ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün351
mod_vvisit_counterDün5416
mod_vvisit_counterBu Hafta5767
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay62321
mod_vvisit_counterGeçen Ay57114
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19003058

IP'niz: 18.232.59.38
Bugün: 28 Haz 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13036504

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

“AKIL TUTULMASI VE HİDAYET KARARMASI” NE DEMEKTİR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

Rahmetli Erbakan Hoca; “AKIL NEDİR, AKILLI KİMDİR?” sorusuna şu cevabı vermişti:

  • “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir.”
  • “Akıl; Şunlar şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur.” Şeklinde bir muhakeme ve temyiz kabiliyetidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilemez, hayır ve şerri tayin edemez. İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir ve yetersizdir. Bu nedenle “Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım” müjdesi en son indirilen ayettir.
  • “Akıl; İmanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, nefis ve şeytanın elinde ise sebeb-i felakettir.”
  • “Düşmanlar ve canavarlarla dolu ıssız ve karanlık bir ormandan kurtulmak için, nasıl ki;

1- Tehlike bölgelerini ve emniyet yollarını gösteren bir haritaya,

2- Doğru yön tayinine yarayan bir pusulaya,

3- Ve de karanlıkta çevremizi aydınlatan bir ışığa ihtiyaç vardır. İşte zulüm ve zulümatlarla kaplı bir dünyada selameti bulmak için de; Kur’an-ı Kerim bir harita, akıl bir pusula, iman ise önümüzü aydınlatan bir fener hükmündedir.

  • Bu nedenle, akıllı insan: Yaradılış gayesine uygun hareket eden, hayatını İslam’a göre düzenleyip nefsini disiplin altına alabilen, dünyayı imtihan ve kazanç yeri bilip ahreti önemseyip önceleyen; çevresine, milletine ve insanlık âlemine fayda veren kimsedir.”

Kur’ani kavramların, en derin manalarını ve en geniş mesajlarını anlayabilmek için “Müfredat” adlı çok önemli ve kaynak bir eserin sahibi olan Rağıp el İsfehani (öl. 502-1108) “Ez Zeria ila Mekarimiş Şeria adlı kitabında şu gerçekleri dile getirmektedir:

“Yüce Allah’ın kullarına iki elçisi vardır: Biri selim AKIL ve Vicdandır, diğeri Hz. Peygamber Aleyhisselamdır. Bir kimse içindeki elçiyi (aklıselimini) yararlı şekilde kullanmadıkça, dışındaki elçiden (Hz. Peygamberden) de tam faydalanamayacaktır. Akıl, Peygamber (SAV) tebliğinin değerini ve doğruluğunu öğreten, Ona uyulup uygulanması gereğini öğütleyen bir mikyastır. (kıyaslama ve kavrama hassasıdır.) Din, yol gösterici; akıl ise yönetici konumdadır. Akıl olmazsa din doğru yorumlanamayacak ve ondan hakkıyla yararlanılamayacaktır; Din olmayınca da, akıl yolunu şaşıracak, doğru ve doyurucu sonuçlara ulaştıramayacaktır. Bu nedenle yüce Allah Kur’anı Keriminde, akıl ve Dinin birleşmesinin “Nur üstüne nur” (Nur Suresi: 35) olduğuna işaret buyurmaktadır.” (Bak: İsfehani Ez Zeria. C.2 Sh. 632)

Maalesef bugün Müslümanların önemli bir kısmı ve özellikle Milli görüş gömleğinden soyunup AKP’ye kayanları, hem Dinin kesin kurallarını, hem de akıllarını bir tarafa bırakıp, his ve heyecanlarının peşine takılmışlardır. İşte bu durum tam bir akıl tutulması ve rahmetli hocamızın tespitiyle “HİDAYET KARARMASI”dır.

 

 

 

 

Değişim safsatası!

1970'lerin 80'lerin hızlı İslamcıları önceleri "değişim"e en çok direnen kesim konumundaydı. Öyle ki; en belirgin özelliği "düzeni değiştirmek" olan, "Adil Düzen" isteyen "İslam Birliği"ni hedefleyen Refah Partisi'ne dahi mesafeli duruyorlardı. Bu kesimden bir kısım ileri gelenler birdenbire değişip 1983'ten itibaren ANAP'ı destekliyor, bu partide dış güdümlü siyaset yapmaya başlıyorlardı. Onlar da sonunda ANAP potasında eriyip gidiyorlar, AB'den yana oluyorlar, Özal'ın liberal politikalarını benimseyip, sağcılığı kanıksıyorlardı. Derken tanınmayacak hale geliyor; dünyevileşiyor, değişip başkalaşıyor ve aslından uzaklaşıyorlardı!..." Özal sonrası Refah'a kapak atanlar bu sefer Milli görüşü de değiştirmeye uğraşıyor, ama müthiş bir dirençle karşılaşıp bu işin kolay olmayacağını anlayınca bu çizgiye çamur atmaya kalkışıyor ve yollarını ayırıyorlardı.

Ancak koyu Refah çizgisini savunanlar, hatta ANAP'tan gelenlere -bunlar bizi bozar diye- şiddetle karşı çıkanlar daha sonra onlarla birlikte AK Parti çatısı altında buluştular. Hatta güya İslami olmadığı bahanesiyle… Parti çalışmalarını reddeden; bu yüzden Refah Partisi'ni ve Erbakan'ı şiddetle eleştiren "radikal İslamcılar!" da diğerleri gibi hızlı AK Partili oldular. Sözde siyasete karşı olanların.. Siyasetten ve şeytandan Allah'a sığınanların yolu da AKP'de birleşip, değişim ve dönekleşmede buluştular. İslamcı medya patronları, yazarlar, fikir sahibi entelektüeller, akademisyenler de çok azı müstesna AK Parti'ye can simidi gibi sarıldılar. Son seçimlerde AK Parti  %50 oy aldı. Şimdi bu partinin lideri ve ülkenin başbakanı olan zat "Yeni Dünya Düzeni"nde BOP'un eş başkanlığını üstleniyor; Batılı Hıristiyan-Siyonist mihraklarca İslam ülkelerine örnek gösteriliyor. Sayın Başbakan da rejim değişikliği arifesinde bulunan İslam ülkelerine laik sistem önerisinde bulunuyor.

Eğer bu akıl tutulması ve hidayet kararması yaşanmasaydı:

  • Kendisi gibi BOP Eşbaşkanı ve Dinlerarası Diyalog kâhyası olan Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun, İtalya Başbakanı Berlusconi’nin ve İspanya Başbakanı Zapatero’nun, iflas edip devrilmeleriyle sonuçlanan acı ve alçaltıcı akıbetlerinin, Sn Recep T. Erdoğan’ı da beklediğini hala anlamamış gibi davranır mıydı?
  • Eğer sorun Kaddafi ise, Bin Ladin gibi kendisini alıp kaçırmak imkânları varken, bütün Libya’yı harabeye çeviren ve 57 bin insanı katleden Batılı gâvurların NATO’suna yardım ve yataklık eden Sn. Başbakan’ın, şimdi de Suriye’nin yıkımı için çağrıda bulunması, elbette tam bir akıl tutulması ve hidayet kararmasıydı.

“Kaddafi, kazanmak için kendi halkının yerine Siyonizmin kalelerini vurmadığı için” Libya’ya saldırısı haklıymış!

“Siyonizme saldırılara karşı, dünyadaki değişik Siyonist hedefler vurulmaz ise ne olacağını Kaddafi’nin sonu bize çok güzel gösterdi. Bunu Saddam örneğinde de görmüştük.

Ayrıca Libya içinde Siyonistler tarafından kendi adamları yerleştirilerek Kaddafi sonrasına da nasıl hazırlık yapıldığı Mustafa AbdulCelil örneği üzerinden verilebilir. Çünkü İsrail hedeflerine saldırmayıp keklik gibi ölümü bekleyen Kaddafi’nin temizlenmesi o kadar garanti idi ki, Kaddafi’den sonra yerine geçecek kişiyi bile hazırlamışlardı, üstelik bu kişi Kaddafi’nin sağ kollarından biri olan Mustafa Abdülcelil idi.

Mustafa AbdulCelil, yıllarca Libya yönetiminde Kaddafi’nin yanında sorumluluk sahibi idi.

Sonrasında Kaddafi karşıtı olarak mücadele eden isyancıların safında yer aldı ve Kaddafi’yi batılı güçlerin yardımı ile yok etmeyi başardı.

Ve bugün Libya ulusal geçiş konseyi (UGK) başkanı.

Ancak geçen hafta yaşananlara ise inanmak mümkün değil.

Yıllarca Libya ve Libya halkı için mücadelesi ile tanınan Abdülcelil, Kaddafi karşıtı ulusal geçiş konseyi başkanı olduktan sonra, Trablus’ta “İtalya’nın Libya’yı işgalinin 100. Yılını kutladı. (yanlış okumadınız, “İtalya’nın Libya’yı işgalinin 100. Yılını Mustafa Abdülcelil kutladı, üstelik yanında İtalya savunma bakanı ile beraber hem de Libya’nın başkenti Trablus’ta!!)

Doğrusu bu çelişkiyi çözmek çok zor. Bunu anlamak için uzun bir süre düşünmek lazım. Acaba haber yanlış ve kasıtlı mı verildi diye bakmak lazım. Haberi veren İtalya’nın en saygın ve dünyaca okunan prestijli gazetesi.(Haber için bakınız; http://www.ilmanifesto.it/areaabbonati/ricerca/nocache/1/manip2pg/14/manip2pz/311415/manip2r1/Manlio%20Dinucci/)

Bu kadar büyük bir “U” dönüşü dünya siyaset tarihinde görülmemiştir. Elbette Kaddafi son yıllarında Rusya ve Çin ile büyük ticari ilişkiler içine girmiş ve bu Siyonist Amerika ile İngiltere’yi çok kızdırmış daha o günlerde Kaddafi’nin ipi çekilmişti zaten. Ancak “ağaç içine kurt girmeden çürümezmiş” misali Abdülcelil’i bu süreçte Libya’nın içine yerleştirmek Siyonizm için çok kolay oldu. Tıpkı Afrika içine yerleştirilen Nelson Mandela gibi. Mandela’nın Afrika için kahraman olarak lanse edilmesi tamamlandıktan sonra İngiliz ve Amerikan şirketleri Afrika’daki kazançlarını %100 artırmışlardı. Bakalım Abdülcelil sonrası Amerikan, İngiliz ve İtalyan şirketleri Libya’daki kazançlarını ne kadar arttıracaklar?

Doğrusu Libya halkını Irak gibi 5-6 yıllık bir iç savaş bekliyor. Bu gidişle Libya halkı Mustafa Abdülcelil yönetiminde, batı destekli iç savaşların eşiğinde daha uzun süre perişan olacak gibi görünüyor. Osmanlının bölgeden çekilmesinden sonra Arapların huzur bulamadığını yine Arapların defalarca tekrarladığını çok iyi hatırlıyoruz. Yaser Arafat Kudüs’ün anahtarını Tayyip Erdoğan’a vermiş ve “burası sizin gelin bizi yönetin” diye yalvardığı günleri çok net hatırlıyoruz.[1]

diyen ucuz yorumcular, Acaba Recep T. Erdoğan’ın, Libya katliamına ve talanına taşeronluk yaptığını niye unutup, hala onu kahraman tanıtmaktan utanmıyorlardı?

“Şu anda Türkiye’de AKP iktidarının ABD güdümünde hareket ettiğine, İsrail ile muvazaalı bir ağız dalaşı ve danışıklı dövüş yaptığına ilişkin çok etkili iddialar var. İçerideki siyasi ve ideolojik söylem ve propagandalardan azade bir bakış açısı ile değerlendirmelerde bulunmak, doğru, isabetli, net tespitler yapabilmek dışarıdan gelişmeleri takip edenler kadar içeriden kolay olmayabilir.

Ve üstelik BOP Eşbaşkanı ve Yahudi Lobilerinden cesaret madalyalı Sn. Başbakan ve Chatham House beratlı, CFR hayranı Sn. Cumhurbaşkanı için Erbakan Hocamızın çok açık beyanlarını yalanlarcasına şöyle iltifatlar yağdırıyor ve yağcılık yapıyorlardı:

Bizler El-Aziz Gazetesi mensupları olarak gerekçesini, nedenini ve illiyet bağını tam bilemesek de Başbakan Tayip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İsrail karşısındaki duyarlı, şahsiyetli çıkışlarının asla muvazaa olamayacağını düşünüyor, samimiyetine inanıyoruz.

Aynı şekilde İsrail’in, batılı Siyonist çevrelerin, içerideki bildik uzantılarının; Başbakan Erdoğan’a, Cumhurbaşkanı Gül’e ve AKP iktidarına yönelik kin, nefret, düşmanlık dolu yaklaşımlarının da yine çok ciddi ve hakiki olduğunu düşünüyor ve inanıyoruz.

Elbette ki AKP önde gelen kadrolarının çıkardıklarını söyledikleri Millî Görüş gömleğini yeniden giymelerini beklemiyoruz. Ancak bulundukları konumda, şartlarda, mevcut kadrolar ve yapı ile mümkün olabilecek olanı içtenlikle yaptıklarına inanıyoruz.

Buna karşın, Millî Görüş’ün tek temsilcisi ve Erbakan’ın son nefesini Genel Başkanı olarak verdiği Saadet Partisi’nin mevcut yönetiminin AKP yöneticileri kadar bile samimi olamadıklarına şahit oluyor ve son derece üzülüyoruz.

Gözlemlerimiz o ki, AKP’nin önde gelenleri Erbakan ve Millî Görüş’ten yollarını ayırdıkları için bu yaşananlar karşısında vicdani elem ve pişmanlık içindeler. Erbakan’ın, Millî Görüş’ün ne kadar haklı olduğunu şimdi konumları gereği daha çok iyi anlayıp kavradıklarını düşünüyoruz.

Buna karşın, Erbakan ve Millî Görüş’ten ayrılmayıp Saadet Partisi’nde kalanların çok büyük bir çoğunluğunun AKP’de yer alamadıkları için hayıflanmakta, ağızlarının suyunun akmakta olduğunu görüyoruz. Onların, AKP’yi kurmak için ayrılanların ardından söylediklerinin ne kadar samimiyetten uzak olduğunu zaten Numan Kurtulmuş olayında açık seçik gördük.

Ancak bizler AKP iktidarının icraatlarını büyük ölçüde takdir etsek bile, hiçbir zaman Millî Görüşçü bir iktidara dönüşemeyeceğini, istese bile bunu yapamayacağını çok iyi biliyoruz. Bu yüzden de mevcut yönetimi AKP yönetiminden daha güvenilmez unsurların elinde olsa bile tek umudumuz, tek idealimiz, tek beklentimiz ve Türkiye’nin, İslam Âleminin, insanlığın kurtuluşun tek adresinin Saadet Partisi olduğuna yürekten inanıyoruz.

Çünkü Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi’nin hain, işbirlikçi, aşağılık çıkarcı unsurlardan temizlenmesi mümkün ve kolaydır. Ama AKP’nin Millî Görüşçü bir partiye dönüşmesi tamamen imkânsızdır artık.

Örneğin, bir camiyi Hıristiyanların elinden almak mümkündür ama bir kiliseyi camiye çevirmek ne yapılırsa yapılsın mümkün değildir. Gerçi camiye çevrilen kiliseler var, içinde namaz da kılınıyor ama yine de onlar camiden daha çok kilisedir.”[2]

gibi alakasız, tutarsız ve çelişkili ifadelerin sahipleri, bunları yazdıkları sırada Sn. Abdullah Gül’ün, CFR’nin Avrupa temelini oluşturan Siyonist ve Masonik Chatham House’un Kraliçe kılıflı davetlisi olarak, hem de yutturulmaya çalışıldığı gibi, Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatından ziyade Rahmi Koç ve taifesine yakınlığı hürmetine İngiltere’de ağırlanmaktaydı. Rahmi Koç İngiliz yaşam tarzını Türkiye’ye taşımakta önemli rol aldığı ve Batının çıkarlarına sahip çıktığı için Britanya Özel Şövalyelik Nişanını almıştı ve Kraliçe tarafından özel olarak çağrılmıştı.

T.C. Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde video görüntüleriyle yayınlanan, Siyonist Dünya Düzeninin Dış ilişkiler konseyi (CFR’nin) üst düzey yöneticilerini Köşkte ağırlayan (Bak. 22.11.2011) Sn. Abdullah Gül’ün, diğer yol arkadaşları ise şu zevattan oluşmaktaydı:

Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üye Suzan Sabancı Dinçer, Kibar Holding Başkanı Ali Kibar, Doğan Yayın Holding İcra Kurulu Üyesi Mehmet Ali Yalçındağ, Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın, Türkiye İhracatçılar Birliği Başkan Yardımcısı Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Gurmen Group Yönetim Kurulu Başkanı Remzi Gür davetli isimler arasındaydı. Romanları İngilizceye de çevrilen dünyaca ünlü edebiyatçımız Sabataycı Elif Şafak da oradaydı.

50 yıllık bayat İngiliz şaraplarının su gibi sunulduğu özel yemeklerde, Yahudilerin İspanya’dan Osmanlı’ya göçlerinin simgesi olan “500 yıllık dostluk” şerefine kaldırılan kadehler, “Abdullah Gül’ün ve Recep T. Erdoğan’ın samimiyetine gönülden inanan” ve her hareketine keramet uyduranların zavallılığını da ortaya koymaktaydı.

Yani bazıları: “Kahraman AKP eliyle Ergenekoncu “Beyaz Türkler” ve KCK’cı “Beyaz Kürtler” tutuklanıp hizaya sokuluyor” diye bayram ededursunlar, asıl sabataist patronlar, Cahatham House madalyalı Abdullah Gül’le birlikte gittikleri İngiliz sarayında şampanya patlatmaktaydı.

Ergenekon operasyonlarını dış güçlerin yaptığını AKP yalakaları bile yazmaktaydı!

Fehmi Koru, Ergenekon listesinin Başbakan Erdoğan'a dönemin ABD Başkanı Bush tarafından verildiğini açıklamamış mıydı?

Keza aynı Fehmi Koru, Deniz Feneri operasyonunun Alman istihbaratının bir komplosu olduğunu savunmamış mıydı?

Ve Zaman gazetesi yazarı, eşi de geçen dönem AKP milletvekili olan İhsan Dağı, 9 Ocak 2009'da NTV' de:

"Ergenekon, adli bir mesele değil. Ulusal - uluslararası düzeyde stratejik tercihlere dayanıyor. Operasyonda, AKP iradesi belirleyici, hatta söz konusu bile değil... Uluslararası dinamiklere baktığımızda, NATO'nun, ABD'nin Obama'nın seçilmesinin Türkiye'deki Batı karşıtı, Avrasyacı, Rusya yanlısı yapılanmaların çözülmesine ilişkin daha küresel bir irade yarattığını düşünüyorum. Özellikle asker içerisinde son yıllarda çok net bir biçimde ortaya çıkan ABD karşıtlığı hatta Türkiye'nin ABD - NATO emperyalizminden kurtulması gerektiği yönünde eleştirel pozisyonlar var. Bu tespitler, küresel düzeyde de yapılıyor ve bu noktada bu unsurların TSK'dan temizlenmesine yönelik küresel bir etkininde var olduğunu düşünüyorum."

diyerek bizleri haklı çıkarmamış mıydı?

Ey Tayyip hayranı mıymıntılar, yakında kızaracak yüzünüz bile kalmayacaktı!

Evet, Allah’ın kitabını ve ahkâmını ve Erbakan Hoca’nın gayet net tespit ve tavırlarını değil, kendi aklını ve kurgularını esas alanlar işte böylesine sapıtmaktaydı.

Ahmet Hakan, haklıydı!

Ahmet Hakan dâhil, hiçbirimizin her hali iyi veya her hali kötü değildir. Adalet; insanların iyilik ve kötülük kefelerini tarafsız ve ön yargısız tartabilmek ve herkese hakkını verebilmektir.

“Şike kanununu veto” konusunda AKP’lilerin ve Şeyh’i çıkarılmış Şamil Tayyar gibilerin sırıtan, hatta mide bulandıran şovlarını ve yine şom ağızlarıyla “AKP’yi ve Fetullah Gülen’i tenkit eden herkese “Ergenekoncu” yaftası yapıştıran Zaman yazarlarının 28 Şubat sürecindeki” Erbakan gıcıklıklarını ve TSK yalakalıklarını”, hem de çıbanlarına iğne batıran bir üslupla hatırlatan Ahmet Hakan’ın bu tavrı tebrik ve teşekkürü hak etmektedir. Bir kişinin bazı sözlerini ve eylemlerini acıtacak kadar eleştirdiğimiz halde, doğru ve olumlu yönlerini takdir etmemek, vicdanımıza ters düşmektedir.

Başbakan Recep T. Erdoğan, ağır çok riskli bir kalın bağırsak ameliyatı sonrası 12 gün hiç kimseye görünmedi. “Çok iyi” haberlerine rağmen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Erdoğan’la Kısık’lıdaki evinde görüşeceği söylenmesine rağmen, aynı saatlerde CIA ajanlarının hastane çevresinde “keşif” yapmaları dikkat çekiciydi! Yoksa Bakanlar Kuruluna bile katılamayan Sn. Başbakan hala hastanede miydi?

Bu arada bazılarının hala samimiyetlerine güvendikleri Sn. Abdullah Gül’ün, Yahudi Lobilerinin Fetullah Gülen üzerinden yaptığı telkinlerle, önce Siyonist Yahudilerin Gizli Dünya Devletinin Dış İlişkiler Konseyi CFR heyetini Köşkte misafir etmesi, sonra Sn. Erdoğan’ın şike yasasını veto etmesi..

Ve yine fırsat fedaisi, Bülent Arınç’ın tam böyle bir süreçte, hiçbir gereği yokken, Bursa’da kalkıp “Ben ne Erbakan’a ne de Erdoğan’a biat etmedim” diye efelenmesi…

Yoksa Erdoğan sonrası AKP’nin başına geçme girişimleri miydi? Ama ne samimiyet örnekleriydi… Evet evet, diğer maden ve maddelerde zıt kutuplar, ama insan kalbinde aynı kutuplar birbirini çekerdi, demek ki seviyeleri ve samimiyet dereceleri birdi.

AKP’de Erbakan karşıtlığı ve CFR yandaşlığı üzerinden Yahudi Lobilerinin gözüne girme şovlarının yoğunlaşması, Recep Bey açısından hiç de hayra alamet değildi.. Bülent Arınç’ın “Ben Erbakan’a biat etmedim” sözlerinin Türkçesi: “Ey Siyonist Tanrılarım, benim asıl hizmet ve sadakatim sizleredir” anlamına gelmekteydi.

Suriye'ye Karşı AKP-İsrail ortaklığı

Çok uçuk gibi görünen başlıktaki bu öneri, hâşâ tarafımızdan öne sürülmüş değil. Böyle bir şeyi akılımızın ucundan bile geçirmeyiz.

Sayın Başbakan'ın İsrail'e karşı sürekli olarak sesini yükselttiği sürecin ardından derin bir sessizlik dönemi yaşanıyor. Ülkemiz limanlarından kalkan Gazze'ye yardım götüren iki gemi İsraillilerce derdest edildi, yetkililerimizin hiç birinden tık yok. Ne tuhaf bir durum değil mi?

Suriye ile Türkiye arasında -ABD'nin ricası üzerine-, gerilim her geçen gün tırmanıyorken, Sayın Başbakanımız sürekli olarak eski dostu Esat'ı hem fena haşlıyor, hem de yol gösteriyor. Türkiye medyası da olayların gerilimini sıcak tutmak için korkunç bir tırmanış yayını yapıyor. Durum böyle olunca Türkiye cephesinden her şey çok doğru ve mantıklı görünüyor. Halkına zulmeden, bomba yağdıran bir zalim hemen gitmeli. Yerine kim gelmeli, işte o belirsiz. Mısır örneği gözlerimizin önünde. Şu son günlerde İsrail dostu Baradey için zemin hazırlanıyor. Mısır'ın gelecekteki devlet başkanı, aylar önce Şalom'da yayımlanan bir demecinde: "İsrail ile bağlarımız sağlam duvarlar gibidir. İlişkilerimiz eskiden olduğu gibi devam edecek demişti." Biz, bu açıklamayı yabana atmamıştık. Şu sıralar Mısır'ın 28 Şubat'ı süreci yaşanıyor. Baradey kendiliğinden liberal biri olarak kabul görecek.

Suriye'ye karşı Türkiye ile İsrail'in Esat'a karşı işbirliği önerisi. Şalom tarafından duyurulmuştu. Bazı şeyler nasıl da sessiz sedasız yoluna giriyordu. Şalom'un duyurduğu haberi kendi kaynaklarından aktaralım:

"İstanbul Kültür Üniversitesi'ne bağlı olarak çalışan Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi'nin (Global Political Trends Center, GPoT) 21 Kasım Pazartesi günü düzenlediği toplantıya Şalom Gazetesi'nden Muhavere köşesinin yazarı Denis Ojalvo ile Dış Haberler Editörü Karel Valansi katıldı. İsrail'in Türkiye eski Büyükelçisi ve İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuk çalışmalarında önemli görevde bulunan Dr. Alon Liel'in konuşmacı olarak katıldığı yemekli toplantıda Türkiye-İsrail ilişkilerinin 60 yılının anlatıldığı, Liel'in Can Yirik ile birlikte kaleme aldığı ve Gözlem'de hazırlanan kitap tanıtıldı. İsrail-Türkiye, İsrail-Filistinliler konularının tartışıldığı toplantıda Ortadoğu'daki son gelişmeler de masaya yatırıldı.

İsrail'in eski Türkiye Büyükelçisi Dr. Alon Liel, akademik çevrelerle Ortadoğu'daki son gelişmeleri tartışmak için geçtiğimiz günlerde İstanbul'daydı. Liel, Türkiye ile İsrail işbirliğinin, Suriye Devlet Başkanı Esad'ı devirecek güç olacağını vurgulamıştı.

Alon Liel, Kültür Üniversitesi'nin davetlisi olarak İstanbul'a gelmiş, 21 Kasım Pazartesi günü gerçekleşen, Şalom'un da katıldığı, yuvarlak masa toplantısında konuşma yapmıştı. Daha sonra NTV'ye konuşan eski diplomat, Türkiye ve İsrail'in koordineli çalışması halinde Esad'ın devrilme sürecinin çok daha kolaylaşacağını hatırlatmıştı.”[3]

Ve zaten ajanslara düşen haberlere göre İsrail’in taşeronluğunu yürüten PKK, Karayılan’ın talimatıyla Suriye’deki Kürtleri Beşşar Esad’a karşı silahlandırmaya başlamıştı.

Milli Derin Devletin, tabi AKP’nin himmet ve himayesinde, Ergenekon operasyonlarıyla BEYAZ TÜRKLERİ, şimdi KCK operasyonlarıyla da BEYAZ KÜRTLERİ tasfiye ettiğini” söyleyecek ve Recep T. Erdoğan’a övgüler dizecek kadar safdillik gösterenler (Bak. 16 Kasım 2011 Elaziz. Sh:3) Milli Gazetenin 26 Kasım 2011 tarihli manşet haberini niye ciddiye almıyorlardı?

Talimat avukattan eylem teröristten                                                                    

Yakalanan veya teslim olan PKK'lılar, Abdullah Öcalan'ın avukatlarının PKK/KCK içindeki yerini bir bir anlattı: "Öcalan'ın avukatları doğrudan Karayılan'a bağlıdır. Avukatlar, örgüt tarafından belirlenen gündeme ilişkin bilgileri Öcalan'a aktarır. Aralarında KCK Önderlik Komitesi'nde olanlar da vardır. PKK'nın 9. Kongresine katılan bir avukat, Öcalan adına konuştuğunu söyleyerek, "Önderliğin yaşamı için savaş kararı" çıkartılma çağrısı yapmıştır.

PKK’lı teröristler, Öcalan’la görüşen avukatların talimatları örgüte nasıl aktardığını şöyle açıklamıştı:

1- Avukatlar aklında tuttuğu görüşmeyi sonradan karşılıklı konuşma olarak yazıya döküyor.

2- Görüşme notları bazen avukatın kendisi bazen de bir başka örgüt mensubu tarafından Kandil’e iletiliyor.

3- Kandil’e ulaşan görüşme notlarındaki talimatlar telsizle bütün örgüte duyuruluyor.

4- Siyasi ders olarak ta okutulan görüşme notlarında yer alan talimatlar örgütün silahlı kanadınca uygulamaya sokuluyor.

Peki, aynı Öcalan’la, Devletin ve Hükümetin adamları da görüşmüyorlar mıydı?

Soralım: “Vicdani ret” safsatasıyla TSK’nın kökünü kurutmaya yönelik hazırlıklar, Siyonizmin mi, Milli Türkiye’nin mi hesabıydı? Artık: “Diyanet mensupları da askerliğini, ya kışlada, ihtiyaç fazlası ise başka sivil ihtiyaç alanlarında, din görevlisi olarak yapsın” çağrılarına yarın, “Kamu görevi yapan memurlar, fabrikalardaki kalifiye elemanlar, belediyelerde çalışanlar, tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar” da bulundukları yerlerde kalsın ve askerlik yapmış sayılsın” denilirse, bu işin sonu nereye varacaktır?

Ahlakı yozlaştırıcı TV yayınları ve internet pornoları yüzünden şehvet budalasına dönüşen gençliğin ve geleceğimizin nasıl bir felakete sürüklendiğini ve özellikle AKP döneminde bu manevi tahribata hız verildiğini, şu gazete haberi ortaya koymaktaydı:

“Diyarbakır Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi verilerine göre son bir yılda tam 785 çocuk doğum yapmıştı. Bunların birçoğu 15 yaşın altındaydı.” (Sabah. 21 Kasım 2011. sh:22)

Daha da beteri, 11 ve 12 yaşlarındaki kız çocuklarına kendi yakınları tarafından tecavüzler, sıkça medyaya yansımaktaydı. Evet, AKP eliyle Türkiye batılılaşmakta ve batırılmaktaydı.

  • AKP’nin kendi içinde de, artık gizlenemeyen bir iktidar kavgası ve Siyonist odaklara yaranma yarışı yaşanmaktaydı. Hatta öyle ki, Sn. Recep T. Erdoğan’ın İsviçre Bankalarında 8 ayrı hesapta 30 milyon Avro parası olduğuyla ilgili belgelerin CIA ve Alman istihbaratına Bülent Arınç tarafından sızdırıldığı, Rus İstihbaratına ise, Sn. Başbakanla ilgili gizli raporların Cemil Çiçek ve Salih Kapusuz tarafından aktarıldığı yolunda haberler çıkmıştı. (Bak. 20 Kasım 2011. Aydınlık sh: 6)
  • Ve yine zannedildiği gibi “AKP İsrail’e zarar verecek ve ürkütecek bir kahramanlık” sergilemiyor, sade kuru kabadayılıkla, halkımızı avutmaya çalışıyordu.

Türkiye ve İsrail, yürüttükleri gizli diplomasi neticesinde yüzüp yüzüp kuyruğuna getirdikleri anlaşmayı resmi nihayetine erdirebilselerdi, varılmış ilke kararı gereği BM raporu hiç çıkmayacaktı.

Gördüğüm toplam 4 sayfalık taslak anlaşmanın başlığında, “Türkiye ve İsrail Hükümetleri Arasında Filotilla Olayıyla İlgili Anlaşma” yazıyordu. “18-19 Haziran 2011”, tarih olarak düşülmüştü.

Bu İngilizce metinde İsrail, “Türk halkının yaşam kayıplarına ve yaralanmalara yol açan operasyonel hatalar” nedeniyle Türkiye’den resmen özür diliyordu. Özür, Türkiye’nin istediği gibi, İngilizcedeki kategorik ifadesiyle “apology” olarak geçiyordu. Yani üzüntü, pişmanlık manasındaki “regret” sözcüğüyle değil.

İsrail tazminat ödemeyi kabul ediyordu.

Belgenin “Usule Dair Anlaşma” başlıklı iki sayfalık bölümünde tazminatın ödeme koşulları yer alıyordu.

Bu anlaşma metinde Türkiye ve İsrail, söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından diplomatik ve ikili diğer iyi ilişkileri hemen başlatacaklarının taahhüdünü veriyordu.

Yüzde 95 tamamdı

Neticede, Türkiye ve İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesini öngören anlaşma geçen haziran itibarı ile “yüzde 95” tamamdı...

Ama anlaşma hiçbir zaman “yüzde 100 tamam” olmadı; çünkü İsrail’deki aşırının da aşırısı Lieberman engeli aşılamadı. Başbakan Binyamin Netanyahu, Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı özür ve tazminata ikna edemedi. Ve BM Soruşturma Paneli’nin 2010’un ağustosunda kurulmasının ardından başlatılan Türkiye-İsrail gizli müzakereleri, anlaşma taslağının geçen haziranda hazırlanmasını takip eden günlerde çöktü.

Bu “ikili kanal”da işler sıkı tutulmuştu. BM Soruşturma Paneli’nin İsrailli üyesi Joseph Ciechanover ile panelde Türkiye’yi temsil eden Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk aynı zamanda ikili kanal üzerinden görüşüyorlardı “İkili kanal” Cenevre, Bükreş ve Roma’da toplantılar yaptı. Türkiye’den Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsrail’den Başbakan Yardımcısı Moşe Ya’lon da katıldı.

Her şeye rağmen bu anlaşma taslağı Türkiye ve İsrail arasındaki yeni bir normalleşme sürecinin hareket zemini olabilir. Tabii, Lieberman’ın Ortadoğu’daki yeni durumların ışığında iknası mümkün olabilirse...

Başbakan Erdoğan’ın normal ilişkiler için, gizli müzakereler çöktükten sonra getirdiği “Gazze’ye ablukanın kalkması koşulu” ise kof bir kabadayılanmaydı.

Gazze’deki iskelelerden birine birkaç Türk yardım gemisinin âlâ-yı vâlâ ile yanaşmasına izin verilse, bu koşul da yerine getirilmiş sayılacaktı.

Bu gidişatın nelere yol açacağını AKP ve yandaşlarına nelere mal olacağını sezen, koyu iktidar yalakaları bazı yazarlar, şimdiden çark etmeye “Ben zaten ikaz etmiştim” diyecek bir sürece girmişlerdir. Zaman’dan Ali Bulaç’ın “Recep T. Erdoğan’ın Suriye politikasının yanlışlıklarını ve hükümetin desteklediği “Arap Baharı”nın sakatlıklarını ve çıkmazlarını yazmaya başlaması bu yüzdendir. (Bak. 24 Kasım 2011. Zaman. Sh: 25. Yine Suriye)

Tekrar hatırlatalım:

Sn. Recep T. Erdoğan gibi BOP’un diğer eşbaşkanları ve Dinlerarası Diyalog kâhyaları olan Yunanistan Başbakanı Papandreu, Sn. Başbakan’a ailevi yakınlığı ile tanınan meşhur İtalya Başbakanı Berlusconi ve İspanya Başbakanı Zapatero “Son kullanma tarihleri bittiği ve yerlerine yenilerinin getirileceği” için bir bir iflas ettirilip yıkılmışlardı. Aynı Akıbetin kendisine de uygulanacağını sezdiği için mi, acaba Sn. Başbakan giderek hırçınlaşmaktaydı?

Oysa akıl tutulmasına ve hidayet kararmasına uğrayanların bu acı akıbetten kurtulmaları imkânsızdı.

Sonuç:

Akılla imanın, izanla vicdanın birleştirilip Rabbinin hizmetine ve insanların himmetine yönelen kimseler, kendi nefislerine ve herkese iradesini geçirebilir.

Ama imanın ve Kur’an’ın yerine kendi aklını ve kuruntularını yeterli görenlerin Şeytaniyetten; buna karşı aklını kullanmayıp sadece inançları ve duygularıyla hareket edenlerin ise basit taklitçilikten kurtulmaları mümkün değildir.

İnanç, aynı zamanda bir beyin eğitimi ve zihin disiplinidir. Beynin ve kalbin birlikte, tam bir samimiyet ve teslimiyetle inanması halinde, Allah’ın izniyle harikalar gerçekleşebilir. “Kün feyekün” (Allah bir şeye ol derse, hemen oluverir. Yasin: 82) sırrının bir tecellisi böylesine mümin ve muvahhit kullarında da görülebilir.

İmamı Gazali’nin dikkat çektiği gibi: Beş-altı cm. genişliğinde ve yerde bulunan bir kalasın (veya demiryolu rayının) üzerinde biraz dengeli ve tecrübeli her insan hiç düşmeden en az 10 metre yürüyebilir. Ancak aynı genişlikte, fakat 20 m. Yükseklikteki bir kalasın üzerinde, sadece milyonda bir cambaz gezebilir. Çünkü o beynini, düşmeyeceğine inandırabilmiştir. Başkaları ise, mutlaka düşeceği ve öleceği kanaati ve endişesinden kurtulamadıkları için, yerde yürüyebildikleri halde, aynı kalasta yüksekte iken, ilk adımlarda düşeceklerdir. Evet, insanın başarısı; inancıyla aklını mezcetmesinde gizlidir.

Akılla iman, birlikte rehber edinmedikleri için, insanlar ırkçılığa ve birbirine düşmanlığa yönelmektedir. Örneğin bir toplumun ortak hayat sürecinde:

  • Doğumla ilgili örf ve adetlerin
  • Nişan ve düğünle ilgili töreler ve şenliklerin
  • Mutfak kültürü ve yemek içmekle ilgili geleneklerin
  • Ölüm ve taziye ile ilgili göreneklerin

Eğer %60’ı benzerlik ve birliktelik gösteren farklı kavimler “Homojen”dir, yani aynılaşmış kabul edilir. Oysa her konuda Türklerle Kürtlerin arasındaki bu birlik ve benzerlik oranı %95’i geçmektedir; üstelik aynı Dine, aynı ülkeye ve aynı tarihe mensup olmanın ve çok yaygın bir akrabalık bağı oluşturmanın kazandırdığı kopmaz ilişkileri onlar bütünleştirmiştir.

Ayşe Ece’nin Türkçeye çevirdiği “Ateistler İçin Din” kitabının yazarı Siyonist Alain de Botton’un:

a) İlahi dinlerin doğaüstü-vahye dayalı sistem ve hükümlerini çıkaralım

b) Toplumsal ilişkilerde kibarlık kurallarını alalım

c) Temizlik, tertip ve kültürel konularını yerinde bırakalım

d) Doğal dürtülerimize sınır ve yasak koymayalım

c) Böylece o dini ılımlaştırıp çağımıza uyduralım şeklindeki şeytani teklifleri, maalesef bazı dindar kesimlerce de benimsenmiştir.



[1] Elaziz. 16 Kasım 2011. sh: 10. Kaddafi Siyonizmin Kalelerini Vurmalıydı

[2] Elaziz. 16 Kasım 2011. sh: 3. Türkiye’yi Savaşa Sokmak.

[3] Ali Haydar Haksal /26 Kasım 2011/Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

AKP iktidarının Olağanüstü Hal kapsamında çıkarttığı 696 sayılı Kanun Hükmünde...
Devami
  Toprak satışı, özgürlüğün batışıdır! Son aylarda hızla tırmanan yabancılara toprak...
Devami
  Erbakan Hoca, 2007'nin Mayıs ayında; Genel İdare Kurulu üyelerini ve...
Devami
Yahudi lobileri eliyle, ABD'nin emperyalist heveslerini kışkırtarak; şeytanın talim ettiği...
Devami
Üretime değil, faizci rantiyeye endeksli; fabrikalarımızın, stratejik kuruluşlarımızın ve topraklarımızın...
Devami
Sn. Abdullah Gül’ün, şike ve şaibe kokuları sezdiğimiz Diyarbakır ziyaretinde,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3222

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR