ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün551
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5703
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110333
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327320

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768343

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

OCAK 2010

İSRAİL’İN TSK ENDİŞESİ VE YENİ BİR ZAFERİN AYAK SESLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 Sabataizme Kemalizm kılıfı geçiren Darwinist ulusalcıların ve solcuların İmam Hatip Okulları, Kur’an Kursları ve başörtüsü gıcıklığı üzerinden yürüttükleri Din düşmanlığı…

Ve yine Şamanizm’e ve Batı taklitçiliğine hayran, ama İslam’ı bir aksesuar olarak kullanan Masonik ırkçı sağcıların sahte tavırları; maalesef Siyonistlerin, AKP gibi İslamcı taşeronlarının en büyük talihiydi. Çünkü bunların, milletin kutsallarına sataşması ve sahip çıkmaması yüzünden toplum ister istemez AKP’ye yönelmekte ve Onu ehveni şer olarak görmekteydi.

Bu Masonik ve münafık takımının TSK’yı da kendi çizgilerinde, hatta hizmetlerinde gösterme gayreti, halkımızın kahraman ordumuzdan da ürkmesine ve “hizaya getirilmesi gerektiği” kanaatine sebebiyet vermekteydi.

Oysa “Türk Ordusunun İslamlaşması”! İsrail’i endişelendirmişti!

İsrail’in eski İstanbul Başkonsolosu Moti Amihai 'Türk ordusunun giderek İslamlaştığını' iddia etmişti.

Moti Amihai, Kudüs’teki İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda İsrail ile İngiliz heyetleri arasında yapılan bir strateji toplantısında Türkiye ile yaşanan sorunlarını değerlendirirken, “Ankara’nın son dönemde bir “politika değişikliği”ni yaptığını öne sürerek bu “değişiklik”in arkasında “Ordunun giderek İslamlaşmasını, Suriye ile ilişkilerin güç kazanmasını ve azalan AB üyelik şansına ilişkin kaygıların artmasını” gerekçe göstermişti.

Amihai’nin değerlendirmesini internet sitesinde aktaran Yedioth gazetesi söz konusu toplantı ile ilgili şu savlara yer vermişti: “Toplantıda Türkiye’nin çizgisi ve eksenini değerlendirirken, şimdiye kadar dengeleyici bir kurum olan ordunun üst düzey görevlilerinin, giderek artan bir biçimde dindar Müslümanlarla doldurulduğuna” dikkat çekmişti.

Haberde son günlerde ikili ilişkilerde “ciddi bir tırmanma”nın yaşandığı vurgulanırken bu çerçevede İsrail’in katılması öngörülen “Anadolu Tatbikatı”nın iptaline ile TRT1’de yayımlanan “Ayrılık” dizisine protesto amacıyla İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Türk Büyükelçiliği Maslahatgüzarını Bakanlığa çağırmasına değinilmiş ve yine TSK’yı sorumlu tutmaktan çekinmemişti.[1]

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’den çarpıcı bir açıklama gelmişti:

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, "Türkiye dünya üzerinde demokratik olmayan bir kurumun, yani ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir" demişti.

ABD'de yayımlanan savunma dergisi Defense News'a röportaj veren Şimon Peres, "Erdoğan ülkesini İsrail'le ortaklıktan uzaklaştırıp radikal İslam'a doğru mu götürüyor?" sorusuna şöyle cevap vermişti:

"Türkiye dünya üzerinde, demokratik olmayan bir kurumun, yani ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir. Gerçekten de öyleydi. Ancak ordunun rolü değişti. Şimdi soru, Erdoğan'ın kendi Müslüman nüfusunu demokrasiye doğru mu götüreceği, yoksa demokratik güçlerin daha İslamcı bir devlet mi isteyeceğidir."

Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi üyeliğe almakta ayak diremesinin Ankara'da hayal kırıklığına yol açtığını ve Ankara'nın yeni arayışlar içine girmesine zemin hazırladığını kaydeden İsrail Cumhurbaşkanının, Erdoğan'ın farklı doğrultuda gitmeye daha ne kadar devam edeceğini bilemediğini, bu arada, Türkiye'nin İsrail ile Suriye arasında rol oynamak istediğini hatırlatarak, "Ancak bir arabulucu olacaksanız, bir tarafa yakın olmaktan vazgeçip ortada duracaksınız" sözleri de ilginçti.

İsrail Cumhurbaşkanı, "Ankara Suriye ve İran'la stratejik ilişkiler peşinde koşarken, İsrail, Türkiye'ye yüksek teknolojili silahlar satacak mı?" şeklindeki soruyu ise: "İşbirliği konusunda çok dikkatli hareket etmeliyiz, çünkü bu ilişki uzun yıllar içinde oluşup gelişmiştir. Türkiye bölgemizde saygın bir ülkedir ve NATO üyesidir. Sabırlı olmalı ve haritayı iyi okumalı, iki ülke arasındaki anlık gerginliklerin kurbanı olmamalıyız" şeklinde geçiştirmişti.

Peres, Türkiye'nin İran'ın yanında yer almasının dünya ölçeğindeki saygınlığını azaltacağını da sözlerine eklemişti.[2]

Siyonist PERES, yeni bir tereslik yaparak,

a) İslam’a ve Müslüman Türk halkının inancını yaşamasına fırsat ve ruhsat veren bir yaklaşıma, asla “demokrasi” diye sahip çıkılmayacağını

b) İsrail Yahudisi ve yerli işbirlikçileri için en büyük korkularının İslam’dan kaynaklandığını

c) Türk Ordusunun, demokrasi kılıflı despotizmi koruma ve Müslümanları sindirip korkutma yanlışlığını artık bıraktığını

d) İsrail’in çıkarları ve güvenliğinin sağlanması için, TSK’nın kesinlikle NATO’ya bağlı kalmasını

e) Türkiye’nin milli ve bağımsız politikalar üretip uygulamasını ve yeni paktlar oluşturmasını önlemek üzere, mutlaka AB’ye katılıp kontrol altına alınmasını

f) Aslında BOP eş başkanı olarak, İsrail siyonizmine ve Batı emperyalizmine hizmet eden Recep Erdoğan’ın, kendi teşkilat ve tabanını ve İslam dünyasını avutmaya yönelik attığı havaların ve horozlanmaların oluşturduğu “anlık ve yapmacık gerginliklerin” İsrail için kesinlikle bir tehdit ve tehlike sayılmayacağını ifade etmişti.

Bir zamanlar, kendileri tenezzül buyurmayıp, ABD ve AB ülkelerindeki komiserleri eliyle ve telefon direktifiyle ülkeleri idare edenler, şükür şimdi ne denli aciz ve çaresiz kalmışlar ki, koca İsrail’in katil başının sızlanarak:  “Dünya dengelerini değiştirecek pozisyon ve potansiyele sahip Türkiye’yi, Batı tuzağından ve tutsaklığından kurtarıp aslına ve İslam’a yöneltecek kurum olarak AKP iktidarından değil, TSK’dan korkulmalı ve ordu etkisiz bırakılmaya çalışılmalıdır” mesajları vermesi, süper şeytanların can çekiştiğinin göstergesiydi.

Ve zaten Konya’daki tatbikatlara İsrail pilotlarının katılımını kaldıran kararın da, AKP’den değil, TSK’dan kaynaklandığını yine Siyonist yetkililer söylemişlerdi.

Çünkü ordumuz yıllarca, bekçisi olmaya zorlandığı Kemalizm yaftalı despotizmin ve din düşmanlığı şeklinde uygulanan yanlış bir laikliğin değneği değil, Müslüman Türk milletinin ve Aziz Atatürk’ün askeri olduğu gerçeğini yeniden sahiplenmiştir.

O Atatürk ki, İslam aleminin ortasında çıbanbaşı olarak kurulmaya çalışılan bir Yahudi Devletine cesaretle ve kesinlikle karşı çıkmış, gerekirse bu kutsal toprakları koruma adına, adını Peygamberinden alan Mehmetçiği göndermekten sakınmayacağını açıklamış, Suriye cephesinden ve Teşkilatı Mahsusa’daki hizmetlerinden yakinen tanıdığı Kudüs Müftüsü Mücahit Hacı Emin El Hüseyin’i Siyonist çetelere karşı yürüttüğü şanlı mücadelesinde fikren ve fiilen desteklemekten sakınmamış, her bakımdan Milli ve Haysiyetli bir devrim lideriydi.

Ve O Atatürk’ün neler hedeflediğini ve Lozan’ın gizli maddeleri olan Sevr heveslerini, gavurları nasıl oyalayıp-aldatıp deldiğini ve böylece Büyük İsrail planlarını boşa çıkarıp milli projelere yöneldiğini, en iyi Şimon Peres teresi ve Siyonist lobilerin kıdemli iblisleri bilirdi!.

Evet, şimdi “Durmayın, saldırın, yıpratın, sıkıştırın, etkisiz bırakın!” diye mesajlar verdikleri, güdümlerindeki tüm dış güçleri ve yerli hain işbirlikçileri eliyle hücuma geçtikleri Türk ordusu, işte o Atatürk’ün izindeydi ve “Bağımsızlık Onun karakteriydi”.

Elbette bu Müslüman Millet ve onun kahraman askeri “Laik ve demokratik bir cumhuriyeti” benimsemişti ve bu çağdaş kurum ve kavramların hem inancımıza hem de Milli ahlakımıza tamamen uygun ve yatkın olduğunun bilincindeydi.

İsrailli Siyonist yöneticilerin “Türk Ordusu İslamlaşıyor” iddialarını; “namaz kılan, oruç tutan, hanımı kapanan, içki kullanmayan paşalar çoğalıyor” şeklinde anlamak safdilliktir. Çünkü Siyonist Yahudiler, imanın çekirdeğinin ve İslam’ın temelinin; tağuti güçlerin, yani zalim ve şeytani merkezlerin güdümüne girmeyi reddetmek, milli haysiyetine, ülke menfaatine, insani hak ve hürriyetine özen göstermek (Bak: Bakara Suresi ayet 256) olduğunu bilmektedir.

İsrailli yetkililer “Türk ordusu İslamlaşıyor” derken, TSK’nın emperyalist ve Siyonist odakların hizmetçisi, küresel sömürü sermayesinin bekçisi olmadığını; Milli şuur ve onurla ülkesine ve bölgesine barış ve huzur ortamı için çalıştığını ifade ve deşifre etmekte, daha doğrusu ordumuzu süper güçlere jurnallemekteydi.

Yıl 1920... Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa şöyle seslenmişti:

Yüce Meclisimizi oluşturan zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürd, yalnız Lâz değildir. Fakat bunların hepsinden oluşan Müslüman unsurlardır."

Yıl 1920... Mayıs'ın 1'indeyiz. Vak'a Ankara'da geçer. Millet Meclisi daha yeni açılmıştır. 23 Nisan'la 1 Mayıs arasında kaç gün vardır...

Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey kürsüye çıkar ve Sıhhat Vekâleti hakkında bir konuşma yapar. Konuşmasında "Türk... Türklük..." kelimelerini sık sık kullanır. Bu konuşmadan bazı cümleler alalım.

Yusuf Kemal Bey (Kastamonu Mebusu)

- ...Her Türkün söyleyeceği şey: Memleketimizde görülecek ilk iş sıhhıye (sağlık) işidir. Çünkü sıhhat olmazsa çünkü Türklük sıhhatli bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiçbir iş kalmaz... Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli... Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin ve Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istikmâl etmezsek hepsi boştur...

Yusuf Kemal Beyin bu konuşması üzerine Sivas Mebusu Emir Paşa Kürsüye çıkar.

O da şöyle konuşur:

Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin irad-ı kelâm ettiği (konuştuğu) sırada sıhhatlerinin muhafazası (sağlıklarının korunması) lüzumunu yalnız Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum... (İslâm demekti sedaları... Kelime ile oynamayın sesleri) Memleketimizde Müslümanlık namına teessüs etmiş bir Hilafet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktar-ı cihanda (bütün dünyada) bulunan umum Müslimînin bu halife merbutiyetlerini (bağlılıklarını) unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki, yalnız Türklük namını istimal etmeyelim. Çünkü Türklük namına biz buraya cem' olmadık. (gürültüler). Rica ederim sadece Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek kâfidir efendim. (İslâm deniliyor sedaları...) Bu vatanda Çerkes, Çeçen, Kürd, Laz ve daha birtakım İslâm kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya sebep olacak söz söylemeyelim. (Gürültüler)

Reis:

- Müsaade buyurunuz, devam etsin!

Emir Paşa (devamla):

- Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyleyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz Hilafete merbutuz (ve birliğimizi İslamiyet’e borçluyuz). Bu Hilafet-i muazzamayı birçok asırlardan beri muhafaza edenin Türk kavm-i necibi (seçkin Türk Milleti) olduğunu da kimse inkâr edemez. Yalnız tefrikayı icab edecek (ayrışmayı ve kardeş kavgasını gerektirecek) hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum.

Sivas Mebusu Emir Paşanın bu ikinci konuşmasından sonra kürsüye, "Yaver-i Hazret-i Şehriyarî" Mustafa Kemal Paşa çıkar ve aşağıdaki konuşmayı yapar ki, Paşanın o tarihteki milliyetçilik anlayışını aksettirmesi yönünden son derece ehemmiyetli bir tarihî vesika teşkil etmektedir.

Muhterem okuyucularımın dikkatle mütalâa buyurmalarını istirham ederim.

Mustafa Kemal Paşa:

- Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi (bu konunun tekrar gündeme getirilmemesi) ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat (Yüce Meclisinizi oluşturan değerli insanlar) yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır (Müslüman unsurlardan meydana gelmiş samimi bir topluluktur). Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm'a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te'yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâmdır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)” (Oluşturmaya çalıştığımız Milli birlik, sadece Türk, Kürt, Çerkez değil, hepsinin kaynaşmasıyla meydana gelmiş bir İslam toplumudur. Artık bunun böyle anlaşılmasını ve kötü-bölücü çağrışımlara fırsat tanınmamasını diliyorum.)

1920'de Mustafa Kemal bunları konuşurken, daha sonra, CHP tek parti iktidarı zamanında, bu söylenilenlere tamamen zıt bir ideoloji benimsenmiştir. Bu ideoloji, Tekin Alp takma adıyla kitaplar ve makaleler yazan Yahudi Moiz Kohen'in ortaya attığı sahte Türk milliyetçiliği ve sahte Kemalizm’dir.

Bu adam, kitaplarından birine "Kahr Olsun Şeriat!.." başlıklı bir bölüm koyacak kadar azılı ve şiddetli bir İslâm düşmanı birisidir.

Yahudi Moiz Kohen ideolojisi ve Haham Haim Nahum doktrini Türkiye'yi bugünkü hale sürüklemiştir.

İslâm dini ve evrensel hukuk prensipleri menfi kavmiyetçiliği kabul etmez, meşru görmez.

Bugünkü toplumsal çürümenin, didişmenin ve çözülmenin ana sebebi Moiz Kohen ideolojisidir. Atatürk’e rağmen uydurulan Kemalizm düzenidir.

Evet, bu ülkenin adı Türkiye'dir, burada Türk dili konuşulur, Türkler dominant unsurdur ama Kürtler, Zazalar, Çerkesler, Çeçenler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Araplar ve daha düzinelerce anasır-ı İslâmiye vardır. Onların altkimliklerine ve hukukuna hürmet edilmesi gerekir.

Türkiye bir İslâm ülkesidir. İslâm bu ülkedeki çeşitliliğin harcı ve çimentosu yerindedir.

Türkiye’nin İslâmsız ayakta durması mümkün değildir.

Toplumsal barışı ve mutabakatı kurmak, Milli varlığımızı, bağımsızlık ve bekamızı korumak istiyorsak İslâm'a sarılmamız gerekir. İslâm ırkçılığı reddeder. Üstünlük ve fazilet şu veya bu kavme mensup olmakta değil; ilimde, irfanda, ahlak ve karakter yüksekliğinde, hayır ve hasenattadır.

Müslüman bir Türk, sâlih ve sadık bir Kürdü, fâsık ve fasit bir Türke tercih etmelidir.

Müslüman bir Kürt, sâlih Türkü, fâsık Kürde tercih etmekle görevlidir.

Bu memlekette, Osmanlı cihan devletinden kalan Alman, İspanyol, Rus, Macar, Leh kökenli nüfus da vardır. Onların bir kısmı erimiş ve kökenlerini unutmuştur.

Bu memlekette milyonlarca Kripto (Ermeni ve Yahudi dönmeleri) yaşamaktadır.

Moiz Kohen ideolojisini ve Haim Nahum doktrinini benimseyen, savunan, resmî ideoloji haline getiren Sabataycıların, bugün “Kemalizm’le hesaplaşmalı, AB standartlarına yaklaşmalıyız” çıkışları samimi değildir.

Bazıları Türkiye'nin bölünmesini yıllarca önce kapalı kapılar ardında gizli konuşmalar ve protokollerle kabul etmiştir.

Biz anasır-ı İslâmiye yani Müslüman Türkler, Müslüman Kürtler, Müslüman Çerkesler, Müslüman Arnavutlar, Müslüman Boşnaklar ve diğer Müslüman unsurlar böyle bir bölünmeyi ve parçalanmayı asla kabul etmeyiz. Biz hep kardeşiz. Biz böyle bir milletin içindeki çeşitlilikleriz. Bu çeşitlilik fitne, fesat, tefrika sebebi değil, zenginlik ve güç kaynağı gibidir.

Hz. Muhammed'in işareti ile Atatürk ve Mehmetçik

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakletmektedir:

 “İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.

Dördüncü gün gelince düşmanlara karşı ehl-i İslâm’ın geride kalan askerleri ilerleyecek, Allah düşmanlarını yenilgiye uğratacak ve onlar düşmanları misli görülmemiş bir şekilde tepeleyeceklerdir. Bir babanın yüz oğlu olsa bile bu harpten sonra bir kişinin sağ kaldığını görecektir. Şu halde hangi ganimete sevinecek veyahut hangi miras taksim edilecektir. (Bu harplerin sonucu askerin eline miras ve ganimet geçmeyecektir) Onlar bu halde iken aniden bundan daha büyük bir musibet işitecekler ve kendilerine Deccal’ın çıktığı haberi gelecektir.”

Bu hadis, hadis kitaplarının Kıyamet bölümlerinde yer almakta ve Müslümanların Haçlı taifesi ile yapacakları bu savaşı, savaşa daha bin 200 yıl varken mucizevî şekilde haber vermektedir.

Hoca hadisin hangi savaşı kastettiğini şu cümlelerle izah etmektedir:

“Peygamber’in bu uzun hadisinde dile getirdiği kanlı harpler, daha sonra Çanakkale’de cereyan eden o meşum kanlı harplerle karşılaştırıldığında bundan asıl maksadın Hz. Peygamber’in Çanakkale’de bir avuç Müslüman Türk’ün Bizans’a, bundan daha da öte, koca bir haçlı zihniyetine karşı, İslâm namına kanı ile yazdıkları o ilâhi destandan başka bir şey olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.”

Hz. Peygamberimizin bu hadisinden habersiz Mustafa Kemal sanki Peygamber diliyle Çanakkale’de yaşananları bakınız nasıl nakletmektedir:

“- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Ancak size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak görünüyor. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek bir cesaret ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar kendisinin de öleceğini biliyor, fakat hiç ufak bir fütur bile getirmiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini ve iman gayretini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.” Yani Mustafa Kemal, bu milleti millet yapan manevi değer ve dinamikleri elbette bilmekte, hürmetle bahsetmekte ve sahip çıkılmasını önemle istemektedir.

Allah ve Resulü rüyasında kimlere, "Atatürk kahrolsun" dedirtmemişti?

Enes bin Malik (r.a.) Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in, “Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Ahmed bin Hanbel, Buhari, Tirmizi) buyurduğunu bizlere ulaştırmıştır.

Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye ve Mustafa Kemal

“II. Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Rahmi Baba namındaki zat, kasıtlı ve kışkırtıcı propagandaların etkisinde kalarak 1930’lu yıllarda tanıdığı şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına çağırır. ‘Kahriye’ okunacak, yani, ‘Ya Kahhâr’ zikri çekilecek, Mustafa Kemal Paşa’nın ve rejiminin ‘kahru perişan olması’ için dua yapılacaktır. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır. Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görüp, hayret ve haşyetle uyanır.

Rüya şöyle: Bir dünya haritası, ortasında Türkiye vardır. Türkiye’nin toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil durmaktadır. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarlarla çevrili bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözü önünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

Mustafa Kemal Paşa, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimize dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahcup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimize bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek ’burayı şuna verin’ buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal Paşadır.

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyeti ile rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve Tarikat kültüründe rüya, manevi bilgi kaynaklarından biridir) Abdestini alır, namazını cemaatle kılmak için arkadaşlarının yanına varır. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar...

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâmi bir huzur ve medeniyet ortamına alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kalın ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğinin alametidir. Gerek Efendimizin ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfidir. Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkmamak gerekir”

Oysa bize göre bu şeyh efendinin rüyasının tabirindeki son kısmı isabetsizdir. Allahu alem, doğrusu şöyledir: Hz. Peygamber Efendimizin, yüzünü çevirip bakmadan Türkiye’nin Mustafa Kemal’e tevdi edilmesi”, Onun görünüşte İslam’a aykırı zannedilen bazı devrim ve değişimlerinin, gerçekte Dine karşı değil, yozlaşmış kurumlara ve koflaşmış kafalara karşı yapılması gerektiğini ve netice itibariyle Kur’an’ın aslına ve çağımızın ihtiyaçlarına uygun yeni bir İslami medeniyetin filizlenmesi için bunun böyle takdir edildiğini ve bununla Atatürk’ün görevlendirildiğini göstermektedir.

Ve yine Mustafa Kemal’in Hz. Peygamberimize karşı mahcup ve mahzun tavrı ise, Allah Resulüne olan derin inancı ve saygısı ve verilecek çok ağır ve her türlü ithama açık görevin hakkıyla yerine getirilmesi konusundaki, haklı endişeyle ilgilidir ve bu görevi yerine getirirken “Harp hiledir” hadisince, avutup oyalaması gereken çevrelere ve dış güçlere, onlardan birisiymiş gibi görünmek siyaseti yüzünden, zahiren bazı ibadet ve emirleri yerine getirememek ve birtakım şahsi günahlara girmek yüzündendir. Ama elbette ahirette herkesin ameli niyetine ve neticesine göre tartılıp değerlendirilecektir. Atatürk gibi tarihi ve talihli şahsiyetlerin çok özel mazeret ve mecburiyetleri olduğu kesindir.

Bu rüya, kültür genişliği ve derinliği ve mümin kişiliği ile temayüz etmiş Yenişafak ve Zaman gazetesi yazarlarından İsmail Kara tarafından kaleme alınan ve Dergah Yayınları arasında çıkan “Şeyh Efendi’nin Rüyasındaki Türkiye” isimli kitapta geçmektedir.

Taraf gazetesi, İsrail’e ve Recep Bey'e rağmen TSK'ya meydan okuyabilir miydi?

“Taraf gazetesi niçin kuruldu?

Her günkü yayınlarıyla sabit ki TSK’yı karalamak için!

Tam 21 yıldır aralıksız medya yöneticiliği yapıyorum ve işim gereği çok iyi biliyorum ki Taraf gazetesi müthiş zarar ediyor!

Peki, kim niçin karşılıyor bu zararları?

Basit mantık ile düşünün, istisnasız her gün TSK’ya söven bir gazeteyi kim neden finanse eder?

Bunun cevabı nettir:

1) TSK’nın kendi güdümlerinden çıktığını düşünen dış güçlerin istihbarat örgütleri.

2) TSK’yı amaçlarına engel gören içerideki işbirlikçileri.

Şimdi soralım bu iki halde de iktidarda olanların kendi ordusunu koruması ve kollaması gerekmiyor mu?

Çünkü Gâvura Taraf’ların yaptığı TSK’daki münferit yanlışların sorgulanması da değil, topyekûn ordunun yıpratılmasıdır.

Hepimizin kabul edeceği gibi hükümet sadece ve sadece seyrediyor dahası bazı iddialara göre örtülü olarak destek bile oluyordu!

Olmaz öyle şey demeyin, Taraf gazetesine yapılan servisleri seyretmek insanın aklına böyle şeyleri getiriyordu!

Öyle ya Ergenekon davası bağlamında kuşları bile dinlemeye alan AKP iktidarının Taraf’a bu sızmaların nereden olduğunu niçin ve nasıl belirleyemiyordu?

Recep Başbakanın Güya Taraf’ı hedef alan bazı çıkışlarının ise yapmacık olduğu sırıtıyordu.

Buradan hareketle AKP güruhunun Taraf’ın yayınlarından memnun olduğu ve dolaylı destek verdiği ortaya çıkıyordu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi öyle olmasaydı kendine muhalif 4 televizyon kanalının sahiplerini hapse atmada kılıf bulanlar Taraf için niye harekete geçilmiyordu? Kaldı ki Taraf’ın yaptığı TSK düşmanlığı zaten suçtu!

Peki, AKP hangi amacı güdüyordu?

a) Önce kendilerini iktidara taşıyan odaklara diyet borcunu ödüyor.

b) Asker üzerinden darbe ve demokrasi istismarı yaparak oy topluyor ve ayıplarını kapatıyor.

Öyle ya Taraf gibi gazeteler olmaz ve darbe mugalâtaları yapılmazsa, Başbakan her gün millete hangi masalı anlatacaktı?” diyenler haklıydı.

Ordu AKP’ye ne mesaj vermişti?

Genelkurmay Başkanlığı her gün basına ve kamuoyuna dönük bir bilgilendirme yayınlıyordu. Gün içinde canlı ya da sağ ele geçirilen, teslim olan örgüt üyelerinin sayılarını, yerlerini, zamanlarını internet üzerinden duyuruyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesinden o güne dair, “terörle mücadele günlüğünü” görmek mümkün oluyordu.

Ancak bu listede bir eksik dikkat çekiyordu.

19 Ekim tarihinde Silopi’de teslim olan 34 kişilik PKK’lı grup TSK’nın sitesinde, nedense görülmüyordu. Aynı gün yaşanan çatışmalar siteye yansımasına rağmen, Silopi’de çadır mahkemede sözde yargılanarak serbest bırakılan kişilere ait bilgi verilmiyordu.

Bu durum TSK’nın, Hükümetin Kürt Açılımı sonucu giriş yapanları teslim olmuş kabul etmediğine ve bu girişimleri benimsemediğine bir işaret sayılıyordu.

İsrail’in TSK gıcıklığının asıl nedeni, kendilerinde bile bulunmayan yüksek silah ve savunma teknolojisi üretmesiydi!..

İsrail’in elindeki pilotsuz hava aracı HERON’lardan en az üç kat daha kaliteli ve yüksek teknolojili, istihbarat ve savunma gibi çok amaçlı uçakların Türkiye’de yapılıp başarıyla denenmesi, Siyonist Yahudilerin nükleer füzeleri dahil, tüm silah ve saldırı sistemlerini etkisiz kılacak harika teknolojilerin üretilmesi ve har an kullanılmaya hazır hale getirilmesi, onların gıcıklık ve kıskançlıklarının asıl sebebiydi.

MKEK süper silahlara kilitlenmişti

Son yıllarda sivil amaçlı üretim faaliyetlerinden kademeli olarak çekilerek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) ihtiyaç duyduğu askeri mühimmat ve malzeme üretimine yönelen Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının kullanımı için ihtiyaç duyduğu süper silah üretimlerine ağırlık vermişti.  Önümüzdeki ilk dönem için 600 milyon liralık yatırım planlayan MKEK Genel Müdürlüğü Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının gücüne önemli katkı sağlayacak süper silahların üretimini tamamen yerli imkânlarla gerçekleştirmeyi hedeflemişti.

Bu hedefler ışığında uzun vadeli tedarik programını proje bazında belirleyen MKEK Genel Müdürlüğünce yapımı tasarlanan silahlar tamamen yerli imkânlarla gerçekleştirilecekti. MKEK Genel Müdürü Ünal Sipahioğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığının mevcut lojistik yapısına önemli güç katacak olan süper silahların gündemlerinde olduğunu söylemişti.

Silah projeleri

Gündemlerinde bulunan savunma amaçlı projelerle ilgili olarak MSI (Military Science Intellıgence) dergisine açıklamalarda bulunan MKEK Genel Müdürü: bir süreden beri üzerinde çalışılan bir proje ile TSK'nın manga, tim ve takım seviyesindeki birliklerinde kullanılmak üzere ''milli bir makinalı tüfek'' üretileceğini kaydetmiş ve bu proje ile ilgili geliştirme çalışmalarının sürdürüldüğünü belirtmişti.

Bunun yanı sıra, yine öncelikli projeler arasında bulunan ''milli tank'' projesi ile ilgili çalışmalarda belirlenen süreç içerisinde sürdürüldüğünü açıklayan Sipahioğlu 'milli bir ana muharebe tankının geliştirilmesi için başlatılan ''Altay'' projesinde  ''silah sistemlerinin tasarım ve üretiminden sorumlu'', ''modern piyade tüfeğinde'' de ''kurumun ana yüklenici'' olarak görev yapacağını söylemişti. Kurumun, geçtiğimiz Temmuz ayında Savunma Sanayii İcra Komitesince alınan karar gereği Kara Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyacı olan milli havadan taşınabilir 105 mm hafif çekili obüsü tasarlayıp üretmekle de görevlendirildiğini hatırlatan Sipahioğlu, proje kapsamındaki obüsün atış kontrol sistemlerinin de Aselsan tarafından imal edileceğini kaydetmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] www.marmarahaber.net

[2] (AA)

RECEP BEY’İN ABD ZİYARETİ VE REŞADİYE BİLMECESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 Başbakanın oldukça havalı ve iştahlı şekilde koştuğu Beyaz Saray Umre ziyareti, Tokat Reşadiye’deki menfur saldırıyla, şaşkınlığa bulanmıştı.

Acaba, Türkiye; Recep Erdoğan’a dayatılacak Afganistan ve İran’la ilgili taleplere razı olması için, CIA ve MOSSAD’ın yaptığı alçakça bir operasyonla mı karşı karşıyaydı?

TSK'dan polise 'Ajan' uyarısı yapılmıştı!

Genelkurmay'dan İçişleri Bakanlığı'na kriptolu uyarı gönderilmişti. Bakanlığa gönderilen yazıda ABD'li ajanlara karşı polisin dikkat etmesi istenmişti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD'de ABD Başkanı Barack Obama ile bir araya geldiği günlerde Genelkurmay Başkanlığı'nın İçişleri Bakanlığı'na  'çok gizli' ibareli ve kriptolu yazı gönderildiği ve Türkiye'de görev yapan ABD'li ajanlara karşı polisin uyarılmasının istendiği öğrenilmişti. Genelkurmay Başkanlığı'nın endişesinin dile getirildiği yazıda, Türkiye'deki üslerde görevli ABD askerlerinin denetiminden sorumlu olan, ABD Hava Kuvvetleri Özel Tahkikat Bürosu (AFOSİ)'nin elemanlarının, görevlerinin dışına çıktığı kaydedilmişti. Polisin gerekli izinler alınmadan AFOSİ personeli ile temas kurmaması önemle belirtilmiş, AFOSİ personelinin görev ve sorumluluk alanının sadece ABD askeri personelinin faaliyetlerinin takip edilmesiyle sınırlı olduğunun altı çizilmişti.

 Genelkurmay Başkanlığı, Nisan 2009'da ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti öncesinde de aynı uyarıyı yaptığı bilinmekteydi. Yazıda Türkiye'de görevli ABD'li görevlilerin özellikle yerel belediye yöneticileriyle bir araya geldiklerine dikkat çekmişti.

Üstlerdeki Amerikalılar çok sabıkalıydı!

AFOSİ'nin görev dışında faaliyet yaptığına yönelik iddialar 2004 yılında da gündeme gelmişti. ABD'li görevlilerin yetki sınırlarını aşarak Türkiye'nin değişik bölgelerinde kimlik araştırması yaptığı, bilgi topladığı, üst düzey kamu görevlileri ve vatandaşlarla görüşmeler ayarladığı kaydedilmişti. Yine, Adana İncirlik Üssü'nde görevli bir AFOSI personelinin Giresun ve Trabzon'da da bazı kişi ve kişilerle ilgili araştırma yaptıkları belirtilmişti. AFOSİ'nin adı son alarak AKŞAM'ın haberiyle gündeme geldi. ABD'li görevliler “Irak'ta kaybolan ve Türkiye'de birçok faili meçhul ve suikastta kullanılan kayıp silahlarla ilgili araştırma yaptıklarını” öne sürmüşlerdi.[1]

Yani ABD üslerindeki ve elçiliklerindeki kişiler resmi görevleri dışında, bir nevi ajan provokatörlükle de uğraşmakta, hatta teröristlere yardım ve yataklık yapılmaktaydı.

Hatırlayalım: İran Devlet Başkanı Ahmedinejad televizyonda “Nükleer görüşmeler bitmiştir!”  diyerek kesin tavır almıştı. Peki, acaba “ABD, AB, Rusya ve Türkiye, İran’ı neden ikna etmeyi başaramamıştı?

ABD yönetimi, İran’ın anlaşmaya yanaşmayacağını düşündüğünü dostlarına açıklamıştı. Özellikle “İran’ın Türkiye ve başka ülkeler üzerinden gidip gelecek ve depo edilecek uranyum” önerisini önce reddedip sonra bazı şartlarla kabul edebileceklerini söylemeleri üzerine uzlaşı ihtimali iyice azalmıştı.

Türkiye ise bilindiği gibi artık bölgesinde sorunlardan usanmıştı. Yani İran’la Batı arasında belki aracı olmaya yanaşmakta, ama büyük kaoslardan kaçınmaktaydı.

Bunun için Başbakan Erdoğan’ın, Obama’nın huzurunda İran konusunda “artık bir karar vermesi” isteneceği konuşulmaktaydı. Yani İran’a yönelik bir yaptırım ve saldırıda, hangi tarafta duracaktı?

Bu soruların yanıtı Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisi sırasında ortaya çıkacaktı. Çünkü görüşmenin ilk maddesi bu olacaktı.  Ahmedinejad’ın “Nükleer görüşmeler bitmiştir, bize saldıran olursa da cevabını alır” sözünden dönüşü imkansızdı!. Evet, şu konu hala önemini korumaktaydı:

“ABD, AB, Rusya ve Türkiye, İran’ı neden hizaya sokamamıştı?

FBI Başkanı Mueller’in Ankara’daki istekleri Washington’da masaya mı konacaktı?

Amerikan İç Güvenlik Örgütü FBI’nın Başkanı Robart S. Mueller’in 18 Kasım’da yaptığı bir günlük Ankara ziyaretinde neler kararlaştırılmıştı?

Mueller; Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal ve MİT Müsteşarı Emre Taner ile görüşme yapmıştı. Bir Gazete Mueller’in ziyaret programı içinde Genelkurmay Başkanlığının da bulunduğunu yazdı, ancak bu kurumla görüşme yapıp yapmadığı açıklık kazanmamıştı.

Mueller ile Çiçek, Ergin, Köksal ve Taner’in hangi konuları görüştüğünü basından anlamak mümkün olmamıştı.

Haberlerin toplamından şu konular ortaya çıkmıştı:

1-   PKK ile mücadelede istihbarat paylaşımı

2-   Kürt açılımına destek sağlanması

3-   Murat Karayılan ve Zubeyir Aydar gibi PKK liderlerinin teslim olunması

4-   Irak’tan incirlik üzerinden çekilecek 100 bin Amerikan askerinin güvenlik önlemlerinin alınması

5-   Afganistan’a muharip asker yollanması

6-   İran’dan “biyometrik bilgi” toplanması ve ABD’ye aktarılması

7-   İran’a yaptırım konusunda Türkiye’nin her türlü desteğe hazırlanması

Abdullah Gül’ün eski başdanışmanı’nın, Erdoğan’ın ABD ziyareti yorumları

Yeni bir haber sitesi yayına başlamıştı. Adresi www.avazturk.com Avaztürk’ün yazarları arasında Abdullah Gül’ün Başbakanlığı döneminde başdanışmanlığını yapan bir isim vardı: Ahmet Takan…

Ahmet Takan, Beyaz Saray’daki yemekle ilgili: “Demedi demeyin; bu yemeğin faturası ağır olur” başlığını taşıyan yazısında şu itirafta bulunmaktaydı:

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı iyi bilirim. ABD ziyaretleri, ABD'liler ile temas onun için hayati önem taşır. Hatta bu yüzden bir ara Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile de epey takışmıştı. Gül, başbakanlığına devam vizesi alabilmek için epey uğraşmış, fakat Erdoğan'ın ABD gezisine engel olamamış, hatta Erdoğan'dan önce kendisini ABD'ye davet ettirmeyi başaramamıştı!”

Özetle; Abdullah Gül ve Erdoğan kendilerini Amerikalılara beğendirmek üzere yarışa giriyorlardı ve Gül o dönem yarışı kaybetmiş ve yeniden “başbakanlık vizesi” alamamıştı.

Reşadiye saldırısı, CIA-MOSSAD tezgâhı mı?

Bu saldırı kararını doğrudan PKK almış olsaydı, eşkıyaların hemen Kuzey Irak’a kaçırılmaları lazımdı, ama bu imkânsızdı. Peki, üç gün sonra, PKK niye bu vahşi cinayeti üstlenip sahip çıkmıştı?

Çünkü onlar sadece taşerondu, patronları böyle talimat buyurmuşlardı.

Öyle ise, askeri istihbarat dinlemelerine takılan o konuşmalar ne olmaktaydı?

Bize göre; bu olayı PKK’nın bir birimi gibi gösterilen, ama CIA ve MOSSAD tarafından yönlendirilen özel bir ekip yapmıştı.

Bu profesyonel ekip içinde İran ve Suriye uyruklu (Ermeni asıllı oldukları söylenen) anarşistlerin bulunması, bunların İsrail’le irtibatları ve avcı kılığına girip dolaşacak kadar rahat davranışları, bu kanaatimize kuvvet katmaktaydı. Saldırıda Amerikan yapımı M-16’ların ve Polonya yapımı Kaleşnikofların kullanılması da önemli bir ayrıntıydı.

Bu arada umuyoruz ki, asker-sivil bürokrasimiz PKK ile Amerika’nın ayrı şeyler olmadığının herhalde farkındaydı.

İKONİK TERÖR: Toplumu terörize etmekten çok, küresel güçlerin birbirlerine sinyal yollama ve uyarı mekanizması olarak kullanılmaktadır.

İKONİK TERÖR; küresel güçlerin ve istihbarat örgütlerinin birbirlerine SMS yollamalarıdır.

Bu mesajlar kanla yazılır, ama mesajın asıl hedefi kitleler değil, terör olayının ortaya saçtığı işaretleri okuyabilecek derinliğe ve arka plan bilgisine sahip odaklardır.

11 Eylül her yönüyle klasik bir İKONİK TERÖR sayılmaktadır.

Diğer ülkelerin 11 Eylül'ü olarak lanse edilen saldırılar da bu sınıftandır.

Hrant Dink suikasti yine İKONİK TERÖR'den anlayan güçlerin tezgâhıdır. Dink'in bedeni Beyaz Bereli tetikçi tarafından öldürülürken değil, öldükten sonra da, delikli ayakkabısına kadar kullanılmıştır.

Keza; Üzeyir Garih suikastiyle de özenle bıçaklanmış cesedi üzerinden anlayana ince mesajlar yollanmıştır.

İKONİK TERÖR saldırıları, klasik yüzleri ile maalesef "alışa geldiğimiz" türden terör saldırılarıdır. Tokat'ta şehit verdiğimiz askerlerimiz; son yıllarda pusuya düşen askerlerimizin son halkasıdır. Ama mesajları; iktidarlara, başbakanlara ve etkin odaklaradır.

Söz konusu saldırı tam da Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisinin başlangıcında niye yapılmıştır? Saldırıda 7 askerimize kıyılmıştır. Zamanlaması da anlamlıdır. Ahmet Türk gibi terör üzerinden siyaset yapanlar bile, olayın karanlık olduğundan söz etme gereği duymuşlardır.

İlginçtir ki; "Ergenekon" başladığından beri kan davalarını bile bunlara bağlamaya çalışanlar bu saldırı karşısında ilk etapta "Ergenekon"u dillerine alamamıştır. Ancak şoktan çıkınca yine bu olayı, Ergenekon üzerinden TSK’ya yüklemeye çalışacak kadar alçalan ve saçmalayan kiralık kâtipler, tekrar havlamaya başlamıştır.

Bu saldırının zamanlamasında en önemli unsur, Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisinin ilk gününde gerçekleşmiş olmasıdır.

Hatırlayalım, Tayyip Erdoğan'a yurtdışında iken gerçekleşen en son “uyarı katliamı” Aktütün Saldırısıydı!

Bu saldırı; Tayyip Erdoğan'ın Moğolistan gezisinin ilk gününde yaşanmıştı. Moğolistan gezisini önemli kılan, TİKA tarafından Orhun Anıtları'na giden karayolunun ve anıtların korunması için yapılacak müzenin Başbakan tarafından açılacak olmasıydı.

Türkiye; sembolik bir açılışla, bağımsız bir merkez rolünün doğu sınırını işaretlemeye gitmişti ki; Aktütün'de, bütün iletişimi karartan bir gücün elektronik harp desteği ile profesyonel bir çete; 15 askerimizin kanına bulaşmıştı.

Aktütün'de iletişimi karartan güç, daha sonra aynı iletişim desteğini Taraf Gazetesine aktarmıştı!

Türkiye'nin emperyal vizyonunun doğudaki alıcı ucu "KARDEŞ" Moğolistan'dan geziyi bırakıp dönmek kolay, ama aynı vizyonun batıdaki verici ucu  "ABİ"nin yanındayken geziyi kesip dönmek o kadar kolay olmayacaktı.

Bu tıkanmışlık hissi; Tokat'ta gerçekleşen saldırı sonrasında Erdoğan'ın vücuduna ve diline yansımıştı.

Saldırının "önündekilerin" ve "arkasındakilerin" bunun bedelini en ağır şekilde ödeyeceğinden söz edip horozlanmıştı. 

Erdoğan'ın sözleri: bilen, ama dile getirmeyen; dönmek isteyen, ama dönemeyen bir çaresizliği yansıtmaktaydı.

Hayret, bu öfkeli açıklamada Erdoğan'a eşlik eden bir yer daha çıktı; Fransa’ydı!?

Fransa gözleri yaşartan bir açıklama yaptı ve Tokat'taki saldırıyı şiddetle kınadı.

Diplomatlarımız dahil onlarca kişinin kanına giren Ermeni terörüne ve PKK'ya Madam Mitterand sıcaklığı ile hamilik yapan Fransa'nın bu saldırıyı niye kınadığı üzerinde durulmalıydı..

Elimizdeki göstergeler sınırlı olsa da; hedefledikleri ve ilettiği mesaj ile Tokat'taki son saldırının İKONİK TERÖR olduğunun ipuçlarını taşımaktaydı...

Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisinin, “saklanan çok önemli bir gündem maddesinden haberdar olan” bir gücün çektiği SMS olarak da değerlendirmek lazımdı…

Belki o güç; geçenlerde Ankara'ya ardarda yapılan FBI ve CIA ziyaretlerinde ele alınan konuyu ve bu ziyaretlerin ABD gezisi öncesi bir ön çalışma olduğunu bilen bir odaktı!”[2]

Acaba Siyonist Merkezler, Afganistan ve İran konusunda, Tayyip Türkiyesini kendilerine mahkûm ve mecbur etmeye mi kalkışmıştı?

Sinyal İstihbaratı

SIGINT örgütleri, CIA, CSIS (Kanada) vs. gibi istihbarat örgütlerinden tamamen ayrı, bağımsız, üstün teknolojiyle donanımlı haber alma örgütleridir. Temel görevleri ulusal güvenliği ve ulusal yararları korumaktır. Avustralya SIGINT istihbarat örgütü Savunma Sinyal Direktörlüğü’nün (Defence Signal Directorate- www.dsd.gov.au) sloganı şöyledir:

“Onların sırlarını ifşa eder, kendi sırlarımızı koruruz.”

1947’de yürürlüğe giren ve ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda tarafından imzalanan ‘İngiltere/ABD Güvenlik Anlaşması’nın metni ‘çok gizli’ tutulmuş ve bugüne kadar açıklanmamıştır.  

Anlaşmanın içeriğinin bir kısmı ‘International Regulations on SIGINT’ (SIGINT ile İlgili Uluslararası Düzenlemeler) adlı ‘çok gizli’ kitapçıkta kayıtlıdır. 

‘Sinyal istihbaratı’ olarak çevirebileceğimiz Signal Intelligence (SIGINT): Süper güçlerin siyasi manipülasyonlarıdır.

Milli iradeyle, bilimle ve teknolojiyle yönetilen ülkelerde, sinyal istihbaratından sorumlu kurumlar, aslında “ulusal güvenlik” ve “ulusal çıkarları korumaktan” sorumlu kurumlardır. 

Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı  (NSA/CSS), internet sayfasında (www.nsa.gov) ‘Görevimiz’ bölümünde şöyle yazıyor:

“...NSA/CSS, sinyal istihbaratı ile haberleşme güvenliği ürün ve hizmetleriyle, iletişim ağı harekâtlarını (network warfare) mümkün kılar. Toplanan istihbari bilgiyi, Ulus’un ve müttefiklerimizin yararına kullanır. Vizyonumuz; ulusal şebekemiz (network) yararına, küresel kriptolojik üstünlüğümüzü sağlamaktır.”

‘Ulusa Adanmışlık’ (Dedication to the Nation) başlığı altında, NSA/CSS’te çalışan personelin tanımı şöyle yapılıyor: 

“NSA/CSS çalışanları, her şeyden önce ve sonra ve daima Amerikalıdır. Her çalışan, Anayasa’yı ve ABD’yi, dahili ve harici bütün düşmanlarına karşı desteklemeye, korumaya yeminli insanlardır.”

Peki, Türkiye’de ‘ulusal güvenliği’ dolayısıyla ‘ulusal haberleşmeyi’ koruyan-sağlayan kurumlar ne durumdadır?

Devletin kripto haberleşmesinin kodlarını vs düzenleyen, cihazlarını imal eden TÜBİTAK’a bağlı UEKAE’nin (Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü) internet sayfasında, her ürün için (muhtemelen İngilizceden kötü tercüme edilerek) şunlar yazılıdır:

“Merkez idari kalitesini sahip olduğu süreç kalite belgeleri, bilimsel ve teknik kalitesini ise NATO için tasarlanan algoritmalara NATO’daki kripto analizin ardından verilen NATO’nun tüm gizlilik seviyelerinde kullanılabilir onayı ile ispatlamıştır.”

UEKAE’nin görevleri arasında, ‘ulusal güvenliği korumak’tan söz edilmemekte, tam tersine NATO sistemlerine uyumlu olmaktan, NATO’nun onayını almaktan övünç duyulmaktadır.

1947’de, yukarıda bahsettiğim anlaşmaya imza koyan NATO üyesi ülkelerden ABD, Kanada ve İngiltere’nin SIGINT örgütlerinin sayfalarında, bu NATO yalakalığı görmek imkânsızdır.

UEKAE’nin bağlı olduğu TÜBİTAK’ın yasasında yapılan değişiklikle Bilim Kurulu’nun 14 üyesi AKP’nin Başbakanı tarafından atanmaktadır. 

UEKAE’nin müdürü Mehmet Önder Yetiş, TÜBİTAK’ın Başkanı Nüket Yetiş’in kocasıdır. 

PKK Açılımı’nda görev alan Müsteşar Emre Taner’in MİT’i ise maalesef aslen kendisi bir ‘ulusal güvenlik sorunu’ haline gelen iktidar partisinin emrinde, ortaokul mezunu adamların turşucu kılığına girip, mahalle muhtarlarına danışarak istihbarat topladığı bir kurum halini almaktadır.[3]

Ali Rıza Özkan AKP’nin akrepliklerini bahane edip bütün dindarları ve dolaylı biçimde Milli Görüş Camiasını gücendirme yanlışlığına düşse de, çok önemli doğrulara da tercümanlık yapmıştı:

Cemal Kalyoncu adında Zaman ve Aksiyon'da yazıları, haberleri yayınlanan bir gazeteci vardı.

Önceki hafta çıkan Aksiyon dergisinde gene bir yazısı yayınlandı. Konu Masonlardı!

Cemal Kalyoncu'nun yazısından, masonların ülkemizde 100 yıllık örgütlü var oluşlarını kutladıkları ortaya çıkmıştı. 25 Eylül'de Hilton otelinde düzenlenen bir davete katılmış olması nedeniyle, Prof. Ahmet Ercan ile de bir söyleşi yapılmış ve Ercan'ın, "masonların olmadığı tek ülke İran" sözleri manşete çıkarılmıştı.

Ancak, Cemal Kalyoncu tam da, "merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler" (Yani ahmak çingene, kahramanlık satayım diye hırsızlığını anlatır) atasözümüzü anımsatacak bir şekilde, yazısının başına öyle bir bilgi koymuş ki, Sayın Ercan'ın verdiği bilgilerden çok daha çarpıcıydı.

Cemal Kalyoncu'yu bu kadar önemli gazeteci yapan bilgi nedir, bırakalım kendisi açıklasın:

"2009 yılında, büyük üstatlığını Salih Evcilerli'nin yaptığı Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası bir dizi etkinlik düzenledi. PTT'nin özel pul baskılı kart hazırlayarak katıldığı 100. yıldönümünün ilk etkinliği temmuz ayındaydı ve Mason biraderler ENKA Eşref Denizhan Açıkhava Tiyatrosu'nda bir konserle bir araya geldi. 25 Eylül'de, bu sefer Hilton Oteli'nde, 450 kadar Mason ile eşleri ve 400'ü aşan sayıda da yabancı konuğun katıldığı bir program düzenlendi. Hem de haremlik selamlık gözetildi. Ardından da Four Seasons'da akşam yemeği yendi. Bunları Masonların kendi açıklamalarından değil, başka kaynaklardan öğreniyorduk. Mesela, Mason olmamasına rağmen bu toplantılara katılan deprem uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ercan'dan..."

Evet, Cemal Kalyoncu, AKP’nin Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi posta idaresi olan PTT'sinin, ülkemizdeki örgütlü Mason varlığının 100. yılı "anısına" resmi kartpostal bastırdığını açıklamıştı.

Böylece, Türkiye Masonlarının hangi hükümet zamanında "en özgür" çalıştıkları da anlaşılmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk'ün Mason örgütlerini kapattırdığı gerçeğine rağmen, özellikle AKP’li dinci bezirgân medya türlü dedikodularla saldırmaktaydı. Aburrahman Dilipak'ın dili olsa da konuşsaydı!..

Şimdi iki tarihi gerçek vardı: Birincisi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Mason örgütlerini kapattırdığıydı.

İkincisi ise: AKP hükümetinin, Atatürk'ün kapattırdığı Mason örgütlerine devlet eliyle kutlama desteği sunmasıydı!

Yahudi Şirreti* ve “Boğazdaki Aşiret” saltanatı!

Değerli dostumuz Anıl Çeçen hocamızın önemli ve gerçekçi tespitleriyle:

Yahudi Konstantin Borzecki ve sülalesi de fesatlıklarında başarılı olamayınca ülkelerinden kaçıp Osmanlıya sığınmış ve Muhterem Mustafa Celalettin Paşa ailesi konumuna gelmişlerdir.

Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki merkez bölgedeki devlet olduğu içindir ki, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha sonra da göç eden aileler, isim değiştiren sülaleler ve dinlerinden ya da etnik kökenlerinden dönen zengin ve aydın kesimler fazlasıyla görülmüştür. Rus işgali sonrasında Polonya’dan kaçan başka bazı aileler de Beykoz'un arkalarında Polonezköy’ü kurarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Boğaz’daki Aşiret bir buçuk yüzyılı geçen zaman diliminde, Osmanlı ve Türk devlet yaşamında birçok meşhur kişiyi Türk ve Müslüman diye yutturmayı başarmıştır.

Yahudi asıllı Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa, Nazım Hikmet, TKP kurucusu Zeki Baştımar, Orgeneral Turgut Sunalp, yazar Refik Erduran, Oktay Rıfat, Samih Rıfat gibi yazarlar, Orgeneral Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Ali Aybar, Rasih Nuri İleri, Nihat Sargın, Celal Nuri İleri, Suphu Nuri İleri, Abidin Dino, Namık Kemal, Abdin Paşa, Numan ve Nermin Menemencioğlu, Halikarnas Balıkçısı, Şirin Devrim, Prof. Dr. Suna Kili, futbolcu Sabri Dino, Ali Niyazi ve benzeri birçok tanınmış isim, Borzenski sülalesinden gelen Polonya asıllı olup, daha sonraları Boğaz’daki Aşiret üyeleri olarak Türk toplum ve siyaset yaşamında önde gelen roller oynamışlardır.

İmparatorluktan, Cumhuriyete geçerken ve Batı dünyasından modernizm Türkiye'ye gelirken, bu gibi göçmen ve dönme ailelerin öncülük ve taşıyıcılık görevi üstelendikleri görülmüştür.

Boğaz'daki Aşiret, bir kitabın adı ve o kitaba adını veren bir ailenin tanımlamasıdır, ama günümüzde İstanbul Boğazının kıyılarında yaşayan beş bin aileye verilen ortak isim haline de gelmiş durumdadır.

TÜSİAD’a üye olan beş yüz zengin işadamı aileleriyle beraber yaşadığı İstanbul Boğazı o kesimin akrabalarıyla birlikte zaman içerisinde yeni bir Boğaz Aşireti yaratmıştır. Boğazın kıyısını yalayan sulara kapısı açılan yalıların sahipleri ile İstanbul Boğaz’ının en güzel manzaralarına sahip o tepelerin üslerindeki villalarda yaşayanlar, günümüzün Boğaz Aşiretinin uzantılarıdır.

İstanbul Boğazı gibi cennet bir bölgeyi kendi aralarında parselleyenler, Boğazların korunmasıyla ilgili mevzuatı hiçe sayarak, her geçen gün daha fazla yayılmaktalar, dönem dönem aldıkları inşaat izinleriyle, dükalıklarını pekiştirmektedirler.

İstanbul’u aynı zamanda borsa ve sermaye merkezi konumuna getiren Boğazdaki yeni aşiret, İstanbul üzerinden bütün Türkiye'yi yönetebilmenin arayışı içindedir. Sahip oldukları para gücüyle önlerine çıkan her şeyi satın almaktan çekinmeyen Boğaz Aşireti, aynı zamanda bütün basın ve medya organlarını da satın alarak, özel çıkarları doğrultusunda bunları kullanmaktan çekinmemektedirler.

Borzensky sülalesi ile başlayan bu gelenek yeni transfer edilen yeni yetme zenginlerle desteklenmekte ve giderek Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ile oynamaya kadar varan sorumsuzluklar ağı, kıyı boyunca genişlemektedir. Türk milletinin ve devletinin açıkça kaderini belirleyen kararlar Boğaz kıyısında alınmakta, daha sonra bu kararlar patronlar aracılığı ile siyaset sahnesindeki aktörlere dikte edilmektedir.

İstanbul Boğazında yaşayan beş bin zengin aile Boğazdaki Aşiret olarak, Türk milletinin ve devletinin kaderini belirleme hakkını ve yetkisini açıkça kendisinde görebilmektedir. TÜSİAD üyesi beş yüz zengin işadamının ötesinde, bunların yerli ve yabancı ortakları da devreye girmekteler ve aşiret bağları para ilişkileriyle giderek genişlemektedir.

Mütareke İstanbul’u teslim olan başkent demektir. Rumlar İngiliz, Ermeniler Fransız mandası ararken, Yahudiler de geleceğin müstakbel İsrail projesini gerçekleştirebilmek üzere, Amerikan mandası peşinde koşmuşlardır. Mütareke İstanbul'u aslında; gayrimüslim kimliğinin öne çıktığı, Türklüğü ve Müslümanlığın devre dışı bırakıldığı bir işbirlikçiliğini gerçekleştirmiştir.

Mütareke İstanbul'u geleneği bugün Boğaz'daki Aşiret aracılığı ile İstanbul'da devam etmektedir. Dün Ulusal Kurtuluş Savaşının önderi Mustafa Kemal'e çapulcu diyen Mütareke İstanbul’unun teslim olmuşları, bugün de Türkiye’nin çıkarlarını savunan Milli Görüşçüleri ve milliyetçileri gericilik ya da faşistlikle suçlamakta ve böylece kendi liberal işbirlikçiliklerini mazur göstermeğe çalışmaktadırlar.

Bir anlamda Boğaz'daki Aşiretin çıkarları ile Türk milletinin ulusal çıkarları birbiriyle ters düşmektedir. Boğaz'daki Aşiret İslam’ı ve Türk olmayı reddetmiş ve tıpkı eskisi gibi Bizans döneminin kozmopolit yapısı içinde, gayrimüslim bir kimliğin geleceğini aramıştır.

Küreselleşme dönemiyle birlikte, Boğaz’daki Aşiret'in tarihten gelen gayrimüslim ve gayri Türk tutumu, giderek yükselmeye başlamıştır. Sahip oldukları para gücüyle, İstanbul basınını Bizans medyasına dönüştürmüşler ve her yönü ile Türkiye’nin Milli kimliği ile Milli devletine saldırılarını artırmıştır.” Bu Boğaziçi Yahudi aşiretinin hemen tamamının AKP yandaşlığı ise sırıtmaktaydı.

Açılımlar Siyonist planıydı!

AKP’nin Açılım kampanyalarına dahil STK’larının bir çoğu, Siyonist kongrenin öngördüğü maddi yardımı alan Yahudi NED ve NDI tarafından desteklenirken, ABD’deki IRI’da (International Republican Institute-Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü) çalışma kapsamındaki siyasi parti liderlerini ve yönetimi eğitmek için seminerler düzenlemiştir.

Bu tip seminerlere Türkiye’den de gelen birçok siyasi parti üyesi ve yöneticisi de iştirak etmektedir. Amerikan emperyalizminin sivil toplum kuruluşlarına verdiği finansal desteğin bir benzeri, Türkiye’den ABD’ye gelen akademisyen, gazeteci ve yerel sivil toplum kuruluşlarında çalışan kişilere de verilmektedir.

ABD’ye gelen ve burs alan gazeteci yazarlar, ABD’de gazete kurdurulanlar, öğretim üyesi veya yerel sivil toplum kuruluşlarında çalışanların bir kesimi, her nasılsa ABD’nin empoze etmeye çalıştığı neoliberal açılımı Türkiye’de destekleyen veya Ilımlı İslam olarak adlandırılan yeşil kuşak projesinin takipçileridir.

Sunulmakta olan da, “radikal İslam’ın karşıtı ılımlı İslam’dır” tezi işlenmekte olup, bu projede bahsi gecen demokrasi de, İslam’ın revizyonu olarak gösterilmektedir. Oysa bahsi geçen demokrasi, emperyal yayılmacılığın Truva Atı’ndan başka bir şey değildir.

Bütün dünyada devletin gücünün azaltılmasını savunan derin ABD ise ilginç bir şekilde kendi devletini güçlendirmekte, yeni bakanlıklar meydana getirmekte, Yahudi Rumsfeld’in kontrolündeki SAP gibisinden yapılanmaları desteklemektedir. ABD’nin yıllık askeri bütçesi bütün dünyadaki askeri harcamaların % 47’sini kapsar hale gelmiştir.

Bütün bu harcamalar ile sivil toplum kuruluşları arasında nasıl bir bağlantı olabileceği sorusu ise bizi, Yeni Dünya Düzeni’nin öngördüğü emperyal yayılımcılığın iki başlı sopasına götürmektedir. Bu sopa askeri yaptırım ve sivil itaatsizlik olarak algılanabilir.

Amerika’nın Türk Koalisyonu (Turkish Coalition of America) adı altında faaliyet gösteren bu kurulusun başındaki kişi, Türk Amerikan İş Konseyinin (American Turkish Council-ATC) eski başkanıdır.

Kısa mesafeli hafızamız ve bu kuruluşların adının başındaki Türk kelimesi bizi yanıltmasın. Bir silah lobisi olarak görülen ATC’nin yeni başkanı Irak’ı işgal eden George W. Bush yönetiminde ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Richard Armitage’in bu konuma gelmesi, taşları yerine oturtmak isteyenler için yeterli bir ışıktır.

Tekrar konumuza dönelim. Amerika’nın Türk Koalisyonu’nun yaptığı genel çalışma ABD kongresinde lobi yapmak olarak algılanır.

Ama hayret, eski ATC başkanı ve Amerikanın Türk Koalisyonu yeni başkanı ve eski ABD Dışişleri bakanlığı görevlisi G. Lincoln McCurdy’nin yardımcısı ise, eski Türk Dışişleri bakanlığı görevlisi olup, eşinin FBI’ya çalıştığı iddia edilen Güler Köknar’dır.

Ne kadar ilginç bir rastlandır ki, Güler Köknar yine kültürel bağlamda çalıştığı iddia edilen ve İstanbul’da da ofisi bulunan Türk Kültür Vakfı’nın da yöneticisi olmaktadır. Her iki kuruluş da Washington’da aynı binada, aynı adreste, aynı katta bulunmaktadırlar.

İste bütün bu kültürel ve siyasi çalışmaların eşiğinde Amerikan Türk Dernekleri Birliği (ATAA) olarak adlandırılan derneğin başına ise 2009 yılı itibari ile ARI gurubunun Washington temsilcisi, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın avukatlığını üstlenmiş, Fullbright burslusu olarak 1991 yılında bir Amerikalı gazeteci ile birlikte Türkiye’de Van’ı ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ziyaret etmiş olan Günay Evinçh getirilmiş bulunmaktadır.

Hem de skandal denilebilecek bir sözde seçim ile. Türk’ün ve Müslüman’ın hafızası kısa ömürlü olduğu için, yine kısa bir hatırlatma yapmakta fayda vardır.

Günay Evinçh’in kayınpederi, PKK’nın Öcalan’dan sonra ikinci lideri olan Şemdin Sakık’a altın silah hediye etmiş, ANAP dönemi eski Diyarbakır Belediye başkanıdır. (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/04/26/40102.asp).

Şemdin Sakık, aynı zamanda sizinde bildiğiniz gibi 33 askerimizin kurşuna dizildiği katliamda, yaralı askerleri bu beylik silahı ile teker teker öldürmüş (http://www.tumgazeteler.com/?a=4481744), hala müebbet hapis cezası ile Türkiye’de hapis yatmakta olan PKK’nın ikinci adamlığını yapmış bir eşkıyadır.

 ATAA başkanı Günay Evinçh 2005 yılında CIA’ye yakınlığı ile bilinen, Engin Artemel’in de aralarında bulunduğu bir gurup iş adamı ile birlikte Türk-Amerikan Irak İş Konseyi’ni (Turkish American Iraqi Bussiness Council) kuran ve Ürdün üzerinden Irak’a ilk ziyareti yapan kişiler arasındadır.

Bu yeni yapılanma sadece Türk’e değil, Kürt’e, Alevi’ye, Atatürkçüye, Milliyetçiye ve Milli Görüşçüye, yani herkese karşı yapılan uzun vadeli ve Recep Tayyip Erdoğan sonrasını hedefleyici emperyalizmin yeni bir strateji programıdır.

Siyonist Edelman’ın itirafları!

Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni yardımcısı Yasemin Çongar ve Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, Masonik Türk Medyasındaki Amerikan sözcüleriydi.

Aslı Aydıntaşbaş, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman ile Washington’da görüşmüşlerdi.

Aydıntaşbaş’ın Edelman ile yaptığı röportaj, çok önemli itiraflar içermekteydi.  Çünkü Edelman, Ergenekon davaları zincirinin en önemli halkası olan “darbe girişimi” iddiaları hakkında oldukça önemli bilgiler vermekteydi.

Edelman bilindiği gibi 2003-2005 yılları arasında Ankara’da görev yapmıştı ve ABD’nin Ankara’ya atadığı büyükelçiler arasında kuşkusuz en tartışmalı isimlerden biriydi.

Türkiye’de, Edelman’a herkes bir tür güvensizlik duymaktaydı. Edalman’ın sinsi ve Siyonist ayarını ve tehlikeli hesaplarını ortaya koyan Milli Çözüm Dergisinden de oldukça rahatsızdı. Bu durumu gören ABD yönetimi de aslında çok başarılı bir istihbaratçı-diplomat olan bu elçisini 2 yıl içinde geri çekip yerine Ross Wilson’u atadı.

Edelman’ın görev süresi, Sarıkız ve Ayışığı adlı iki darbe girişiminin hazırlandığı iddia edilen yıllara rastlamıştı. Edelman, aradan 5 yıl geçtikten sonra Aslı Aydıntaşbaş’a AKP Hükümeti’nin kendisini “TSK içinde bir darbe hazırlandığı” yönünde uyardığını açıklamıştı.

Edelman o zaman kendisine başvuran AKP’lilere ABD’nin elinde böyle bir istihbarat bulunmadığını söyledikten sonra, “Kaldı ki böyle bir girişim olsa bile biz destek vermeyiz, seçilmiş bir hükümetin darbe yoluyla alaşağı edilmesine karşı çıkarız” deyip rahatlandırmıştı.

AKP de bu gerçeği bildiğinden, Büyükelçi’nin lafıyla kendini güvencede hissetmemiş olacak ki, yine Edelman’ın söylediğine göre birkaç kez, “darbe hazırlığı var” diyerek Amerikan Büyükelçiliğinin kapısına dayanmıştı.”

Şimdi soralım: Amerikalı ağababalarının haberdar olmadığı Ergenekon yapılanması ve darbe planları yoksa uzaylılarca mı hazırlanmıştı?

Ve yine Tokat Reşadiye yakınlarındaki kahpe katliamın ABD ve İsrail ajanlarınca ve Recep Bey’e İran ve Afganistan’la ilgili taleplerini dayatmak amacıyla yapıldığı iddiaları niye hesaba katılmamış ve üzerinde durulmamıştı?

 

 

 

 



[1] Kaynak: Ufuk Türkyılmaz / Akşam Gazetesi / 11 Aralık 2009

[2] Behiç Gürcihan / 09 Aralık 2009 / Açık İstihbarat

 

[3] Kaynak: Bağımsız Gündem / 29 Kasım 2009

* Şirret: Çok şerli ve şeytani

DTP KAPATILDI MI, PARLATILDI MI?

  DTP'nin kapatılmasını dış güçler ve işbirlikçiler, başta ABD-İsrail ve AKP istiyordu. O karşı çıkıyor numaraları sadece bu sinsi niyetlerini gizlemeyi hedefliyordu.

Neden mi?

1-   PKK’yla tamamen aynılaşmış olan DTP’yi topluma yutturmak zordu. Daha kolay yutulacak ve hazmettirilmesi daha rahat olacak bir Kürt Partisi gerekiyordu. DTP’nin Sine-i Millet şovlarının ise bu projeyi jelatinleme gayreti olduğu sırıtıyordu. Çünkü BDP bünyesinde yeni grup kurulacağı söyleniyordu.

2-   Böylece PKK’nın siyasallaşması ve Kandil’den indirilip Meclis’e taşınması için güya daha ılımlı ve uyumlu taşlar döşeniyordu. Ahmet Türk’ün AKP’yi suçlayan sözleri de, bu konuda bir şeyler bildiğini gösteriyordu.

3-   Kanco Aşiretinin ve yedi köyün ağası ve Pakradun (Yahudi asıllı) Ermeni dığası Ahmet Türk gibi sivri yüzler, perde gerisi akıldane yapılıp daha tatlı sözler vitrine konularak: “Açılım Edebiyatıyla” Türkiye’nin parçalanmasına yönelik haklı tepkiler törpüleniyordu. Kapatılma sonrası Diyarbakır kongresinde, bir yandan toplu istifa kararı alınıp, T.C. Devletine dağa çıkma tehditleri yağdırılırken, öte taraftan Ahmet Türk’ün “Demokratik çözüm için hala umutluyuz” açıklamaları da, şov ve şantajla taviz koparmayı amaçlıyordu.

4-   DTP’nin kapatılması “yargıya duyulmaya başlayan güvensizliğin onarılması” ve tabi Milli çıkarlara aykırı yeni demokratik (!) atılım ve açılımlara meşruiyet kazandırılması için de fırsat ve ruhsat oluşturuyordu.

5-   DTP’nin kapatılma davası son karar toplantısı Anayasa Mahkemesinde yapılırken, 7 civanımıza kıyılan CIA ve MOSSAD usulü Reşadiye katliamının da bu sürece katkı sağlama ve yetkilileri haklı çıkarma operasyonu olduğu yönündeki yorumlar önem arzediyordu.

6-   Özetlersek; yani özenle yeni kurulacak DTP ile PKK’nın farklı ve aykırı oluşumlar olduğu kanaati (yalanı) kafalara kazınıp, PKK’nın daha hızlı siyasallaştırılmasına psikolojik, sosyolojik ve politik zemim hazırlanıyordu. Ve zaten Zaman Gazetesinin, “DTP’nin kapatılması PKK’nın şehir yapılanması olan KCK’nin elini güçlendirdi”[1] manşeti de dolaylı biçimde bu gerçeği doğruluyordu. Fetullahçılara göre, güya “DTP’deki ılımlı ve olumlu kişilere yasak getiriliyordu!?”

Ne haber?!

Hatay Termal Ottoman Otel’de; Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üç üyesi, Bakanlarla aynı lobide ne arıyordu?

Tayyip-Gül iktidarının yüksek yargıya yönelik tertipleri sürerken AKP'li üç bakanla Anayasa Mahkemesi'nin Başkanı ve üç üyesi, bayramı aynı otelde geçiriyordu. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, asıl üye Serdar Özgüldür, yedek üyeler Cafer Şat ve Recep Kömürcü.

Bayram arifesi 26 Kasım günü aynı uçakla Hatay'a giden üç bakanla dört Anayasa Mahkemesi mensubu, bayramın son günü olan 30 Kasım'a kadar Termal Ottoman Otel’de kalıyordu.

Siyasilerle Yüksek Mahkeme üyeleri!

AKP'li bakanlarla bir araya gelen yüksek mahkeme üyelerinin özellikleri ise dikkat çekici.  İBDA-C bağlantılı olduğu açığa çıkan Haşim Kılıç'ın Anayasa Mahkemesi'nin yapısının değiştirilmesinden, yeni Anayasa çalışmalarına kadar AKP'nin yapmayı planladığı uygulamalara destek verdiği biliniyordu. Asker kökenli üye, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi eski Genel Sekreteri Serdar Özgüldür, AKP'nin kapatılmamasında etkili olmuştu. Yedek üye Recep Kömürcü ise Abdullah Gül'ün Yargıtay'ın belirlediği üç üye arasından seçtiği ve yüksek mahkemeye atadığı ilk ve tek üye oluyordu.

DTP’nin kapatılma davasının karar aşaması öncesi, AKP’li bakanlarla, Yüksek Mahkeme yargıçlarının, ta Hatay’da ve Otel Ottoman’da bulunmaları ve bundan kısa bir süre sonra, en fazla 4’e 7 beklenirken 11 üyenin ittifakıyla DTP’nin kapatılması, size de ilginç gelmiyor muydu?

Bülent Arınç niye ve kime hava atıyordu?

Danıştay'ın YÖK'ün katsayı uygulamasını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasının ardından 27 Kasım günü Tayyip Erdoğan'dan "İdeolojik, izahı mümkün değil" açıklaması; ardından 28 Kasım günü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'tan “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Bülent Arınç… Bayramdan sonra, güzel şeyler söyleyeceğim” tehdidi geliyordu. AKP İktidarının; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyelerinin yasama ve yürütme organı tarafından seçilmesini öngören "Yargı Reformu Strateji Taslağıyla ilgili olarak, önümüzdeki günlerde adım atma hazırlığı içinde olduğu belirtiliyordu.

Yüksek yargıyı ilgilendiren ilk meydan muharebesi Yargıtay üyelikleri seçiminde yaşanacağa benziyordu. Hükümet, Yargıtay'da boş 28 üyeliğe gözünü diktiği seziliyordu. 2007 yılında 23 Yargıtay üyeliği için yapılan seçimde istediği adayları seçtiremeyince; AKP’nin seçimleri uzun bir süre kilitlediği hatırlanıyordu.  HSYK'nın bir sonraki gündemi güz kararnamesine odaklanıyordu. Kararnameyle 500'e yakın hâkim ve savcının görev yerlerinin değişmesi bekleniyordu. Kararname görüşmelerinde Ergenekon savcı ve hâkimlerinin durumunun da ele alınacağı söyleniyordu.[2]

Oktay Yıldırım’ın önemli doğruları dile getirdiği, ama teşhis ve tedavide yanlış hedefler gösterdiği “Yargı hattı dağılırsa” yazısındaki tespitleri şöyle düzeltip özetlemek gerekirdi.

HSYK Başkanı'nın, Yargıtay'ın ve birçok hâkimin telefonlarının dinlendiği ortaya çıktıktan sonra söylediği: "Yargı savunma durumuna geçmiştir" sözleri, son derece önemlidir, ancak durumu yeterince iyi izah edememektedir. Yargı, cumhuriyeti ve onu yaşatan hukuku koruyan bir savunma hattı gibidir. Eğer o hatta gedikler oluşursa önce bozgun, hemen arkasından da büyük bir kargaşalıkla beraber çöküş kaçınılmaz hale gelir.

Hukuku ve yargıyı doğru yere koyarsak, Türkiye'nin bugünkü durumunu daha iyi anlayabiliriz. Savunma hattında çok büyük gedikler açıldığı gözlenmektedir.

Bu gediklerin sorumlusu da ne yazık ki hukuku korumakla görevli olan yargının bizzat kendisidir. Yargı belli ideolojilerin etkisinde hukuka aykırı istisnaları yaratarak ve bunları hukuka uygunmuş gibi kitabına uydurarak bu gedikleri meydana getirmiştir.

Bazı yargı mensupları ise hukuk hattının mevzilerini elleriyle yıkarak, bunu da yargılama görevlerini yerine getirirken hukuku ve yasaları tersine yorumlayarak yapıvermiştir.

Yargı hukuka ihanet eder mi?

Söz gelimi Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin Danıştay saldırısı davası ile ilgili yargılaması sürerken, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin aynı davayı kabul etmesi, hem de bunu ekleriyle yüz binlerce sayfa tutan iddianameyi on iki günde okuduğunu beyan ederek üstlenmesi, bu ihlallerin en büyüklerinden biridir.  Bundan sonra sabahın köründe evler basılıp sorgusuz sualsiz tutuklamalara girişilmiş, kimse sesini yükseltmemiştir. Sahte tutanaklar tutulmuş, savcılar açıkça yalan beyanda bulunarak hayali dosyaları varmış gibi göstermiştir ve kimse hesap sormaya cesaret edememiştir.

Telefonlar dinlenmiş, evler gözetlenmiş, soruşturmalar iddianame terörüne çevrilmiş ve gerçek terör iddianame sayfalarında aklanmış ve küllenmiştir. Mesela binlerce Mehmetçiği katleden bölücü terör örgütünden bahsederken "duygusal devrimciler" diyebilen bir iddianame, mahkeme tarafından kabul edilmiştir. Bundan sonra “Abdullah Öcalan hiçbir terör eylemine katılmamıştır” diyen polis raporları düzenlenmiş, terörle mücadele edenler suçlu ilan edilirken terörist olmak adeta imtiyaz haline getirilmiştir. Şehit annelerine polisler tarafından coplanıp hakaret edilmiştir.

Bunlara isyan eden şehit babasına, oğlunun cenaze töreninde yürek yangınıyla söylediklerinden dolayı on bir ay yirmi beş gün ceza veren yargı, pişman olmadığını mahkemenin yüzüne karşı söyleyen bir teröristi, “ilerde pişman olma ihtimalinden dolayı” serbest bırakmış ve kimse bunlara dur dememiştir.

Sonra teröristler sınır kapılarında nümayişle, zafer işaretleriyle karşılanıp gazete manşetleri, dağdan inen teröriste beş bin lira verileceği haberleri ile dolarken, gazilere ayda altı lira zamla dalga geçilmiş, bir gazinin evinde açlıktan ölmesi sadece üçüncü sayfalarda küçücük bir yer bulabilmiştir.

Hukuk yargı eliyle katledildikten sonra geriye sadece rejimin trajik dönüşümü ve hukukun da yeni rejime göre değişimi kalır, bunlar da biranda oluverir. Artık Türkiye AB’nin eyaleti, İsrail’in vilayetidir

Bir tek kanıtın üzerine düşecek iğne ucu kadar lekeyi kabul etmemesi gereken bağımsız Türk Mahkemeleri, çaresiz ve çelişkili bir görüntü sergilemektedir. "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olduğuna karar verilen bir partinin, laik devlet hukukuna uymasını beklemek AB ve ABD’ye dolaylı hizmet anlamına gelir. Bundan sonra değil lekesiz kanıt, kanıt bile gereksizdir artık.  O çadır mahkemeleri kurulurken, o düzmece deliller kabul edilirken pısanlar, sessizce izleyenler, bir gün başsavcı Hans’ın ve yargıç Hristofyas’ın huzurunda hesap verirken uyanmaları artık hiçbir şeyi geri getiremeyecektir.

İflah olmaz İslam düşmanlıkları ve Müslüman gıcıklıkları nedeniyle, AKP’ye toplum nezdinde mazeret, meşruiyet ve en büyük gizli destek sağlayan şu uslanmaz ulusalcılara ve asosyal solculara artık sormak gerekiyordu:

Sizlerin de sözde karşı olduğunuzu belirttiğiniz şu ABD ve AB emperyalizminin, şu İsrail ve Yahudi siyonizminin kendi zulüm ve sömürü düzenleri için en tehlikeli görülen ve mutlaka bertaraf edilmesi gereken Erbakan Hoca’nın Milli, haysiyetli ve bereketli hükümeti, işte bu dış güçlerin ve yerli masonik sivil-asker işbirlikçilerinin tazyik ve tertibi olan 28 Şubat şarlatanlığı ile yıkılırken zil takıp oynuyordunuz da; şimdi aynı şeytani odakların; Ergenekon tezgâhıyla bu sefer küflenmiş ve köhneleşmiş bazı eski sosyalist elemanlarını emekliye ayırıp, yerine ılımlı İslamcı “el-eman”larını arabaya koşma kurnazlığına niye bu denli ciyaklıyorsunuz?!..

AKP ile CHP’nin, yeni Cumhuriyetçilerle eski Kemalistlerin, siyonizmin iki kolu gibi hareket eden sözde solcu sosyalistlerle, sağcı ve liberalist kesimlerin; hep aynı oyunun figüranları, aynı tezgâhın taşeronları ve aynı Siyonist patronun Masonik piyonları olduğunu hala anlamıyor musunuz, yoksa hala toplum bu gerçeği anlamasın diye rol mü yapıyorsunuz?

İslam’a karşı bu garazlı tavrınız ve marazlı önyargınız yüzünden, pek çok haklı uyarınız ve programınız da toplumda rağbet görmüyordu ve hep böyle marjinal kalıyordunuz. 

Sabah’tan Hasan Bülent Kahraman’ın: “DTP'yi kapatmak ya da kapatmamak” yazısındaki:

“Bugün belirgin bir biçimde tıkanmış, kimsenin nasıl aşacağını, neresinden tutacağını bilemediği açılım ve Kürt sorunu tartışmasında unutulan, gözden kaçan nokta DTP'nin devre dışı bırakılması veya kalması halinde, hükümetin bir kez daha PKK ile karşı karşıya geleceğidir.

Saklayıp gizlemenin bir âlemi yok. PKK, ilk kertede de son kertede de bir silahlı örgüttür. Gücü şu veya budur, ama temel metodu şiddet ve askeri yöntemlerdir. Dolayısıyla DTP gibi sivil bir inisiyatif devre dışı bırakılırsa PKK ile karşı karşıya gelmek (kaçınılmaz hale gelir) her zaman çok daha zor ve sorunlu bir hayatın içinde bulunmak demektir. Kim kanı ve gözyaşını benimseyebilir?

Bu şartlar altında Anayasa Mahkemesi'nin DTP'yi kapatması yangına körükle gitmektir. Kapatma neyi değiştirir? DTP yeniden şu veya bu şekilde ortaya çıkmayacak mı? (çıkacağı kesindir) Bu soruların cevabını herkes bilirken şimdi o partiyi yok etmeyi düşünmek herhalde ancak başka amaçlarla atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir. Geçenlerde Nuray Mert'in çok yerinde bir biçimde irdelediği gibi bu süreç siyasal bir kararı Anayasa Mahkemesi'ne verdirmektir. Bunun ne kadar yanlış olduğunu da ayrıca belirtmek, herhalde gereksizdir.

Bütün bunlardan sonra Kürt sorunu nereye mi gider? Benim kanım şu: Kürtler, yukarıda belirttiğim üzere, bölünmeyi de istemiyor, bu savaşın daha fazla devam etmesini de. Tam tersine Kürtler gerek Kuzey Irak'ta meydana gelen olaylarla, gerekse Türkiye'de elde ettikleri pozisyonla bundan sonrasını siyaseten sağlayabileceklerini görmüşlerdir. Bundan sonra (Kürtler) Türkiye'yi yeni bir toplumsal sözleşme oluşturmak için zorlayacaktır ve bu zorlamayı meşru çizgide, yani siyasal düzeyde yürütecektir. Artık Türkiye son derecede önemli bir dönemeçtedir. Ya Türkiye demokrasisini daha da geliştirecek ve birlikte yaşamanın yollarını arayacaktır, ya da kendisini daha zor bir dönemin beklediğini bilecektir. Düğüm noktasının DTP olduğunu ise unutmamalıdır Türkiye”[3] sözleri de PKK’yı siyasallaştırma hesaplarının hangi mahfillerde hazırlandığının ipuçlarını yansıtıyordu.

Bu sözlerin Türkçesi: AKP’nin dış güçlerin dayattığı projeleri uygulamak üzere, PKK yerine, onu temsil eden bir siyasi partiyle muhatap olması, toplumu yatıştırmak ve avutmak için daha el verişlidir. DTP gibi böyle bir parti kapatılırsa, doğrudan PKK ile de pazarlık yapılamayacağına göre, yeni bir paravan Kürt partisi mutlaka gereklidir.

Evet, GKB’nin “TSK’ya yönelik asimetrik ve psikolojik savaşın ısrarla sürdürülmesine yönelik endişelerini” dile getirmesiyle, emniyet teşkilatına gönderilen gizli kriptoda, Türkiye’deki ABD üstlerindeki askerlerin, hatta diplomatik görevlilerin ajanlık yaptıklarına ve kirli işlere bulaştıklarına dair uyarılara gerek görülmesi de bu anlattıklarımızla birlikte değerlendirilmelidir.

PKK ve DTP Kürtleri Dinden uzaklaştırmaya çalışıyor!

Anadolu coğrafyası bin yıldır Türk ve Kürt halkını İslam potasında eritmiştir. Dinimiz bir, geleneğimiz bir, geleceğimiz birdir. DTP ve PKK, Kürt kardeşlerimiz için en büyük tehdittir. Çünkü onlar Darwinist ve komünisttir. Kürt kardeşlerimiz İslam'a en fazla hizmet eden kavimlerden birisidir. Doğudaki medreseler, tekkeler, külliyeler Kürt Halkının kimliğinin İslam olduğunun en açık göstergesidir. Oysa DTP'nin öngörmüş olduğu toplum modeli laik, seküler ve faşisttir. Dine ve manevi değerlere ait ne varsa karşı bir zihniyettir. Komünist ve ateist bir toplum düzeni öngörmektedir.  Dindar Kürt halkı bugüne kadar asla benimsemediği seküler ve militer bir yapıdan bir başka faşist ve ateist bir yapıya evrilmeye mecbur edilmektedir.

Elbette Müslüman Kürt halkının her türlü kültürel hakları verilmelidir. Bu konuda birlikte mücadele edilmelidir. Ancak uluslararası güçler Kürt halkına İslam dışı bir kimlik dayatmak istemektedir. O nedenle de DTP eksenli seküler Kürt hareketini desteklemektedir. Rojin'in Kürtçe konuşmasına evet, ama başörtüsü takmasına hayır diyen bir Kürt hareketi olabilir mi? Türkiye'nin bölünmeye değil sınırlarını Suriye'ye, İran'a, Irak'a, Kuzey Iraklı Kürtlere açmasına ihtiyaç vardır. Küçülen kabuğuna çekilen bir Türkiye değil İslam coğrafyası ile tam entegrasyona inanan bir Türkiye'ye ihtiyaç vardır. DTP ve onun temsil ettiği Kürt hareketi ne Kürtlere ne Türklere ne de İslam Coğrafyasına fayda getirmez. Bu büyük Müslüman kitleyi seküler faşizme teslim eder. Burada bizlere de büyük sorumluluk düşmektedir. Yapmamız gereken empati ve sempatidir. Kürt Kardeşlerimizi daha çok sevmektir. Kürtleri sahipsiz bırakıp seküler Kürtçülüğe teslim etmemelidir. O nedenle hem Türkler hem de Kürtler İslamsız saadet olmayacağını bilmelidir.

Numan Kurtulmuş’un, AKP’nin Kürt Açılımı hıyanetlerini desteklemesi, farklı olarak sadece dışı hoş içi boş laflar üretmesi yanlış ve yararsızdır, hatta talihsizliktir. Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Dış güçlerce planlanan ve Türkiyemizi parçalamayı amaçlayan gündemlere figüranlık etmektir.”

Farkında mısınız, Emine Ayna DTP’nin kampanyasına bir nevi seviniyor!

Haşim Kılıç; artık alışık olduğumuz üzere çıkıp, bir siyasi parti başkanı gibi konuşuyor ve siyasetçilere "partiler arası diyalog yolu" kapanmamalı mealinde aslında üstüne vazife olmayan mesajlar veriyor.

Bu tarz bir açıklama geleneği ile, duyduklarımızın Haşim Kılıç'ın şahsi görüşlerini mi, yoksa mahkemenin ortak aklını mı temsil ettiğini; Haşim Kılıç'ın hukukçu mu, siyasetçi mi olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.

Anayasa Mahkemesi bu kararla, Türkiye'de üstüne vazife olmadığı halde siyaset inşa eden kurumlar listesinde yerini sağlamlaştırmış oluyor.

Anayasa Mahkemesi'nin, DTP kararını tam da "açılımın" tıkandığı döneme getirmesi manidar görülüyor.

Bütün zamanlama ve üslup sorunlarının ötesinde DTP'yi kapatmadığı, yeniden organize yapıldığı seziliyor.

Bu kanaatin kilit noktası Emine Ayna oluyor.

Parti içinde temsil ettiği kanat; Emine Ayna'yı, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk gibi isimlerden ayrılıyor. Keza ele alınan isimlerden sadece ikisinin milletvekilliğinin düşürülmesi, DTP'yi Emine Ayna gibi bir ismin temsil ettiği kulvar çerçevesinde Mecliste yeniden organize etme şansını doğuruyor.

PKK’nın Şehirleşme rantı, iç dinamikleri gereği, "huzuru" ve terörün tasfiye edilmesini gerektirirken; uyuşturucu rantı arazide ve geçiş yollarında gerçekleştirdiği alan boşaltmaları ve hareket alanını genişleten devlet toplum içinde beslediği başıbozukluk nedeni ile terörü ve karışıklığı tercih ediyor.

En son kararla bugüne kadar "dengede" duran düzen bozuluyor ve yeni DTP'nin temeli atılıyor.

Çünkü Siyonist sermaye birikiminin tezahürü olan siyasi dengeler DTP'nin doğurmasını gerekli buluyor.

"Dağ"lı uyuşturucu sermayesinin, şehirli "arazi" sermayesini tasfiye edeceği bu sürecin sonunda iki Kürtçü pati çıkacağa benziyor.

Tayyip Erdoğan'ın Mahmur Kampı'nı TOKİ'leştirme hayalleri şimdilik sekteye uğrayacak olsa da; Dicle manzaralı villalarda; zamanında Erciyes manzaralı villalarda yürütülen "siyasi" planlar benzeri ayrışma senaryolarının ele alındığı gözleniyor.

Emine Ayna'nın etekleri zil çalarak ilan ettiği üzere "Açılım" bitmiştir; "Ayrışma" süreci başlıyor! Fakat içimizden bir ses; DTP içi bu "Ayrışma"nın Türkiye içi bütünleşme adına hayırlı olacağını fısıldıyor…

Sonuç: Bir hafta önceki tahminlerimiz aynen gerçekleşti. PKK’yı ve DTP’yi İmralıdan yöneten Terörist başı Abdullah Öcalan’ın talimatıyla DTP döküntüsü milletvekilleri BDP’ye geçti. Bakalım Cumhuriyet Başsavcısı bu neticeyi nasıl değerlendirecekti?

 

 

 



[1] 13 Aralık 2009 sh: 1

[2] Aydınlık / 6 Aralık 2009

[3] 11 Aralık 2009 / Sabah

Siyonist Emperyalizmin Asıl Hedefi İRAN DEĞİL TÜRKİYE’DİR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Yahudiler İran’a karşı Türkiye’yi kullanmak istiyor!

ABD'nin, merkezi New York'ta bulunan önemli Yahudi kuruluşlarından ''İnkâr ve İftiraya Karşı Birliğin'' (Anti-Defamation League-ADL) ulusal direktörü Abraham Foxman, ''çok derin olan Türk-Yahudi dostluğunun Türkiye ile İsrail arasında görülen son olayları aşacağına inandığını'' vurgulamıştı. Foxman, ADL'nin New York Grand Hyatt Otelinde 2009 yılı toplantısında A.A muhabirine Türk-Yahudi dostluğu ve Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda değerlendirmelerde bulunarak Türklere ve Türkiye'ye karşı her zaman ''derin bir dostluk'' hissi içinde olduklarını belirtmiş, bu dostluğun hem çok eski ve hem de yakın tarihten beri aynı şekilde devam ettiğini hatırlatmıştı.

DERSİM İSYANI VE PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfMükemmel 

“Dersim” isminin Farsça “Der-i Sim=Gümüş Kapısı” kelimelerinin kısaltılmış ve kolaylaştırılmış şekli olduğu kanaati yaygındır. Sonradan “Tunç-eli”  adı da her halde bundan kaynaklanmıştır.

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR