Reklam
Reklam
Reklam

MİLLİ ÇÖZÜM, “GÖNÜLLÜ HİSBE” EKİBİDİR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Milli Çözüm Dergisi; inancımıza, Kur’an’a, Resulüllaha, İslami kurallara, Hak Davasına ve şahsi manevisi olan Zat’a gönülden bağlı, ama resmiyette müstakil ve gönüllü bir “hisbe” ekibidir.

“Emri bil maruf, nehyi anil münker”, yani iyiliği emredip yerleştirecek ve kötülükleri nehyedip giderecek bir düzenin ve dengenin kurulması, zulüm ve sömürünün kökünden kurutulması için, dinen görevli ve sorumlu olduğuna inanan mü’minler olarak, gerekli tebliğ, tenkit, tavsiye ve teklif hizmetlerini yapmak ve yerine göre sert tazirde bulunmak üzere yola çıkan Milli Çözüm ekibi, bir dava ve davet gönüllüleridir.

Bu görev ve gayretlerin niye ve nasıl yapıldığını, neyi amaçladığını ve hangi esaslara dayandığını daha iyi anlamak için, İslam’daki “Hisbe” teşkilatını bilmemiz gerekir.

“Hisbe”, Arapça; hesap görme, hesaba ve sorguya çekme, ecir ve sevap kazanmak için zaptiye hizmeti üstlenme anlamlarına gelir.

Bu kelimeden türeyen “ihtisab” ise; hesap sormaya yetkili ve görevli olma, belediyelerin zabıta ve kontrol işlerinde çalışma demektir.

“Hisbe”lik (ihtisab) işleri:

1) Ya, Resmi’dir: Valilik, kaymakamlık ve komutanlık gibi, idari ve askeri görevler olabilir.

2) Ve ya, Hukuki’dir: Hakim ve savcılar ve bunların emri altındaki yetkililer olabilir.

3) Ya da Hususi (gönüllü) olarak, Dini ve vicdani bir vecibe sayarak yerine getirilebilir.[1]

“Tazir (azarlama, ayıplama, uyarma ve “hisbe”lik yapma) cezası, veliyyul emr (Devlet ve hükümet başkanları), büyük umera ve hukema (yüksek devlet adamları, komutanlar ve yargı mensupları) tarafından tatbik edilebileceği gibi, vali ceraim (suçlulara ve fesatçılara görevli amirler) tarafından da uygulanabilir.

Kezailik (bunun gibi); zevc ve zevcesi hakkında ( karı koca biri birisine ve çocuklarına) Mevla memluku hakkında (patronlar işçileri, müdürler memurlarına karşı)…

Ve her Müslüman, bilfiil yapıldığını gördüğü bir ma’siyetten (kötülük, haksızlık, ahlaka ve kanuna aykırılıktan) dolayı usulü dairesinde (gönüllü muhtesib ve tebliğci olarak) tazirde (tenkit ve takbihte – kabahatini söyleme) bulunabilir.”[2]

A- Hisbe Teşkilatının Doğuşu ve Fonksiyonları

Sistematik yapısına İslamî ilk teşkilatlanma dönemi olan Halife I, Ömer (r.a.) (Hicri 13-23, Miladi 634-643 yılları arasında halifelik yapmıştır) zamanında kavuşan Hisbe teşkilatı hemen hemen bütün İslam devletlerinde ya başlı başına bir müessese olarak ya da kaza makamının görevleri arasında yer aldığı bilinir. Bu teşkilat Osmanlılara kadar gelmiş, Osmanlılarda İhtisab Ağalığı, İhtisab Eminliği, İhtisab Nazırlığı gibi isimlerle anılarak nihayet Hicri 1271/1854'de lağvedilerek "Şehremaneti”ne (belediye reisliğine) tebdil edilmiştir.

a) Hisbe teşkilatının ortaya çıkışı

Hisbe kelimesi; hesap etmek, ölçmek ve takdir etmek anlamlarına geldiği gibi bu kelimeden türetilmiş olan İhtisab kelimesi de; inkâr etmek / reddetmek, çirkin bir işi hoş görmeyip engellemek anlamlarına gelir. Ayrıca güzel tedbir almak ve gözetmek, muhasebe etmek anlamları da verilir. Terim olarak İslam fıkhındaki anlamı ise: terk edilen iyi işleri emretmek, ortaya çıkan çirkin fiillerden sakındırıp nehyetmektir.

Hisbe teşkilatı; kaynağını Kur'ân-ı Kerimin "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun." (Ali İmran: 104), "Siz insanlık için (meydana) çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder/marufu emreder, fenalıktan/mûnkerden alıkorsunuz ve Allah'a inanırsınız…" (Ali İmran: 110) ve "Onlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler, hayırlı işlere koşuşurlar, işte bunlar sâlih insanlardandırlar." (Ali İmran: 114) "Mümin erkeklerle mümin kadınların da bir kısmı, bir kısmının velileridir, (dostları ve yardımcılarıdır). Onlar, iyiliği emreder; kötülükten alı korlar, namazı dosdoğru kılarlar. Zekâtı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah Azizdir, hikmet sahibidir." (Tevbe: 71) "İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır." "Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!" (Maide: 78-79) gibi ayetleriyle "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle (ikaz ve nasihat etsin), buna da gücü yetmezse kalbiyle (nefret etsin). Bu (sonuncusu) da imanın en zayıfıdır.” hadisinden alan dini ve vicdani bir görevdir. Bu görevi İslam'da ilk yapan da Hz. Peygamberimizdir. Efendimiz, pazarda yürürken buğday satan birisinin yanına gelir ve elini buğday yığınının içine daldırır, eline ıslaklık gelir. Durumu zahireciye sorar. Yağmurdan ıslandığı, cevabını alır. Bunun üzerine "İnsanların görebilmesi için alt kısmını üste niçin getirmediğini sorar ve "Bizi aldatan bizden değildir" buyurduğu sahih hadislerle haber verilmektedir.

Yine Hz. Peygamberin Ömer b. Hattab'ı ve Semra binti Nuheykil el-Esediyye ismindeki bir kadını Medine çarşısını, Said b. Said el-As'ı Mekke çarşısını kontrol işinde görevlendirdiği, yani muhtesib tayın ettiği; Halife Ömer b. Hattab'ın Abdullah b. Utbe, Said b. Yezid, Semra bint-i Nuheykil'i ve Ümmü Şifa el-Ensariyyeyi Medine pazarına muhtesib olarak görevlendirdiği bilinmektedir. İsimleri geçen iki kadının yine ayrıca kadınlarla ilgili işlerde görevlendirildiği muhtemeldir. Hz. Peygamber Efendimizin ikinci halifesi Hz. Ömer’in, ta o dönemde çarşı Pazar hizmetlerinde ve belediye zabıta işlerinde Müslüman hanımları memur olarak görevlendirdikleri halde, sonradan takva perdesi altında, hanımları evlere hapseden zihniyetin yanlışlığı bellidir. Bütün halife ve devlet idarecilerinin Hz. Peygamberden başlayarak bu görevi üstlendiği söylenebilir. Bu yolda kendilerine uzak yerlerden gelen şikâyetleri değerlendirmişlerdir. Halife II. Ömer b. Abdülaziz (Hicri 99-101, Miladi 717-719) yılları arasında halifelik yapmıştır). Mısır'daki görevlisinden; “yük hayvanlarına taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenildiğini haber aldığını, bunun engellenmesini isterken yine yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarın yıkılması halinde tavuklarının zarar göreceğinden bunun önlenmesini isteyen bir kadının şikâyetini de gidermesini” istemiş ve bu bölgeye halka duyurulmak üzere bir tamim göndermiştir. Bu teşkilatın Bizanslılardan alındığına dair iddialar tutarsız olduğu gibi insanların iyi olan işlerde birleşmesi de akla ve mantığa aykırı bir durum değildir. Ayrıca İhtisab Müessesesi yukarıda açıklandığı üzere Kur'an’ın yönlendirici emirlerinin gereğidir.

b) Hisbe teşkilatının fonksiyonları

"Marufu emretmek, münkerden sakındırmak" hükmü; her Müslümanı bağlayıcı bir emirse de Muhtesib için bu bir görevdir.

Muhtesib'in otoriter, adil, görüş sahibi, sabırlı, dirençli, dayanıklı, dinde sağlam olması, açık münkerleri (kötülükleri) bilmesi gerekir. Hisbe, kazaî hükümlerle mezalim ahkâmı arasında vasıta olup kadı'nın sahasına müdahale edemediği gibi görevi dışındaki işlere de karışamaz. Onun prensibi Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapmaktır. İyi olan işleri emretmek ve kötü oları işlerden alıkoymaktır. Bu anlamda korunması gereken üç hukuk söz konusu olur.

1- Allah'ın hukuku; Halkın ibadetlerine bağlılığını ve kötü ahlak ve alışkanlıkları bırakmasını temin etmektir.

2- İnsanların hukuku (Amme Hukuku): Alış-verişte ve insan ilişkilerinde uyulması gereken prensiplere riayet etmektir.

3- Allah'ın ve insanların müşterek hukuku: Yani amme hukuku ve sosyal faaliyetler bu cinstendir.

Bu açıklamalar ışığında muhtesibin, kadı ve mezalim hakiminden farklı ve ayrı olan görevleri şunlardır:

a) Ölçü ve tartı eksikliğini, hile, aldatma şikâyetlerine bakmak,

b) Vakti gelmiş vadesi dolmuş borcu ödemeyenleri uyarmak,

c) Kusurlu, sahte mal satmayı, kötü ve kalitesiz üretim yapmayı, paranın değeriyle oynamayı, kimyevî usullerle bozuk ve düşük kaliteli mal üretmeyi ve satmayı, fiyatlarla oynamayı,  ihtikâr yapmayı adet edinenlerle uğraşmak,

d) Sağlığa zararlı gıda üretmeye ve satmaya engel olmak,

e) Alış-veriş merkezleri olan çarşı ve pazarları, şehirlerarası yolların giriş ve çıkışlarını, kervanların dinlenme ve hareket yerlerini dolaşarak kontrol etmek ve münker fiillere müdahalede bulunmak,

f) Geceleri sokakları kontrol etmek, halkın evlerinin mahremiyetini sağlamak,

g) Çevreyi gözetmek yollara çöp ve artıkların atılmasını ve inşaat yapılmasını, yapılan inşaatların diğer fertlere ve ammeye zarar vermesine fırsat tanımamak,

h) Hayvanlara,  gemilere ve diğer vasıtalara aşırı yükleme yapmaya engel olmak,   kötü hava şartlarında yola çıkmayı önlemek,

i) Sihirbazlık, hokkabazlık, büyücülük ve falcılık yapanları cezalandırmak,

j) Dışarıda ve bilhassa hamamlarda avret yerlerini açanları yasaklamak,

k) Çarşı, yol ve sokak temizliğini sağlamak, cenaze işlerine bakmak ve halkın diğer sosyal faaliyetlerini kontrol edip kolaylaştırmak,

l) Yasak ticarî anlaşmalara mani olmak, halkı yasalar ve yükümlülükleri hakkında aydınlatmak,

m) Okulları ziyaret ederek öğretmenlerin öğrencileri dövenleri ve hakaret edenleri uyarmak

n) Sahte meslek sahiplerini menetmek,

o) Fakir yolcuları barındırmak gibi pek çok görevleri sayılabilir.

Muhtesip görevini yaparken şu aşamaları izler:

1- Tarif etme, öğüt ve nasihat verme, Allah korkusunu hatırlatma,

2- Bütün bunlardan sonra aşırı gitmeden sözle incitme, bizzat yanlışı düzeltme, eziyet vermekle tehdit etme,

3- O da olmazsa azarlama, şikâyet etmekle uyarma ve tazir cezası uygulama

4- Ve resmi görevli ve yetkili ise nihayette silah ve yardımcılarını kullanma gibi...

B- Tüketiciyi koruma kuralları

Hisbe teşkilatının fonksiyonları arasında sayılan “tüketiciyi koruma” prensipleri önemli bir yere sahiptir. Bunlar: kalite kontrol hizmetleri ve kötülükleri önleme girişimleridir.  Fiyat kızıştırmanın (neceş) engellenmesi, ölçü ve tartı denetimi, pazar dışında malı karşılayıp, şehirlinin aldatıp ucuza kapattığı malı köylü adına satışının (simsarlık) önlenmesi, karaborsacılık, tekelcilik ve mal biriktirme yasağı olarak tespit edilmiştir.[3]

1- Hisbe'nin tarifi ve görev alanı

Medine'deki İslâm Devletinin kurulması üzerine; Hz. Peygamberimizi (s.a.v.) bekleyen vazifelerden birisi de yeni devletin müesseselerini yeniden şekillendirip kurmak, davranış normları koymak ve bu normların ikame ve idamesi için gerekli düzenlemelerde bulunmaktı. Zira müşrik bir kültürden kaynaklanması nedeniyle ciddî değişime ihtiyaç gösteren cahiliye normları, vahdet, risalet ve âhiret temellerine dayalı İslâmî düstura adapte olamazdı. Tabiatıyla, muteber olan bazı âdet ve değerler aynen bırakılırken, bazıları da tadil ve tebdil edilerek İslam toplumunun kültürel bünyesine uydurulmaktaydı. Gayet hızlı işleyen bu süreç, beşer ahvalinin yekûnuna hitap edecek kadarda kapsamlıydı. Öyle ki İSLAM DÜZENİ sofra adabı gibi en cüzi şeylerden diplomasi ilkelerine kadar hiçbir şeyi kapsamı dışında bırakmamıştı.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), her hususla ilgili olarak vazettiği ahkâmın kökleşmesi için “Emri bil maruf, nehyi anil münker” (iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma) yapılmasının gerekliliğini de çeşitli hadisleriyle vurgulamıştır.

İşte “Emri bil maruf, nehyi anil münker” esasına dayalı olan hisbe teşkilâtının görev alanı da temelde üç ana başlık altında toplanabilecek birçok hususu kapsamaktadır. Bunlar:

a) Allah hakları,

b) Kul (temel insan) hakları,

c) Amme (toplumda barış ve hayırda yarış) hakları.

Birinci grup ibadetlerin zamanında edasının, cuma ve bayram namazlarının ifasının, camilerin bakım-onarımının sağlanması, ibadetlerde bidatlerin, alenî ihlâllerin menedilmesi, muamelâtta fasit-batıl akitlerin, hile ve aldatmacaların önlenmesi, haramların işlenmesinin engellenmesi vb. gibi dinî faaliyetleri içermektedir. İkinci grup, yol, su, cami, savunma sistemi ve benzeri alt yapı hizmetlerinin görülmesi, komşu haklarına tecavüzün önlenmesi gibi kamu işleri; ölçü-tartı âletlerinin denetimi ve muamelâtta hukuka riayetin temini gibi pazar işleriyle alâkadardır. Üçüncüsü ise, dul veya boşanmış kadınların iddetlerinin, yetim, köle ve hayvan haklarının gözetilmesi yanında, yollarla caddelerin temiz ve geceleri aydınlık tutulması, kamu maslahatına zararlı inşaatların menedilmesi gibi belediyecilik faaliyetleriyle ve genel düzenin Adil sistemin muhafazasıyla ilgilidir.

2- Teşkilat Yapısı

Halife Ömer b. el-Hattâb döneminde tam teşkilatlı bir yapıya kavuştuğu fikrinin umumi kabul görmesine rağmen hisbe müessesesinin teorik temelleri de, diğer birçok şeyde olduğu üzere daha Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında atılmıştır. Ancak bununla kalınmayarak, nispeten basit görünse bile, Hz. Ömer dönemindeki muadili için örnek teşkil edecek teşkilâtlı bir yapının prototipi de oluşturmaya başlamıştır. Şimdi bu teşkilatın elemanlarını inceleyelim:

a) İlk Muhtesib Hz. Peygamber (s.a.v.)

Vazettiği iktisadî hükümlerin tatbikini yerinde denetlemek için bizzat kendisi sık sık pazar kontrollerine çıkan ve gayri meşru davranışlara yönelenlere anında müdahale edip gerekli uyarı ve açıklamalarda bulunan Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), bu yönüyle, İslam tarihinin ilk muhtesibi olarak değerlendirilmektedir.

Mutat denetimlerinden birisinde: simsarlara uğrayan Resûlullah (s.a.v.), onlara daha güzel bir isimle hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey tüccar topluluğu! Alışverişler esnasında çokça yemin ve boş laf edilir, bunun için sadakaya sarılınız.” Yine bir defasında, Şam'dan gelirken yanında ticaret maksadıyla bir tulum içki getiren şarap taciri Keysân'a: "Ey Keysân! Senin arkandan içki haram kılındı" diye uyardı. Bunun üzerine, Keysân, içki tulumunun yanına giderek ayağıyla vurup döküverdi.”

Bu hadiseler de, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in çarşı ve pazarlardaki denetimleri esnasında her meslek ehline kendi işiyle ilgili emir ve direktifler verip gerekli uyarılarda bulunduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v.), bazı örneklerini sunduğumuz fiili denetimleri yanında, kendisine yapılan şikâyet ve müracaatları da değerlendirir, soruları cevaplandırırdı. Yukarıda zikri geçen narh hadisi bunun misallerindendir. Bir başka misal: Önceleri Hıristiyan iken Medine'ye gelip Müslüman olan Seymûre (Seymâ, Sîmâ) el-Belkâvi, Belkâ'dan Medine'ye buğday getirmişti. Gerisini kendisinden dinleyelim: "(Buğdayı) sattık ve hurma satın almak istedik, ancak bize engel oldular, Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.)'a geldik. (Şikâyetimizi dinleyen Resûlullah (s.a.v.) bizi engelleyenlere şöyle buyurdu: "Sahip olduğunuz bu hurmanın pahalılığına mukabil şu buğdayın ucuzluğu neyinize yetmiyor? Bırakın götürsünler."

Daha sonra ferdî mesuliyetleri çoğalan Hz. Peygamber (s.a.v.), teknik açıdan kalifiye bazı elemanları, muhtelif esnaf ve sanatkârların işlerini teftiş etmek üzere resmî memur olarak görevlendirmiştir.

b) Diğer Muhtesipler

Daimî resmî görevliler

Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından resmen tayin edilen bu muhtesiplerden üç erkek ve iki kadın olmak üzere sadece beşinin adını bilebilmekteyiz:

Erkekler: Saîd b.el-Âs b. Umeyye: Mekke muhtesibi.

Abdullah b. Saîd b. Uşayha b. el-Âs: Medine muhtesibi.

Ömer b, el-Hattâb: Medine, muhtesibi olarak görevlendirilen Hz. Ömer göreve çıktığı zaman elinde bir kırbaç taşır, onunla hak edene vururdu.

Kadınlar: Semra bt. Nuheyki'l-Esediyye:

Medine muhtesibi olarak görevlendirilen bu hanım da çarşı pazar dolaşır, “Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapardı. Aksi davranışta bulunanları elinde taşıdığı bir kamçı ile menederdi. Onun böyle davranması, resmen bu çeşit işlerle vazifelendirilmiş olmasına delâlet etse gerektir.

Şifâ bt. Abdullah: Resûlullah (s.a.v.) tarafından bazı pazar işlerinde görevlendirilmiştir. Bazılarına göre ise bu vazifelendirme işi Hz. Ömer'in halifeliği döneminde cereyan etmiştir. Ancak Hz, Ömer'in, bu hanımı, Resûlullah (s.a.v.)'ın verdiği vazife ile görevlendirmeye devam etmiş olması da mümkündür.

Son ikisinin görev alanı, çarşı ve pazarlara, gerek alıcı gerekse satıcı olarak gelen hanımlara yönelik olabilir. Zira o dönemde pazarcılıkla uğraşan birçok hanımın isimleri kaynaklarımızda zikredilmektedir. Meselâ: Esma bt. Muharribe (oğlu Abbas b. Abdullah'ın Yemenden gönderdiği ıtriyatı satardı). Havle bt. Suveyb, Sâ'ib b. el-Akra'nın validesi Muleyke, Kayletu'1-Enmâriyye vb. gibi.

Benû Kaynukâ Pazarı'nın kuyumcular çarşısında bir Müslüman hanımın namusuna yöneltilen saldırı, alış verişe çıkan hanımların başına gelebilecek menfur davranışların imkan dahilinde olduğuna ve emniyet içinde alış veriş yapabilmeleri için bazı tedbirlerin alınmasının gerekliliğine delâlet eden en meşhur hadiselerden birisidir.[4]

İhtisap müesseseleri ve “siyaseti şer’iyye“ kavramı:

913: İslam ceza hukuku teşkilatında bir de “ihsab = hisbe” memurluğu vardır ki, buda bir nevi belediye zabıtası ve ahlaki muhafaza mahiyetindedir. Bu memuriyeti haiz olan zata: “Muhtesib” denir. Sıfatı memuriyetine de “velayeti hisbe” adı verilir ki, vazifeleri pek çeşitlidir.

914: Muhtesibler, özel izinli ve yetkili olmadıkça hükme salahiyetdar olamazlar, yalnız idarî, içtimaî, iktisadî bir takım işlere ve mesela: alış veriş muamelelerine, fırtınalı ve gayri müsait zamanlarda gemilerin denizlere açılmamasına veya bu gibi nakil vasıtalarına istiablarından ziyade yük yüklenilmesine nezaret eder, terk edildiği zahir olan maruf ile emr, irtikâb edildiği görülen münkeratdan nehy vazifesini yerine getirir.

915: Muhtesibler diğer idare amirleri örfe uygun birtakım tedbirler alıp intizam ve inzibat çareleri bulurlar ki, bunların bu husustaki içtihatlarına birer “içtihadı örfi” namı verilir.

916: İhtisab müessesesi, hükümlerin tatbiki ve zulümlerin önlenmesi arasında bire vasıta vücuda getirmiştir.

Muhtesiblerin mevkii, hakimlerin mevkii gibi hükümden, nasfetden = temini adaletten ibaret değildir. Belki memleket dahilinde nizam ve intizam yürütülmesine yasak edilen şeylerin işlenmesine nezaretten, rehberlikten ibarettir.

917: Muhtesibler, bilhassa borç hususunda gösterilen ihmalleri, yolları ihlal edecek inşaata, alışverişlerdeki hileye meydan vermemeğe görevlidir. Zahir olan münkerattan, muharrematı şer’iyeden dolayı Ta’zir icraya yetkilidir.

919: Siyasete gelince bu fukahanın ıslahatınca ta’zirden, yani: had cezalarının altında bulunan te’dib ve tekliften ibarettir. Bu halde siyaset ile ta’zir biri birine bağlı demektir. Bu cihetledir ki, “Kitabı ta’zir, ahkâmı siyasetiyyesi mütekeffildir” (yani toplumu uyarma; adalet, ahlak ve asayişi koruma, siyasilerin ve gönüllü hizmet erlerinin en önemli görevidir)

920: Beşeriyetin salah ve intizamı (toplumun huzur ve barış ortamının sağlanması) için şeriatı İslamiyyenin kabul ve iltizam ettiği (gerekli gördüğü) bir kısım yüksek ahkâma (ve özel hüküm ve prensiplere) “siyaseti şer’iyye” denilmiştir.

921: Hak Teala Hazretlerinin kulları için vaaz tayin buyurmuş olduğu şer’i ahkâmın heyeti umumiyesi “siyaseti amme” den ibarettir.

Nehb ve garet (çapulculuk, yağmacılık) gibi, fisk ve fücur gibi yasaklara tekraren cüret edenlerin kahr ve temdir edilmesi de “siyaseti hassa” ve ihtisab hizmeti içindedir.

922: Siyaseti şer’iyyeyi tatbik, yalnız veliyyül’emre mahsus değildir, hakimler de bunu gerekirse tatbike selahiyetlidir.[5]

Taziri (azarlama, uyarma, nizam ve hizaya sokma hizmetini) ikameye salahiyetli olan zatlar:

900: Ta’ziri icap eden bir suç ve kötülük gerek hukuku ilahiyyeye (ilahi kanunlarla) ve gerek insan haklarıyla ilgili olsun bundan dolayı uygulanacak ta’zir cezasını tatbike salahiyeti, ilk evvel veliyyül’emre, sonra da onun naipleri olan hakimler ile “vülati ceraim = vülati mezalim” denilen (muhtesib) memurlara aittir. Şu kadar var ki, hukuku ilahiyyeye (ilahi hukuka ve İslam ahlakına) aykırı olarak işlenen bir ma’siyetten dolayı münasip, hikmete muvafık, fesada meydan vermeyecek bir tarz ile ta’zirde bulunmaya her Müslüman salahiyetlidir. Çünkü bu, “maruf ile emr, münkerden nehy, ve fesadı izale” cinsinden bir vecibedir. Böyle bir fenalığı def ve izaleye her Müslüman, şarii hakim (olan Allah ve Peygamber ) tarafından izinli ve görevlidir.[6]

Ta’zirin mahiyeti ve meşruiyeti:

“842: Ta’zir kelimesi ıstılah kısmında da yazıldığı üzere lügatte; men etmek, reddetmek, tahkik ve te’dibe yönelmek manalarını ifade ettiği gibi nusret, takviye ve tavsiye manalarını da ifade der.

Hukuk bakımından ta’zir: “hakkında muayyen bir ukubet, bir haddi şer’i mevcut olmayan cürümlerden dolayı tatbik edilecek tedip ve tenkit demektir.

Diğer bir itibar ile ta’zir, haklarına tecavüz edilen veya mazlum sınıfına giren kimselere karşı bir yardım, bir takviye mahiyetindedir.

Diğer bir itibar ile ta’zir, suçlu ve saldırgan kişileri zulümden, ma’siyetten men edip güzel ahlaka çağırma gayretidir.”

“843: Ta’zirin meşruiyeti, Kitap ile sünneti Nebeviye ile ve icma ümmet ile sabittir. Resuli Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, birisine, “ey muhannes” diye tahkirde bulunan bir şahsı ta’zir etmişti, diğer bir şahsı da bir töhmetten dolayı ta’zir olmak üzere hapse göndermişti.”[7]

Bunun gibi; Yüce Dinimize, milli ve manevi değerlerimize, ülkemize ve devletimize yönelik hakaret ve hıyanet ehlini, gerektiğinde sert, net ve mert biçimde ikaz etmek; Hak davaya nankörlüğe kalkışanları ve din istismarı yapıp dış güçlere yanaşanları deşifre edip topluma göstermek; bu gibilerine, ağır, acı ve alçaltıcı sözlerle hadlerini bildirmek, İslami ve insani bir görevdir ve Milli Çözüm de böyle bir gayret içindedir.

Kirli kişilik örnekleri

Neme lazımcı, eyyamcı, dünya hayatını ve rahatını öne alıcı ve maneviyat istismarcısı bir ahlak ve yaklaşım, şeytan karakterini yansıtır.

“Şımarık zengin” karakteri

Cahiliye toplumunda insanların karakterlerine yön veren önemli bir etken; yetiştikleri ya da yaşadıkları çevre olmaktadır. Her çevrenin herkes tarafından bilinen özel bir yapısı vardır ve kişiler bulundukları bu çevrelerin karakterini alır ve hayatlarının sonuna kadar da bu etkiyi üzerlerinde taşır. Bu, şehirlere göre olduğu kadar, bir şehir içerisindeki semtlere göre bile farklılık gösterebilen bir yapıdır.

Nitekim cahiliye sohbetlerinde yeni tanışılan bir insana isminin hemen ardından nerede doğup büyüdüğü ya da hangi semtte oturduğu gibi sorular sorulmaktadır. İşte bunun altında yatan asıl amaç, karşı tarafın yetiştiriliş şartları ve karakteri hakkında genel bir fikir edinme yatmaktadır. Çünkü cahiliye insanları da çevre faktörünün karakterlerine ne derece etki edebildiğinin farkındadır.

Çevrenin etkisiyle gelişen bu karakterlerden biri, "zengin karakteri" olmaktadır. Bu karaktere özellikle küçük yaşlardan itibaren zengin çevrelerde yetişip büyüyen kimselerde rastlanır. Çocukluklarından beri toplumun pek çok üyesine göre çok daha iyi şartlar altında yaşamış olan bu kimseler genellikle hayatlarında hiç zorluk ve sıkıntı tatmamışlardır. İstedikleri bir şeyi hiçbir çaba harcamadan anında elde etmiş ve her zaman için hazır olarak bulmuşlardır. Acıktıklarında yemekleri önlerine gelmiş, bıraktıkları dağınıklıklar toplanmış, istedikleri eşyalar anında temin edilmiş, arabaları satın alınmış, paraları cüzdanlarına bırakılmıştır. Bunların hiçbirini kazanmak için en ufak bir çaba harcamalarına gerek kalmamıştır. Oysa olayların arka planında tüm bunların önlerine gelmesini sağlayan pek çok insanın maddi manevi emekleri vardır. Birileri çalışmış para kazanmış, ihtiyaçlarını düşünüp tespit etmiş, bunları temin edip hazırlamış ve en güzel şekilde sunmuşlardır.

Bu umursuz ve uğursuz yapının getirdiği temel özellikleri ise "halden anlamamaları"dır. Bu kimselerin büyük çoğunluğu kendileri zorluk ve sıkıntı yaşamadıkları için, zor şartlar altında yaşayan insanların içerisinde bulundukları duruma aldırmamalarıdır. Söz gelimi kendileri maddi yönden geniş imkânlara sahip oldukları halde sırf düşüncesizliklerinden, kısıtlı imkânlara sahip olan dostlarının imkânlarını kullanıp onları zor duruma sokmaktadır.

Cahiliye ahlakına sahip olan bu kimselerin bir kısmının bir başka dikkat çekici özellikleri de vefakâr değil, nankör olmalarıdır. Karşılarındaki insanların güzel özelliklerini ve üstün yönlerini ve iyiliklerini takdir edemedikleri için onlara vefa göstermek için de bir sebep bulamazlar. Böyle insanlar genellikle samimi bir dostluğu hiçbir zaman elde edemezler. Ellerindeki maddi güce çok fazla güvendikleri için bir insanın dostluğunu kaybetseler bile mevcut imkânlarıyla başka birilerini bulabileceklerini düşünürler. Karşılarındaki kişinin insani yönlerini, Kuran'a göre güzel ahlak sergilemesini değil, ondan ne kadar dünyevi menfaat sağlayabileceklerini düşünürler. Bu durumda dostluktaki ölçüleri de sevgi ve güzel ahlaka dayalı olmadığı için asla gerçek bir dostluk tavrı gösteremezler. Ya paralarından istifade etmek için yanlarına yaklaşan insanlarla ya da kendileri gibi zengin olup gerçek dostluğu bilmeyen, halden anlamayan insanlarla beraber olabilirler.

Elbette tüm bu olumsuz özellikleri sebebiyle kolay kolay mutlu da olamazlar. Büyük kısmı, her şeyi fazlasıyla elde etmeye alıştığı için artık maddi değerler karşısında kayıtsız ve monotonlaşmış bir tavır ortaya koyarlar. Manevi güzelliklerden ise, tadıp yaşamadıkları için çoğunlukla zevk alamazlar.

"Sonradan görme" ve “yediği çanağa tükürme” karakteri

Cahiliye toplumunda "sonradan görme" olarak tanımlanan kimseler, genellikle orta halli bir hayat sürdükten sonra ya kendilerine bir miras kalarak ve hak davalarını ve kutsallarını satarak birçok makam ve menfaate kavuşmaktadır. Bu kişiler arasında sonradan görme tiyneti bozuk tipler, yıllar sonra ellerine geçen bu nimeti Allah'a şükrederek ve hayır yolunda kullanarak değil de, insanlar arasında bir üstünlük elde etmeye çalışarak şımarmaktadır. Konuşmalarında sürekli olarak ne kadar zengin olduklarından, nasıl hesapsız para harcadıklarından, neler aldıklarından, nerelerde tatil yaptıklarından söz açılır. Bir kıyafet alacaklarsa bunun mutlaka markası üzerinde yazanını tercih ederler. Gittikleri her yerin tabelası altında resim çektirir ve bunu evlerinin başköşesinde sergilerler. Zevk alsınlar ya da almasınlar zengin insanların yaptığı her şeye özenir ve onların hayat tarzını taklit ederler. Söz gelimi yabancı dil biliyor ya da yurt dışından yeni gelmiş imajı vermek için konuşmalarının arasında doğru düzgün anlamını dahi bilmedikleri yabancı kelimeler serpiştirirler. Pek çoğunu da yerli yerince kullanamadıkları için özentilikleri açıkça ortaya çıkıp kendilerini rezil ederler. Kaliteli görünmek isterken küçük düşerler. Ya da sırf son moda kıyafetler giyiniyor imajını verebilmek için kendilerine hiç yakışmayan giysiler giyerler.

Kendilerine dışarıdan bakmayı bilmezler. Ya da bir başka deyişle bir başkasının gözüyle kendilerini değerlendiremezler. Neyin kendilerini komik duruma düşüreceğini, neyin yakışıp neyin doğal duracağını göremezler. Tüm güçleriyle zengin çevrede yaşayan insanların her yaptığını taklit etmeye devam ederler.

Onlara sonradan sahip oldukları tüm imkânları verenin Allah olduğu çok açık bir gerçektir. O ana kadar kendilerine daha çok mal ve mülk vermesi için belki defalarca Allah'a dua etmişlerdir. Ama bu duaları kabul olduğunda da hemen eski vaziyetlerini ve Hak dava cemaatlerini unutuvermişlerdir. Kuran'da kendilerine nimet verildiğinde kötü ahlak gösteren insanlardan şöyle söz edilmiştir:

“İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, tekrar geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir dua sahibi (olmaya yönelmiş)tir.” (Fussilet Suresi, 51) Bunların günümüzdeki en açık örneği, Hak davalarını satıp, bazı makam ve menfaatlere konan ve bunlara şımarıp şaşıran AKP’liler ve başta Recep Bey ve ailesidir. Bu gerçekleri hatırlatmak ve topluma yönelik tahribatlara karşı halkımızı uyarmak ta, gönüllü ve müstakil bir HİSBE EKİBİ OLARAK Milli Çözüm’ün vicdani ve insani bir görevidir.

"Entel ve bilgiç" karakteri

Toplumda "entel" olarak bilinen bu kültür, cahiliye toplumunun önemli bir kesimini etkisi altına almış din dışı karakterlerden biridir. Temel felsefesi, Batıl Batının yaşam tarzını ve düşünce yapısını gerekirse dindar ve aydın sosu da katarak tüm hayata hakim etmektir. Ancak pek çok insan, özellikle de gençler, temelinde yatan bu fikirden habersiz olarak, yalnızca toplumda bir şahsiyet kazanacaklarını düşündükleri için bu karaktere özenirler.

Bu kültürü genellikle üniversite çevrelerinde, yazar-çizer kesiminde görülmektedir.

Bu kimseler bundan sonraki hayatlarında artık bu imajın gerektirdiği her şeyi yapmaya, günlerini "entel kahveleri" adı verilen, sigara dumanının hakim olduğu, loş ve izbe yerlerde ya da barlarda "entel sohbetleri" yaparak geçirmeye girişirler. Kendilerinin toplumun aydın ve ilerici kesimini temsil ettiklerini öne sürer ve insanlığı kurtarmak için formüller üretirler. Ancak çoğunlukla bunlar hikmetsiz ve sonu gelmeyen karmaşık tartışmalardan ibarettir. Uç şeyler düşünmek, uç mantıklar öne sürmek ve buna uygun bir hayat yaşamak bu kimseler için önemlidir. Bu şekilde diğer insanlardan farklı olabileceklerini düşünürler. Yaptıkları resimlerde, heykellerde, yazdıkları kitaplarda ve şarkılarında bu ruhu dile getirmeye özen gösterirler. Oysaki bakıldığında eserlerinin pek çoğunun "entellik" adı altında aslında ruhsuzluğu ve sorumsuzluğu temsil ettiği görülecektir. Gerçek ve derin güzellikler sunan bir sanat anlayışları olmaz; genellikle karanlık, karamsar ve karmaşık bir ruh halinin hakim olduğu bir sanat anlayışına sahiptirler.

Seyrettikleri filmler, okudukları kitaplar hep bu entel havasını yansıtabilmeye yöneliktir. Yoksa bunların çoğundan kendileri de zevk almazlar. Kimi zaman da "entelliğin" bir kuralı olarak, okumuş havası vermek için hiç okumadıkları halde bir kitabı ellerinde dolaştırır ve içinden ezberledikleri birkaç kalıp cümleyi sağda solda söyleyerek "prestij" elde etmeye yönelirler.

Felsefecilerin de kulaktan dolma birkaç sözünü ezberler ve buluştukları kahvelerde sık sık bunları dile getirirler. Sorulduğunda ise tüm felsefe akımlarını incelediklerini ve hatta bu konuda uzmanlaştıklarını söylerler. Oysaki çoğunun ciddi anlamda hiçbir bilgisi yoktur.

Orijinal olma saplantıları ahlak konusunda da uç fikirler geliştirmelerine neden olur. Aile ve evlilik kavramlarının gereksizliğini, sınır tanımadan özgür yaşamanın modernlik ve medeniyet alameti olduğunu bile söylemekten çekinmezler.

Karanlık bir ruh halleri vardır. Karakterlerine ve tüm hayatlarına bir ruhsuzluk hakimdir. İç karartıcı yerlerden, loş ve karanlık ortamlardan, karmaşadan ve kuralsızlıktan hoşlanırlar. Yaşadıkları ortamlar tüm detaylarıyla bu ruh hallerini yansıtır bir görünümdedir. Her yere içecek kutularının dağıldığı, kıyafetlerin, kitapların üst üste atıldığı dağınık ortamlarda, üstleri başları temizlikten uzak bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

Ancak genel hatlarıyla yaşadıkları bu hayattan aslında hiçbir zevk de alamazlar. Çünkü Allah dinsizliği insanın sıkıntı duyacağı ve mutsuz olacağı bir sistem olarak yaratmıştır. Hiç kimsenin hiçbir kural tanımadığı, dolayısıyla da herkesin birbirinin haklarına saldırabildiği, düzen ve sınırın olmadığı, dinin getirdiği insani ve ahlaki vasıfların yaşanmadığı bir ortamın zararı en başta kendilerine dokunacaktır. Bu nedenle hedefledikleri bu hayatın küçük bir bölümünü yaşamaları bile bu zararlarla karşılaşmaları için yeterlidir.

İnsanlara asıl şan ve şeref kazandıracak olan şey ise Allah'ın insanlar için indirdiği hak dindir. İnsan ancak bu sistemde rahat edebilir ve hayattan ancak Kuran ahlakını yaşadığı takdirde gerçek bir zevk alabilir.

Milli Görüş’ten ve Milli Gazete’den ayrılıp, Masonların güdümündeki marazlı ve garazlı medyada kendilerine “entel yazar ve yorumcu” yaftası takılan ve bazı bürokratik makamlara atanan zavallı zırtolar, bunların en iğrendirici örnekleridir.

İşte Milli Çözüm ekibi de, bu entel enayilerin, din istismarcısı ve ılımlı İslamcı hainlerin, demokrasi havarisi ve AB mücahidi kesilen eski “koyu şeriatçı” züppelerin, tarikat ve takva numarasıyla AB ve ABD uşaklığına fetva uyduran haysiyetsiz kesimlerin; kirli niyetini ve gizli mahiyetini ortaya dökmek ve topluma projektör tutup gerçekleri göstermek gibi gönüllü ve müstakil bir misyon üstlenmiştir.



[1] Bak. Ömer Nasuhi Bilmen – Hukuki İslamiye ve Islahatı Fıkhıyye Kamusu. c. 3 sh. 305-329

[2] Hukuki İslamiye Kamusu. Ö. Nasuhi Bilmen c.3 sh. 327 No:13

[3] Bütün Yönleriyle Asrı Saadette İslam. 4. cilt . Beyay yy. Prof. Vecdi Akyüz

[4] Bütün Yönleriyle Asrı Saadette İslam. 3. cilt. sh. 356

[5] Hukuku İslamiye Kamusu c. 3 sh. 329-331

[6] c. 3 sh. 324

[7] Ömer Nasuhi Bilmen. Kamus. C. 3

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AKP iktidarının bu millete yaptığı en büyük kötülük; ekonomik, sosyal...
Devami
    YENİ BİR PEYGAMBER İHTİYACI; İSLAM’DA “İÇTİHAT KURUMUYLA” KARŞILANMIŞTIR! (Not: Üstadımızın Bir Sohbetinden...
Devami
  Batın Tefsirciliği Nedir? Batın tefsirciliği Bediüzzaman'ın sözlerinin ve Risalelerinin...
Devami
Bebek katili PKK'lıların, ayrılıkçı unsurların, fesatçı azınlıkların, komünist ve anarşist takımının,...
Devami
  Kâfir (münkir); Cenabı Allah’ı ve diğer iman esaslarını, (Kur’an’ı, Resulüllah’ı,...
Devami
Ali Bulaç, Zaman Gazetesindeki “İslamcıların Üç Nesli” (23.07.2012) yazısında: “İslamcıların üç...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1878

SON YORUMLAR