ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1181
mod_vvisit_counterDün1959
mod_vvisit_counterBu Hafta14079
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay3140
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19011370

IP'niz: 3.215.79.68
Bugün: 02 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13039944

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

DİN İSTİSMARI VE SİYASET SAHTECİLİĞİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Sömürü ve zorbalığa dayanan, askeri ve ekonomik üstünlüğünü zulmetmek için haklılık sebebi sayan bugünkü emperyalist ve kapitalist dünya sistemine (Siyonizm’e) başkaldıracak ve yeni bir güç merkezi oluşturacak her türlü hizmet ve hareketleri-çok mecbur kalmadıkça-zorla bastırmak ve dağıtmak yerine, “bu tür teşkilat ve cemaatların beynine sızarak, hedefinden saptırmak” yöntemi daha çok tercih edilmekte ve asırlardır yapıla gelmektedir. Zaten tarih boyunca süregelen Hak-Batıl mücadelesinde, şeytani güçler, Rahmani hareketleri hep içten yıkmanın ve yıpratmanın yollarını aramışlardır.

Özellikle bugün, siyonist güçler ve masonik çevreler, Müslümanları kontrol altında tutmak ve kendilerine zarar vermeyecek hizmet ve ibadetlerle oyalamak için, İslami gerekçe ve görüntülerle, yeni bir hizmet ve teşkilat kurmak yerine, “daha önce Müslümanların iyi niyetle kurup geliştirdiği hareketlerin içine ve beynine sızarak, onu hedefinden saptırmayı ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı”, daha pratik ve daha ekonomik bulmaktadırlar.

Çünkü, açık vermeden, İslam kılıflı bir teşkilatı uzun zaman yürütmek hem zordur, hem çok zaman almaktadır, hem de kendilerine pek pahalıya mal olmaktadır!.. Avcılar, yabani keklikleri tuzağa çekmek için, özel yetiştirilmiş evcil keklikler kullandıkları gibi... Eroin ve esrar kaçakçılarını yakalamak için, polisleri esrarkeş kılığına soktukları gibi; karanlık ve şer güçler de: İslami hizmetlerde isim yapmış, kendisini her bakımdan çevresine ve cemaatine ispatlamış ve artık her yerde keramet ve kemalatı anlatılmaya başlanmış Hoca Efendileri, Şeyhleri, Ağabeyleri tavlamanın yollarına başvurmaktadır.

Bunun için böylesi şahsiyetlerle önce dostluk kurulur, onların karşısına çıkmak ve yollarını tıkamak yerine, uzun müddet yanlarında ve arkalarında koşulmaktadır. Onların İslami gayretlerine, yurt ve kurs hizmetlerine maddi ve siyasi yardımlarda bulunulmaktadır.

Hizmetlerinin kolaylaştığını ve yaygınlaştığını gören ve bununla haklı olarak sevinen ve övünen önder konumundaki şahsiyetler, kendilerine bu imkân ve fırsatları sağlayanlara minnet borcu altına sokulmaktadır. Ve bu hayırlı hizmetlerin daha da gelişmesi ve güçlenmesi için bu yardımların devamını gerekli görüp savunmaya başlamaktadır. Ve bu maksatla, yardım merkezlerinin bazı siyasi ricalarını kıramaz hale taşınmakta ve istek üzerine “müritlerine ve çevrelerine ya siyasetin dışında kalmalarını veya bozuk zihniyetli bir mason partisini desteklemelerini öğütlemek” zorunda kalınmaktadır.

Tabi bu açık hatalarına bir takım gerekçeler göstermek lüzumu da ortaya çıkmakta ve bir sürü hikmet ve mazeretler uydurulmaktadır. Önceleri, hizmet aşkına ve halis amaçlarla verilen bu masum(!) tavizler, giderek geri dönülmez bir noktaya ulaşmaktadır.

İslami değerleri bir bir yıkmaya çalışan dış güçlerin, içimizdeki sömürge valileri gibi davranan, eğitim, basın, televizyon gibi kurumları ve devlet imkânlarını haksızlık ve ahlaksızlık yolunda kullanan partilere ve mason şahsiyetlere taraf olmaktan dolayı duyulan mahcubiyet duygusunu ve kınanma korkusunu yenmek için, uydurdukları asılsız gerekçelere, zamanla “gerçekmiş” gibi sahip çıkılmaya çalışılmaktadır. Yani, inandıkları gibi davranamadıkları için, davrandıkları gibi inanmaya başlanmaktadır.

Zaten dış güçler ve masonik çevreler de şu kadarına razıdırlar: “Bazı İslami gruplar her türlü dini hizmet ve ibadeti yapsınlar, sadece Müslümanların devlet şuuruna varmalarına ve siyasi birlik kurmalarına ve hükümet olmalarına mani olsunlar!..”

“Onlar ki (bile bile) dünya hayatı (makam, şöhret ve menfaatı)nı ahirete tercih ederler. (Dünyalık arzularına kavuşmak için insanları) Allah’ın yolundan çevirir ve onun (İslam’ın) eğrilmesini (sadece bir ibadet ve ahlak dini haline getirilmesini) isterler...”[1] ayeti bu tiplerin halini anlatmaktadır.

Giderek, masonik medya bu gibi şahsiyetlerin devamlı reklâmını yapmakta ve şöhretlerini yaygınlaştırmaktadır. Bunu ya bir kısım dindar görünümlü gazeteler eliyle bizzat uygulamaya koymakta veya açıkça İslam düşmanı olan gazetelerde sık sık bu gibi şahıslara sataşarak ve onlara atıp tutarak, dolaylı yoldan yapmaktadır. Çünkü “filan din düşmanı gazeteler mademki bu şahsı hedef alıyor, demek ki ondan korkuyorlar. Öyle ise asıl kahraman odur” fikri Müslümanlara aşılanmaya çalışılmaktadır.

Bu gibi dini ve manevi şöhreti olan bazı kişiler ve çevreler önce “siyaset kötü ve bayağı bir iştir. Biz böyle basit şeylerle uğraşmayız” derler... Bu söz tutarlılığını ve geçerliliğini yitirince bu sefer “Biz asıl büyük cihat olan nefis terbiyesiyle uğraşmalıyız. İnsanlar tek tek ıslah olunca, zaten tabiatıyla, toplumun da devletin de düzeleceğini” söylerler... Bu iddia da yalama olunca bu sefer “Solcu komünistler gelmesin diye faizci kapitalistleri desteklemek zorundayız” safsatasıyla İslami siyasetin güçlenmesini önlerler!.. Ardından ilmi ve insani projelerin sahibi Milli Görüş hareketine her türlü hakareti reva görenler, ona hıyanet eden dönekleri ve işbirlikçileri övmekten çekinmezler…

Bu din istismarcısı ve dünya hırslısı tiplerin her vasıta ve fırsatla devamlı reklâmları yapılır. Her tarafta kerametleri anlatılır. “Mehdi, müceddit ve kutbu zaman” oldukları kanaati yayılır ve bir nevi tabulaştırılır. Bunlara karşı çıkanlar, çarpılmakla ve sapıklıkla suçlanır. Bunların İslama aykırı söz ve davranışlarını görenler bile, kınanmak ve dışlanmak korkusuyla, susmak zorunda bırakılır... Artık bu gibi şahıslar tevazu ve teslimiyet perdesi altında, tam bir enaniyet heykeline dönüşürler. Kendilerinden başkasına tahammül edemezler. Bu yüzden İslam ve insanlık adına başarı sağlayacak ve kendilerini gölgede bırakacak kimseleri asla çekemezler. Ve onların hizmet ve gayretlerini devamlı kötüler ve kösteklerler. Özellikle Hakkın hâkimiyeti için yapılan manevi ve siyasi cihat hareketine katılıp hizmet etmeyi asla içlerine sindiremezler. Fetullahçı Cemaatın oluşum süreci ve sivriltilmesi bunun en taze örneğidir.

“Hicaz halkı ve özellikle kitap ehli, kasemlerin en güçlüsüyle “Şayet kendilerine bir uyarıcı (ve Hakka çağırıcı) gelirse diğer cemaatlerden daha önce (ona uyacak) ve Hak yolda olacaklar” diye Allah’a yemin ettiler. Fakat (ne yazık ki) kendilerine böyle bir uyarıcı (Batıldan Hakka çağırıcı) gelince, bu onların Haktan uzaklaşmalarından başka işe yaramadı. (Bunun asıl sebebi de) Yeryüzünde (bulundukları ülkede) kibirlenip büyüklük taslamaları ve kötü niyet ve hileler kurmalarıydı. Hâlbuki kötü tuzak ve kuruntular ancak sahibinin başına geçecektir. (İşte bu yüzden o davetçiye tabi olmak) enaniyet ve menfaatlerine uygun düşmüyordu[2]  ayetleri bunların iç yüzünü göstermektedir.

Bu tür insanların bir kısmı alet edildiği hıyanetin ağırlığına ve vicdani sorumluluğuna daha fazla dayanmayıp, zamanla hatalarını itiraf etmekte ve Hakka dönmektedir. Tabi benlik taşını düşürmek, böbrek taşını düşürmekten daha kolay değildir. Diğer bir kısmı ise, mürit ve talebelerinin şuurlanması ve masonik oyunların farkına varması sonucu, kendilerini zorlamaları ile mecburen yanlışlardan vazgeçmektedirler. Diğer bir takımı da, Milli düşüncenin ve Adil bir Düzenin kesin zaferine ve Hakkın hâkimiyetine şahit olacakları güne kadar, batılın yanında kalacağa ve ancak o zaman çaresiz teslim olacağa benzemektedirler. Öyle ise hem bozuk düzenden kurtulmanın, hem de bu insanları nefsin tuzağından kurtarmanın tek yolu, Adil bir Düzenin kesin iktidarını çabuklaştıracak gayret ve hizmetlerimizi artırıvermektir.

Bu arada nefsin iki yönü bulunduğu unutulmamalıdır.

1- Şehvet ve lezzet arzuları 2- Üstünlük ve enaniyet duygularıdır.

1- Yemeye, içmeye, rahatına ve menfaatine düşkün olmak, cinsi münasebet zevkine ve dünya ziynetlerine kapılmak gibi durumlar, nefsin “şehvet ve lezzet arzularıdır”.

2- Ama, gurur, kibir, haset, benlik gibi huylar ise nefsin “üstünlük ve enaniyet damarlarıdır”.

İnsanların işledikleri bütün günahlar, hem sebepleri hem de neticeleri bakımından da iki kısımdır.

1- Şehvet ve lezzet arzularının yol açtığı günahlar: İçki, kumar, faiz, fuhuş gibi ahlaksızlıklardır.

2- Üstünlük ve enaniyet duygusunun doğurduğu günahlar ise benlik, kendini beğenmişlik, gurur ve kibir yüzünden düşülen firavunluk ve şeytanlık durumlarıdır.

Birinci sınıf günahlar genellikle açığa çıkar. İnsanı ele verir ve toplumun zahiri hayatını kirletir. Genel ahlakın korunması ve sosyal hayatın disiplin altına alınması için, zina, içki, iftira, hırsızlık ve cinayet gibi günahlar için dinimizde ağır ve caydırıcı cezalar öngörülmektedir.

Buna karşılık enaniyet ve firavunluk duygularının sebep olduğu günah ve kötülükler ise, genellikle gizlidir ve kalbi hayatı körletir. Daha büyük zulümleri netice verir, ama İslam, bunlar için bu dünyada herhangi bir ceza tayin etmemiştir. Çünkü hem bu tür günahların ispatı mümkün değildir. Zira hüküm zahire göredir. Hem de bunlar, öyle dünyalık cezalarla temizlenecek cinsten günahlar olmayıp, ancak ahiret aleminde ve cehennemde hesabı görülecek çok büyük kötülüklerdir.

Allah dostunun buyurduğu gibi “Şükrediniz ki her günah, içki gibi hemen sarhoşlukla sahibini ele verip rezil etmiyor. Yoksa içimizden ayık gezen pek az insan kalırdı.”

Şeytanın şehvet kışkırtmalarına kapılarak ve fıtri lezzet ve ebediyet arzularına dayanamayarak hata işleyenlerin ilk örneği Hz. Adem AS.dır.

Cennet hayatı ve rahatı ortamında ve her türlü nimet ve lezzetler arasında ebedi kalmak arzuları ve özellikle Hz. Havva’ya olan tabii ve cinsi duyguları ile şeytan onları aldattı. “(Şeytan bu suretle) Onları aldattı ve derecelerini alçalttı. Ağacı tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve (o çıplak vaziyetlerinden utanarak hemen) cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar[3] ayetinde geçen “Ağaç”ın şehvete işaret olduğu ve cinsi münasebetten kinaye bulunduğunun ayetin son kısmındaki ifadelerden anlaşıldığı yolundaki görüşler de haklı olabilir. Ve zaten bundan bir önceki ayette de “(şeytan) biri birinden gizli kalan çirkin yerlerini (edep ve avret mahallerini) kendilerine göstermek için onlara vesvese verip (akıllarını bulandırdı)[4] ayeti de bu kanaatı kuvvetlendirmektedir. Ayette geçen “Sev’a” kelimesi insanın açığa çıkmasından utandığı ve insan fıtratının gizli kalmasını arzuladığı, “cismani lezzetlerin, ahlaki rezaletlerin ve behimi fiillerin” her birine ithaf olunur.[5]

Ayrıca yine aynı surenin 27nci ayetinde “Ey Ademoğulları, şeytan ana babanızı (Âdem ile Havvayı) çirkin yerlerini onlara göstermek için nasıl elbiselerini soyarak cennetten çıkardı ise, sizi de böyle bir fitneye düşürmesin” buyrularak Hz. Âdem’le Havva anamızın böyle bir maksatla ve şeytanın aldatması ile elbiselerini çıkardıkları, bunun sonucu tabiatıyla avret yerlerinin açık kaldığı ve birbirine baktıkları ifade edilmektedir ki, bu ayette yine geçen “Sev’a” kelimesinin “insanı sonunda pişman ve perişan eden gizli kötülük ve çirkinlikler” manasına geldiği bildirilmektedir.[6]

Gerçi Cenab-ı Allah, Havva anamızı Hz. Âdem’in helali olmak üzere yaratmış ve ikisini birlikte Cennete bırakmıştı. Ama imtihan sırrıyla belli bir müddet ona yaklaşmayı yasaklamıştı. Evet şöyle veya böyle, Hz. Âdem’i günaha sevk eden şey, geçici bir gaflet duygusu ile nimet, lezzet ve ebediyet arzusuydu. Şeytan ise onların bu damarlarını ve duygularını tahrik ediyordu. Bu tür günahlar imandan ziyade ahlâka zarar veriyordu ve peşin cezalandırılması gerekiyordu ve öyle oldu. Cenab-ı Hak Hz. Âdem’le Havva’yı cennetten çıkardı, birbirinden ayırdı ve dünyanın farklı bölgelerinde nice yıllar zahmet mihnet ve hasret dolu bir hayat yaşamaya mahkûm bıraktı.

Ama onlar affedilecekti... Çünkü bu günahlarını uzun zaman hesaplayarak ve planlayarak değil, ani bir şehvet ve gaflet galebesi sonucu işlemişlerdi ve hemen arkasından hatalarının farkına varmış ve ciddi bir pişmanlık duyarak Allah’a dönüp şöyle yalvarmışlardı: “Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulmettik. Eğer bizi, mağfiret edip bağışlamazsan ve bize acıyıp merhamet buyurmazsan, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz."[7]

Gurur, kibir, haset, benlik ve bencillik havasıyla ve enaniyet damarlarıyla günah işleyenlerin ilk örneği ise, İblistir.

Cenab-ı Hak O’na, Hz. Âdem’e secde etmesini, O’na hürmet ve itaat göstermesini emretmekle imtihan etti. Direk kendi zatına secde etmesini isteseydi, Şeytan hiç itiraz etmeyecekti. Ve zaten bunu devamlı yapıyordu. Ama Rabbımız (CC) O’nun “Allah’tan sonra birinci olmak ve en üstte bulunmak” gibi üstünlük davasını ve enaniyet damarını biliyordu ve bunu açığa çıkarmak için Hz. Adem’e secde etmesini emrediyordu. Ama İblis bu ilahi hükmü hazmedemiyordu. Hz. Adem’in kendisinden üstün olmasını çekemiyordu. Haset ve enaniyet damarı, onu isyana sevk ediyor ve bu yüzden Hz. Adem’e secde etmiyor ve şeytan oluyordu. Bunun sebebi sorulduğunda ise “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten O’nu çamurdan yarattın”[8] diyor ve kendi hatasını itiraf edeceğine, yanlış bir kıyas yaparak ve haşa haksız karar verdiğini ima ederek, Allah’a itiraza yelteniyordu!

Şeytan, önce ateşi topraktan kıymetli zannederek hata ediyordu, oysa toprağın her bakımdan ateşten kıymetli olduğunu bilmiyordu. İkincisi, kendisinin Hz. Âdem’den önce yaratılmasını bir üstünlük sebebi sayıyordu ve tabii bunda da yanılıyordu. Üçüncüsü, kendisinin o güne kadar pek çok ibadet ve hizmet yaptığını düşünerek bundan dolayı üstün olması gerektiğini ileri sürüyordu ve yine aldanıyordu. Dördüncüsü bütün ibadet ve hizmetlerinin, sadece Allah rızası ve kulluk düşüncesiyle değil, üstünlük sevdasıyla yapıldığı anlaşılıyordu. Beşincisi, Şeytan bu emri ilahiye iman ve imtihan düşüncesiyle bakmıyor, akıl ve mantık ölçüleriyle yaklaşıyordu. Ne var ki bu küstahça itiraz ve isyanına rağmen, Cenabı Hak hemen onu cezalandırmıyor, hatta kıyamete kadar fırsat veriyordu!..

Bu bakımdan bütün günahkârları iki sınıfa ayırmak mümkündür.

1- Hz. Âdem gibi, beşeriyet galebesi ve gaflet neticesi işlenen ve hemen arkasından pişmanlık duyulup tevbe edilen günahların sahipleri...

2- Şeytan gibi, benlik, bencillik ve birincilik duygusu, haset, inat ve enaniyet damarıyla işlenen ve ardında bu kabahatinden dolayı kendilerini haklı ve mazur gösteren günahların sahipleri!...

Birinci tür günahlar genellikle açıktır ve anlaşılır. Ama ikinciler ise gizlidir. Dünyevi cezası bakımından birinciler, uhrevi cezası bakımından ise ikinciler daha tehlikelidir. Gerek tarikat ocaklarında, gerek cihat ordularında, gerekse hayır ve hizmet kurumlarında olsun, daha ziyade ikinci tür günahlar gözlenir ve asıl bunlardan sakınmak gerekir.

Çünkü her devirde milli siyasete ve liderine itaat etmeyi ve bir başkasının emrine girmeyi nefsine yediremeyenler!... Bazı hesap ve heveslerle, sözde bizden göründüğü halde davamıza itibar ve itimat etmeyenler!.. Bir başkasına, kendisinden fazla hürmet ve rağbet edilmesini hazmedemeyenler!.. “İleride benim makamıma oturabilir ve menfaatıma ortak olabilir,” endişesiyle dava arkadaşlarını kötüleyip köstekleyenler!.. Parti oluşumunda ve hizmet yolunda kendisine verilen imkân ve yetkileri, nefis hesabına istismar ve suistimal edenler!... İlimde, ibadette ve hizmette kendisini geçenleri çekemeyenler!.. Evet bunların tamamı, hep enaniyet ve haset yüzünden böyle hareket etmektedirler!

İçki, kumar, zina gibi açık günahları ve haramları bırakmak, namaz, oruç, hac, zekât ve cihatın zorluklarına katlanmak “küçük cihat”, ama üstünlük ve enaniyet damarlarıyla oluşan, benlik, bencillik, kendini beğenmişlik duygularını yenmek, bazı fazilet ve meziyetleri, başka kardeşlerine de reva görmek ve icabında onların emrine girebilmek, en azından, her hakkı sahibine verebilmek ise "Büyük cihat”tır. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz “küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyururken işte bu gerçeği vurgulamaktadır. Ve ikincisi, birincisinden çok daha zordur; çünkü niceleri, birinciyi kazanmış, ama ikincisine takılıp kalmıştır. Nasıl ki böbrek taşı kireçli ve kirli sulardan ve vücuttaki artık maddelerden oluşuyorsa “Ben”lik taşı da, bir kısım meziyet ve marifetleriyle böbürlenmek, ibadet ve hizmetler sonucu ulaşılan şöhretine güvenmek ve kendini üstün görmekle oluşmaktadır. Ve maalesef yukarıda da belirttiğimiz gibi benlik taşını düşürmek böbrek taşını düşürmekten daha kolay olmamaktadır. Benliğini putlaştıran çağdaş Bel’am’ların, dinimize ve davamıza verdiği zarar ise maalesef deccallardan aşağı kalmamaktadır.

 


[1] İbrahim: 3

[2] Fatır: 42-43 

[3] Araf: 42

[4] Araf: 20

[5] H. Basri Çantay Araf: 20

[6] Kamus C.1 Sh. 29

[7] Araf: 23

[8] Araf: 12

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

  Tarihin akışını değiştirecek ve dünyanın düzenini ve dengelerini dönüştürecek...
Devami
  Öfke, ya haklı nedenlerle ve ayarlı ölçülerde verilen bir tersleme...
Devami
Diyarbakır’da 23 Nisan resmi kutlamalarında, PKK’nın kahramanlık marşı çalınıyor ve...
Devami
Her türlü küfür ve kötülüklerin şu üç günahtan doğduğunu görüyoruz....
Devami
Mü’minliğin en belirgin özelliği, MERT’lik ve NET’liktir; önderlik ise ayrıca...
Devami
 Başbuğ TSK’ya kurulan kumpası tek tek anlatıyor, ama nedense Cemaatin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 909

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR