Reklam
Reklam
Reklam

İKTİDAR HEVESİ VE HALİFELERİN SON SÖZLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

“Başa geçme” arzusu ve “hükmetme” duygusu ve özellikle böyle bir şansı ve fırsatı olanlar için çok tehlikeli ve tahrik edici bir dürtü ve düşüncedir. Tarih boyunca pek çok ihtilallerin ve hıyanetlerin arkasında iktidar hırsının bulunduğu görülecektir. Nice komploların, kardeş kavgalarının ve kanlı savaşların en önemli sebeplerinin başında yine bu “hükümet ve hâkimiyet” sevdası gelir. Evlatla babanın, karı ile kocanın bile arasına giren, öz kardeşleri birbirine düşüren, sadık dostlukları düşmanlığa çeviren ve devamlı kin ve intikam ateşini körükleyen hep bu iktidar hırsı ve hevesidir. Hâlbuki her şey ezelde tayin ve takdir edilmiştir. Kıskançlıklar, komplolar ve her türlü kulis oyunları aslında hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan Allah, kimilerinizi ötekilerinizden (mal, mevki, marifet yönünden) derece derece üstün kılarak, size verdiği (nimet, fazilet ve fırsatlarla) sizi imtihan etmektedir.”[1] Cenabı Hak: “Nasıl davranacağımızı görmek ve bizi denemek üzere, başkalarının ardından bizleri yeryüzüne iktidar mevkiine getirmektedir.”[2]

Evet, Hakkı ve adaleti yürütmek, halka hizmet, hayra rehberlik etmek ve bu yolla Allah’ın rızasına erişmek maksadıyla Allah’tan imkân ve iktidar istenebilir.[3] Ama bunun için gayrı meşru yollara tevessül etmek ve kendisinden çok daha layık kimselerin ayağını kaydırmayı düşünmek ise en azından gaflettir. Sonu da mutlaka hasaret ve mahrumiyettir. “O (hain kişi) yönetmeye geçtiği zaman, ülkede fesatçılığa çalışır, ziraati ve zürriyeti boşa çıkarmaya uğraşır. (Tarım ve sanayi gelişimini ve ekonomik dengeleri bozar, zinayı ve ahlaksızlığı yaygınlaştırır)”[4] ayeti, kabiliyet ve karakteri müsait olmayanlar işbaşına geçtiğinde meydana gelecek acı sonuçları haber vermektedir. Evet, “Her toplum layık olduğu şekilde idare edilecektir” (Hadis) Bazen, belaya müstahak olmuş toplumların başına, Cenabı Hak, mücrim ve zalim kimseleri getirmek suretiyle onları tecziye ve terbiye edebilir.[5]

Hatta “Ülkenin servetini ve milletin emeğini sömürecek, her tarafı talan edecek ve halkın ileri gelenlerini ve iyilerini ezecek ve küçük düşürecek işgalcilere” fırsat verebilir.[6]

İşte Türkiye böyle bir süreçten geçmiştir ve geçmektedir. Ama ümit ediyoruz ki yeni ve haysiyetli bir dönem yaklaşmaktadır. Ve işte bu çok hassas dönemde, oldukça tecrübeli ve tedbirli beyinlere ihtiyaç vardır. Acemi ve aceleci davranışlar her yönüyle zarardır.

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife (Devlet ve hükümet reisi ve ümmetinin peygamberi) yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet... Sakın hevaya ve nefsi arzulara uyma! (Zira heva ve heves) seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu, hesap gününü unutarak Allah’ın yolundan sapanlara çok çetin bir azab vardır”[7] ayeti de nefsi heva ve hesaplarla iktidara talip olanların, korkunç akıbetini bizlere hatırlatmaktadır.

Şeytanı dahi isyana ve tuğyana sevk eden asıl sebep, yine onun iktidar hırsı ve hesabı olduğu unutulmamalıdır. Yeryüzünde hilafetin (yönetim, mevki ve mesuliyetinin) kendisine değil de Hz. Adem’e verilmesi”[8] Onu çileden çıkarmış, ihtiras ve intikam hırsı ve kıskançlık damarıyla itiraz edip lanete uğramıştır.

Şimdi hepimize ibret ve örnek olacak şekilde büyük halifelerin son sözlerine ve vasiyetlerine kulak verelim:

Hz. Ebubekir (R.A) hastalığı ağırlaşınca Hz. Ömer’i çağırdı ve şunları vasiyet etti:

Bil ki Allahın gündüzleyin bir hakkı vardır ki, onu geceleri kabul etmez. Allahın geceleyin bir hakkı vardır ki, onu da gündüzleri kabul etmez. Çünkü farz eda edilmedikçe nafilelere önem vermez. (Halifenin ve hükümet yetkililerinin gündüz görevi: farz ibadetleri yerine getirdikten sonra, hak ve adaleti yürütmek, halkın sorunlarını dinlemek ve bunlara çözümler üretmektir. Geceleyin ise, durum değerlendirmesi ve nefis muhasebesi yapmak ve ibadete vakit ayırmak gerekir. Bunun tersi, geceleri eğlenceye dalarak, gündüzleri de takva numarası ve ibadet gösterisi yaparak hilafet ve hükümet işleri yürütülemez)

Biliniz ki, kıyamet günü terazileri ağır basanların asıl sevap ve sermayeleri; (fazla ibadet ve hizmetlerinden ziyade) herhalde ve her yerde Hakka tabi ve taraf olmalarından ve Hakkı üstün tutmalarından ibarettir. Kıyamet günü, terazileri hafif gelenlerin gerçek kabahati ise, Batıla meyletmeleri ve zalimlerle işbirliğine girişmeleri nedeniyledir.

Allah’ım! Sen kullarını fırka fırka yarattın… Her birisini kendi fıtratına göre ayırdın... Ne olursun, günahlarımdan dolayı beni şakilere katma!...

Allah'ım! Sen her nefsin ne işleyeceğini ve neyi kesbedeceğini biliyordun. Senin bilginden ve takdirinden kurtuluş çaresi yoktur. Ne olursun beni, itaatten ve istikametten ayırma! Allah'ım! Ölümümden sonra da beni kendine yaklaştır ve rahmetinden uzaklaştırma!

Allah'ım! Her, kim ki ümidi ve korkusu senden başkası olduğu halde sabahlar ve akşamlarsa, o kimse şakidir ve şirk ehlidir. Doğrusu benim güvenim de ümidim de yalnız sensin... Günahtan dönüş ve ibadete yöneliş de ancak senin kudretinledir...”

Hz. Ömer’in son vasiyeti:

İran asıllı ve sözde dönme bir mecusi köle olan Ebu Lü’lü, zehirli hançerle kendisini ağır şekilde yaralayınca ve artık yaşama ümidi kalmayınca, Hz. Ömer’e vasiyetini bildirmesi ve halife tayin etmesi istendi. Bunun üzerine şunları söyledi:

“Ben hilafet ve hükümet işini, Resulullahın kendilerinden razı olarak vefat ettiği şu altı kişiden daha iyilerine bırakabileceğimi zannetmiyorum ve göreve herkesten ziyade bunları müstahak görüyorum: Bunlar Ali, Osman, Zübeyr, Talha, Saad ve Abdurrahman’dır (RA)” “Benden sonra halife olacak zat’a Muhacirin’e hürmet etmelerini, Ensarın faziletini gözetmelerini, diğer Ashabın (RA) ve tüm Müslümanların hakkına ve hukukuna riayet etmelerini vasiyyet ediyorum ve herkese ve her hususta sadece güçlerinin yettiği şeyleri teklif etmelerini hatırlatıyorum”

Hz. Osman’ın (RA) son sözleri:

Hakaret ve hıyanetle şehit edilmesinin ve başına gelenlerin biraz da, bazı içtihad ve icraatlarının sebep olduğunu ima ederek, Yunus Peygamberin balığın karnında iken söylediği ayeti kerimeyi tekrar etti “Senden başka ilah yoktur. Sen her türlü eksiklikten münezzehsin. Muhakkak ki ben zalimlerden oldum”.[9]

“Allah'ım! Canıma kasteden bu hainleri kahretmeni istiyorum. Bütün işlerimde sadece Senden yardım diliyorum ve bu düçar olduğum musibet ve felakete karşı Senden sabır talep ediyorum.”[10]

Hz. Ali’nin (RA) son sözleri:

Müezzinleri, evine gidip sabah namazı için Hz. Ali'yi çağırdılar. O gün üzerinde bir ağırlık vardı, üçüncü hatırlatmada evinden çıktı ve şu şiiri okudu:

“Ölüm için, itikadını pek sağlam bağla

Zira ecel oku, mutlaka sana ulaşacaktır.

Ağlarsan, Dosttan ayrı geçen günlere ağla!..

Belki ölüm kemendi boynuna bugün dolanacaktır.”

Hz. Ali, caminin küçük kapısına vardığında, ibni Mülcem adlı harici kendisine hücum ederek hançerle şehit etti. Bıçak darbelerini yerken Hz. Ali’nin ağzından şu sözler döküldü:

“Kâbenin Rabbine yemin ederim ki, zaferi ben kazandım!..[11]

Kim bilir, belki de bu sözleriyle, hilafetten önce maruz bırakıldığı mahrumiyetlere ve sonra en yakınları tarafından uğradığı hıyanet ve hakaretlere rağmen, nefis davası gütmediğini ve kendisini İslam’ın hatırına ve hakikatine feda ettiğini anlatmak istiyordu.

Hz. Muaviyenin son sözleri:

Ölüm döşeğinde iken abdest alıp bir müddet zikir ve ibadetle uğraştı. Sonra kendi kendisine şunları söyledi:

“Ey Muaviye! Üzerine ihtiyarlık ve düşkünlük çöktüğünde ve şimdi ölüm döşeğinde mi Rabbini hatırlıyorsun? Neden gençlik dalların yeşil ve canlı ve damarların kanlı iken bunları yapmıyordun?”

Sonra sesli olarak ağlamaya başladı ve şöyle yalvardı:

“Ya Rabbi! Şu asi ve kalbi katı ihtiyara rahmet et!.. Hatalarını azalt ve günahlarını affet!.. Senden başka ümidi ve güvencesi olmayan bu ihtiyara “halim” sıfatınla muamele et”.

Ve etrafına dönerek:

“Acaba dünya dedikleri şu bizim yaşadığımızdan başka bir şey midir? Dikkat edin ve iyi dinleyin!.. Biz neş’emiz ve hevesimizle dünyanın çiçeklerine ve meyveli bahçelerine sahip olmayı ve maişet ve gayretimizle onlardan lezzet almayı başardık zannediyorduk... Eyvah ki aldandık ve dünya bizi değirmeninde öğüttü ve çürüttü... Yuh olsun dünyaya ve yazıklar olsun bu dünyaya aldananlara!..” dedi ve son olarak şunları söyledi:

“Keşke ben “Zİ TUVA” (Mekke yakınında bir vadi) da basit hayat yaşayan bir Kureyşli olsaydım. Ve ah keşke şu hilafet ve hükümet işlerine asla bulaşmasaydım”[12]

Siyaset ve Karakter Meselesi

Akıl, çok büyük nimettir ve akıl, bir işin sonunu düşünerek ve sorumluluğunu yüklenerek hareket etmektir. Akılla iman her zaman beraberdir. Akıl, iman etmeyi, iman ise akıl yürütmeyi gerektirir. İmanın meyvesi ibadet, ibadetlerin meyvesi ise ahlak ve istikamettir. İslam’ın temel amacı da karakterli ve kaliteli insan yetiştirmektir. Zira “Bir insanın şerefi dinidir. Asaleti ahlak ve karakteridir. Kıymeti ise aklı(nı kullanması) nispetindedir.”

İnsanlarda, iyi veya kötü bir takım arzu ve düşünceler o yöndeki amaçları doğurur. Bu amaçlar, haliyle bazı davranışlara dönüşür. Bu davranışlar ise zamanla çeşitli alışkanlık ve bağımlılıkları oluşturur. Bu tür alışkanlık ve bağımlılıklarımız ise, sonunda ahlak ve karakterimizi belirler. Her şeyin bir fiyatı vardır. Nimet-Külfet dengesi esastır. Rahmet sarayına ancak zahmet yolundan varılacaktır. Öyleyse yüksek bir şeref ve haysiyet sahibi olmanın da elbette bir faturası olacaktır. Sayılmak ve saygı duyulmak için; ahlak, anlayış ve asalet aranır. İstikamet, adalet ve iyi niyet sahibi olmak mutlaka lazımdır. Bunun için mertlik ve cömertlik şarttır. İnsanın kıymeti himmeti kadardır. Yoksa yağcılık ve riyakârlık yaparak, ona buna hava atarak ve reklâmını yaptırarak elde edilen şöhret ve hürmet ise sahte ve geçici olacaktır.

Karakterli insan, her şeyden önce kendi kendisine inanan ve güvenen ve vicdanıyla barışık yaşayabilen insandır. Zora ve zahmete talip olmayan, ucuz ve kolay işler peşinde koşan kimselerde yüksek karakter oluşmaz. Büyük adamlar mutlaka zahmet ve mihnet ustasına çıraklık yapmışlardır. Büyük hedeflere büyük hilelerle değil, ancak büyük çilelerle ulaşılacaktır. Asla unutulmasın ki her başarının bir bedeli vardır. Ve başarıların büyüklüğü de ona ödenen bedel oranındadır.

Aciz insanlar ucuz insanlardır. Kolaycılık kalitesizliği, kalitesizlik ise, karakter hamlığını doğuracaktır ve karaktersizlik çok acı ve alçaltıcı bir köleliktir. Basit menfaatlerin kölesi, bayağı duyguların kölesi... Korkaklığın ve kötü alışkanlıkların kölesi olanlar, değersiz ve dengesiz kimselerdir. Evet herhangi bir konuda başkalarının kendisini yüceltmesini ve yönlendirmesini bekleyen insan, onların kölesi değil midir? Kendi ayakları üstünde yürümek ve düşmanlarına minnet etmemek ve muhtaç düşmemek ise, gerçek hürriyettir. İşte, batılılar karşısındaki ezikliğimiz ve acizliğimiz tam bir esaret örneğidir.

Ve hele kendi beyni, kendi bileği ve kendi yüreği ile yürümek ve yükselmek yerine, kendisini piyon olarak kullanmak isteyenlerin reklâm edip gündeme getirmesiyle horozlanmak... Ve başkalarının emeğini ve başarısını kendisine mal etmesi sonucu şımarmak ve nankörlüğe kalkışmak ve hıyanete varan bir vefasızlık ortaya koymak da, haysiyet hamlığının ve karakter kısırlığının çağdaş ve çirkin örnekleridir. İğne ile kuyu kazar gibi, yarım asrı aşan bir mücadele ve mücahede sonucu nice granit zülüm dağlarını delerek ve nice küfür karanlıklarını geçerek davasını ve camiasını biiznillah kutlu akıbete hazırlayan ve asıl bundan sonra yüksek bilgi, birikim ve becerisine varis olan sadık kadroları devre dışı bırakmayı düşünenler, vefa ve vicdan duyguları kadar, akıl ve izan nurundan da mahrum demektir.

Nice meydan muharebelerini kazanarak mareşallik rütbesine ulaşmış kahramanların elbisesini ve apoletlerini çalarak general olacaklarını zannedenler, zavallı kimselerdir!

Saltanat ve baş olma sevdasına, babasını öldürüp mirasına ve makamına konmak isteyen sefillerin haleti ruhiyesiyle hareket eden gafiller, sonunda dizini dövecektir. Bu gaflet ve enaniyeti bırakıp nefislerimizi ve nefsine yenilenleri uyarmamız gerekir. Çünkü gerçek başarıların ve büyük bayramların önündeki en önemli rakiplerimiz nefislerimizdir... En tehlikeli engelimiz, kendi nefislerini yenemeyenlerimizdir. Evet tüm batıl düzenlerin ve zalim yönetimlerin hepsi nefsine köle olanların eseridir. Öyle ise önce nefis engellerini geçemeyenler bozuk dengeleri değiştiremez ve saadet sistemini kuramazlar! Benliğini ve bencil beklentilerini Mevlâsı ve davası yolunda feda edemeyenler fazilet ufkuna kavuşamazlar!

“Ben feragat ve fedakârlık yaparak bu hayırlı harekete ne katabilirim?” diye düşünmeyip “bu davanın ve camianın sırtından dünyalık neler kazanabilirim?” diye hesap edenler... Yani hasbi değil, hesabi davranan kimseler hakikat rıhtımına yanaşamazlar! Cüce adamlar yüce davaları omuzlayamaz, omuzlasalar da uzun zaman taşıyamazlar! Sefere çıkamayanlar ve özellikle uzun seferlerin sıkıntılarına katlanamayanlar kesin zafere ulaşamazlar! Geçici ve küçük hevesler peşinde olanlar, büyük ve ciddi hedeflere asla varamazlar! Ne tabana tapanlar, ne tavana yaltaklananlar değil, sadece Hakka inanan, yalnız Hakka sığınan ve herhalde Hakkı savunan sadıklar mutlu sona kavuşurlar! İnandığı ve gönülden bağlandığı doğruları, tek başına da kalsalar, sonuna kadar sabır ve samimiyetle savunamayanlar, zaten inanmış sayılamazlar! Herkes tarafından dışlansalar, en yakınları kendilerine bile düşman olsalar, hatta horlanıp divanelikle suçlansalar dahi, yine de Hak bildiklerine sahip çıkamayanlar asrın sahibine sırdaş olamazlar! Heyecan yelkenlerini başkalarının üfleme havasıyla dolduranlar, ya onların istikametinde yol alıp şeytanın yükünü taşımaktan ya da batıp boğulmaktan kurtulamazlar. Başkalarının dolmuşuna binenler ve dolduruşa gelenler sıratı müstakimde tutunamazlar.

Evet nefislerini aşamayanlar rakipleri ile başa çıkamazlar... Hakka ve halka hizmet yolunda önce kendi kedilerini yenebilenlerin karşısında ise, artık şeytanlar ve düşmanlar tutunamazlar! Uzun mesafeli maraton yarışları kısa vadeli koşular ve ucuz kahramanlıklarla kazanılamazlar! Dayatmalar veya önüne yem atmalar sonucu değişime başlayıp, davasından ve değerlerinden tavize yanaşanlar, bir nevi tecavüze uğramışlardır ve artık gebe kalmaktan kurtulamazlar! Başkanlık ve başbakanlık gibi makamları ma’bud edinenler... Şöhret ve etiketi maksut edinenler... Ve bunlar için mukaddeslerini rüşvet verenler... Medyada ve meydanlarda sivrilseler bile asla zirveye yaklaşamazlar! Bunlar hiçbir zaman, sivrilmekle zirveleşmenin farkını da kavrayamazlar! Şeytanın saltanat şatosuna kazık yapılmak üzere başkaları tarafından sivriltilmekle, sabır ve sadakat dayanağı, hikmet kanadı ve hizmet ayağıyla, kulluk köşküne ve mutluluk zirvesine yetişmenin farkını anlamayan ve doğru tercih yapamayanlar ise şanlı tarihler yazamazlar!

Öyle ise gelin dostlar, zalimlerin ekmeğine yağ, ezilenlerin ayağına bağ olmayalım. Nefislerimizin hevalarını putlaştırmayalım... Zira nefsin arzuları sınırsızdır ve hepsini tatmin etmek imkânsızdır. Gelin önce bu imtihanı kazanalım ve iştahımızı sonsuzluk diyarına saklayalım. Ulvi davamıza süfli hevamızı karıştırıp safiyet ve sevabımızı boşa çıkarmayalım. Kolay başarıların ve kukla makamların değil, zorluklara talip olup kutsal amaçların peşinde koşalım…

Unutmayalım ki zafer güneşi, zirveye güreşenlerin üzerine doğacaktır!

Batılın karanlığını sadece Hakkın nuru boğacak, Kur’an’ın saadet ve hâkimiyet sarayı nefsin köleliğinden kurtulup Rahmana kul olan kahramanların eliyle kurulacaktır. Öyle ise bu denli bencillik ve benlik herkes için de yanlış ve yakışıksızdır. “Her şey benim için... Herkes benim için... Hepsi benim için” diye düşünmemiz.. En ileri makam ve mertebelere, en değerli menfaatlere sadece kendimizi layık görmemiz... “Bir ben varım bir de bendelerim” gururuna ve kuruntusuna düşmemiz açıkça nefislerimizi ilahlaştırmaktır. Milyonlarca dava adamının ve nice isimsiz kahramanların gayret ve hizmetini kendimize mal etmemiz... “Külfeti başkaları yüklensin, keyfini ben süreyim... Zahmeti başkaları çeksin, nimeti ben devşireyim... Riske başkaları girsin, rantına ve rahatına ben erişeyim” hevesini ve hesabını gütmemiz, İslama da insanlığa da aykırıdır.

Her şeyden önce kul olduğumuzu ve kusurlu bulunduğumuzu unutmak... Allah'ın bizlere ikram ettiği ve imtihan için verdiği bazı marifetleri ve cemaatimizde bize karşı oluşan muhabbetleri, iki de bir pazarlık konusu yapmak ve bunu bir koz olarak kullanmak... Şahsi kapris ve kuruntularımız yüzünden davamızı da dünyamızı da sıkıntıya sokmak... İnsani kurallara ve siyasi sorumluluklara rağmen kendi başımıza buyruk davranmak, mutlaka tövbe ve tedavi edilmesi gereken bir tavırdır.

Ve zaten bu tür nefsi hesap ve hileler aslında hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ezelde tayin, takdir ve taksim edilenden başka hiçbir sonuç ortaya çıkmayacak ve herkes kendi niyetiyle ve nefsinin hıyanetiyle baş başa kalacaktır. Öyle ise artık hedefe iyice yaklaşılan, birlik ve bütünlüğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulan bir ortamda, ayrı baş olma sevdasına düşmekten ve fesatçılara fırsat vermekten sakınmamız, hem davamız, hem de dünyamız açısından mutlaka lazımdır... Aklıselime ve vicdanın sesine kulak verme zamanıdır. Selamet, sağduyudadır.

 


[1] En’am: 165

[2] Yunus: 14

[3] Sad: 35

[4] Bakara: 205

[5] En’am: 123

[6] Neml: 34

[7] Sad: 26

[8] Bakar: 30

[9] Enbiya: 87

[10] Tirmizi ve Nesei

[11] İhya-i Ulum

[12] İbni Ebi Dünya


Bu yazarin diger makaleleri

  KARARSIZ GÖNLÜM         Kalbim kudret avcunda, her an başka hal gelir Gâh...
Devami
  KUZULAR BARINAMAZ, KURTLARIN YÖRESİNDE!        Üstad seni sen eder, aşk seni...
Devami
  DUA      Dualara kalkan, eller aşkına Zalimi kahredip, kavursan Ya Rab!.. Kur’an’a tercüman,...
Devami
Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırlanan, dönemin GKB. Mareşal Fevzi Çakmak tarafından...
Devami
  “Siyonizm’in amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı'nın dağılmasını beklemeliyiz. Bu sureci hızlandıracak...
Devami
  Sabık Başbakan Ahmet Davutoğlu, düne kadar kendisine övgüler yağdıran yandaş-yağcı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 742

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR