevazi, müşfik, nezaket ve hassasiyet sahibiydi.

Dükkânını okul yapmıştı

İstanbul'a geldikten sonra Zeytinburnu'nda açtığı bakkal dükkânı manevi derslerin okutulduğu bir akademi gibiydi. Sultan Baba'nın dükkânına gelen müşterilerin dertlerine şifa bularak ayrıldığı dükkânının yanında bir de mütevazi, iki katlı küçük bir evi vardı. Gündüzleri saim (oruç tutarak), geceleri kaim (namaz kılarak ve Kur'an okuyarak) olarak geçiren Sultan Baba'nın ikamet ettiği mütevazı evi, dergâh olarak kullanılır, gelen-giden misafirler için yemekler pişirilir, haram olan günler dışında her gün iftar ve sahur sofraları kurulurdu. Sonra dükkânı Güney gıda marketi olmuştu. Aynı binanın üst ve alt katları hafız yetiştirilen Kur'an Kursu olarak kullanılıyordu.

İslam Birliği'ni savunmaktaydı

Sultan Baba hayatı boyunca İslam Birliği'ni savunur, bu birliğin kurulması için çabalayan Milli Görüşü açıkça desteklerdi. Milli Şuur ve gayreti olmayanları talebeliğe kabul etmezdi. Bu davada nifak çıkaranları kınar, ihanet edenlerin çok büyük bir azaba düçar olacaklarını söylerdi. Milli Görüşten ayrılacak dönekleri ve akıbetlerini ve dava kurmayı sanılan münafık ve marazlı kesimleri, yakınlarına haber vermişti. Sultan Baba, "Müslüman nerde darda, nerde narda ise biz oradayız. Orada olmaya mecburuz. Bizi olur olmaz işlerle meşgul etmeyin" derdi. Ümmet-i Muhammed'in esaretten, sıkıntılardan ve baskılardan kurtuluşu için yalvarır, dua ederdi. Etrafında bulunanlara ve çocuklarına, Allah yolu'nda yürüyen, Müslümanların birliği ve dirliği için gayret eden, yürekli ve dürüst bir lider olan Erbakan Hoca’ya yardımcı olmalarını söylerdi.

Hindikuş Dağları'ndan gelen savaşçı

Sultan Baba'nın büyük oğlu Ahmet Bey diyor ki: "Bir gün Sultan Babamın dükkânına Hindikuş Dağlarından geldiğini söyleyen bir Afgan mücahidi girdi. Daha içeri girer girmez, babamın ellerine kapandı ve: 'Ey Allah dostu, sana Mücahidlerden çok selam getirdim. Susuz yiğitlere su veren sendin' Babamın masasında bulunan zemzem tasını göstererek, 'İşte su dağıttığınız tas' dedi. Babam gülümserken, biz şok olmuştuk." Sultan Baba ile birlikte Hac'a giden oğlu Hüseyin abi anlatıyor: "Sultan Babamla birlikte Arafat'ta vakfede bulunuyorduk.  Bir anda Afgan mücahidleri Sultan Baba'mın etrafını sarıp ellerine sarılıp 'Mücahid Şeyh!.. Mücahid Şeyh!.. Hindikuş Dağları'nda bizimle birlikte Ruslara karşı savaşan sendin. Seni tanıdık. Sen O'sun' dediler. Sultan Babam sanki bir ayıp işlemiş gibi, Afganlı Mücahitlere yalvarıyor; “Aman yapmayın gençler. Bizi mahcup etmeyin!” diyordu.

Millî Gazete ve sabun ikramı!

Malkaralı zeytinci Ömer ağabey diyor ki: "Sultan Baba, dükkânına gidenleri boş çıkarmazdı. Adam hiç bir şey almadan çıkacak olsa, Sultan Baba, "Evladım bir Millî Gazete ile bir de sabun alır mısın?" derdi. Adam, itiraz etmeden alırdı, ama parayı öderken içinde bir ukde kalmış gibi Sultan Baba'ya bakardı. Sultan Baba o insanın içinden geçenleri okurcasına: 'Bak evladım, bu gördüğün sabun insanın bedenindeki maddi pislikleri temizler. Milli Gazete ise insanın kalbini ve kafasını manevi pisliklerden temizler' derdi"

Kerametin fotoğrafı

Selami Çalışkan anlatıyor:

Sene 1990. Bir Gazetede muhabirim. Bir yakınım dedi ki: "- Yahudiler, yıkmak için Mescid-i Aksa'nın altını oyuyormuş." Ona: "- Bunu kimden duydun?" diye sordum. "- Sultan Baba'dan" cevabını verdi. "- Peki, Sultan Baba Kudüs'e gitmiş mi?" "- Ne gerek var, o bir Allah dostu" dedi. Aradan bir hafta geçmeden arkadaşım Şeref Özata, gazete yönetimine "Kudüs'e gidip röportaj yapmak istiyorum" diye teklif vermiş. Şeref'in röportaj teklifi olumlu karşılanmış. Ancak gazetenin sahibi, "Yanına beni de almasını söylemiş. Teklif bana gelince balıklama daldım ve "Hemen kabul ediyorum. Ne zaman gidiyoruz?" diye Şeref'e sordum. Arkadaşım: "- Her şey hazır, sadece İsrail'in İstanbul Başkonsolosluğu'ndan vize almamız gerekiyor" dedi. Onu da temin ettik. Tam bir haftalık seyahate çıktık. Gazze, Ramallah, Hayfa'yı da gezdik, ama günlerimizin çoğu Kudüs'te, tabii ki Mescid-i Aksa'da geçti. Mescid-i Aksa'nın altının "Tarihi eser arıyoruz" bahanesiyle Yahudilerce oyulduğunu gözlerimizle gördük ve fotoğrafını çektik. Bu aynı zamanda Sultan Baba'nın kerametinin de fotoğrafı gibiydi. Çünkü, Mescidi Aksa’nın altının oyulduğu, o güne kadar gündeme gelmiş ve herhangi bir yayın organında haber verilmiş değildi.”

Cihat ve vuslat!

“Bizim uğrumuzda cihat edenleri, şüphesiz hidayet (ve muvaffakiyet) yollarımıza iletiriz. Gerçekten Allah (c.c.) muhsinlerle (tebliğat, teşkilat ve ibadet görevlerini dikkat ve titizlikle ve Allah’ın huzurunda imtihan veriyor ciddiyetiyle hareket edenlerle) beraberdir.” Ankebut: 69)

Rüyada verilen bir işaret ve izin üzerine ziyaret talebimizi kabul eden çok önemli bir Zat’a sormuştuk:

“Efendim bir sohbetinizde şunları buyurmuştunuz:

“Biz Neyiz?

 Cenab-ı Hakkın bu sonsuz kâinatının içerisinde yarattığı “Eserden müessire intikal etme kabiliyeti” verdiği tek mahlûk insanlardır. Akıl ve vicdan sahibi kimseler için; bitki, hayvan ve insan olarak dünyadaki milyarlarca harika yaratığa ve şu muazzam ve muntazam kâinata dikkat ve ibretle bakıp, bütün bunların Yüce yaratıcısını hatırlayıp hayran olmamak imkânsızdır.

Allah insanları kendisini bilsinler diye yaratmıştır. Ancak biz Cenab-ı Allah’ı göremiyoruz, gücümüz Cenab-ı Allah’ı görmeye yetmiyor. Musa (a.s.) Cenab-ı Allah’ı görmeği arzuladığını, Cenab-ı Allah dağa tecelli edince ona dayanamadığını, Kur’an-ı Kerim haber veriyor. Çünkü bizim yapımız zayıf olduğundan dünyada iken Cenab-ı Allah’ı görmeye tahammül edemiyor. İnşallah Cennette göreceğimiz Hadisi Şeriflerle müjdeleniyor.

Öyle ise Allah’ı bilmek için ne yapmamız gerekir? Allah insanlara “eserden müessire intikal etme kabiliyeti” vermiştir. İnsan bir esere bakarak o eseri yapanı tanıyabilir. Bir resme bakarsanız ressamını hatırlayıp hayranlık duymak tabiidir.

Başımızı gökyüzüne çevirip baktığımız zaman ne görüyoruz? Sonsuz bir kâinat, sonsuz bir güzellik ve sanat, sonsuz bir nizam! O kadar büyük bir kâinat ki, sadece 1. tabaka gök içersindeki bir yıldızın ışığı diğer bir yıldıza 100 milyon senede bile gidemiyor. Oysa ışık bir saniyede 300 bin km. yol almaktadır. Cenab-ı Allah yedi kat gök yaratmıştır. Her bir gök, bir üsteki yanında, sahra çölleri içindeki bir yüzük kadar kalmaktadır. Onun üzerinde Arş vardır. Arş’ın üzerinde Kürsü bulunmaktadır. Bu ne büyük azamettir Ya Rabbi.”

Şimdi acaba, bu gerçeği şöyle anlayıp açıklamak doğru mudur? diye zatı alinizden öğrenmek istiyoruz.

“Cenabı Hakkın “Zat”ı, her türlü şekilden, biçimden, cisimden ve hayalden münezzehtir. Yüce Allah’ın Zatı, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye asla benzetilemeyecektir. O’nun Yüce Zatını idrak ve ihata etmek, künhüne ermek asla mümkün değildir.  Allah (c.c.) ancak yarattıklarında tecelli ve tezahür eden, “esma ve sıfatlarıyla”  bilinmekte; kendi mevcudiyetini, kudret ve hikmetini, san’at ve nimetini bizlere böylece göstermektedir.

Kâinattaki her zerrede ve kürrede, yeryüzünde ve göklerde, her çiçek ve böcekte O’nun tecellisi, kudret ve rahmet eseri sezilmektedir.

En güzel tecelli ise Hz. Adem ve neslinde, en mükemmel temsili ise Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimizdedir. O, Ahir zaman Nebisidir, tecelli ve tezahürün her bakımdan “son” örneği ve insanlığın ebedi rehberidir. Yüzyıllardır feyiz ve bereketle okunan Mevlid-i Şerif müellifi Süleyman Çelebi Hazretlerinin: “Zatıma mir’at edindim zatını – Bile yazdım adım ile adını” beytini de bu hakikatin hikmetli ifadeleridir.

Geleceği sahih hadis ve haberlere kesinleşen, asırlardır hasret ve hararetle beklenen Hz. Mehdi Aleyhisselam ise, Hz. Peygamber Efendimizin aynen izinde, O’nun dinini ve adalet düzenini hakim kılma ve Siyonist Deccel sistemini yıkma görevinde, O’nun halifesi ve temsilcisi yerinde çok yüksek, mübarek ve özel bir şahsiyettir.

Kur’an-ı Kerimin talim ve terbiyesinde, Resulullah Efendimizin sünneti ve hayat sistemi çerçevesinde ve Milli Görüş mektebinde; sadece Hz. Allah’ın rızası ve insanlığın hayrı hatırına, nefsi ve siyasi cihadını sürdürenler bu imanın zirvesine ve zevkine erişecektir.

Bu kanaatimizi oldukça beğenen ve tasdik eden Zat, bizleri tebrik ve teşvik ederek teselli buyurmuşlardı.

Bazıları bizlere:

Peki, size göre MEHDİ kimdir? diye sormaktaydı.

Cevabımız: Mehdiyet öyle açıklanması ve çağrı yapılması gererken bir konu değildir. Çok özel bir kanaat ve feraset meselesidir. Bizim için önemli ve öncelikli olan, Hak davanın hakimiyeti ve Milli Görüş'ün hizmetidir.

Ahmet Hoca “Filan Zat Mehdidir” diyormuş! itirazlarına yanıtımız ise:

Ahmet Hoca "Mehdiyet Müjdesi ye Medeniyet Mücadelesi" diye koca bir kitap yazdı. Üç baskısı yapıldı. Bir tek yerde bile kimsenin ismi geçmediği halde, okuyan herkes bütün işaret ve alametlerin en haklı ve hayırlı hareket olarak Milli Görüş'ü gösterdiğini, anladı ise, bu talihli ve tarihi gerçeğe sahip çıkılmalıydı. Eğer ilgili ayet, hadis ve haberleri Ahmet Hoca çarpıtıyorsa, bunları ilmi ve akli delillerle düzeltmek lazımdı, ama buna cesaret eden hiç çıkmadı.

Kaldı ki, keşke öyle olsa ve müjdelenen hareket Milli Görüş çıksa da, sevabımız ve şerefimiz yüze katlansa diye sevinmek gerekirken ve asıl tepkinin masonik ve münafık çevrelerden gelmesi beklenirken, kendi içimizdeki karşı tavırları anlamakta zorlanıyoruz.

Biz Milli Görüş'e ve onun şahsı manevisi olan Liderimize, öyle hayali rütbeler ve hamasi düşüncelerle değil; program ve projeleriyle, hedef ve prensipleriyle, gayret ve mücadelesiyle, Deccalizm zulmünü yıkacak ve Adil düzeni kuracak tek ve örnek hareket ve en ilmi ve insani hizmet olduğu için bağlıyız.

 



[1] c. 4. no: 92

[2] Kitabül Bürhan Fi Alameti Mehdiyi Ahir Zaman sh. 59

[3] Şeyh Muhammed Bin İbrahim Numani. Gaybeti Numani sh. 311

[4] Kıyamet Alametleri. Pamuk yy. Muhammed b. Resul El Hüseyni El Berzenci 2002 İST. Sh. 299

[5] Milli Gazete / Mustafa Özcan

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR