ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün586
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5738
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110368
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327355

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768355

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

OCAK 2010

Ey AB Heveslisi ve AKP Destekçisi Diyalogcular! EN AZINDAN İSVİÇRE GÂVURU KADAR NET VE MERT OLUN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

İsviçre’de; Minare yasak, İslam tehlike, Müslümanlar tehdit olmaktaydı!?

Minarelerin İsviçre'nin kanunlarını tehdit edici bir güç sembolü (!) olduğunu ileri süren aşırı sağcı Halk Partisi milletvekilleri ve EDU vekillerinin başını çektiği politikacıların halk oylamasına götürdüğü minare inisiyatifi haftalardır yapılan anketlerin tam aksine sürpriz bir sonuçla İsviçre halkı tarafından verilen yüzde 59 oranındaki 'evet' oyuyla kabul edilmiştir.

Minare inisiyatifiyle beraber arkasına büyük bir destek alan sağ partilerin önümüzdeki dönem yeni girişimlerle Müslümanlara yönelik izledikleri katı politikaları sürdürmeleri beklenmektedir.

Minare yasağına tepki göstererek kalabalıklar halinde sokaklara inen Müslümanlar, aşırı sağcı Halk Partisi milletvekilleri ve EDU vekillerinin başını çektiği politikacıların halk oylamasına götürdüğü minare inisiyatifine sert tepki göstermeleri de, bu durumu değiştirmeyecektir.

Minarelerin İsviçre'nin kanunlarını tehdit edici bir güç sembolü olduğunu ileri süren politikacılar, minarenin bir anayasa değişikliğiyle ülke genelinde yasaklanmasını istemişti. Minare yapımını engellemek için kurulan komitede 35 SVP milletvekili, 2 EDU milletvekili başı çekmişti.

Hedef, yasağı Anayasa'ya koymak

İsviçre halkının yüzde 59 oranında evet oyuyla kabul edildiği yüzde 43 oranında karşı oy çıkan inisiyatif "Minare Yapımına Hayır" adı altındaki kampanyanın sonunda referandum girişiminde bulunan SVP ve EDU milletvekilleri, İsviçre Federal Anayasası'nın 72. maddesine üçüncü bir paragrafın eklenmesiyle, "Der Bau von Minaretten ist verboten" (Minare yapımı İsviçre genelinde yasaktır) hükmünün getirilmesini talep etmektedir.

Evet, ey diyalogcu densizler ve AB için hasretle sıra bekleyenler! İşte en laik ve demokratik Avrupa ülkesi İsviçre’nin İslam’a ve Müslümanlara bakışı böyledir. Sizin o cici gâvurcuklarınız İslam düşmanlığından ve Haçlı kafasından asla vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir. Kırım Karaim (Sabataist) kökenli Ahmet Davutoğlu’nun: “2025’te AB’ye kabul edileceğiz” müjdesi de sadece oyalama taktiğidir.

Tek Hak ve İbrahimî Din İSLAM’dı!

  • Kur'ân'ın kesin hükümlerine, Sünnet'e, icmâ-i ümmete; Ehl-i Sünnet ulemasının, fukahasının, müfessirlerinin, muhaddislerinin ittifakla bildirdiklerine göre Allah katında tek hak ve geçerli din İslâm'dır. Bu kesin hükmü inkâr eden, “zamanımızda İslâm'dan başka da hak dinler vardır, onların mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir” diyen kişilerin, bu inkâr ve tekzibi dolayısıyla imanları tehlikededir.
  • Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'in risâleti (peygamberliği) ve daveti (çağrısı) kendisine ulaştığı halde, bu daveti kabul etmeyen kimse mü'min değil, kafirdir.
  • İlk Peygamber Hz. Âdem Safiyullah aleyhisselam Efendimizden bugüne kadar usûl (inançlar ve temel hükümler) bakımından din, İslâm'dan ibaret olagelmiştir. Sadece ibadet ve muamelat hükümlerde bazı değişiklikler getirilmiştir.
  • Hz. Âdem'den bu yana, geniş manasıyla İslâm'ın en temel hükmü, ana prensibi Tevhid'dir.
  • Bugünkü muharref Nasranilikteki Teslis inancı haşa Hz. İsa Mesih aleyhisselam efendimiz değil, Tarsuslu Yahudi Palvos çıkartıp İncil’i tahrif etmiştir.
  • Tevhid inancı ile Teslis inancı kesinlikle bağdaşmaz, uyuşmaz, aykırı akidelerdir.
  • Tevhid ve ehlî Müslümanlar ile Teslis'e inananlar arasında, “Allah konusunda” ittifak değil, büyük ihtilâf ve farklılıklar olduğu kesindir.
  • Kelime-i Tevhid bir bütündür. Baş tarafını söyleyip, ikinci kısmını lisanen ikrar etmeyenler Müslüman sayılmaz. Mü'min olmak için diliyle "...Muhammed Resulullah" diyecek ve kalbiyle de şeksiz ve şüphesiz şekilde iman edecektir.
  • Hz. İbrahim aleyhisselamdan bugüne kadar tek "İbrahimî din" olmuştur. Üç İbrahimî din vardır demek safsatadır, hezeyandır, İslâm'a aykırıdır, inkârı ve nifakı gizlemek içindir.
  • Kur'ân-ı Kerim'de "İbrahim Yahudi ve Nasranî değildi, o hanif ve müslimdi" şeklinde haber verilmektedir.
  • Mü'min ve Müslüman olmak için bütün Peygamberlere iman etmek gerekir. Hz. İsa'yı, Hz. Muhammed'i (Salât ve Selam olsun ikisine ve diğer Peygamberlere) inkâr ve tekzip edenler mü'min değildir.
  • Hz. Muhammed'den sonra, daha önceki bütün şeriatlar nesh edilmiştir, hükümleri geçersizdir.

Yukarıda on iki maddede beyan ettiğim prensipler ve kesin hükümler bütün tefsir, hadis, fıkıh, akaid, ilmihal kitaplarında mücmel veya mufassal şekilde bildirilmiştir. Bunlar muhkemat cinsindendir.

Dünya İslâm'a muhtaçken, muharref dinlere bağlı olanlar da kurtulmuştur, “onların dinleri de haktır ve onlar da Cennet ehlidir” demek son derece tehlikelidir.

Müslümanlar dinler arası diyalogla değil, davet ve tebliğ ile mükelleftir.

  • Bir Müslümanın, “Teslis inancı da haktır” demesi cinnettir.

Hz. Muhammed Efendimizi inkâr edenlerin ehl-i Cennet olduğunu iddia etmek de korkunç bir çelişkidir.

1400 küsur yıldan beri İslâm dünyasında diyalog diye bir kavram ve kurum olmamıştır. Bu, zamanımızda çıkmıştır. Çıkaranlar da Müslümanlar değil, Vatican papazlarıdır.

Diyalog, misyonerliğin yeni şeklidir.

Diyalogçuların, kendilerini savunmak için söyledikleri sözler boştur, esassız ve temelsizdir.

Zırvanın tevili ahmaklık ve eblehliktir.

Onlar bazı Kur'ân ayetlerini hevâlarına ve şeytani amaçlarına göre çok yanlış bir şekilde yorumlayıp, Müslümanları yanıltma yoluna gitmektedir.

Hiçbir Ehl-i Sünnet âlimi ve fakihi onları tasvib etmeyecektir.

  • Ahir zamanda İsa Mesih aleyhisselam nüzul ettiği zaman Tevhid ehli Müslümanların yanına gidecektir.

Nüzul-i İsa'dan sonra Ehl-i Kitab da Müslüman olacak ve Hak dine girecektir.

Hz. İsa'nın nüzulüyle ilgili yüzden fazla sahih hadis vardır. Bunlar manevi tevatür oluşturmaktadır. Bu hadisleri inkâr edenler sapık kimselerdir.

  • Bu yazdıklarımdan dolayı birileri bana düşmanlık edecektir. İnsanlar işine gelmeyen doğruları kolayca kabul etmeyecektir. Onların iyiliği için yazıyorum. Sevgili Müslüman kardeşlerimi uyarıyorum: Diyalog tuzağına düşmesinler, imanları korusunlar. Muharref dinleri İslâm ile bir tutmasınlar.

Gayemiz dinime ve ümmetime naçiz bir hizmetten ibarettir. Bizi levm edenlerin kınama ve sataşmasından korkmamak gerekir.

Allah birdir. Eşi, benzeri, oğlu, kızı, ortağı, şeriki olması, muhaldir.

Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.

Allah kemâl sıfatlarla muttasıf ve mükemmeldir.

Allah zamandan, mekândan, cihetten, cisimden, inmekten, çıkmaktan, insanlar gibi organları olmaktan münezzehtir.

Allah'a oğul koşmak büyük bir sapıklık ve dalâlettir.

Sahih İslâm akaidine göre Allahü Teâlâ'nın on dört kemâl sıfatı vardır. Her Müslüman, ilmihal kitaplarından bunları okuyup ezberlemeli ve içine sindirmeli, yeryüzündeki ve göklerdeki her şeyde Allah’ın celal ve cemal sıfatlarını ve Esmai Hüsnasını sezip seyretmelidir..

Allah'a ortak koşanlar ve O'na noksan sıfatlar takanlar hidayet üzere değildir, onlar dalâlettedir.[1]

Barnabas incilinin aslı ve Siyonistlerin telaşı:

Hamza Bektaş, Hakkâri’deki bir mağarada bulunan Barnabas İncilinin hem tercümanı, hem en önemli tanığı olduğu için soyadını Hocagil olarak değiştirmek zorunda kalmıştı. Çünkü sürekli baskı altındaydı.

Kendisi Aramice uzmanıydı. Aramice, Hz. İsa'nın ilk öğütlerini verdiği dildi. Aramice ya da Aramca, Sami dil ailesinin Kuzey-Batı grubundan bir dil olup Suriye'nin eski adı olan Aram sözcüğüne izafeten adlandırılmıştı.

Aramice en eski kaynaklar M.Ö. 2. bin yılbaşların da Suriye'de bulunmuştu. M.Ö. 1. binyıl başlarında Babil ve Asur ülkelerini içeren Mezopotamya'da Akkadca yerine egemen dil olarak benimsenmiş, M.Ö. 6. yüzyılda tüm Yakındoğu'da egemenlik kuran Pers İmparatorluğunun resmi yazışma dili olmuştu. Aynı dönemde Yahudiler tarafından İbranice yerine günlük konuşma ve yazı dili olarak kullanılmaya başlanmıştı. Hz. İsa'nın anadiliydi. M.S. 7. yüzyılda İslamiyet'in yayılması ile yerini Arapçaya bırakmıştı.

Hamza Hocagil, Türkiye'de bu dile vakıf birkaç kişiden biriydi. Hâlbuki Hıristiyan aleminin kabul ettiği 4 İncil'den hiçbirinin Aramice orijinali yoktu. Tümü Grekçe'den yapılan tercümelerden oluşuyordu. En eskisi de 4. yüzyıla aitti. Bu da Hz. İsa'nın tarihselliğini ve 4 İncil'in otantikliğini sorgulatıyordu.

Hamza Hocagil, dinler tarihini değiştirebilecek bu dili bilen birkaç kişiden birisi oluyordu.

Onu daha da ilginç kılan ve istihbarat örgütleriyle köşe kapmaca oynamasına neden olay ise 1981 yılında köylülerin avlanmak için gittikleri Hakkâri'nin Uludere Köyü yakınlarında bulunan bir mağaraya girmeleriyle başlamıştı. Köylüler kaybolan köpeklerinin acıyla havlayan sesini duyuyorlar, ama ona bir türlü ulaşamıyorlardı. Köpekleri mağaranın zeminden yaklaşık 150 metre kadar derinliğe düşmüştü. Köylüler ip sarkıtarak zemine ulaşmaya çalışmışlarsa da, bunu başaramamışlardı. Ertesi gün bu kez daha uzun urganlarla geldiler mağaraya. Aşağı indiklerinde karşılaştıkları manzara son derece şaşırtıcıydı.

Karşılarında 354 odalı bir yeraltı şehri bulunuyordu.

Köylüler, zeminden epey aşağıda, geniş bir oda büyüklüğündeki bu loş mağarada bir taş lahit de bulmuşlardı.

Mumyayla birlikte, çok iyi korunmuş vaziyette duran papirüslerin üzerinde gayet okunaklı bir şekilde yazılmış Aramice yazılar vardı:

“Ben Kıbrıslı Barnabius… Tespihe layık alemlerin Rabbinden bir bütün olarak, Ruhu'l Kudüs'le Meşahaya vahyolunanı tıpkı İsa’dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum."       

Kayıp İncil neden önemli sayılmaktaydı?

Hamza Hocagil’e göre, o gün orada bulunan bu eser, 2000 yıllık kayıp otantik İncil'di. İncil, Hz. İsa'nın vahiy kâtibi Aziz Barnabas tarafından yazılmıştı.                                 

Peki, ama Barnabas İncil’i neden bu kadar önemliydi? İstihbarat örgütlerinin bunca yıl adeta köşe kapmaca oynamak zorunda kaldıkları İncil'in ortaya çıkması durumunda neler olabilirdi?

1. Yüzyıla ait Arami dilinde yazılmış böyle bir İncil'in bulunmasını son derece önemli kılan şey, bugün kabul edilen dört İncil'in, gerçek nüshalarından hiçbirinin ortada olmamasıydı.

Şu anda kilise tarafından sahih kabul edilen ve Yeni Ahit'in başında yer alan dört İncil'in orijinal el yazmaları ile onlardan kopya edildiği söylenen en eski nüshalar arasında en azından iki buçuk asırlık bir boşluk, zaman aralığı bulunuyordu. Bunun anlamı: Şu anda en eski İncil yazması olarak elde bulunan nüshaların, Havarilerin yazmış olduğu asıl orijinal metinden kopya edilip edilmediğini tespit etmek üzere herhangi bir karşılaştırma yapmak bile bilimsel açıdan mümkün değildi.

Çünkü orijinal yazmalar kaybolmuştu, .En eski kopyalarla bu orijinal metinler arasındaki mesafe en az iki yüz elli yıl olduğuna göre, bu kadar uzun zaman aralığını aşıp ana metne ulaşabilmek için çok sağlam bir rivayet silsilesine ihtiyaç vardı. Kopyalar kendilerine güven sağlayacak böyle bir rivayet silsilesinden tamamen mahrumdu. Bu en eski kopyaların, ana nüshalardan yapıldıklarını ortaya koyan başka herhangi bir delil de mevcut değildi, sadece kopya edenin esas nüshadan kopya ettiğini belirten iddiası vardı.

İşin aslına bakılırsa İznik Konsili’nden önce mevcut olan çok sayıda İncil ile beraber, bu dört İncil'in ilk nüshalarının ortadan kalkması ve kaybolması, bir yandan Putperest Romalıların işkence ve zulümlerine ve Kutsal kitapları ortadan kaldırmak için gösterdikleri faaliyetlere bağlanabilirse de, öbür yandan bunu bizzat kilisenin faaliyetine de bağlamak mümkündü. Zira Kilise, sahte saydığı İncillerle, sahih kabul ettiği dört İncil'in ilk nüshalarını, o günkü kendi teolojik anlayışına uymadığı ve kendi elinde bulunan tahrif edilmiş dört İncil'in metinleri ile çeliştiği için, tek çıkar yolun bunları ortadan kaldırarak, onlardan kurtulmak olduğunu görmüş olabilirdi. (Prof. Dr. Şaban Kunduz, 4 İncil ve Çelişkileri)

Kilise'nin yasakladığı Apokrif İnciller listesinde "Matta’nın Gelenekleri İncili" de vardır. Burası konunun en can alıcı noktasıdır. Zira söz konusu İncil de, Barnabas İncili ile bağlantılıdır. Çünkü adı geçen İncil'i kaleme alan da Barnabas'tır ve İncil Barnabas'ın mezarında bulunmuştur. Herhalde bu İncil Havari Matta’nın esas İncili idi, ama kilise bunu da yasak kitaplar listesine almıştı. Belki de bu İncil de Hakkâri'de bulunan İncil ile aynıydı.

Bugün Yeni Ahit’in sadece Yunanca yazılmış beş binden fazla el yazması vardır. Bunların her birinde diğerlerine göre farklılıklar, aykırılıklar ve tabi akla ve ahlaka uymayan ve Allah kelamı olamayacak yanlışlıklar bulunmaktadır.”[2]

Siyonist Yahudiler ve emperyalist Haçlı Hıristiyan mezhepler BARNABAS inciline niye karşı çıkmaktaydı?

Haset ve fesat ehli Yahudilerin İncil ve Tevrat’a katıp karıştırdıkları şirk ve şekavetten eser görülmeyen, tevhit inancına ve Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve Peygamberi olduğunu belirten BARNABAS İncili’nin Hakkari’nin Uludere köyü civarındaki bir mağarada ve Kıbrıs’taki Barnabas’ın mezarında orijinal nüshalarının ortaya çıkması, en çok İsrail ve işbirlikçilerini telaşlandırmıştı.

Çünkü, kasıtlı olarak bozup yozlaştırdıkları uydurma İncillerin aslının bulunması, Hıristiyan dünyasını batıl düşüncelerden ve siyonizmin güdümünden çıkıp Müslümanlarla yakınlaşmasına yol açacaktı.

Bu nedenle, keşfedilen orijinal nüshaların ele geçirilip yok edilmesi için hem İsrail, hem de ABD çok sinsi ve ciddi çalışmalar başlatmış, konuyla alakalı faili meçhul cinayetler yaşanmıştı.

  • Bu gelişmelere ilgi duyan ve resmen sahip çıkan Vatikan Kardinali Mario’nun 18 Ekim 2006’da, “bilinmeyen nedenlerle” aniden ölüp gitmesi 
  • Barnabas Manastırına yapılan esrarengiz gece baskınını ve mezarının açılmasını gündeme taşıyıp soruşturan Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı’nın bu yazılardan hemen sonra katledilmesi.
  • Rauf Demktaş’ın, bu mezar soygununa karışan Gladyo şebekesini kollama gayretleri ve samimiyetleri.
  • Ergenekon’un CIA-MOSSAD ve Gladyo ekibinin bu şahıslarla ilişkileri.
  • Bu olayların yaşandığı süreçte Kıbrıs’ta olduğu kesinleşen Abdullah Çatlı’nın Yahudi sevgilisi SOLİ OVADYA’nın Kıbrıs’ta birlikte görülmesi, Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) ile “Japet Et Mamülleri San. ve Tic. Ltd. Şti.” ortaklığı olan bu Musevi Soli Ovadya’nın çok aktif ve etkin bir MOSSAD ajanı olduğunun yazılıp çizilmesi, bizim tahmin ve teorilerimize kuvvet katmaktaydı.
  • Ve yine, Hakkari’de 1981’de bulunan ve haberleri olunca CIA ve MOSSAD ajanlarınca peşine takılan BARNABAS İncili’nin Aramca asıl nüshasının, Hamza Hocagile, Türkçe’ye tercümesinin, GKB Özel Harp Dairesine bağlı subaylarca yaptırılması.
  • Ve yine bu orijinal nüshalara Genelkurmay müdahalesiyle sahip çıkılıp özel bir kasada titizlikle saklanması.
  • Öyle ki eski ABD Başkanı Yahudi Jimy Carter’in Türkiye ziyaretinde özellikle istediği halde, bu nüshaların ona verilmekten sakınılması.

Milli Türkiye’nin bu önemli kutsal metinleri ve belgeyi Hıristiyan aleminin gerçeklerin farkına varmasına ve siyonizmin pençesinden kurtulmasına vesile olacak, tarihi bir atılım ve açılım için kullanma niyetinin bir göstergesi olarak okunmalıydı.

Kur’an-ı Kerimde:

“Ey Kitap Ehli (Tevhit akidesi ve Hz. Muhammed’in geleceği gibi konuları elinizdeki) Kitaptan gizlemekle (ve değiştirmekle) olduklarınızın çoğunu size açıklayıp bildiren, bir kısmını da bırakıp vazgeçen elçimiz geldi. Size (uymanız ve gerçeği bulmanız için) Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.” (Maide: 15) ayeti de bu gelişme ve gerçeklere işaret buyurmaktaydı.

Barnabas İncilinde "Muhammed" (A.S.) ismine sıkça rastlanmaktaydı

Daha önce bahsedildiği gibi, Hz. İsa (A.S.) dan 300 yıl kadar sonra İznik'te toplanan bir heyet, o ana kadar, tamamı birbirinden farklı şekilde yazılmış bulunan İncillerden 396’sının okunmasını yasaklamış ve bunların arasından özellikle Barnaba İncilini okuyanların şiddetle cezalandırılacağını ilan etmiştir. Bu İncil, Hz, İsa (A.S.)’ın havarilerinden Markos'un amcaoğlu Barnaba tarafından yazılmıştır. Aynı zamanda Pavlos'un ders arkadaşı olan Barnaba, Miladi 63 yılında öldürülmüştür, incili İbranicedir.

Günümüze ulaşan örneği, tahrif edilmiş olmasına rağmen diğer İncillerin aksine, Hz. İSA (A.S.)in ne ilahlığından, ne de çarmıha gerildiğinden bahsetmekte bunlarla ilgili hiç bir ifadeye rastlanmamaktadır.

Barnaba İncili bugün Viyana Milli Kütüphanesinde, Amerikan Kongresi Kütüphanesinde ve Britanya Müzesi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Fakat hala, hiç kimseye gösterilmemekte, inceleme ve araştırmaya kapalı tutulmaktadır. Ancak Pakistanlı General Abdürrahim'in gizlice, mikrofilmlerini çekerek elde etmeyi başardığı Barnaba İncili İngilizceye çevrilerek, "PAKİSTAN BEGÜM AİSHA BAWAN VAKFI" tarafından yayınlanıp bütün dünyaya duyurulmuştur. Son açıklamalardan sonra bu İncil'in neden gizli tutulduğu ve yok edilmeğe çalışıldığı anlaşılmıştır. İncil'in birçok yerinde peygamber (A.S.M.) efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve İslam itikadı ile aynı çeşitli tahrif olmamış açıklamalar yapmaktadır.

Barnaba İncilinin pek çok bölümlerinde ve ayetlerinde Hatemü'l Enbiya olarak sevgili Peygamberimiz Muhammed (SAV.)'in vasıfları ve isimleri zikredilmiştir. "Muhammed" ismi İncil'in şu bölüm ve ayetlerinde geçmektedir:

 

35. Bölüm Ayet: 8

97.   Bölüm Ayet: 7-14-15-18

43. Bölüm Ayet: 9

112. Bölüm Ayet: 17

54. Bölüm Ayet: 4-10-18-21-23    

136. Bölüm Ayet: 9-12-14-18

55. Bölüm Ayet: 4-7-8-16-18-23-24-34-35-36-37

137. Bölüm Ayet: 1-4-6

56. Bölüm Ayet: 3-4

158. Bölüm Ayet: 24

58. Bölüm Ayet: 3-20

176. Bölüm Ayet: 7

83. Bölüm Ayet: 22

190. Bölüm Ayet: 7

90. Bölüm Ayet: 3-4

195. Bölüm Ayet: 8

 

İbranice "Muhammed" manasına gelen "MESİYYEN" kelimesi de Barnaba İncilinin şu ayetlerinde zikredilmektedir:

 

82. Bölüm Ayet: 1-10-13

86.   Bölüm Ayet: 6                      

192. Bölüm Ayet: 6

83. Bölüm Ayet: 25                      

112. Bölüm Ayet: 18                     

206. Bölüm Ayet: 11

 

 

Ayrıca aşağıdaki şu işaretlerde de Peygamberimiz kastedilmiştir:

55. Bölüm Ayet: 4,7,16,37'de RASULE

55. Bölüm Ayet: 18, 23, 24, 35, 36’de RASÛLALLAH

56.  Bölüm Ayet: 20'de YA HALİLİ

59. Bölüm Ayet: 24'de MUHAMMED HABİBULLAH

Barnaba İncilindeki 72/24 ayetle Hz. İsa Aleyhisselam Peygamberimizin geleceğini “ALLAH'IN PEYGAMBERİ YAKINDA GELİR" diyerek müjdelemiş, Onun geleceğinin ilahi rahmet ve merhamet gereği olduğunu beyan etmiştir.               

Barnaba İncilinin 41/30 ve 31. ayetlerinde Cenab-ı Hakkın Musa Aleyhisselam’a hitaben "Senin evlatlarından peygamber çıkaracağım" dediği kaydedilmekte, 141/16 ve 208/7. ayetlerde Davut neslinden değil, İsmail neslinden Muhammed ismindeki bir nebinin geleceği müjdelenmektedir. 190. Bölüm 5. ayette de İsmail Aleyhisselam’ın Muhammed (S.A.V.)'ın "sülale babası" olduğu kaydedilmektedir.

Barnaba İncili 39. Bölümdeki 16 ve 24. ayetlerde kâinatın, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın hürmetine yaratıldığı belirtilmektedir.

Barnaba incilinde Hz, İsa Aleyhisselam'ın, kendisine gelen kimselerin "EY MESİH" demeleri karşısında "BEN MESİH DEĞİLİM, HAKİKİ MESİH GELECEK OLAN SON PEYGAMBER HZ, MUHAMMED (A.S.)'dir" dediği kaydedilmiştir. (96. Bölüm Ayet: 12) Hz. İsa (A.S.) kendisine "EY MUALLİM DÜNYAYA GELECEĞİNDEN BAHSETTİĞİN O ZAT KİMDİR?" sorusuna 97. bölümde "MUHAMMED RASULULLAH'TIR" cevabını vererek şöyle devam etmiştir:

"Bu Resul sizin zamanınızdan sonra gelecek, O geldiği zaman benim sözlerim tahrif edilmiş olacak, işte o zaman Allah insanlara acıyarak Mesih'i gönderecektir. Onun başının üstünde daima beyaz bir bulut bulunacak. O çok güçlü olacak. Pufları kıracak, puta tapanları hüsrana" uğratacaktır. {163, Bölüm Ayet: 7)

Onun sayesinde insanlar Allah'ı tanıyacak. Ve onu tebcil edecektir, Benim insandan başka varlık olduğumu söyleyenleri susturacaktır." (72, Bölüm)

Barnaba İncilinin 44. sahifesinde Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ın tesellici ve rahmet peygamberi olduğu şöyle belirtilmektedir.

"Size söylüyorum, O Allah'ın resulü bütün mahlûkata rahmettir, O, anlayışlı, tesellici, hikmetli, kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, dakik ve yumuşak ruhludur, Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile adalet, acıma, nezaket ve sabır duygusu ile hareket eder, O dünyaya geldiği devir saadet devridir" diyerek şunları söylemektedir:

"Benim için Muhammed peygamberin hizmetlerine yetişmek mümkün değildir.

Çünkü o benden evvel yaratılmış, benden sonra da dünyaya teşrif edecektir. Dini İsa bakı kalacaktır." (Barnaba 42. Bölüm, Ayet: 15), Burada dikkat edilmesi gereken husus geçmiş bir olayın anlatımı değil, gelecekteki olayların açıkça ve doğru olarak bahsedilmesidir.[3]

Masonluk ve Aydınlanmacılık ta Yahudilerin uydurmalarıydı..

2 Aralık 2009 Haber Türk’te Balçiçek Pamir’a konuk olan tarihçi Prof. Sina Akşin:

“Gerçek Atatürkçü olmak için, mutlaka “Aydınlanmacı” olmak gerekir. Askeri darbe planlayanlar bile, eğer Atatürkçü iseler, bu girişimleri geçerlidir. Partiler içinde sadece CHP Kemalizm’e kısmen yakın görünmektedir. Ama tam değil, çünkü devletçiliğe karşı gelmektedir. Necmettin Erbakan bile: “Eğer Atatürk sağ olsaydı, partisine gireceğini” söylemiştir.

Oysa sadece “Aydınlanmacı” ve Altı okçu” olanlar gerçek Kemalist’tir, diğerleri sahtedir” gibi çapsız ve dayanaksız laflar etmişti.

Bunların “Aydınlanma” dedikleri Batı dünyasını 18. yüzyılda etkisi altına alan; yaratıcılığı, Allah varlığını ve Dini kurum ve kavramları inkâr edip, maneviyatçılık yerine tamamen maddeciliğe ve deneyciliğe dayanan, şeytani bir felsefe akımı ve hepsi Yahudi ve Masonların ürettiği bir dinsizlik düşüncesidir. Ama Atatürk kesinlikle aydınlanmacı değildir. Ve masonların Yahudi uşağı bir hıyanet ve fitne şebekesi olduğunu bildiği için, Mason Localarını resmen yasaklayan ilk lider Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal’i Mason ve aydınlanmacı göstermeye çalışan Sina Akşin gibi sahte bilgiçlere, bu safsataları Siyonist Yahudilerin uydurduklarını, Masonların kendi dergilerinden bir kez daha hatırlatalım.

Fransız İhtilâli Dinsiz Masonların tezgâhıydı

Daha ileriki yıllarda, aynı durumdaki ulusları da etkisi altına alacak olan bu devrimin (Fransız devrimi) aksiyon haline geçerek başarıya ulaşmasında tıpkı Amerika'da olduğu gibi Fransız mason üstatlarının rollerinin büyük olduğu kesindir.” (MİMAR SİNAN D. 1968 Sayı 8, Sayfa 53)

Mimar Sinan dergisinde bahsedilen konularda, verilen listelerde ve diğer ansiklopedik incelemelerde eski devirlerden beri Katolik Kilisesi'ne Mason ve Yahudilerin sızdıkları, hatta kardinalliğe kadar yükseldikleri ve kiliseyi kontrol altına aldıkları görülmektedir. "Amansız dinsel taassup ve ruhsal hayat üzerindeki baskı" bu sayede oluşturulmakta, birçok Hıristiyan da bu plana bilmeden alet olmakta ve halka, mason üstatların hazırladıkları hayat arzı kurtuluş olarak gösterilmektedir. Bu danışıklı dövüş ortamı birçok halkın kurtuluşunun(!) gerçekleştirilmesinde kullanılan masonluğun etkili bir yöntemidir.

Ölümünden yıllar sonra bile unutturulmayan anısına, saygı ve hürmet hislerinin bir belirtisi olarak, törenlerle heykelleri, büstleri dikilen SİMON BO LİVAR da Mason birisidir.

 

 

 

 



[1] Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

[2] Aydoğan Vatandaş-Apokrifal sh. 8-12)

[3] KAYNAKLAR:

Rapo, Laura vs Lonsdalla. The Gospel ol Barnaba. Oxford 1907. Abdurrahrnan AYGÜN, Barnaba İncili  (Basılmamış Eser), İstanbul, 1942, S. 16-17,

Burhan EflSOY, Barnaba İncilinin kısmi tercümesi (41-59) Fasıl) Samsun Yüksek İslam Enstitüsü Mezuniyet Tezi (1981)

Barnaba ve İncili Hk. Bkz. Ahmet KAHRAMAN, Dinler Tarihi sh. 206-207, İsmail Fenni ERTUÖRUL, Hakikat Nurları, s. 243.

BİTMEYEN KIBRIS KAVGASI VE İSRAİL’İN HESAPLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Şok iddia!

Türk askeri Kuzey Kıbrıs'tan ayrılacak mıydı?

Rum Lider Hristofyas, Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılması konusunda uzlaştıklarını açıkladı.

Kıbrıs'ta KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Güney Kıbrıs Rum Lideri Dimitris Hristofyas arasında devam eden kapsamlı müzakerelerde Rum tarafı KKTC'yi ayağa kaldıran bir iddia ortaya atmıştı. 53'üncü kez Lefkoşa ara bölgede BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Taye Brook Zerihoun'un gözetiminde bir araya gelmelerinin ardından 24 Kasım'da buluşmak üzere ayrılan liderler kendi taraflarında basına açıklama yapmıştı. Rum lider Hristofyas, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'la anlaştığı konularla ilgili açıklamalarda bulunarak, "Talat, Türk askerinin Kıbrıs'tan gitmesini kabul etmiştir" şeklindeki ifade Türk tarafını ayağa kaldırmıştı.

Rum Lideri Hristofyas, Güney'de gazetelerin sorularını cevaplandırdığı esnada, KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın son zamanlarda basında yaptığı açıklamaların halkını yatıştırmaya yönelik olduğunu söyleyerek, "Talat'la çözümün federasyonla sağlanacağı, tek egemenlik, tek vatandaşlık, tek uluslar arası temsiliyeti esas alan bir devlet olacağı konusunda birleşik Kıbrıs’ın askersizleştirilmesi ve Türk ordusunun adayı terk etmesi hususunda anlaştık” sözleri AKP’nin hıyanetlerini açığa çıkarmıştı.

“Kafes” tertibinin hedefi de yine Kıbrıs’tı

Ergenekon savcıları deniz subaylarını sorgularken 100’ü aşkın kurmay albay ve amiralin ismini sormuşlardı. BOP’un Kıbrıs planı çerçevesinde Türk askerinin adadan çıkarılabilmesi için, TSK’nın köşeye sıkıştırılıp teslim alınması planlanmıştı. Kıbrıs söz konusu olduğunda Deniz Kuvvetleri çok özel bir önem taşımaktaydı. İşte bu gücün zayıflatılması amaçlanmıştı.

İlter Türkmen gerçekleri çarpıtmaktaydı!

KKTC'nin kuruluşu kolay olmamıştır. Kıbrıs Türkünün var oluş ve özgürlük mücadelesi destansıdır. Özgürlük adına adada 131 yıldır mücadele sonuçsuz kalmayacaktır. Bin bir meşakkatle kurulan KKTC’yi ortadan kaldırmak için iç ve dış mihraklar iş başındadır. KKTC'nin hiçbir şartta yıkılmayacağını, çok yakında herkes anlayacaktır.

Her fırsatta KKTC'nin varlığına saldırmayı maharet sayanlardan biri de KKTC'nin kurulduğu dönemde Anavatan Türkiye Dışişleri Bakanlığı yapan İlter Türkmen'dir. Türkmen hatırlanacağı gibi KKTC'yi ortadan kaldırmayı öngören Annan Planı'nın da ateşli savunucularındandır. KKTC'nin 26. kuruluş yıldönümü nedeniyle Türkmen bazı basın kuruluşlarına beyanatlar vermiş, daha doğrusu yaptığı açıklamalarla tarihi gerçekleri çarpıtarak adeta saçmalamıştır.

Türkmen KKTC’nin kuruluşunu, Denktaş’ın koltuk sevdasına bağlayarak “Kıbrıs’ın Yunanistan’dan ziyade Masonların daha etkin bulunduğu Türkiye’nin elinde olmasını isteyen İsrail hesaplarını ve Denktaş’ın sabataist bağlantılarını saklamaya çalışmakta ve gerçeği saptırmaktadır.

Recep Erdoğan’ın gizli telefon talimatlarıyla; “Çözüm, insanlığa yapabileceğimiz en büyük katkıdır” diyen Cumhurbaşkanı Talat: ''sürecin hızla ilerlemesi için çalışan ve çözüme ilgi gösterenleri katkı koymaya çağıran bir strateji izliyoruz'' sözleriyle KKTC’yi Rumlara pazarladığının işaretlerini vermişti.

''İnsanlığa yapabilecek en büyük katkı''ymış!

Talat, özetle şöyle devam etmişti: “Kıbrıs sorununa çözüm bulunmasının bütün insanlığın yararına olduğunu da biliyoruz. Çözüm, bizim insanlığa yapabileceğimiz en büyük katkıdır. Günümüzde, dünyanın en büyük sorunu haline gelen kültürler arası çatışmaları, yepyeni bir kültürler arası dostluğa dönüştürme projesine Kıbrıs'tan başlayabiliriz.''

Kriz Grubu: “Kıbrıs ya bölünecek ya birleşecek” diye uyarmıştı!

Brüksel merkezli uluslar arası Kriz Grubu (ICG) Kıbrıs raporunda, Talat-Hristofyas müzakerelerinin başarısızlıkla neticelenmesi durumunda, bundan sonra çözümün hayal olacağını açıklamıştı. ICG, liderlerin anlaşmaması halinde Kıbrıs’ta bölünmenin artık mukadder görüleceği uyarısını yapmıştı.

Bu tehditler üzerine Tayyip Erdoğan-Mehmet Ali Talat KKTC’nin bitirilmesinde anlaşmıştı.

Tayyip Erdoğan ve KKTC Cumhurbaşkanı M. Ali Talat, KKTC’nin bitirilerek Türk kesiminin Rum kesimine yamanmasında sözbirliğine varmıştı. Kıbrıs’ta sürdürülen Talat-Hristofyas görüşmelerinde de bu konuda ilke kararı alındıktan sonra, yeni devletin, “Cumhurbaşkanlığı”, “Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı” gibi kurumlarının müzakeresine başlanmıştı.

Tayyip Erdoğan ve M. Ali Talat, 2004’te referandumdaki yüzde 65 oya rağmen KKTC’yi ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Ambargoların yumuşatılması ise söz konusu bile olmamıştı. Buna rağmen 2004 Aralık’ında Türkiye’yi daha derin yıkım süreçlerine sokacak AB ile pazarlıklardan sakınılmamıştı.

Ey Erbakan’ın Milli ve haysiyetli projelerine, adaletli ve merhametli yönetimine, bol ve bereketli ekonomisine ve özellikle 1974 Kıbrıs’ın kurtuluşundaki tarihi rolüne burun büken, nankörlük eden, hatta dış güçlerle ittifak edip postmodern darbelere girişen askerler, siviller!.. Ve ey bunları alkışlayan sefihler, sersemler!..

Şimdi AKP’nin akrepliklerinden sızlanmaya ne hakkınız var. İlahi adalet sizden intikam alıyor ve vicdan ehlini intibaha (uyanışa) getirmeye çalışıyor.

“Ey Erbakan Hoca, nerde kaldın? Gel başımıza geç ki kurtulalım!” diye bin pişmanlıkla Onu arayacağımız güne kadar da bu perişanlığımız devam edeceğe benziyor.

Bu arada Rusya’nın KKTC’yi tanıma teklifine AKP yanaşmamıştı.

Rusya, Güney Osetya ve Abhazya’nın tanınması karşılığında KKTC’yi tanıyacaktı. Bu yönde gelişmeler ve haberler dış basında ve Türk basınında yer almıştı. Hatta bazı Rus kaynaklar KKTC, Abhaz ve Oset yetkililerle Türk ve Rus yetkililerin bir araya geleceği toplantıların planlandığını açıklamıştı. Ama ABD, AB ve İsrail’in korkusundan AKP böyle bir fırsatı bile dikkate almamıştı.

Eliyahu Sasson, Ankara'daki ilk Israel elçisi olmaktaydı ve zamanın Başbakanı Adnan Menderes onu; "kardeşim" diye çağırmaktaydı!?

Türk dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 1902 Şam doğumlu ve önce Osmanlı ve daha sonra İngiliz mandasına karşı savaşmış, istihbaratçı ve şimdiki sözcükle "Mossadçı", Siyonist Eliyahu Sasson ile Roma’da düzenli olarak, "regularly" buluşuyordu.

Kıbrıs'ın tarihindeki her dönüşümde Yahudi manivelasını hesaba katmak gerekiyordu. Adanın Türkler tarafından alınmasında Yahudi Yasef Nasi’nin telkin ve teşviki biliniyordu; İkinci Selim’in, Kıbrıs'ı, Yahudilere yurt olarak vermek üzere almasını istiyordu.

Yalçın Küçük, “Çalışmalarımda, Yahudilere, en uzak kavmin Araplar değil Elenler (Yunanlılar) ve en yakının ise Türkler değil Kürtler olduğunu” yazıyordu.

Kıbrıs'ta Türk Mukavemet Teşkilatı'nın, asıl kurucusunun F. Rüştü Zorlu olduğunu söylüyordu.

Öyleyse, Eliyahu Sasson-Fatin Zorlu’nun düzenli buluşma ve planlamalarında, "Mossad" ve Israel katkısını hesaba katmak gerekiyordu.

Sasson-Zorlu düzenli görüşmelerini açığa çıkaran kitap, "Israel'in Gizli Savaşları" başlığını taşıyordu ve Uğur Mumcu bu kitaptan haberdar bulunuyordu.

Uğur, Lan Black ve Benny Morris'in bu çalışmasına dayanarak, Israel-Kürt ilişkilerine dikkati çekmişti; belki de parmağını doğru yere koyan ilk yorumcuydu, Kuzey Irak'ta Barzani Ailesi, Israel ile ortak bir savaş yürütüyordu, Israel'in gizli savaşları arasında bu konu önem ve öncelik taşıyordu.

Uğur Mumcu, bunu yazdıktan, on beş gün sonra öldürülüyordu!? 

İsrail'in Kıbrıs üzerindeki hedefleri ve planları

Toprakları İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı (Arz-ı Mev’ud) içinde yer alan ülkelerden biri de Kıbrıs'tır. Kıbrıs, Yahudiler için tarih boyunca önemli bir konumda sayılmıştır. İsrail'in kurulmasından önce Filistin'e giden bir basamak, İsrail kurulduktan sonra da, “askeri bakımdan ve istihbarat açısından değerli bir koz” olarak kontrolde tutulmaya çalışılmıştır.

Kıbrıs'a yönelik Yahudi ilgisinin ilk somut örneğine Osmanlı'nın Kıbrıs'ı fethi sırasında rastlanır. O dönemde Saray'da danışman olarak bulunan eğitimli bir Yahudi olan Yasef Nassi "Kıbrıs Kralı" olmak hevesine kapılmıştır. Bundaki amacı, adanın "bir Yahudi yerleşim merkezi haline getirilmesi"dir. Yasef Nassi'den sonra adaya merak saran bir başka Yahudi, 19. yüzyılın sonlarında İngiltere Başbakanlığı koltuğuna oturan Benjamin Disraeli olmuş, Disraeli, çok sayıda Romanyalı Yahudi'nin Kıbrıs'a transfer edilmesini sağlamıştır.

Ancak Kıbrıs'ın Yahudiler açısından taşıdığı önem, asıl olarak Siyonist hareketin ada üzerindeki talepleriyle ortaya çıkmıştır. Siyasi Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini Siyonist hareketin finansörlerinden Lord Rothschild'e, Temmuz 1902'de şöyle aktarmıştır:

"Önce Kıbrıs'ı düzene sokmalıyız, ardından bir gün İsrail'in üzerine gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız. Kıbrıs'tan Müslümanlar giderse, Rumlar iyi bir fiyata topraklarını satıp, Atina'ya veya Girit'e göç ederler. Filistin Yahudiler için çok küçüktür, bu nedenle Filistin'e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin'e Kıbrıs ve El Arish de dahil edilmelidir."     

Bu doğrultuda, Kıbrıs'taki Yahudi nüfusunu artırmak için çeşitli yöntemler denenmiştir. 1897'de İngiliz Hükümeti'nin isteğiyle JCA (Jewish Colonization Association-Yahudi Kolonileşme Birliği), İngiltere'den 33 Rus Yahudi ailesini 3 koloni kurarak Kıbrıs'a yerleştirmiştir.[1]

 1900-1906 yılları arasında da Siyonist önderlerden Warburg, Kıbrıs'ta Yahudi zirai yerleşimi ve köyleri oluşturulması konularıyla yakından ilgilenmiş ve JCA'yı bu amacında desteklemiştir.         

1952 yılı AB'nin temeli olan Avrupa Konseyi'nin kurulduğu senedir. Yahudi Derin Devleti o zamandan 2000'li yılları görebilmiştir. “Birleşik Avrupa, bir gün Kıbrıs'ı da sınırları içine dâhil ederek "Roma İmparatorluğu"na giden yolda, Doğu Akdeniz'de egemenlik ilan edebilir” diyerek Avrupa Birliğini ve Kıbrıs’ın bu birliğe girmesini teşvik etmişlerdir.  Bu dönem aynı zamanda İngiltere'nin de adadan çekilmeye başladığı dönemdir. İngiltere Kıbrıs'tan giderken Türkiye adaya yönlendirilerek Kıbrıs üzerinde Hıristiyan Avrupa'nın tam hâkimiyetinin önüne geçilmek istenmiştir. Çünkü Yahudiler, Kıbrıs’ın Yunanistan’dan ziyade, Türkiye’nin elinde kalmasını tercih etmiştir.

Avrupa Birliğine Kıbrıs'ın bir ada ülkesi olarak bütünüyle katılması için hazırlanmış olan Annan Planı öncesi ve sonrasında Kuzey Kıbrıs'ta çok büyük bir inşaat etkinliği göze çarpmıştır. Özellikle adanın Türk tarafındaki kentler sanki yeniden inşa edilmiş ve Kıbrıs'ın gelecekteki müstakbel yeni sakinleri için batı standartlarına uygun bir ülke yaratılmıştır. Çeyrek yüzyıl önce Türk Ordusunun fethettiği Kuzey Kıbrıs aradan geçen süre içerisinde yeniden inşa edilmiş, kentlerin altyapıları tamamlanmış ve otoyollarla birbirine bağlanarak tam bir batılı ülke konumunda bir Kuzey Kıbrıs amaçlanmıştır. Ambargo nedeniyle durgun olan Kuzey Kıbrıs ekonomisinde Türkler fakir sayılabilecek bir düzeyde kalırlarken, son zamanlarda artan inşaat işlerinde yabancı firmalar devreye girerek, adeta İngiltere ve Türkiye üzerinden yeni yapılaşma girişimleri desteklenerek, gelecekte İsrail'in karşı kıyısında Yahudiler için yeni bir yerleşim bölgesi yaratılmaya çalışılmaktadır. Kuzey Kıbrıs'ta önümüzdeki dönemde birkaç yüz bin Yahudi'nin yerleştirilmesi hesaplanmaktadır.

Adadaki Türk toprakları üzerinde parselasyon çalışmaları ile beraber iki yüz bin ev yapmak üzere izin alınmıştır. Referandum öncesi hızlanan arsa ve ev satışları son dönemlerde daha da artmıştır. Kuzey Kıbrıs bölgesinde yeni yapılan binalar daha çok İngiliz ve Amerikan Yahudileri tarafından satın alınırken, referandum sonrasında Kuzey Kıbrıs'ın Avrupa dışında kalmasıyla beraber İsrail vatandaşı Yahudiler de adada gayrimenkul edinmek ve yerleşmek üzere KKTC'ye gelmeye başlamışlardır.[2]

Böylece zaman içerisinde Kuzey Kıbrıs'ın Türk nüfusunun Türkiye'ye geri dönmesi sağlanacak, para gücüne sahip olan zengin Yahudiler Kuzey Kıbrıs'a yerleşerek yeni bir Yahudi bölgesini İsrail'in karşı kıyısında yaratacaklardır. Gelecekte adanın tamamına sahip olmayı düşünen İsrail, karşı kıyısında ikinci bir Yahudi devleti kurmaya çalışmaktadır. KKTC'de kendisine bağlı firmalar aracılığı ile yeni yerleşim alanları yaratmakta ve hızlı bir gayrı menkul satışı ile adanın kuzeyinde Yahudi nüfusu artırılmaktadır. Kısa zamanda önemli miktarda Yahudi'nin adaya yerleşmesi ile birlikte İsrail de Kıbrıs üzerinde tıpkı Türkiye ve Yunanistan gibi taraf olabilecek ve böylece adanın Avrupa, ya da Hıristiyan egemenliği altına girmesine izin vermeyerek Doğu Akdeniz bölgesinde merkezi olarak kurulmuş olan Yahudi hegemonyası oluşturulacaktır.

İsrailli Yahudilerin son yıllarda Türkiye'nin Antalya kentine de gayrimenkul almak ve yerleşmek üzere ilgi göstermesi, İsrail merkezli gündeme getirilen Doğu Akdeniz hegemonya düzeninin; İsrail, Kıbrıs ve Antalya arasında kurulmakta olan bir egemenlik üçgenine dayandırılmak istendiğini de açıkça anlaşılmaktadır.

Kıbrıs'a İsrail ve Yahudi lobilerinin artan ilgisi, Türkiye'deki benzer kesimleri ve lobileri de heyecanlandırmıştır. Doğu Akdeniz üzerinden bütün Orta Doğu'yu kapsayacak biçimde oluşturulmaya çalışılan Yahudi hegemonyasında Türkiye Yahudileri ve Sabataycıları da etkin olmak istemişler ve bu kesimlerin içinden çıkan bazı temsilciler Kıbrıs sorununun önde gelen izleyicisi, savunucusu, ya da uzmanı olarak ortaya çıkmışlardır.

Tek İsrail ile bütün Ortadoğu'ya egemen olamayacaklarını gören Siyonistler hem Kürt Yahudileri aracılığıyla 2. İsrail'i Kuzey Irak'ta kurmaya çalışmakta, hem de Türkiye'deki Yahudi lobileri ve Maronitler üzerinden 3. İsrail'i de Kıbrıs'ta kurabilmelerinin yolunu aramaktadır.

İsrail'in Tevratsal sınırları içerisinde yer alan Kıbrıs'ın geleceği Ortadoğu'daki yeniden yapılanma ile yakından ilgili bulunmaktadır. Kıbrıs, İsrail'e hem bir giriş kapısı, hem de çıkış bölgesidir. Kıbrıs'tan zaman içinde Türklerin kaçırtılması, Hıristiyanların topraklarının para ile satın alınması yolu ile adanın bütünüyle Yahudileştirilmesi, Siyonizm'in ana hedeflerinden biridir. Türklerin ve Rumların birbirlerine karşı kışkırtılması ile yeniden sıcak çatışmalara sürüklenerek Kıbrıs'a Ortadoğu'da askeri birlik bulunduran ABD'nin müdahale edebileceği öne sürülmektedir. ABD'nin bir askeri işgali sonrasında, ya da NATO'nun Ortadoğu'ya taşınmasından sonra, NATO üzerinden Kıbrıs'ta oluşturulacak Amerikan etkisinden yararlanılarak, Kıbrıs adasına önemli sayıda Yahudi göçü gündeme getirilebilir. Türk kesimine yerleştirilecek bu yeni nüfus topluluklarıyla adanın demografik yapısı değiştirilecek ve İsrail üzerinden kurulacak ekonomik ilişkiler ile Yahudiler yeni dönemde Kıbrıs'a egemen olacaklardır. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında gündeme getirilen Siyonist planın Kıbrıs kısmı bu doğrultuda sonuçlanırsa ABD askerinin desteği ve İsrail lobilerinin ekonomik yönlendirmesi sonucunda Kıbrıs, Ortadoğu'da yeni bir İsrail olarak ortaya çıkabilecektir.

Kürt Yahudilerine kurdurulan Kürdistan ile beraber Ortadoğu'da üç tane Yahudi devleti kurulmuş olacak ve böylece merkezi Yahudi devleti Kürdistan ile doğuya karşı, Kıbrıs ile de batıya karşı kendisini koruyabilecek sınır ötesi yeni üsler elde etmiş olacaktır.[3]

Bu kapsamda Kıbrıs'ta oynanan bir oyunu daha gündeme getirmekte yarar görüyorum. Sıdıka Atalay, Asil Nadir ile birlikte Küçük Erenköy(Yeni Erenköy)'de bir liman yeri aldıktan sonra burayı Yahudi kökenli bir İngiliz firmasına devrettiği anlaşılır. Firma burada bir liman inşaatı başlatır. Bilindiği üzere bu bölge KKTC'nin en batı ucundadır. Şimdi gelelim KKTC'nin doğu ucuna. Magosa Askeri Bölgesi'nin hemen içinde deniz kıyısında ve Gülseren Bölgesi'nde, “Danya” adlı firma bir Yahudi Kolonisi kurmak istemektedir. Proje ilk kez E. Korg. Ali Yalçın'ın KTBKK'lığı sırasında gündeme getirilir. Ali Yalçın paşa ret cevabı verir. O tarihten bu yana her KTBKK değiştiğinde konu tekrar gündeme taşınır. Konuyu takip eden kişiler ise oldukça dikkat çekicidir. Mehmet Ali Talat'ın Yakovas'la birlikte eş başkan olarak görevlendirdiği Özdü Nami. Bu şahıs Kıbrıs'ı terk etmek zorunda kalan ve Avustralya'da sürgünde bulunan eski polis müdürü Kamil Nami'nin oğludur. Kıbrıs'ı neden terk ettiğini merak edenler biraz araştırırsa bu kişinin İsrail ve Yahudilerle ilişkisine dair ilginç tespitlerle karşılaşacaktır.

İsrail KKTC'de Üs Kuruyor, TSK Çıkarılmaya Çalışılıyor, Bu Hıyanetle Eş Anlamlıydı!

Yasal boşluklardan faydalanarak KKTC'de dönüm dönüm toprak satın alan İsrailli Yahudilerin adada cemaat olarak tanınmak için hükümetle irtibat kurduğu ortaya çıktı.

Ambargo ile mücadele eden hükümetin cemaat olma arzusundaki Yahudi grupların cazip tekliflerine boyun eğdiği anlaşıldı. Durumu doğrulayan Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası Başkanı Mehmet Dere, adaya yerleşen İsrailli Yahudi sayısının her geçen gün arttığını, Yahudilerin sistematik bir şekilde adanın belirli alanlarında yoğunlaşmaya başladıklarını ve ekonomik getiri sebebiyle yetkililerin buna göz yumduğunu açıkladı. Baskılar yüzünden kendilerinin dini görevlerini dahi yerine getirmekte zorlandıklarını kaydeden Dere, adaya yerleşen Yahudilerin ise her türlü dini isteklerini özgürce yerine getirebildiğini hatırlattı.

Son birkaç yıl içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne İsrail ve ABD'den yüz kadar Yahudi ailenin göç edip arazi aldıkları adanın güneyinden gelenlerle birlikte Kuzey Kıbrıs'ta cemaat kurdukları ve birkaç aydır da Kıbrıs hükümetinin cemaatlerini tanıması için lobi çalışması başlattıkları vurgulandı. Haim Azimov isimli Hahamın liderliğindeki Yahudi grubunun, Tel Aviv ve Hayfa'da yaptıkları tanıtım çalışmaları ile Kıbrıs'a yerleşimi özendirmeye çalıştıkları; İsrailli firmaların ise yatırımları ile hükümeti baskı altına aldığı belirtiliyor. Dünyanın büyük çoğunluğu tarafından tanınmayan ve ambargo uygulanan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yatırım yapan ülkelerin başında da İsrail geliyor. Adanın İsrail'e olan yakınlığı sebebi ile hafta arasını Kıbrıs'ta geçiren, hafta sonunda ise evine dönen, İsrailli firmaların çalışanları da, adadaki Yahudi Cemaati'ne sempatizan topluyor.

Kıbrıslı Türkler Endişeli

Kıbrıslı Türkler tarafından kaygıyla karşılanan bu durum, 'Yahudilerin Kıbrıs ablukası' şeklindeki yorumlanırken; Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası Başkanı Mehmet Dere, adaya yerleşen İsrailli Yahudi sayısının her geçen gün arttığını, Yahudilerin sistematik bir şekilde adanın belirli alanlarında yoğunlaşmaya başladıklarını ve ekonomik getiri sebebiyle yetkililerin buna göz yumduğunu anlattı. Dere, "Bir hayli İsrailli Kıbrıs'a yerleşmiş durumda. Arazi alımı yapıyorlar ve bu arazilerde inşatlar devam ediyor. Yahudilerin yerleşim için seçtiği alan ise, adanın kuzey batısı, Tatlısu bölgesi. Bu bölge, deniz kıyısı olmasının yanı sıra tıpkı İsrail'in Filistin'de işgal ettiği ilk bölgeleri gibi tarıma çok elverişli yeşil alanlar. Yahudiler ambargo yüzünden Kuzey Kıbrıs'ın ciddi bir sıkıntı içinde olduğu bilinciyle hareket ediyor. Satın alma güçleri fazla olduğu için yetkililer sistematik yerleşim hareketine göz yumuyor.

Yahudilere tanınan özgürlük Müslümanlara tanınmıyor

Kıbrıs'a yerleşen Yahudilerin rahatça hareket edip dini özgürlüklerini yaşayabildiğini belirten, Mehmet Dere, kendilerinin ise Yahudilerle mukayese edildiğinde büyük sıkıntı içinde olduklarını söylüyor. Dere, "Üzerimize farz olan bilgilendirme görevini dahi yerine getiremiyoruz. Yaz kursları konusunda büyük bir sıkıntı içindeyiz, okullarda durum daha da vahim. Dini bilgilerin öğrenilmesi için 30 yerde kurs açılacaktı, onu da bloke ettiler. Yani anlayacağız garip bir işgal altındayız" diye konuştu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan bir protokol ile okullarda iki ay süreyle dini bilgiler ve Kur'an-ı Kerim öğretilmesi kararlaştırılmıştı. Kıbrıs halkının yoğun talebi üzerine açılması kararlaştırılan kurslarda eğitim 1 Ağustos'ta başlayacakken Kıbrıs Öğretmenler Sendikası ve benzeri çevrelerin baskısı yüzünden protokol iptal edildi. Yahudi ablukası Ada basını tarafından da dikkatle izleniyor. Kıbrıs'ta yayın yapan Havadis gazetesi, Yahudi grubu başkanı Haim Azimov ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın birlikte çekilmiş fotoğraflarını yayınladı.[4]

Bu arada, Kuzey Kıbrıs’a Yahudiler yerleştirilirken, Türk Askerinin adadan çıkarılma girişimlerine hız verilmesi kafaları karıştırmaktaydı. Bay Mehmet Ali Talat, Yahudi kolonilerine destek çıkarken, bir yandan da Kur’an Kurslarıyla savaşmaktaydı! Ve nedense Rauf Denktaş’tan, bu konularda hiç ses çıkmamaktaydı?

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Ramazan Kağan Kurt, Nassi-Disraelli-Kissinger ve Kıbrıs / Vatan Gzt / 01 05 2006

[2] Anıl Çeçen / İsrail ve Kıbrıs 2023 Dergisi Ankara 2004

 

[4] http://www.marmarahaber.net 28 Temmuz 2009

DERSİM DERSLERİ VE İKİYÜZLÜLÜK TERESLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Sadece, BM, NATO, AB ve IMF değil; Bin Ladin’in Radikal El Kaidesi de, Fetullah Gülen’in ılımlı İslam felsefesi de, Atatürk’ten sonra uydurulan Kemalizm despotizmi de, şimdi AKP eliyle inşa edilen Demokratikleşme süreci de, evet hepsi Siyonist Yahudi hakimiyetinin ve ABD emperyalizminin “taşeron kurumları ve kuklalarıydı.” Hangisi gerekli ve geçerliyse onu kullanırdı. İşleri bitince bu uyduruk sistemleri de, kiralık şahsiyetleri de, hiç acımadan harcardı.

“Taşeron Güvenlik” gerekliymiş!

Thomas L. Friedman, The New York Times'da yayınladığı analizde, Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik ve savunma konularını yavaş yavaş taşeronlara devretmeye başladığına dikkat çekerek şöyle soruyordu: "Bir zamanlar Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ve CIA'nın kendi başlarına yaptığı işleri, özel taşeronlara yaptırarak hangi noktaya vardığımızı tartışmanın zamanı gelmedi mi?.."

Friedman'a bu soruyu sorduran da Middlebury Üniversitesi Profesörü Allison Stanger'ın şu kitabı: "Sözleşmeyle Bağlı Bir Ulus: Amerikan Gücünün Taşeronlara Devredilmesi ve Dış Siyasetin Geleceği."

Prof. Stanger kitabında ulusal güvenliği ilgilendiren diplomasi, kalkınma, savunma ve istihbarat gibi konuların büyük bir bölümünün özel taşeronlara devredildiğine vurgu yapıyor, kamuoyunun yapılanların çoğundan haberinin bile olmadığını söylüyor.

Kitabındaki şu satırlar oldukça ilginç: "Afganistan ve Irak, bizim taşeronlarla birlikte ilk savaşlarımız. Daha önceki müdahalelerden farkı, bu savaşın yürütülmesinin her bakımdan görülmemiş bir şekilde özel sektöre dayanması. Kongre Araştırma Dairesi'ne göre, 2009'da Irak'taki Savunma Bakanlığı'na bağlı işgücünün yüzde 48'i, Afganistan'dakinin de yüzde 57'si taşeronlara bağlı. Üstelik taşeronları kullanan tek devlet birimi Pentagon değil. Dışişleri Bakanlığı ve Amerikan Kalkınma Ajansı da geniş ölçüde onlardan yararlanıyor. Taşeronlar kilit öneme sahip personel ve yerlerin güvenliğini sağlıyor, birliklerimizi besliyor, giydiriyor, barındırıyor. Ordu ve polis birliklerini eğitiyor, hatta başka taşeronları denetliyor. Boşluğu dolduracak çokuluslu bir taşeron olmasa iki ülkedeki müdahalemizi sürdürmek için askerliği zorunlu hale getirmemiz gerek..."

"Ben eski kafalıyım. Amerika işlerini kamu yararını gözeten kendi personeli ile yapmalı" diyen Thomas L. Friedman'ın bu konuyla ilgili yorumu ise şöyle: "Uzmanlaşmış işlerde konunun en iyisi olan insanların tutulmasına karşı değilim. Fakat devletin en asli görevlerinden bazılarını taşeronlara devrettiği bir alışkanlığa kapıldık. Hükümetin sorumluluğundaki işlerin giderek taşeronlara, oradan da alt taşeronlara kalması kamu yararının göz ardı edilmesine, suiistimale ve yolsuzluğa neden olabilir. Bu arada Washington'da, yurtdışı operasyonlardan ekonomik çıkar sağlayan bir taşeron-sanayici sitesi kuruyoruz..."

Konu gerçekten ilginç...

Prof. Stanger'ın, ABD'yi "Sözleşmeyle Bağlı Bir Ulus" olarak nitelemesi ve gücünü taşeronlara devretmeye başladığına dikkat çekmesi, konunun bundan sonra hem Uluslararası arenada hem de ABD halkı arasında çok daha fazla tartışılmaya başlanacağını gösteriyor.

Araştırmacı Friedman'ın, Amerika'da yurt dışında yapılan askeri operasyonlardan beslenen bir çıkar şebekesinin oluştuğunu ve Washington'da 'taşeron-sanayici sitesi' kurulduğunu” söylemesi de bu tartışmayı epeyce alevlendireceğe benziyor.

Devletler tüm imkânlarını kullanarak güvenliğe odaklandıkları halde kendilerini güvende hissetmiyorsa, peki, “ya güvenliğin taşeronlaştığı bir dünya” nereye kayıyor?

Bu konu derinlemesine araştırılmalı. Çünkü; güvenliğin taşeronlaşması, bir süre sonra devletlerin kontrolü ellerinden kaçırması, ortaya "kontrolsüz bir gücün" çıkmasına da neden olabilir.[1]

Cumhuriyet tarihinin Kemalist olmayan ilk ve tek iktidarı AKP imiş!.

Referans Gazetesi yazarı Cengiz Çandar Avrupa’da yayın yapan PKK’ya yakın günlük Yeni Özgür Politika gazetesinin konuğu olmuştu. Çandar gazetenin yazarlarından Erdal Alıçpınar’a bir röportaj veriyordu. Şivan Perwer Vakfı için Peterberg’de yapılan toplantıya katılan Çandar’ın konuşmasının ana eksenini Kürt Açılımı oluşturuyordu.

Cengiz Çandar, Onur Öymen’in açıklamalarını nasıl değerlendirdiği sorusuna “Bence çok iyi oldu o. Çünkü Maske düştü” cevabını veriyordu.

Çandar bu çıkış sonrası Öymen’e karşı gelişen tepkilerin hedefini şu sert sözlerle anlatıyordu: “CHP kitle tabanı iki şeye dayanıyor. Büyük şehirlerin üst orta sınıflarına. Daha kitlesel tabanı ise Anadolu’daki Alevi kitlesi. Anadolu’daki Alevi kitlesinin CHP’den uzaklaşmasına yol açacağı bir süreç ve CHP’nin güç kaybetmesi puan kaybetmesi, Türkiye’de her şey bakımdan hayırlı olacak... Bu partinin şamar yemesi, güç kaybetmesi, erozyona uğraması, Alevilerin ve Kürtlerin de Türkiye’nin de hayrınadır.”

Cengiz Çandar Kürt Açılımını yapanların yani AKP iktidarının PKK yönetimi ve Abdullah Öcalan ile temas halinde olduğunu: “Siyasi söylemde ifade edilmiyor ama bir yandan da gerek Kandil, PKK ile bir şekilde temas olduğunu herkes seziyor. Kaçınılmaz olarak da gerek PKK ve onun liderinin belli bir düzeyde muhatap alınma durumları var” sözleriyle itiraf ediyordu.

Cengiz Çandar, Ergenekon Davası ile Kürt Açılımı arasındaki bağlantıyı ise şöyle kuruyordu: “Ergenekon soruşturması olmasaydı, Ergenekon tutuklamaları gerçekleşmeseydi, şu anda bu zemin üzerinden devlet içi mücadele cereyan etmeseydi, bugün Kürt açılımdan söz edemezdik. Adına ne derseniz deyin, bunun içeriğinde olan her şey anında sabote edilirdi.”

Cengiz Çandar AKP’nin Kürtler için büyük bir şans olduğunu: “Celal Talabani’nin altını çizerek söylediği bir söz vardı; Türkiye’de Kürtler açısından bu iktidar bir şans. Çünkü Cumhuriyet tarihinin Kemalist olmayan ilk ve tek iktidarıdır AKP” sözleriyle vurguluyordu. Oysa Kemalizm’i uydurup yıllar boyu uygulayanlarla, AKP’yi ve ılımlı İslam düzmecesini ortaya çıkaranlar, aynı Siyonist odaklardı.

Bir zamanlar Fetullah Gülen’e göre: “Tunceli Alevileri dinsiz”miş!.?

Fetullah Gülen bir konuşmasında Tunceli Aleviliği'nin "dinsizlik" olduğunu anlatıyordu.

Önce Onur Öymen’in sözlerini hatırlayalım:

“Değerli arkadaşlarım ‘Analar ağlamasın’ diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim.’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı?

Kimse çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım’  dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım.’ dedi mi? Dünyada diyen var mı? Amerika’da bir saat içinde 3 bin kişiyi öldürdü teröristler. Bir Amerikalı devlet adamı çıkıp da ‘Aman, analar ağlamasın. Şu teröristlerle bir uzlaşalım’ dedi mi? İlk (AKP) siz diyorsunuz. Niçin? Çünkü, terörle mücadele cesaretiniz yok. Sizden önceki bütün hükümetlerin gösterdiği cesareti siz gösteremiyorsunuz.”

İşte Öymen’in bu sözleri Dersim olaylarında devlet müdahalesini savunduğu gerekçesi ile çok tepki alıyordu. Sokak eylemleri, medyadan istifa çağrıları günlerdir devam ediyordu.

Dersim olaylarında yaşananları eleştirenler bir yana Fetullahçı medyası da ısrarla Öymen’in istifasını istiyordu. Öymen’in ırkçılık yaptığını söyleyen cemaat, Aleviler’i Öymen’e ve CHP’ye karşı tutum almaya çağırıyordu.

Peki, Onur Öymen’i istifaya çağıran Fetullahçı cemaat Dersim hakkında ne düşünüyordu?

Bu sorunun cevabı cemaatin internet sitelerinde Fetullah Gülen’in yaptığı eski bir konuşmada bulunuyordu:

Fetullah Gülen konuşmasında Tunceli Alevileri’nin Anadolu-Türkmen Aleviliği’ne uymadığını, kendisinin Tunceli Aleviliği’ni “Alevi” saymadığını, Nusayri kökenli Süryani-Ermeni karışımı bir anlayışı yansıttığını ve esasen Tunceli Aleviliği’nin “dinsizlik” olduğunu anlatıyordu. 1990’lı yıllarda yapıldığı anlaşılan konuşmada Gülen Kuzey Irak’ta kurulan tampon devletin de önüne geçmek gerektiğini söylüyordu. Oysa bugün PKK ve AKP ile el ele, Barzani Kürdistanını destekliyordu. Aynı konuşmada Gülen, cumhuriyetin kuruluş döneminde sürekli toprak verildiğini iddia ediyordu. Gülen Tunceli Aleviliği üzerine şunları söylüyordu: "Fakat aslen Nusayri olan Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş aslen Nusayri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasındadır. Bunlar Türkiye’de gaileler açtığı zaman devletinizle, ordunuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur."

Bakalım bu konuşmaların gün yüzüne çıkmasından sonra liberaller-cemaatçiler Öymen’e gösterdikleri tepkiyi Gülen’e gösterecek miydi?

Şimdi soralım:

Fetullah Gülen o gün mü cahil, gafil ve fitneciydi? Yoksa o gün söylediklerinin tam aksini savunduğu bugün mü hain ve hileciydi?

“Bu oyunun birinci perdesi”ymiş!..

1945 yılında II. Dünya Savaşı son bulmuştu. Savaşın iki galibi Amerika ve Sovyetler (Rusya), özelikle 100 yıldır paylaşım mücadelesine girdikleri emperyal rakiplerini saf dışı edip dünyaya hakim olmuştu. Aslında gerçek hakim Kapitalizmi ve Komünizmi (Amerika ve Rusya’yı) sağ ve sol kolu gibi kullanan Yahudi Siyonist odaklar oluyordu. Ama bu gerçek, Sabataist sıpalarca özenle gizleniyordu.

“İngiltere, Fransa galip bile olsalar savaş yorgunuydu; ABD’nin gölgesine sığındılar. Almanya, İtalya, Japonya zaten savaştan yenik çıkıyordu.

İki süper gücün dünyayı paylaşma isteği soğuk savaşın başlamasına yol açıyordu.  “Milli Şef” İsmet İnönü’nün pasif dış politikasıyla harbe girmeyen Türkiye, yönünü Batı’ya dönüyordu. Üstelik bunu Atatürk döneminin bağımsız dış politikasını tamamen değiştirerek yapıyordu. “İnönü Türkiye’nin geleceğini Batı’da görse de, ülkenin tam bağımsızlıkçı çizgisinden çok taviz verme eğiliminde değildi” diyen Soner Yalçın, İsmet amcasını “az tavizci” diye yüceltmeye çalışıyordu.

Oysa… ABD’yi güdümüne alan Siyonist merkezlerin yeni dünya düzeninde Türkiye’den beklentileri bulunuyordu. Örneğin, Kore’ye asker gönderilmesi gibi…

ABD, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalmasını istemiyordu; destek ordulara ihtiyaç duyuyordu.

Çünkü… Sovyetler Birliği Avrupa’nın merkezine kadar ilerliyordu. Afrika’da, Asya’da sömürgeler özgürleşiyordu. Ortadoğu’da ulusal hareketler çığ gibi büyüyordu. Çin ve SSCB kapitalist ülkelere karşı birleşik cephe oluşturuyordu. Ve bu karardan 5 ay sonra Kuzey Kore, Güney Kore topraklarına giriyordu. II. Dünya Savaşı bitmişti bitmesine ama dünyayı paylaşım mücadelesi sürüyordu. Ve ABD bu körler kavgasında savaşacak Mehmetçik gibi kurbanlar istiyordu.

Kore için Genelkurmay Başkanı tasfiye edilmiş!

TSK’nın II. Dünya Savaşı’ndaki kurmay kadrosu görevde olsaydı, DP’nin isteğine uyarak Kore’ye kurban göndermesi mümkün görülmüyordu.

Demokrat Parti 6 Haziran 1950’de TSK içinde “balans ayarı” yapıyordu. Bunu da ustaca başarıyordu. Hükümet olunca gündeme hemen ezanın tekrar Arapça okunmasını getiriyor, ardından radyoda dini program yapılması yasağını kaldırıyordu.

Dini duygulara seslenip kamuoyunun desteğini arkasına alınca Türkiye’nin gündemine suni bir olay getiriliyordu:

“Askerler darbe yapacak!” şayiaları yayılıyordu. Güya dinsiz paşalar, dindar Menderes’i istemiyordu!?

DP Hükümeti bu dedikoduyu fırsat bilip, başta Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur olmak üzere ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekliye ayırıyordu.

Ve… İki ay sonra ABD’nin isteği doğrultusunda 25 Temmuz 1950’de DP Hükümetinden, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı çıkıyordu.

DP, CHP’nin tavrından çekinip konuyu TBMM’ye bile getirmiyordu. Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürülüyordu. Üst komuta kademesi tasfiyeye uğrayan TSK sesini bile çıkaramıyordu.

Olayı protesto etmeye kalkışanlar ise hemen komünist damgası yiyip cezaevine tıkılıyordu.

 1 Mart tezkeresi

Türkiye’nin 1 Mart (2003) Tezkeresi’ne onay vermemesi, ABD için dönüm noktası oldu. Tezkerenin reddedilmesini ABD, TSK'ya bağlıyordu.

Peki, Masonik medya bugün ne diyor? “TSK’da cunta var”; “Başbakan, TSK’nın üst komuta kademesini görevden alsın!” Bunlar bize DP’yi ve Kore’yi hatırlatıyor.

NATO senaryoları kime hizmetmiş?

ABD’nin soğuk savaş doktrinine göre, büyük kara ordusuna sahip Türkiye’nin, NATO şemsiyesi altında bulunması gerekiyordu.

DP de hükümet olunca NATO’ya başvurdu. Amerika desteğine ve Kore’ye asker göndermesine güvenip hemen kabul edileceğini sanıyordu.

Olmadı; Avrupalılar Türkiye’yi istemiyordu.

Şaşıran sadece Türkiye değildi; ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO’nun Avrupalı üyelerine sert çıkarak, Türkiye’nin acilen pakta alınmasını söylüyordu.

Avrupa’nın üstünde hala savaşın dumanı tütüyordu; kimsenin sert demeçlerden korkacak hali yoktu.

ABD ve Türkiye, Avrupa’yı ikna için iki yönteme başvurdu:

Bunlardan birincisi, “Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi” yalanına yeniden başvurmak oldu! Bu yalanı maalesef Feridun Cemal Erkin ile Selim Sarper çıkarıyordu. Güya talep Moskova Büyükelçisi Sarper’e sözlü olarak söyleniyordu! Toprak talebini Stalin niye nota vererek yapmamıştı? Bilinmiyordu. Zaten SSCB toprak talebini reddediyor, Dışişleri Bakanı Molotov, “bu nereden çıktı, böyle bir talebimiz yok” demesine rağmen psikolojik harbe yenik düşüyordu. Bırakın o dönemi bu kara yalana hala inanılıyor; yıllardır iç politika malzemesi olarak kullanılıyordu.

Ortada toprak talebine ilişkin belge filan olmayınca Avrupalılar bu yalana pek itibar etmiyordu.

O halde Avrupalıları ikna için başka oyunlar gerekiyordu.

Bulundu: “Türkiye komünist hareketlerin tehdidi altındaydı.” Bu "tehlikenin" gösterilmesi amacıyla 1951 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik "büyük tevkifat"lar başlıyordu.

Basın günlerce komünistlerin nasıl sinsi bir oyunla rejimi değiştireceğini yazıyordu.

Bu arada, ölüm korkusuyla Nazım Hikmet de Sovyetler Birliği’ne kaçınca yayınlar daha da sertleşiyordu. ABD her fırsatta, Türkiye’nin komünist tehdidi altında olduğunu vurguluyordu. Bu arada NATO kararını da bekleyemeyerek Ortadoğu ABD Büyükelçileri Konferansını İstanbul’da topluyordu. Güçlü bir Ortadoğu savunma hattı kurulması ve Türkiye’nin bu savunmada etkin bir rol üstlenmesi kararı alınıyordu.

Türkiye’nin Londra, Paris, Roma büyükelçileri de, Cumhurbaşkanı Bayar başkanlığında Çankaya Köşkü’nde toplanarak, Doğu Akdeniz savunmasına ilişkin kararları görüşüyordu.

Tam bu sırada;

Komünistlere karşı Türkiye’yi korumak için Amerikan 6’ıncı Filosu İstanbul’a geliyordu! ABD ayrıca Türkiye’ye 100 jet uçağı vereceğini açıklıyordu. Yani tehlike o kadar büyüktü! Bu arada Mehmetçik Kore’de yiğitçe savaşmayı sürdürüyordu. ABD, Kore’deki Türk Tugayı’na “Başkanlık Onur belgesi”ni veriyordu.

Ödül karşılıksız bırakılır mıydı; hemen Kore’ye 900 kişilik ilave asker sevkiyatı yapılıyordu. Mehmetçik’in bir hiç yüzünden Kore’de şehitler vermesini protesto eden 56 üniversite öğrencisi tutuklanıyordu.

Bu arada Ankara’ya ABD askeri heyetlerinin biri gidip diğeri geliyordu. Ziyaretler sonrasında Kore’ye hep takviye asker gönderiliyor, 600 Mehmetçik daha ikram ediliyordu.

DP’nin besleme basını ise, ABD’nin Marshall planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardımda bulunması gibi olayları manşete taşırken; Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğu; 234 Mehmetçiğin ise esir tutulduğu haberlerini görmezlikten geliyor ve gizliyordu.

Sonuçta Avrupalılar Türkiye’deki “komünist tehlikesi oyununa kandırıldılar ve Türkiye’nin NATO’ya katılmasına razı oldular. Zaten SSCB burunlarının dibine kadar gelmişti; riske girmek istemiyorlardı.

 Nedendir bilinmez bu kabulden sonra ABD, Türk-Amerikan Askeri İşbirliği’ne katkılarından dolayı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Liyakat Madalyası” veriyordu.

Halk bayram yapıyordu: 100 yıllık Rusya korkusundan yine bizi Batı koruyacaktı. Güya Sovyetler saldırınca NATO bizim yanımızda olacaktı!

Halbuki…

Bu da koca bir yalandı. SSCB’nin saldırısı durumunda savunma hattı boğazlarda kurulacaktı.

Neyse gelelim sonuca…

Dün komünistler, bugün de “darbeci Ergenekoncular” üzerinden koparılan yaygaranın perde arkasında yine ABD, yine Yahudi Lobileri sırıtıyordu. Ve yeni bir at değiştirme operasyonu yaşanıyordu.

Soğuk savaş doktrini 1950’de kolayca hayata geçirildi. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi. Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen süper güç ABD, 1990’larda yeni doktrini Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kolları sıvadı.

Bu konsepte göre Türkiye artık Kemalizm’i bırakıp, yeni rol modeli ılımlı İslam’ın ipine sarılmalıydı. NATO konsepti gereği savunma ordusuydu. Ama artık bunu bırakmalıydı. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi artık bir kenara bırakılmalıydı. Özellikle Ortadoğu’da aktif rol almalıydı.

Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri de sömürge ordusu değildi, Müslüman Türk Milletinin ordusuydu; “hadi şimdi de bu görevi üstlen” denince hemen “baş üstüne” demiyordu.

ABD, dünyayı dizayn etmekte kararlı görünüyordu.

En azından ilk etapta Irak’tan çekildiğinde Kürtleri ve petrol kuyularını koruyacak TSK’ya ihtiyacı vardı. Fakat 1950’lerde “tereyağından kıl çeker” gibi halledilen oyunlar/planlar bu kez hayata kolay geçirilemiyordu.

Baksanıza “Kürt Açılımı” bile sert muhalefetle karşılanıyor ve geri adım atılıyordu.

Uyduruk mektuplarla TSK ve son günlerde Dersim meselesiyle Atatürk ve Cumhuriyet ne kadar yıpratılmaya çalışılsa da oyun tutmuyor; ikna edici olmuyordu.

Niye? Hükümete, yandaş medyaya, liberallere, din sömürücülerine rağmen tezgâh niye tutmuyordu?”

Doğrularla yanlışları harmanlayarak ve gerçeklerin bir kısmını yazıp önemli bir kısmını atlayarak toplumu aldatmayı ve özellikle ABD ve AB’yi, geçmişte ABD ve Sovyetleri güdümüne alıp dünyayı sömüren Siyonist Yahudi Lobilerini saklamaya ve aklamaya çalışan Soner Yalçın, bu sorusuna, kendi aklı ve ayarınca bazı yanıtlar uydurup yutturmaya çalışsa da, artık tutturamıyordu!

Şimdi bütün Siyonist senaryolar ve “Erbakan’ın devamı” diye allayıp pullayıp iktidara getirdikleri AKP gibi taşeronlar, her konuda çuvallıyor, İsrail ve ABD şaşkınlıktan şapşallaşıp çılgına dönüyorsa, bunun asıl sebebi:

Milli şuurlu, Milli onurlu, güçlü ve gururlu bir Milli derin devletin bulunması ve süper şeytanları parmağında oynatmasıydı!.

TRT Şeş’in PKK hizmeti ve Zazalara hakareti!

DTP ve AKP’li politikacıların yanı sıra, köşe yazarlarının çoğu da maalesef Dersim olayını, gündemdeki “Kürt açılımı”na katkı için kullanmaya çalıştı. Özellikle DTP, konuyu alabildiğine istismar etti ve bunu da “Kürtlük” adına sahiplenmeye kalkıştı.

Medya organları ve yazılı basın da her zamanki gibi, “ezilen, katledilen, sürgün edilen, mağdur edilen Kürtler” edebiyatıyla uğraştı. Doğu/Güneydoğu Anadolu’ya ilişkin herhangi bir meselede, nedense siyasetçilerimizin ve yazarlarımızın aklına hemen Kürtler geliverir. Sanki o bölgenin halkının tümü Kürt! Bölgedeki diğer toplumların neden görmezlikten gelip adeta yok sayması kasıtlı bir aldatmacadır.

Doğu ve Güneydoğu’da Zazaların, Türkmenlerin, Azerilerin, Arapların, Süryanilerin, Keldanilerin, Ermenilerin, Yezidilerin, ayrıca sayıları az da olsa Çerkez, Çeçen ve Abaza kökenli toplulukların da yaşadıkları unutulmamalıdır.

Şark meselesi irdelenirken, konuya bu perspektiften bakılmalı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkını topyekûn “Kürt” hanesine kaydeden siyasetçi ve yazarların büyük bir hata içinde oldukları gayet açıktır. Bunlar bu tutumlarıyla, terör örgütü PKK’nın ve diğer Kürtçü odakların düzmece tezlerine katkı sağlamaktadır.

Bilmeyenler için bir kez daha yineleyelim:

Zazalar, Kürtlerden ayrı bir halktır. Zaza dili, Kürtçü unsurların iddialarının aksine Kürtçe’nin bir şivesi değildir, gramer ve sözcük haznesi itibariyle Kürtçe ile dilbilimsel yönden bir yakınlığı bulunmamaktadır. Alevi Zazalar, Dersim (Tunceli), Erzincan, Sivas; Sünni Zazalar ise Elazığ, Diyarbakır, Bingöl, Siverek (Şanlıurfa) kentleri kapsamında yoğunlaşmışlardır. Kürtler ise anılan kentlerde azınlık durumundadır. Türkiye sınırları dışında bulunmayan Zazalar, ülkemize özgü bir etnik grup olup, Anadolu’nun yerli halkı sayılır. Dersim’de, tarihsel süreç içinde Zazalaşmış olan bazı Türkmen oymaklarının (Balaban, Sarı Saltık, Koç Uşağı vs.) varlığı da unutulmamalıdır.

Öte yandan, son tartışmalarda tekrar gündeme gelen yakın tarihimizdeki Şeyh Said (1925) ve Dersim (1937) ayaklanmalarının Kürtlük/Kürtçülükle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Zazalara ait olan bu isyanların, çok hatalı bir şekilde resmi ve askeri literatüre de “Kürt isyanları” şeklinde yansıtılması sonucu,  Kürtçü unsurların “silahlı mücadele” tarihine haksız bir “kazanç” olarak yazılmasına yol açmıştır.

Palu’daki Nakşibendi tarikatı postnişini Şeyh Said’in, cumhuriyetin kuruluşunun akabinde dış güçlerin tertibi ve Atatürk’ün çevresindeki Sabataistlerin tahrikiyle başlatılan devrimlere tepki göstererek isyan ettiği mevcut belgelerle ortadadır. Seyid Rıza’nın da bir Alevi/Kızılbaş dedesi olarak yine Yahudi asıllı İngiliz İstihbarat Binbaşısı Edward Noel gibilerin teşvikiyle Dersim’in geleneksel yapısının değiştirilmesine ve yörede yoğun bir şekilde yapımına başlanan askeri karakolların inşasına yönelik bir isyandır. Ancak, bilinen bu gerçekler ve unutulmaya terk edilmiş arşiv belgeleri göz ardı edilerek, her iki olaya da çok yanlış bir şekilde  “Kürtlük” damgası vurulmaktadır.

Bugüne kadar maalesef devlet yetkilileri de dahil, akademik kuruluşlar, bilim adamları, aydın ve yazarlar, “Kürt” olgusunu kabul ederken, Zazaları çok haksız bir biçimde ya Kürtlerle özdeşleştirmiş ya da dışlamışlardır.

Bu tür bir yaklaşımın alt yapısında iç ve dış güçlerin propagandist eylem biçimlerinin önemli rol oynadığı, bunun da Kürtçü unsurların amaçladıkları “Kürdistan” teorisine güçlü bir alt yapı hazırladığı bilinmektedir.

Bu yöndeki boşluğu fark eden PKK, stratejisini oluştururken bu hususu göz ardı etmemiştir. Nitekim Abdullah Öcalan, “Kürt Dosyası”nda Gazeteci Rafet Balli’nın sorularına verdiği cevapta; “PKK’da sentez var. Alevi yörelerde ve Zazaların olduğu yerlerde de PKK gelişiyor. Mesela Bingöl’de hızlı gelişmeler yaşanıyor. Ben yalnız Dersim tipolojisini yaratmakla kalmadım. Siirt, Mardin, Kars, Urfa tipolojisini de yarattım. Olumlu olumsuz özellikleri nelerdir, bunları nasıl birleştirebiliriz diye bölge çapında değerlendirmeler yaptık. Sonuçta PKK’da bir sentez oluştu.” demiştir. Böylece, PKK şemsiyesi altında çeşitli etnik/dini/mezhebi gruplar birleştirilerek bir “Kürt üst kimliği” yaratılmak istenmiş, Zaza bölgelerinde Aleviliğin veya Zazalığın, “Kürtlüğün” önüne geçmesi engellenmiştir.

PKK ve diğer Kürtçü unsurlar, öteden beri Zazaları Kürtlerin bir alt-grubu olarak kabul ederek yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Bu yaklaşıma ne yazık ki, son zamanlarda devletin bir kuruluşu olan TRT-6 (Şeş) de alet edilmiştir. TRT-6 (Şeş)’in programlarında, Zazalar “Kürt” olarak gösterilmiş, Zaza diline de “Kürtçe’nin lehçesi” denilmiştir. Bu sakat anlayışa halen de devam edilmektedir.

Hükümetin “demokratik açılım” projesi kapsamında yürütülen çalışmalarda da Zazaların Kürtleştirilmesi yönündeki sakat anlayış sürdürülmektedir. Örneğin Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde açılan “Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü”nde görevlendirilen Kürt akademisyenler, siyasi Kürtçü tezlere uygun bir şekilde hazırlayıp YÖK’e sundukları bir raporda, Zazaları Kürtlerin bir alt grubu olarak göstermiş ve ne hazindir ki YÖK de bu raporu onaylamakla, Zazaların Kürtleştirilmesi projesine destek vermiştir.

AKP hükümetince, “açılım” projesi çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde okullarda uygulamaya konulması amaçlanan “Kürtçe Dersi” dayatmasıyla, Kürtçe’nin “K”sını dahi bilmeyen yöredeki Zaza çocukları devletin eliyle Kürtleştirilmek mi istenmektedir?

Bingöl ve Dersim’de halkın yüzde 90’ı, Elazığ’da halkın yüzde 70’i, Diyarbakır’da halkın yüzde 50’si Zazaca konuşurken, bu illerdeki devlet okullarında okutulması hedeflenen “Kürtçe Dersi” ile amaçlanan nedir?

Devletin imkânları, bölgedeki Zaza, Türkmen, Azeri, Arap, Süryani, Keldani, Ermeni çocuklarına, Kürtlük bilincinin aşılanması için mi seferber edilmektedir.[2]

Şimdi soralım:

Bazı Kürtçüler, “Efendim, üst kimlik olarak bizi Türk Milletinden saymanız, inkâr politikasıdır ve haksızlıktır” diye tepinmektedir. Peki, o zaman sizin Zazaları Kürt saymanızın hikmeti mucibesi nedir?

 

 



[1] Abdullah Özkan / Milli Gazete

[2] Sinan Sungur

NATO AFGANİSTAN’DA İSLAM’LA SAVAŞIYOR VE VİETNAM’DAN BETER BİR SONA YAKLAŞIYOR!

 NATO uçakları sivilleri vuruyor

Kendisini tenkit eden ve AKP’nin aksini söyleyen herkesi “millet ve barış düşmanı” ilan edip sataşan ve muhalif yazarları “her yarım saatte yazı hazırlayan kabiliyetler” diye “kiralık kalemler” anlamında suçlayıp saçmalayan; önceden hazırlanmış cam ekranlardaki yazıları okuyup konuşurken pek pot kırmayan, ama kafadan konuştuğu zaman iç dünyasını ve mayasını ortaya kusan kabadayılık meraklısı Recep Erdoğan’ın, her nedense Afganistan’daki NATO cinayetlerine ve sivillere yönelik vahşetlerine hiç değinmemesi kafa karıştırıcıydı.

Afganistan'ın kuzeyindeki Kunduz vilayeti acımasız ve kanlı saldırılarla sarsılmaktaydı. NATO'ya ait uçaklar, bölgedeki uluslararası güce ait petrol tankerlerini çalan Taliban militanlarını vurmak bahanesiyle sivil halka bomba yağdırmaktaydı. Bölgedeki yetkililere göre, bunlar Kabil'deki NATO güçlerine yakıt sevkıyatı için Tacikistan'dan gelirken kaçırılan tankerler Kunduz Nehri'nden geçirilmeye çalışırken çamura saplanmıştı. Tankerler yükünü azaltmak için vanaları açtığında yaklaşık 500 köylü, hava saldırısı olabileceği uyarılarına rağmen yakıt almak için toplanmıştı. Bu esnada NATO uçakları bombalamaya başlamış, Petrol tankerleri alev topuna dönerken, 93 kişinin öldüğü açıklanmıştı. Tam bu sırada Pakistan’ın Hayber bölgesinde de NATO 37 sivilin canına kıymıştı.

NATO, bu saldırılar sonrasında "çok sayıda isyancının" öldürüldüğünü açıklarken Taliban'ın sözcüsü Zebullah Mücahid ise saldırıda ölen militan olmadığını vurgulamıştı.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, olaylara dair "süratli ve eksiksiz soruşturma" başlatıldığını açıklayarak dünya kamuoyunu yatıştırmaya çalışmaktaydı. "Afgan halkı kendisini korumak için görev üstlendiğimizi bilmelidir. Bu olayı derinlemesine ve eksiksiz bir şekilde soruşturacağız" sözleri de Onun telaşını yansıtmaktaydı.

Afganistan hükümetine destek için kurulan Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (İSAF), 11 Ağustos 2003 tarihinden beri NATO’nun yönetimine alınmıştı ve maalesef Türkiye de bu zulme destek verip ortak olmaktaydı. Daha doğrusu AKP iktidarı, Afganistan’da ABD’nin hezimetini geciktirmekte taşeronluk yapmaktaydı.

İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards:

“Afganistan'da yenilmek korkunç olur” diyordu!

İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards, Afganistan'daki uluslararası kuvvetin yenilgisinin "korkunç bir şey" olacağı uyarısında bulunuyor.

Sunday Telegraph gazetesine demeç veren İngiliz generali, NATO'nun Afganistan'da istikrarı sağlayamaması halinde Batı için tehlikenin çok büyük olacağını belirtiyor.

"El Kaide ve Taliban bizi yendiğine inanırsa neler olur" diye soran General, "Afganistan'da dururlar mı? Pakistan, nükleer silahlarıyla onlar için cazip bir hedef olur. Bu silahlardan ellerine geçirmeye görsünler, inanın bana, hemen kullanırlar. Bu ise korkunç bir şey olur" ifadesini kullanıyor. General, "Hezimet, El Kaide ve Taliban'ın dünyanın en güçlü koalisyonunu yendikleri mesajını vererek dünyadaki bütün kökten dinci Müslüman militanları harekete geçirecektir" diyor.

İngiliz genelkurmay başkanı, Afganistan'a gönderilecek takviye kuvvetlerinin, NATO'nun "psikolojik savaşı" kazanmasını sağlayabileceğini söylüyor.

Gates: “Çekilmeyelim, savaşa değiyor!” diye bastırıyor

Afganistan'da asker sayısının artırılmasına kamuoyunda desteğin düşmesiyle zor durumda kalan ABD Savunma Bakanı Yahudi Robert Gates, Afganistan'dan çekilmenin zamanı olmadığını ve savaşmaya değdiğini söylemek küstahlığından sakınmamıştı. Kamuoyu yoklamaları Afganistan'da terörle mücadele çabalarına halkın inancının giderek azaldığını gösterirken, Gates sabırlı olunması çağrısında bulunarak, Afganistan'daki Amerikan mevcudiyetinin İslami teröristlere karşı şart olduğunu vurgulamıştı. Gates, ABD Başkanı Barack Obama'nın 21 bin Amerikan askerinin daha Afganistan'a gönderilmesini de içeren çabalarının "sadece başlangıç olduğunu" ifade ederek, bunun başarıya ulaşması için bir şans tanınması gerektiğini hatırlatmıştı.

Afganistan politikası İngiltere’de istifa ettiriyor

Britanya Silahlı Kuvvetler Bakanı Bob Ainsworth'ün yardımcısı Eric Joyce, hükümetin Afganistan politikası yüzünden istifa ettiğini açıklamıştı. Emekli Binbaşı Joyce, Britanya Başbakanı Gordon Brown'a yazdığı istifa mektubunda, Başbakandan ülkenin Afganistan'dan birliklerini ne zaman çekmeye başlayacağını açıklamasını ve halka savaşı meşru göstermek için geçerli bir neden bulmadığını vurgulamıştı.  Joyce, mektubunda, "Halkın artık, terör riskini gerekçe göstererek verdiğimiz kayıpların meşru gösterilmesini kabul edeceğini sanmıyorum” diyerek ayrılmıştı.

İngiliz silahlı Kuvvetler Bakan Yardımcısı, böylesine tutarlı bir tavır sergileyip, mazlum Afgan halkına yönelik katliamlar yüzünden istifa ederken, AKP iktidarının hala duyarsız davranıp NATO’ya destek sağlaması, bunların ayarını ortaya koymaktaydı.

Afganistan seçimi moral bozuyor

Afganistan'da 20 Ağustos 2009 devlet başkanlığı seçimleri ne ABD'nin, ne de Batı dünyasının endişelerini hafifletmiyordu.

Seçimlerde hile yapıldığı söylentilerinin çok yaygın olması da, normal bir işleyiş olduğunu söylemeyi güçleştiriyordu Kesin olmayan ilk sonuçlar, Devlet Başkanı Hamid Karzai ile rakibi Abdullah Abdullah'ın başa baş bir mücadele verdiğine, ama ikisinin de ilk turda seçimi kazanamayacağına işaret ediyordu Bu da Batı ülkelerini endişelendiriyordu.  Çünkü ikinci turun güvenliğinin de sağlanması gerekiyordu. Alınan olağanüstü güvenlik önlemlerinin maddi yükü zaten Batı'nın sırtında.  2001 yılından beri Batı Afganistan'da 38 milyar dolar harcıyordu.  Üstelik Batılı askerlerin ikinci tur için bir kez daha riskli güvenlik önlemleri almak zorunda kalması, NATO üyesi ülkelerin kamuoyunu rahatsız ediyordu.

Afganistan'da istikrar sağlanmadan Irak Savaşı'nı başlatan ve elindeki kaynakların büyük bölümünü oraya akıtan Washington, şimdi tersini yapıyordu. Irak'tan çektiği kaynakları Afganistan'a kaydırıyordu.  Bunun son örneği casus uydularının yer değiştirmesi.  Eskiden bu uyduların yüzde 70'i Irak'ı izlerken, şimdi yüzde 66'sı Afganistan'ı gözetlemeye başladı.  ABD'nin Afganistan'daki asker sayısını arttırması tartışması da bir türlü dinmiyordu. Özetle Amerika Irak’tan sonra yeni bir batakta çırpınıyordu.

AKP’nin Afganistan gafleti, hıyanet kokuyor

“Uzak bir diyar, araftan gelen bir gazel değil Afganistan” diye Aslı Aydıntaşbaş bile isyan ediyordu.

Halen Mehmetçiğin görev yaptığı yer, İslam coğrafyasının namus davası. El Kaide ile Amerikan güçlerinin mücadele diyarı. Pakistan'ın siyasi dengelerinin balans noktası. Her geçen gün güçlenen Taliban ideolojisinin çıkış yuvası. Dünyanın eroin tarlası. Obama'ya göre global terörle mücadelede Irak'tan bile önemli en stratejik yer. Kadınların burka giydirildiği, kız çocuklarının Taliban zoruyla bir kez daha okullardan men edildiği kâbus diyarı. Batı ittifakının harcı sayılan NATO'nun geleceğini belirleyecek test alanı.

Afganistan, yakında yola çıkacak 800'e yakın Türk askerinin yeni görev sahası.

Ve Amerikan politikasının gerçek anlamda iflası. 

Afganistan'da geçen ay seçim hilesi ve demokrasi rezaleti yaşandı.

8 yıldır iktidarda olan Karzai hükümeti, bütün dünyanın gözü önünde, Afgan halkıyla alay edercesine, sandık sandık, kutu kutu seçimleri hileyle çaldı.

Seçim hileleri o kadar kör gözüm parmağına yapıldı ki, İnternette cep telefonuyla plastik sandıklara sahte oy dolduranların görüntülerini mi istersiniz, yöre nüfusunun 3 katının güya hükümete oy verdiği sonuçları mı... İşte New York Times muhabiri Dexter Filkins'in satırları: 'Batılı ve Afgan yetkililere göre, Hamid Karzai'nin yandaşları yüzlerce sahte sandık yaratarak binlerce oy kaydetti.' 800'e yakın olduğu sanılan bu sahte sandıklar, bin bir türlü seçim hilesinin yalnız biri. Gazeteye konuşan bir diplomat, sandıkların yüzde 15'inin hiç açılmamış olmasına karşın hükümet yanlısı gibi kaydedildiğini anlatıyor. Örneğin yalnız 25 bin kişinin sandığa gittiği Kandahar'da Karzai'ye 350 bin oy çıkmış. Gerisini düşünün artık!

Bir de şu ufak detay var: 2001'de ABD tarafından taçlandırılan ve bir türlü koltuğundan kalkmayan Hamid Karzai'nin erkek kardeşi, Afganistan'ın bir numaralı uyuşturucu baronuydu. Taliban’la gizli işbirliği içinde çalışıyordu.

Ülke artık o kadar kötü yönetiliyor, rüşvet o kadar yaygın ki, Afgan halkı 2001 yılında şenlikle kurtulduğu Taliban'ı mumla arar olmuştu. Daha da ötesinde, artık Taliban'ı bir umut olarak görüyordu. Zaten Siyonist Amerika’nın bir amacı da, Afganistan ve Pakistan’ı bölüp, kendi kontrolünde bir Taliban şeriat devleti kurdurmaktı. 70 bin askeri bunun için buradaydı.

Burada Türkiye büyük vebal altındadır. Demokrasinin komediye dönüşmesine, Afganistan üzerinden bütün İslam coğrafyasına yanlış mesaj verilemesine alet olmaktadır.

NATO, Türkiye'ye muhtaçtır. Hükümetin Türk askeri oraya varmadan yapabileceği şeyler vardır. Ama AKP çok derin bir uykudadır.

Davutoğlu: “Türkiye gelecek yıl Afganistan konusunda öncü ülke olacak” diyor.

Yoksa Türkiye savaşa mı giriyor?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin gelecek yıl Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde Afganistan konusunda öncü ülke olacağını belirtmişti.

Davutoğlu, Türkiye'nin bu bölgeye yabancı olmadığını hatırlatıp, Afganistan'da güvenlik, iyi yönetim, sosyal ve ekonomik kalkınma, insan hakları ve uyuşturucuyla mücadele konularını içeren bir stratejiye önem verdiklerini kaydetmişti. Davutoğlu’nun, bu konuların BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un son Afganistan raporunda da yer aldığını dile getirmesi ilginçti.

Almanya Çalışma Bakanı Jung, “Afganistan’daki sivil kayıpları bildiği halde gizlediği” gerekçesiyle yapılan yoğun tenkitler üzerine istifa ederken, AKP hükümetinin ve hala destek verenlerin pişkinliği ve NATO fedailiği hayret vericiydi.

Ne özür dilendi ne de verilen sözler tutuldu!

Rasmussen hangi yüzle geliyor?

İslam dünyasını ayağa kaldıran Hz. Peygamberimize hakaret içerikli karikatür krizinin baş sorumlusu NATO'nun yeni Genel Sekreteri Andress Fogg Rasmussen, verdiği sözleri tutmadan ve İslam dünyasından özür dilemeden bir kez daha Türkiye'ye geldi.

 

 İslam dünyasını ayağa kaldıran karikatür krizinin baş sorumlusu NATO'nun yeni Genel Sekreteri Andress Fogg Rasmussen, verdiği sözleri tutmadan ve İslam dünyasından özür dilemeden bir kez daha Türkiye'ye geldi. Özellikle Türkiye'de iftar programına katılan Rasmussen'in atanmasına Türkiye'nin 'evet' demesini sağlayan beş şartın, hala yerine gelmemesi ise, Türkiye'nin ve Türk halkının nasıl kandırıldığını bir kez daha gözler önüne serdi. 2005'de karikatür krizinde 'Ben bu karikatürler için özür dilemeyeceğim. Çünkü olay tamamen basın özgürlüğü kapsamındadır' diyen Rasmussen, daha sonra İstanbul'da kolunun kırıldığı programda tüm beklentilere rağmen özür dilememiş "Sansür türü tüm şeyler diyalogun düşmanıdır, açık net bir diyalog için sansür ve saklamak değil, ifade özgürlüğü şarttır" demişti.

2005 yılında patlak veren karikatür krizi sırasında açıklamalarıyla tüm dünyayı ayağa kaldıran dönemin Danimarka Başbakanı bugünün NATO Genel Sekreteri Andress Fogg Rasmussen, göreve geldikten sonra Türkiye'ye ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Müttefik ülkelerin başkentlerine tanışma ziyaretleri çerçevesinde Ankara'ya gelen Rasmussen, AKP Ankara İl Başkanlığı'nın Rixos Otel'de verdiği iftar yemeğini programına alarak, özür dilemediği İslam dünyasına yine sıcak mesajlar vermeyi hedefledi.

Rasmussen ne demişti?

2005 yılında Hz. Muhammed'e (SAV) yönelik hakaretler içeren karikatürlerin Danimarka'da yayınlanması üzerine, tüm dünyada infial oluştu. İslam ülkelerinde yürüyüşler, gösteriler protestolar düzenlendi. Danimarka'nın büyükelçilikleri önünde eylemler yapıldı. İslam dünyasından özür dilemesi beklenen dönemin Başbakanı Rasmussen, "Ben bu karikatürler için özür dilemeyeceğim. Çünkü olay tamamen basın özgürlüğü kapsamındadır ve Danimarka'da basın özgürdür" diyerek, Müslüman dünyaya karşı duygularını açıkça ortaya koydu.  Bu yılın Nisan ayında İstanbul'da düzenlenen Medeniyetler İttifakı Forumu'na katılan Rasmussen, NATO Genel Sekreterliği görevine seçilirken Türkiye'nin ikna edilmesine karşılık özür dileyeceği beklentilerini yine boşa çıkardı. Karikatür krizi konusunda geri adım atmayan Rasmussen, Forumda ifade özgürlüğü konusunda tavrını net bir şekilde ortaya koyarak, olumlu bir diyalog için samimi bir şekilde iletişim kurulmasının önemine dikkat çekmiş, "Sansür türü tüm şeyler diyalogun düşmanıdır. Açık net bir diyalog için sansür ve saklamak değil, ifade özgürlüğü şarttır" demiştir.

Rasmussen için öne sürülen şartlar yalanıp yutuluyor!

NATO zirvesinde Rasmussen'in Genel Sekreterliğine karşı çıkan Türkiye, Obama'nın garantörlüğünde bir paket karşılığında Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği'ni kabul etti. Peki, bu pakette neler vardı?

1-Rasmussen, İstanbul'da Medeniyetler Toplantısı'nda özür dileyecek.

2-NATO Genel Sekreter Yardımcıları'ndan birine Türk seçilecek.

3-NATO komuta kademesinde Türk subayların düzeyi yükselecek.

4-Afganistan temsilciliğine bir Türk getirilecek.

5-Roj TV Danimarka'dan yayını kesecek.

Bu şartların hiçbirisi gerçekleşmedi. Rasmussen'in Nisan ayında İstanbul'da katıldığı toplantıda özür yerine kolu çıktı. Roj TV, hala yayınlarını Danimarka'dan yapmaya devam ediyor. İstanbul'dan ülkesine dönen Rasmussen, gerçek düşüncesini TV2'de yayınlanan demecinde, "Türklere kendimi satmadım. Onlara boyun eğmedim. Roj TV'nin kapatılması gibi bir söz vermedim" diyerek ortaya koydu.

Rasmussen, Türkiye'ye üçüncü golünü Türk yardımcı seçme konusunda attı. Kendisine Türk yardımcı yerine, Danimarka'nın eski Ankara Büyükelçisi'ni Jesper Vahr'ı Özel Kalem Müdürü olarak seçti!

Onurumuza dokunuyor!

Sicili kabarık iki liderin ülkemize gelmesi, onurumuza dokunuyor.

Birisi, Ankara'nın itirazlarına rağmen NATO Genel Sekreteri seçilen eski Danimarka Başbakanı Rasmussen...

İslam dünyası onu, Peygamberimize hakaret içeren çizgiler kullanan sözde karikarüste verdiği destekle tanıyor.

Diğeri;  ABD'nin Afganistan-Pakistan Özel Temsilcisi görevinde bulunan Siyonist Yahudi Richard Holbrooke...

Dünya Holbrooke'u da Avrupa'nın göbeğinde, dünyanın gözü önünde korkunç soykırıma imza atan Sırpları ödüllendiren Dayton Anlaşması'nın Mimarı olarak tanıyor.

Boşnaklara biraz daha ilerlemeleri durumunda saldırı tehdidinde bulunmakla da hatırlanıyor.

Müslümanların peygamberine sövenlere arka çıkan Bay Rasmussen ve Bosna'da zoraki barışın oluşmasına ön ayak olan Holbrooke daha fazla Müslüman kanı dökebilmek için tetikçi arayışına girmiş bulunuyor.

Her ikisi Türkiye'den NATO'ya daha fazla işgal gücü göndermesini talep ediyor.

İkili, Türk kamuoyundan saçma sapan sözlere inanmasını bekliyor.

Holbrooke 'Türkiye'nin Afganistan ve Pakistan'da çok özel bir rolü var. Oradaki rolünün artması, istikrar için iyi çünkü oranın insanlarının Türkiye'ye özel bir bağı var" diyor.

Afganistan'da geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Türk albayın suikast sonucu öldüğüne ilişkin açıklamalar ayyuka çıkmasına rağmen bu sözlerle, Afgan halkının ülkesinde bulunan yabancı askerlerin üniformasında ay-yıldız bulunup bulunmadığına bakıp, tutum belirlediğine ikna olacağımızı düşünüyor adeta...

Rasmussen ise daha da iğrenç yaklaşımda bunuyor.

Milliyet'ten Semih İdiz'in  "Müttefiklerden Afganistan için daha fazla muharip güç istiyorsunuz. Türkiye buna soğuk bakıyor ve Müslüman unsurlara karşı çarpışmanın içerde ve dışarıda yaratacağı siyasi sıkıntıları hesaplıyor. Buna rağmen, ziyaretiniz sırasında, Türkiye'den Afganistan için muharip güç isteyecek misiniz?" şeklindeki sorusuna cevap verirken, Türk hükümetine kendi kamuoyunu kandırmanın formüllerini veriyor.

Diyor ki, "Bu göreve nasıl katkıda bulunacaklarına dair kararı müttefikler verecektir. Ben de buna saygı göstermek durumundayım. Ancak, güçlü askeri katkıya olan ihtiyacımızı da vurgulamak isterim. Bu arada Türkiye'nin muharip güç sağlaması konusunda söylediklerinize farklı bir açıdan bakmak da mümkün. Müslüman olan askerlerin muharebe görevleri üstlenmeleri, bunun din ile ilgili bir konu değil, terörizmle mücadele olduğu gerçeğinin altını çizer. "

Türk askeri Afganistan’da ne arıyor?

Afganistan... Kahvaltısında iki çeşit katığı gördüğünde gözlerine inanamayanların yaşadığı ülke... Açlık, sefalet ve hastalıkların kol gezdiği, resmi rakamlara göre her gün onlarca masumun can verdiği, ABD'nin emperyal emellerine ulaşabilmek için yerleşmeye çalıştığı ülke... Kadınların, çocukların başına füzelerin yağdığı ülke...

İşte bu ülke şu anda Amerika'nın başını çektiği NATO güçleri tarafından işgal edilmiş durumda. ...Ve Türk askeri de bu işgal güçleri arasında yer alıyor.

Peki, ama neden?

Sofrasında yiyecek bulamayan, Kurtuluş Savaşımızda hanımlarının bileziklerini bize yollayan Afgan halkı bize ne yaptı da Mehmetçik o katillerle birlikte oralarda çırpınıyor?

Neden Afganistan'ı kana bulayan, Taliban bahanesiyle İslam’la savaşan Uluslar arası Koalisyon olarak lanse edilen ISAF'ın başkanlığını yürütüyor?

Türkiye, bu ayıptan, bu günahtan kurtulmalıdır. Gözü dönmüş Batılı liderlerin ısrarlı talepleri karşısında bırakın işgal güçlerine yeni asker göndermeyi, mevcut askerlerini de derhal geri çekmelidir. Türkiye'nin adı işgalcilerle birlikte anılmamalı, dökülen kanda asla parmağı olmamalıdır.

Dünya tarihinde emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş mücadelesini başlatan Anadolu insanın alnına bu kara lekeyi sürenler utanmalıdır.

Rasmussen, Afganistan için destek istiyor!

Türkiye'yi aldatan adam olarak tarihe geçip NATO Genel Sekreteri olan Anders Fogh Rasmussen, şimdi de Afganistan için "destek" istemeye geldi. Rasmussen, Afganistan'da sivillerin hedef alındığı birçok saldırının faili olarak görülen NATO'ya daha fazla katkı istiyor.

2005 yılında tüm dünyayı birbirine katan, Müslümanlarla Hıristiyanları birbirine düşüren "karikatür krizinin" baş sorumlusu olarak gösterilen Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, bu kez NATO Genel Sekreteri olarak Türkiye'ye geldi. Geçtiğimiz Nisan ayında Strasbourg'ta gerçekleştirilen NATO zirvesine, Türkiye'nin Danimarka Başbakanı Rasmussen'in genel sekreterliğine karşı çıkması damgasını vururken, Başbakan Erdoğan'ın Rasmussen hakkında yaptığı açıklamalar Avrupa medyasında geniş yer bulmuştu.

Ancak bu kez Rasmussen "sıcak" karşılandı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen'in ziyaretinin "çok zamanlı ve son derece faydalı" olduğunu söyleyerek, Türkiye'nin bundan sonra da NATO'ya yaptığı katkıyı devam ettireceğini kaydetti.

Görüşmelerin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Davutoğlu, Rasmussen ile gerek baş başa, gerekse heyetler arası görüşmelerde NATO'yu ilgilendiren konuları kapsamlı bir şekilde ele aldıklarını ifade ederek, Türkiye'nin NATO'nun en önemli ülkelerinden biri olduğunu ve Türkiye ile ittifak arasındaki ilişkilerin çok sağlam temellere dayandığını söyledi.

Bakan Davutoğlu'na da gazetecilerden "Gerginlik aşıldı mı? "sorusu geldi. Davutoğlu şöyle yanıt verdi: "Strasbourg'daki bir gerginlik değil. Ne Rasmussen'in kendisiyle ne de Danimarka ile bir gerginlik yaşanmadı. Biz Rasmussen'e gerek Danimarka Başbakanı gerek NATO Genel Sekreteri olarak yakın bir dost gibi baktık. Söz konusu taahhütlerin yerine getirilmesini bekleriz. Türkiye şu ana kadar bütün taahhütlerini yerine getirmiştir. Kendisi NATO Genel Sekreteri olarak her zaman Türkiye'nin desteğini alacaktır."

NATO Genel Sekreteri Rasmussen ise Türkiye'nin her zaman önemli bir stratejik ortak olduğunu söyledi. Türkiye'nin kendisine verdiği destekten dolayı teşekkür eden Rasmussen, katıldığı iftarın kendisi için "sıradışı ve özel bir deneyim" olduğunu belirtti. Rasmussen, "Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bütün ittifak üyelerini Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi konusunda destek ve katkı sağlamaya teşvik ediyoruz" dedi.

Polonya gazetesinin iddiası: “ABD, füze kalkanını Türkiye'ye taşıyor”

Polonya'da yayımlanan Wyborcza gazetesi, Amerikan yönetiminin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde füze kalkanı sistemi kurmaktan vazgeçtiğini, bunun yerine Türkiye veya İsrail'i düşündüğünü iddia etti. Wyborcza gazetesindeki habere göre, füze kalkanı için lobicilik yapan Riki Ellison, ABD Savunma Bakanlığında görevli Amerikalı generallerden gelen işaretlerin açık olduğunu ve bu işaretlerin, ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde füze üsleri kurmak yerine başka çözümler aradığını gösterdiğini belirtti.

Ellison, savunma uzmanlarının yapmış oldukları konferansta, Amerikalı generallerin bir kez bile Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile ilgili plan dile getirmediklerinin altını çizdi. Wyborcza gazetesi, Obama yönetiminin füze kalkanını savaş gemilerine yerleştirmeyi veya Türkiye ve İsrail'deki üslere ya da Balkanlar'da bir yere kurmayı düşündüğünü yazdı. Gazetedeki habere göre, adı açıklanmayan Amerikan Kongresi'nden bir yetkili de, Obama yönetiminin, birkaç haftadır Çek Cumhuriyeti ve Polonya'ya füze kalkanı kurmaktan vazgeçme kararının Kongre'de meydana getirdiği tepkileri ölçtüğünü ifade etti.

ABD ve Polonya, Polonya'ya füze kalkanı konuşlandırılması çerçevesinde 10 füze önleyici sistem kurulmasını öngören anlaşmayı 2008 yılında imzalamışlardı. Rusya, ABD'nin Çek Cumhuriyeti ve Polonya'da füze kalkanı kurmasına karşı çıkıyor. Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev, ABD ve Rusya'nın füze kalkanı konusunda anlaşmadıkları takdirde, Moskova'nın İskender füzelerini Kaliningrad bölgesine konuşlandıracağı yönünde Temmuz 2009 da tehditte bulunmuştu.

ABD’li uzman Lindorff “Afganistan savaşının sonu Vietnam gibi olur”

Afganistan'da her geçen gün artan güvenlik ve siyasi istikrarsızlık sorunları ABD yönetimini zor duruma sokuyor. Son dönemde ABD ve NATO saldırılarında çok sayıda sivil yaşamını yitirirken Taliban'ın Afganistan'daki yabancı askeri birliklere yönelik saldırılarında da artış gözlemleniyor. Ülkede ABD'nin desteği ile yapılan devlet başkanlığı seçimlerine hile karıştığı iddiaları ve süregelen seçim tartışmaları siyasi tansiyonu yükseltiyor.

ABD'nin Afganistan'daki durumu iç açıcı görünmüyor

ABD'nin Afganistan'daki varlığı ABD'li uzmanlar tarafından da sorgulanmaya başlandı.

Obama yönetiminin Afganistan'da yürüttüğü savaşa en çarpıcı tepkilerden biri Amerikalı uzman Dave Lindorff'dan geldi. Lindorff Counterpunch internet sitesinde yer alan "Obama'nın Savaşı" başlıklı makalesinde ABD'nin Afganistan savaşının tıpkı Vietnam savaşı gibi büyük bir hezimetle sonuçlanacağını yazdı. Lindorff ABD'nin Afganistan'da yaşadığı sürecin Vietnam'da yaşadığı süreçle büyük benzerlikler gösterdiğine işaret etti ve Afganistan savaşında ABD'nin başarılı olmasının Vietnam'daki gibi imkânsız olduğunu vurguladı.

ABD Genelkurmay Başkanı Mullen'ın Ağustos 2009 da yaptığı açıklamaya atıfta bulunan Lindorff ABD Genelkurmay Başkanı'nın Afganistan'daki durumun kötüye gittiğini belirttiğine dikkat çekti. Lindorff, Afganistan savaşının başında Taliban'ın Kabil kentinden püskürtüldüğünü buna karşılık Taliban'ın gün geçtikçe isyan gücünü ve halk desteğini artırdığını belirtti, ABD'nin ise, işgalci güç olarak adlandırıldığına vurgu yaptı.

ABD'nin Afganistan ve Pakistan'a yönelik savaşını kazanamadığını vurgulayan Lindorff bundan sonraki sürecin ABD açısından hiçte iç açıcı görünmediğini, ABD'nin durumunun kötüye gittiğini de yazdı.

Lindorff, Obama'nın tıpkı eski ABD Başkanı Johnson gibi Afganistan savaşının ABD'nin güvenliği açısından gerekli olduğunu belirttiğini ifade ederek "Afganistan gibi dünyanın en fakir ülkelerinden biri ABD ulusal güvenliği açısından tehdit olarak görülebiliyorsa, o zaman Malawi de, Burundi de, Fiji de ABD için birer tehdittir" değerlendirmesinde bulundu.

Taliban gibi İslami bir grubun Amerika'da hiçbir çıkarı bulunmadığını da vurgulayan Lindorff Taliban'ın ABD'nin ulusal güvenliği açısından bir tehdit oluşturmadığını kaydetti.

Lindorff'un yazısını şu sözlerle bitirmesi dikkat çekti: "Eğer Amerikan halkı Afganistan savaşının bitmesi yönünde bir talepte bulunmazsa yeniden 10 yıllık bir kanlı savaşın içine girer sonunda bir kez daha kaybetmeye mahkûm oluruz."

 

 

 

Afganistan’da OBAMA’NIN ATAĞI, ERDOĞAN’IN BATAĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 Hadisi Şerif olarak nakledilen:

“Talikan’a (Afganistan’a) yazık olacaktır. Şüphesiz orada, Allahü Taalanın altın ve gümüş dışında (başka) hazineleri bulunacaktır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar ahir zamanda Hz. Mehdi’nin yardımcılarıdır.”[1] gibi rivayetleri doğrulayan işgal ve direnişler, dikkatleri Afganistan üzerinde yoğunlaştırıyor. Kurtuluş savaşımızda hanımlarının bileziklerini toplayıp bize gönderen bu fakir ama asil Müslümanları, şimdi boğmak isteyen NATO saflarında onlara karşı savaşmak ne insani sorumluluğumuzla, ne İslami şuurumuzla, ne de Milli onurumuzla asla bağdaşmıyor. Dönemin Afgan Kralıyla dış saldırılara karşı ortak savunma anlaşması imzalayan ve Afgan ordusunun eğitimi için özel birlikler yollayan Mustafa Kemal Türkiye’sinin, şimdi bu ülkeye sataşan ve İslam’la savaşan NATO emrinde bulunması yüzümüzü kızartıyor ve vicdanımızı sızlatıyor. AKP iktidarının da, askeri kurmayların da tarihi sorumluluklarını ve sonlarını düşünmeleri gerekiyor.

Afganistan'da görevli Faruk albay öldü mü öldürüldü mü?

Peştun Lider Hacı Zahir Anlatıyor

Afganistan'daki Türk birliğinde görev yapan Faruk Albay geçtiğimiz aylarda elim bir kaza sonucu Osmanlı ve Mevlana'nın atavatanı tarihi Belh şehri yakınlarında Mezar-ı Şerif'te bir kaza sonucu şehit oluyor. Kaza ile ilgili birçok iddia ve dedikodu dolaşıyor. Kiminle konuşursam Faruk Albay'ın kaza sonucu değil Almanların bir operasyonu sonucu şehit olduğu söyleniyor. Faruk Albay kısa bir süre önce Almanlarla tartışıyor. Kazanın olduğu gün iki esrarengiz cip Faruk Albayı takip ediyor.  Bu olayla ilgili her nedense Türk medyasında ciddi bir araştırma yapılmıyor. Bu konuda çok önemli karanlık noktalar bulunuyor.  Afganistan'da Türklere ve Türk askerine gösterilen ilgiden Amerika, İngiliz, Alman ve diğer ülkelerin askerleri çok rahatsız oluyor. Faruk Albayın Hindistan'da Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Han'ın Afganistan'ın başkenti Kabil'deki Türbesinin bulunduğu bahçeye, Afgan yetkililerden gelen istek üzerine kütüphane kurma çalışmasının İngilizler tarafından engellendiği de konuşuluyor.”[2]

Recep Erdoğan gizli ve kirli pazarlıklar için Obama’nın ayağına gittiği gün, Ankara’daki bir Amerikalı diplomat DTP’yi ziyaret ediyor ve kapanma davasıyla ilgili kulis yapıyor ve ABD’ye özel haberler uçuruyordu. Ve tam o saatlerde PKK eşkıyaları Tokat Reşadiye’de, izinden dönen, bazısı hala sivil giyimli askerlerimizi pusuya düşürüp yedi Mehmedimizi kahpece şehit ediyor, üç tanesini ağır yaralıyordu.

Rus General Yermakov’dan Obama’ya:

“Sen de dersini alırsın” uyarısı geliyor!

Sovyetler Birliği'nin 1979 yılında işgale başladığı ve 1989 yılında 15 binden fazla kayıpla terk etmek zorunda kaldığı Afganistan topraklarında, şimdi ABD etkin olmaya çalışıyor. Ama Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında görev alan Kızıl Ordu'nun generallerinden Viktor Yermakov (74), ABD'nin Afganistan'da başarı şansının olmadığını söylüyor ve ABD Başkanı Barack Obama yönetimine bir de öneride bulunuyor: "Ek asker için harcayacağınız parayla bölgeyi kalkındırın, okul ve cami yapın. Daha etkili olursunuz."  CNN'e açıklamada bulunan Yermakov, "Gözlerimin önünde tarih tekerrür ediyor. Afgan mücahitlerine karşı Sovyet birlikleri mücadelesinde başarısız oldu. İlginç bir şekilde o dönemde bu gruplar ABD tarafından destekleniyor, eğitiliyor ve silahlandırılıyordu. Sovyetler Birliği bölgedeki askeri gücünü 100 bine kadar çıkardı. Ancak 15 bin kişiyi geride bırakarak döndü. Şimdi ABD Başkanı Barack Obama da bölgedeki asker sayısını 100 bine çıkarmak istiyor ve giderek batağa saplanıyor" diye uyarıyor.

Sovyetler Birliği'nin yaptığı taktik hataları ABD'nin tekrarladığını savunan Rus General, "Hem Tora Bora hem de Kandahar da ordularımızı yerleştirdik. Düzeni kurduk. Bizim desteğimizle popüler bir yönetim bile kuruldu. Biz oradan ayrıldığımızda bir kaç gün içinde o hükümet devrildi. Bu coğrafyanın lideri kim? Herhangi bir aşiretle bağlantınız yoksa hiç kimse sizi dikkate almaz" diyerek ABD gavuruna iyilik etmek istiyor. (Cihan) Peki, o zaman Türk askeri Afganistan’da ne arıyor? Diye bizim de sormamız ve AKP’yi uyarmamız gerekiyor.

Afganistan'da bir türlü kurulamayan düzen ve istikrar inşası için Türkiye'nin vereceği katkı Obama yönetimi açısından birinci derecede önemlidir. Buna karşılık, Amerika'nın dikkatinin Irak'tan Afganistan'a kaymasının Türkiye'nin kendi düzeni ve istikrarını olumsuz etkilediği bir gerçektir.

Obama, ayağına çağırdığı Erdoğan’la, ”İttifak güçlerine daha fazla asker yolla, hizaya gelmesi için İran’ı zorla ve olası bir saldırı sırasında topraklarınızı ve üslerinizi kullanmamıza politik ve psikolojik altyapı hazırla!”  ricasında bulunacak, Erdoğan ise, ev sahibine, "Irak'ı Türkiye'yi tehdit eden teröristlere kapamalısın" mesajını verecektir. ABD bu iki konuyu muhtemelen "Sen Afganistan'da bizim çizgimize gel, biz de dediğinizi yapalım" formülünü öne sürecektir.

Türkiye'nin Afganistan gibi dünya sistemini zorlayan uluslararası ihtilâflarda 'barışçı' bir rol oynayabilmesi için 'savaşçı' rollerden uzak durması gerekir. Afganistan'da elini kana bulamadan düzen koyucu roller üstlenmekle yetinmiş Türkiye, muharip güçler arasında yer almaya başlar ve çatışmalara bulaşırsa bu bizim için felakettir.

Irak'ın kuzeyi de ülkenin bütünü gibi ABD'nin denetimindedir. Türkiye'yi tehdit eden terörist eylemler için Irak'ı mesken tutan örgüt, bunu, ABD askeri varlığının burnu dibinde gerçekleştirmektedir. Hala bu Amerika’ya güvenmek ve hele  “ AB ile aramızı düzelt diye merhamet dilenmek ahmaklıktan da öte bir şeydir.

Akşam gazetesi yazarı Nihal Kemaloğlu, "Nobel ödüllü Başkan'ın, Afganistan-Pakistan hattındaki savaşı derinleştirecek bu kararıyla kendi Vietnam'ını da hazırladığını söyleyenler yanılmıyor" diyor. Ve akla gelebilecek senaryolardan bazılarına dikkat çekiyor.

Barak Obama güvercin görünümünden çıkıp şahinleşiyor. Obama Afganistan'a 2010 yılının ilk yarısına kadar 30 bin yeni asker gönderileceğini, geri çekilmenin de Temmuz 2011'de başlayabileceğini açıklıyor. Beklenen geri çekilmenin mümkün olmayacağını, Amerikan askerinin Afganistan'a saplanıp kalacağında herkes hemfikir görünüyor. Nobel ödüllü Başkan'ın, Afganistan-Pakistan hattındaki savaşı derinleştirecek bu kararıyla kendi Vietnam'ını da hazırladığını söyleyenler yanılmıyor.

Bush'un Irak'ta açtığı kan bataklığından sıyrılmadan Afganistan'a asker yığmak Obama severler için hayal kırıklığı oluşturuyor. Küresel krizin içinde bocalayan ABD'nin, askeri hegemonik güç olma hevesinin pahalıya çıkacağı bir savaş olacağı kesinlik kazanıyor. 1945'ten beri girdiği bütün savaşları kaybetmiş ABD aslında Afganistan'daki işgalinde de yıllardır yenik düşüyor. Bush döneminde açılan terörizme karşı küresel savaşın bitmediği, yeni bir evreye taşındığı anlaşılıyor. Seçim kampanyasında Irak'a müdahaleyi hatalı bularak eleştiren Obama şimdi Amerika'nın başarısızlığa mahkûm yeni savaş cephelerini açıyor.

Amerikan kamuoyuna yönelik 'Taliban ve El-Kaide'yle' mücadele açıklamalarında 'süper güç Amerika' algısı yenileniyor. Amerikan halkı, Afganistan-Pakistan sınırının 'şer sınırı' olduğuna ikna edilmeye çalışılıyor. Şimdi demokrat Obama'nın da 'şahin' olup dünya üzerinde uçabileceği gösteriliyor. Dünya imparatorluğunun çöktüğünü kabullenmeyen ABD'nin yeni Afganistan stratejisi gereği NATO da 5 binden fazla yeni asker göndermeye hazırlanıyor. Umutsuz Afganistan hedefi hem ABD hem de Obama için tarihi bir yanılgıya dönüşüyor. Böylelikle Obama diyalog ve uzlaşmayı önceleyen söylemleri, kalpleri ve zihniyetleri fethetme yaklaşımları hayal kırıklığı oluşturuyor. Yeni neo-con tarzıyla Afganistan-Pakistan'ı cehenneme çeviriyor. “El Kaide'nin ele geçirilerek Afganistan ve Pakistan'dan uzaklaştırılması” bahanesi tutmuyor. Oysa Talibanlarla El-Kaide'nin ayrılan çizgileri üzerinden başka bir çözüm yakalanabilirdi. 'Ilımlı' Talibanlarla anlaşma zeminini aramadan asker gönderen ABD, Pakistan ordusundaki Taliban sempatisini ve 40 milyonluk aşiret örgütlenmesindeki Peştunların isyanlarını kulak ardı ediyor. Çünkü El Kaideyi ABD kendisi kullanıyor.

Görünen o ki; daha fazla asker ve daha geniş işgaller, Afgan halkının çaresizliği, Pakistan'da patlayacak bombalar, daha sivrilen anti-Amerikanizm'le El-Kaide güç kazanıyor. Görünmeyen ise; ABD'nin bu jeo-politik bölgeyi kontrol ederek olası İran tehdidine gözdağı vermeye çalışıyor. Enerji paylaşım savaşlarında süper silahlı güç rolünü koruması, Amerikan kamuoyuna yapılan askeri yatırımların hakkını verdiğini ispatlaması, silah lobilerinin ayakta alkışları oluyor. Bu arada Recep Erdoğan’ın Obama taşeronluğu ise mide bulandırıyor.

Muhalif sinemacı Michael Moore, Afganistan işgaliyle ilgili Obama'ya yazdığı açık mektubunda şöyle diyor: 'Afganistan'daki El-Kaide militanlarının sayısının yüzden az olduğunu biliyorum! Yüz binden fazla adamın mağaralarda yaşayan yüz adamı etkisiz kılacağına inanmıyorum. İmparatorluklar sonlarının çok yakın olduğunu burun buruna gelinceye dek anlamazlar. İmparatorluklar daha fazla 'gücün' düşmanı yok edeceğine inanırlarken bu böyle olmaz, genellikle bir avuç düşman imparatorlukları paramparça eder.'

Erdoğan’ın 6 Aralık’ta başlayacak ABD ziyaretinin esas gündemi Afganistan oluyor

Mehmetçik Afganistan batağına çekilmek isteniyor

Barış umutlarıyla işbaşına gelen ABD Başkanı Obama, 30 bin askeri daha muharip güç olarak Afganistan'a gönderme kararıyla bütün beklentileri boşa çıkıyor. Stratejik müttefiki Türkiye'den resmen istekte bulunan ABD yönetimi, Mehmetçik'i operasyonel olarak çatışmalara girmeye zorluyor. Konu Başbakan Erdoğan'ın 6 Aralık'ta yapacağı Washington ziyaretinde de, gündeme geliyor. Obama'nın, Erdoğan'a karşı bütün kartları açması bekleniyor. Obama, yeniden savaş tamtamlarını çalmaya başladı. İkiz kule saldırılarının sorumlusu olarak ilan ettiği El Kaide'yi ortadan kaldırmak ve Bin Ladin'i yakalamak gerekçesiyle 2001 yılında Afganistan'ı işgal eden ABD ve müttefikleri, 8 yıldır ne El Kaidi'yi ne Taliban'ı durduramadı. Bush'un kellesini istediği Bin Ladin ise, kahramanlaştı. Afganistan'da adeta bataklığa saplanan ABD, Taliban'ın her geçen artan direnişi karşısında geri çekilmeyi düşünmek bir yana yeni askeri güçleri sevk etmeyi planlıyor. Obama, Afganistan'dan çekilme tarihini ise 2011 olarak açıkladı. Ancak oldukça zor görünüyor.

ABD askerinin sayısı 100 bine ulaşacak

Afganistan'da halen 68 bini Amerikan olmak üzere 110 bin kişilik yabancı askeri güç bulunuyor. Bu kadar büyük askeri güce karşın Afganistan'da bir türlü kontrolü sağlayamayan ABD, Pakistan'ı da karıştırıyor. Afganistan'daki işgalin faturası ABD'ye haftalık 2 milyar doları buluyor. Yeni gönderileceklerle birlikte, ABD'nin Afganistan'daki asker sayısı 100 bine ulaşacak. Obama 30 bin ABD askerinin yanı sıra 10 bine yakın NATO gücünün de Afganistan'a sevk edilmesini istiyor. NATO Genel Sekreteri Rasmussen de, 5 binden fazla müttefik askerinin bu ülkeye gönderileceğini açıkladı.  Obama da, başta Türkiye olmak üzere müttefik güçlerden şehir merkezlerinde polisiye güç değil bizzat Taliban'a karşı çatışmaya girecek muharip güç istiyor.

Bin 750 Mehmetçik zaten Kabil'de

Türkiye'nin bir ayağı zaten Afganistan bataklığında. Kasım 2009'a kadar 900'e yakın askeri bulunuyordu. Ancak Afganistan'da Uluslar arası Güvenlik Yardım Kuvveti Karargâhı’nda (ISAF) bulunan Kabil Bölge Komutanlığı'nın liderliğini 1 Kasım'da üstlenen TSK, kademeli olarak asker sayısını 1750'ye çıkardı. Türk askeri, Kabil'deki Fransa'dan devraldığı bu görevi 1 yıl boyunca üstlenecek. TSK, daha önce de 2003 ve 2005 yılında da birer yıl bu görevi yapmıştı.  Türk askeri Afganistan'da, şimdiye kadar geri hizmetlerde bulundu. Eğer Obama'nın istediği kabul edilirse, Kabil dışında görev alacak Mehmetçik, Taliban güçleriyle karşı karşıya gelecek.

Afganistan işgalinin bilançosu

Bush ve müttefikleri,  "teröre karşı savaşın gerçek cephesi" dedikleri Afganistan'da 25 milyon insanı özgürleştirmek bahanesiyle işgal etti. Ama aradan geçen 8 yıllık sürede, Bin Ladin hala bulunamadı. Taliban yönetimi devrildi ama ABD ve müttefiklerine karşı büyük başarılar elde etti. ABD güçleri de başarısızlığı faturasını, sivil halkı katlederek çıkarıyor. NATO saldırılarında 60 binden fazla sivil Afgan hayatını kaybetti. BM Raporu'na göre 2008_de Afganistan'da Amerikan ordusu tarafından 2 bin 118 sivil öldürüldü. Bu sayı 2007'ye göre yüzde 40'lık bir artışı ifade ediyor. Gözaltılar, kötü muameleler, tecavüz olaylarına hergün bir yenisi ekleniyor. Ancak yine benzer raporların ortaya koyduğu bir başka gerçek ise, söz konusu suçlara karışan hiçbir Amerikan askerinin cezalandırılmadığı yönünde. İşgalin başladığı 2001 yılından bu yana Taliban, özellikle son yıllarda ABD ve NATO güçlerine büyük kayıplar verdirdi. 900'ü ABD'li bin 400 işgalci asker öldürüldü.4 bin 477 ABD askeri de yaralandı. Savaşta, 5 binden fazla Afgan güvenlik görevlisi de can verdi. 2009'un ilk yarısında Taliban güçleri tarafından öldürülen Amerikan askerlerinin sayısı önceki sene aynı dönemine göre % 40, 2007 yılının aynı dönemine göre ise % 75'lik bir artış gösterdi.

Afganistan'daki askeri güçler:

İngiltere     : 9.000

Avustralya             : 1.350

Bosna         : 460

Almanya    : 4.365

İspanya                  :1.000

İsveç           : 430

Fransa        : 3.095

Romanya               : 990

TOPLAM   : 69.795

Kanada       : 2.830

Danimarka             : 700

 

İtalya          : 2.795

Çek Cumhuriyeti   : 690

 

Hollanda    : 2.160

Belçika                   :530

Ek ISAF askeri : 2.682

Polonya      :1.910

Norveç                   : 480

Ek ABD askeri : 33.200

Türkiye      : 1.750

Bulgaristan            : 460

TOPLAM         : 105.677

 

Obama’nın selamı!

Obama beklenen Afganistan stratejisini açıkladı. Baştan beri sakat bir denklemi savunuyordu. 'Irak'tan çekil Afganistan'a yüklen' formülünü savunan Obama nihayet icraata başladı. Böylece aslında maskesi de düşmüş oldu. Nice Nobel ödüllü, barış çehreli lakin savaş karakterli ve Siyonizm hizmetçisi lider gibi aslını ortaya koydu. Birinci Kana katliamı sorumlusu Şimon Peres ve eski çete reisi Menahem Begin gibi o da Nobel barış ödülünü kazananlardan. Hayrettir ki, barış ödüllerini hep savaşçı liderler alıyorlar. Efendilerine özenen köle ruhlu bir şahsiyet olduğunu ispatlıyor. Beyaz Saray'da Tom Amcanın kulübesinde gibi yaşıyor. Başarı veya kariyeri için Afgan kanı üzerinde kumar oynamaya bile çekinmiyor. Associated Press haber ajansı, "Obama'nın kumarı" başlığıyla verdiği haberde, ABD Başkanı'nın, nasıl bir kukla olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla Obama'nın şahsiyetinde ve silüetinde, cellâdına özenen bir kurbanı görüyoruz.” diyen Mustafa Özcan önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor.

 Hem Obama hem de NATO kariyerini ve geleceğini Afganistan’da bahse koymuş durumda. Son kumarını oynuyor. AKP ve Recep Erdoğan ise kuklaların kuklalığını, hala kahramanlık sanıyor.

İran’ın Paris Büyükelçisi Seyid Mehdi Mirabutalebi

ABD için Afganistan, ikinci Vietnam olacak

İran'ın Paris Büyükelçisi Seyid Mehdi Mirabutalebi, France 24 televizyonuna yaptığı açıklamada, Afganistan'ın "ikinci Vietnam" olacağını ve bölgede yabancı varlığının gerçek nedeninin doğal kaynakları denetlemek olduğunu söylemişti.

 ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni Afganistan stratejisine ilişkin bir soru üzerine Mirabutalebi, "Neden bu kadar yabancı askeri güç var? El Kaide'yi kim kurdu? Taliban'ı kim kurdu? Bunları Amerikalılar kurdu. Orada olmak için bunları bahane ediyorlar. Doğal kaynakları almak için bölgedeler. Amerikalılar için bunun ikinci Vietnam olacağını düşünüyorum" demişti.

Mirabutalebi, BM Güvenlik Konseyinin daimi üyelerini de eleştiren: "40 yıldır bu ülkelerin kendi nükleer silahlarını yok etmesi gerekiyor. Bu, ticari bir mesele: Uranyum zenginleştirmeyi biliyoruz. Nükleer yakıt üretiyoruz. Bunları diğer ülkelere satabiliriz... Dünya, uluslararası toplumu temsil ettiğini düşünen 4-5 ülkeden oluşmuyor" sözleri ilginçti.

Pakistan, ABD'nin politikasından kaygılı

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abdul Basit, Dışişleri Bakanlığında yaptığı basın toplantısında, ABD Başkanı Barack Obama'nın açıkladığı son Afganistan politikasının, bölgenin bir parçası olan Pakistan üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirtmişti.

Savaşların sadece güç kullanarak kazanılamayacağını belirten Basit, "Pakistan yönetimi olarak Afganistan'da şartların daha kötüye gitmesini istemeyiz."

ABD'nin yeni askeri politikasının bölgede devam eden savaşı daha da azdıracağından endişe duyduklarını ifade eden Abdul Basit, ''ABD'nin bölge ülkeleriyle görüş alışverişinde bulunarak bölge insanlarını terörizmden uzaklaştıracak ve yasal sisteme kazandıracak formüller geliştirmesini istiyoruz'' demişti.

Ermenistan, Afganistan'a asker gönderiyor

Öte yandan Ermenistan'ın, Afganistan'daki uluslararası işgal gücüne ilk kez gelecek yılbaşında asker göndereceği bildirilmişti.

Ermenistan'ın barış gücü tugayının lideri Albay Arthur Simonyan, Afganistan'a şubat ayında gönderilmesi beklenen 40 Ermeni askerinin, buradaki Alman birliğine bağlı olarak görev yapacağını ifade etmişti. Yani Türk ve Ermeni askerleri Müslüman Afgan halkına karşı omuz omuza verecekti!

Dünya yıkılsa ağzını açıp tek kelimelik demeç vermemekle şöhretli Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül bile "Afganistan'daki askerlerimiz bugüne kadar oradaki savaşın bir parçası olmamıştır ve olmayacaktır" demişti. Üstelik bu demeç, Ankara'daki gazetecileri evine çağırıp 7 Aralık günü yapılması beklenen Obama-Erdoğan görüşmesinde, Obama'nın Türkiye'den Afganistan için muharip asker isteyeceğini açıklayan ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey'in tutumuna bir tepki ve yanıt niteliğindeydi.

Tüm bu göstergeler Başbakan Erdoğan'ın Washington'da kesin bir tavır koyacağını ve "Afganistan'a biraz daha asker gönderebiliriz ama onların savaşa sokulmasına izin vermeyiz" diyeceğini düşündürmekteydi.

Ve lakin... İnsan hafızası kural tanımıyor. Durup dururken aklınıza Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının daha önceki "kırmızı çizgilerini" getiriyor. Anımsar mısınız, Avrupa Birliği (AB) ile "tam üyelik" amaçlı müzakerelere başlayabilmemiz için AB yetkilileri önümüze "8 adet özel şart" koydukları zaman da efelenmiş, "Hayır! Hiçbirini kabul etmeyeceğiz" demiştik.

Sonra da tükürdüğümüzü yalayıp, tüm o koşulları sineye çekmiştik. Hadi onu unuttunuz diyelim. Mesut Barzani'yi önce "aşiret lideri" diye ilan edip, "Seninle değil, gerekirse Bağdat'la görüşürüz" dedikten sonra iki Bakanımızı ayağına gönderen bunlar değil miydi?  Daha, Kuzey Irak'ta kendi kendimize ilan ettiğimiz "kırmızı çizgi"lerden, Ermenistan'la duyarlı ilişkilerimizden çark edenler kimlerdi?” diyen Oktay bile ekşimişti.

 



[1] Kitabül Bürhan Fi Alameti Mehdiyi Ahir Zaman. Sh. 59

[2] 5 Aralık 2009 / Milli Gazete

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR