Reklam
Reklam
Reklam

PKK AMERİKA’NIN MAŞASI, BDP İSE ÖCALAN’IN KAPATMASIDIR! PEKİ, ERGENEKON KİMLERİN HESAPLAŞMASIDIR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Eski İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, Kürt sorununun çözülmesi için Türkiye'nin PKK ve perde arkası gerçeği ile yüzleşmesi gerektiğini belirterek 'Öcalan soruşturma komisyonu' kurulmasını istemişti.

 

Bu gizli ve kirli ilişkileri bilen birçok kişinin komisyonlara gelerek bu olayı aydınlatacağına inandığını ifade eden Orakoğlu, bilgi verecek kişilerin bazılarını bildiğini kaydetmişti. Olayları tek başına değil resmin bütününe bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Orakoğlu, Ergenekon ve KCK operasyonlarının bitmesinin ardından demokratik açılımın başlatılmasının daha faydalı olacağını söylemişti. Ülkenin iç barışına, demokrasisine, istikrarına göz dikmiş unsurların bulunması gerektiğinin altını çizen Orakoğlu, bunun klasik politikalarla yapılacak işler olmadığını belirtmişti. Demokratik açılım üzerinden AKP'ye yönelik saldırıları 'Çuval hadisesi'ne benzeten Orakoğlu, devleti yönetenlerin şimdiye kadar PKK ve KCK gerçeğiyle yüzleşmediğine dikkat çekmişti. KCK'nın şehirde ciddi örgütlendiğinin görüldüğünü anlatan Orakoğlu, dünyada Ergenekon örgütü başta olmak üzere terör örgütünü kullanan 10'a yakın gizli servisin bulunduğunu ileri sürmekteydi.

"Tokat olayının arka perdesini Dağlıca ve Aktütün gibi bırakmamak lazımdır"

DTP'nin kapatılmasının şehir eylemlerinde KCK'nın etkisini artıracağını söyleyen Orakoğlu Türkiye'nin gelip bir duvara tosladığını belirterek “normal bir 'PKK ideolojisi'nin düşünülemeyeceğini”, Teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın derin birtakım yapılarla, bazı gizli derin devletlerle, gizli servislerle ilişkilerinin kesinleştiğini” dile getirmişti: "Bunların kullanıldığını artık hepimiz biliyoruz. Her ülke PKK'yı bir taşeron örgüt olarak bize karşı kullanmıştır, kullanmak istemiştir. Açılım politikalarına yardımcı olmak, aynı zamanda da bu örgütü yönetenleri ortaya çıkarmak amacıyla 'Öcalan Soruşturma Komisyonu' kesinlikle kurmalıyız. Ben buna artık çok ciddi anlamda inanıyorum. Bunu kurduğumuz zaman kimlerin kullandığı çok açık bir şekilde ortaya çıkacak. Türkiye'de insanları kutuplaştıran kim var, iç güç mü dış güç mü; bunların hepsi tek tek çıkacak. Komisyon kurulduğu zaman ellerinde bilgi, belge olanlar, kendilerine sıkıntı gelmeyeceğini anladıkları zaman devlet içerisinde çalışmış bu ilişkileri bilen birçok kişinin bu komisyonlara gelerek bu olayı aydınlatacağına inanıyorum. Bazılarını da biliyorum. PKK'nın insiyatif eylemleri, hep kritik zamanlarda oluyor. Bu olayın arka perdesini Dağlıca, Aktütün gibi bırakmamak lazım. Bu olayların üzerine gidip PKK terör örgütünü provokasyon amaçlı kullanan iç ve dış mihrakları bulmamız gerekmektedir. Yoksa Türkiye'de ihanet edebiyatı alır gider."

DTP, Ergenekon ve Öcalan'la irtibatlıdır

Birlik beraberliğin önemine ve vatandaşların tahrik edilebileceğine dikkat çeken Orakoğlu, DTP kapatma davasında Emine Ayna gibi örgütle direkt bağı olan insanlara yasak gelmemesinin düşündürücü olduğunu ifade etmişti. DTP içerisinde bazı unsurların Ergenekon ve Abdullah Öcalan ile irtibatı olduğunu iddia eden Orakoğlu, bunlarla ilgili hiçbir yasaklama kararının çıkmadığına hayret etmişti! Orakoğlu, karara bakıldığında "Hem KCK'nın hem de DTP içerisindeki Öcalan ile görüşen Ergenekon yapılanması birtakım insanların korunduğu gibi" bir izlenimin doğduğunu söylemişti.

Böylece Bay Bülent Orakoğlu:

  • Bazı gerçekleri eksik anlatarak
  • Birtakım doğrularla yanlışları karıştırıp harmanlayarak
  • PKK’yı suçluyor, milli çıkarlarımıza ve ülke huzuruna sahip çıkıyor görüntüsüyle, Ergenekon üzerinden TSK’yı töhmet altında tutarak
  • PKK’nın resmi ve siyasi temsilcisi olan DTP’deki Ahmet Türk gibilerini aklamaya ve temize çıkarmaya çalışarak

AKP’nin açılım saçmalığına haklılık kazandırmaya uğraşıyordu.

Şimdi bazı konuları daha kolay kavramak için 6 yıl önce 22 Eylül 2003’te, Washington’da yapılan, PKK dahil pek çok terörist örgütlerin ve tehlikeli mafya şebekelerinin asıl yularını elinde tutan, farklı ülkelerdeki ihtilal ve darbelerin planlayıcısı olarak tanınan Siyonist Yahudi RİCHARD PERLE’nin başkanlığındaki bir toplantıyı ve Türkiye’den kimlerin katıldığını hatırlayalım:

Tarih, 22 Eylül 2003 Washington D.C.'de 17. Cadde üzerindeki 1150 No'lu ofis merkezinin 12. katı.

Burası, ABD’nin en sinsi ve Siyonist think-tank kuruluşlarından American Enterprise Institute'un (AEI) konferans salonu.

Konferansın konusu, ‘‘Türkiye Yol Ayırımında’’ başlığını taşıyor.

AEI denince biraz durmamız gerekiyor. Bugün Bush yönetimini Irak serüvenine taşıyan Neo-Con'ların (yeni muhafazakárlar) akıl babalarının çoğu AEI'dan çıkıyor..

AEI'nın en önemli isimlerinden biri de ‘‘Karanlıklar Prensi’’ olarak tanınan Reagan döneminin Savunma Bakan Yardımcısı Yahudi Richard Perle oluyor.

Perle, kurduğu özel danışmanlık şirketleriyle pek çok yabancı firmaya da danışmanlık hizmeti veriyor.

Perle, kısa bir süre önce bazı Suudi Arabistan firmalarıyla olan akçalı ilişkileri nedeniyle Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) akıl veren ‘‘Savunma Politika Kurulu’’nun başkanlığından istifa etmek zorunda kalıyor.

Hatırlatalım, Perle, Irak Yönetim Konseyi'nin sivrilen isimlerinden Ahmed Çelebi'nin çok yakın dostu.

Richard Perle konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktığında, toplantıya katkılarından dolayı Çukurova Holding'in patronu Mehmet Emin Karamehmet'e teşekkür ediyor.

İnsan içine çıkmaktan hoşlanmayan biri olarak ün yapmış olan Karamehmet, o anda en ön sırada şeref konuğu olarak yer alıyor.

Konferansın çok önemli konuşmacıları arasında Atatürk Barış Ödülü sahibi Prof. Bernard Lewis de bulunuyor.

Türkiye'den gelen bir başka konuk, merkez sağ kulvarda siyaset yapma arayışından kolay kolay vazgeçeceğe benzemeyen CHP’li İlhan Kesici dikkat çekiyor.

Emekli Orgeneral Çevik Bir de katılacak olmasına karşılık, o sırada patlak veren İsabel kasırgası nedeniyle son anda ABD'ye gitmekten vazgeçiyor.

Konferanstaki konuşmacılardan biri de Karamehmet'in sahibi olduğu Akşam Gazetesi'nin ekonomi yazarı Prof. Deniz Gökçe. Akşam Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Nuray Başaran da Karamehmet'le birlikte konferansı izlemeye geliyor.

İşte bu toplantıdan tam sekiz gün sonra 30 Eylül akşamı Ankara'daki Dafne restoranda yenen ve Perle-Karamehmet ikilisinin yeniden bir araya geldikleri yemeğe baktığınızda, ilişkinin bir think-tank etkinliğiyle sınırlı olmadığı anlaşılıyor.

Karamehmet, yemeğe sağ kolu Osman Berkmen ile birlikte geliyor.

Yemeğin siyasi katılımcıları çok ilginç. Bir kere, 3 Kasım seçimlerinde baraj altı kalan partiler arasında tam bir denge gözetilmiş.

Masada, MHP'yi Oktay Vural, ANAP'ı Işın Çelebi, DYP çizgisini ise İlhan Kesici temsil ediyor.

Masada CHP adına eski TBMM Başkanı Hikmet Çetin yer alıyor.(Malum NATO ombusmanı Hikmet Paşa Amerika’nın yedek maşası, Mustafa Sarıgül’ün yeni yol arkadaşı oluyor!)

AKP hükümeti unutulmamış. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yeni sıfatıyla ‘‘veri değerlendirme koordinatörü’’ olarak görev yapan Cüneyd Zapsu da konuklar arasında bulunuyor.

Perle-Karamehmet birlikteliğinin özellikle Irak üzerinde dikkat yoğunlaştığı anlaşılıyor.

Sahibi olduğu Akşam Gazetesi'nde savaşa karşı bir tavır alan Karamehmet'in birden Irak'a duyduğu ilginin arkasında acaba ne yatıyor?

Ancak Perle'nin Irak Yönetim Konseyi üyesi Ahmed Çelebi üzerindeki nüfuzu da dikkate alındığında, bu ilginin Irak'taki petrol imtiyazlarına kadar uzandığı anlaşılıyor!.[1]

(Not: İlgilenenler www.aei.org adresine girerek, Washington'daki konferansın videosunu da izleyebilirler.)

Yani, 2002’den bu güne kadar, AKP’sinden CHP ve MHP’sine, yani iktidarından muhalefetine, partilerin hepsi Siyonist sermayeye hizmet ediyor ve verilen rolü oynuyor!.

“Kürt Açılımı" iki ayak üzerinde kurulmaktaydı: Türkiye ve Irak... Türkiye ayağının topallaması, Irak ayağını da aksatacaktı. Açılım jargonuyla, "anaların ağlamaması için akan kanın durması" lazımdı. Bunun için ise "Kandil'in etkisizleştirilmesi" şarttı. Bu işin politika ve diplomasi yoluyla halledilemeyeceği, açılımın Türkiye ayağının çökmesiyle artık kesinlik kazanmıştı. Başka türlü halledilmesine de şartlar bugüne kadar imkan tanımadı, bundan sonrası da karanlıktı.

2007'deki Dağlıca ve 2008'deki Aktütün saldırıları Kuzey Irak'tan gelen İsrail destekli  PKK'lılarca yapılmış ve sınır bölgelerindeki karakollara saldırılmıştı. Planlı olduğu anlaşılan Reşadiye saldırısı ise bu kez kuzey Irak'tan yapılmamış, tam tersine kuzey Irak'a mümkün olan en uzak noktalardan biri hedef alınmıştır. Bu katliamın arkasında CIA ve MOSSAD sırıtmaktadır

Bu saldırıyla DTP'nin kapatılmasıyla toplumun havasının alınması, İmralı ve Kandil'in "tek seçenek" konumuna taşınması amaçlanırken, diğer yandan da Washington’dan, Erbil ve Ankara'ya ayrı ayrı mesajlar yollanmıştı. Kürt, Türk, Alevi ve Sünni nüfusun bir arada yaşadığı hassas bir bölge olan Tokat'ın hedef seçilmesi, toplumsal barışın altına dinamit koymaktı. AKP’nin bu olaydaki gizli rolünü sezdiği ve onuruna yediremediği  için mi acaba Tokat İl Başkanı istifasını basıp ayrılmıştı?

Türk-Kürt halk savaşı mı başladı?

Şimdiye kadar devlet-Kürt savaşı konuşulmaktaydı. Artık Kürt-Türk savaşı başlatılmıştı. En azından bir kesim Türk ile bir kesim Kürt maalesef bu tezgaha kanmış ve şeytani tuzağa kapılmıştı. Homurdanmalar, küçümsemeler, hakaretler artık taşlı, baltalı, satırlı çatışmalara dönüşüyor ve sokak savaşlarına doğru gidiyordu.

Sokakta gördükleri bir puşuluya insanlar saldırsın... Gece yarısı arabalar kundaklansın... Dükkanına giren bir Kürdü yaka paça dışarı atsın... Kürt pazarcı Türküm diye müşterilerini kazıklasın... Türkler Kürtleri evine ve mahallesine kapatsın... Mahalleler birbirinden iyice ayrışsın, girmek çıkmak tehlikeli sayılsın diye ne lazımsa yapılmaktaydı... 80 yıllık Türk demokrasi mücadelesinin sonu mu yaklaşmıştı? Gelip dayandığımız nokta sokakta insanların birbirlerinin arabalarını yaktığı, balta ve satırla saldırdığı nokta mıydı? Döne dolaşa mağara devrine mi ulaşmıştık? Demokratik haklar için mücadele böyle mi yapılırdı? Akla gelen tek şey dağa çıkmak, bağdakinin arabasını yakmak, dükkânların camlarını kırmak, çöp kutusu yakmak ve Mehmetçikleri mezara yollamak mıydı?

AKP’nin “Kürt açılımı” süreci tam bir ayrışma ve kapışmaya yol açmıştı. AKP politikaları İslâmî kesimlerin bile hızla sekülerleşmesine yol açarken, toplumun kahir ekseriyetinin Müslüman bilindiği ve İslâmî duyarlıklar etrafında kenetlenmesi durumunda bütün etnik kimliklerin ikinci plana düşürülmesinin mümkün olabileceği bir ortamda, İslâmî duyarlıkları zayıflatmak, kaçınılmaz olarak etnik duyarlıkların ve dış kışkırtmaların  ön plana çıkarılmasına, hatta kemikleşmesine neden olmaktaydı.

Oysa imparatorluk bakiyesi bu toplumdaki sayısı 30'a yaklaşan etnik kimlikleri bir arada tutabilecek tutkal, birbirine kenetleyebilecek, tasada ve kıvançta aynı ufka yönelmelerini sağlayabilecek yegâne maya, sadece ve sadece İslâm'dı. İslâm'ın dışındaki bütün seküler önerilerin hepsi de, bu toplumun dünyevî, kabîlevî, ırkçı, ilkel çıkarlarını, dürtülerini, arzularını kamçılamaktan ve azmanlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

AKP iktidarı bu ülkede herkese yeni ve daha güvenli bir gelecek ümidi kazandıramadı ve maalesef herkesimi farklı bir yerde mevzilendirmekten başka sonuç sağlamadı. İktidar partisi, kendi düzen sorgulamasını ve bunun üzerine kurduğu kendi demokrasi tanımını, ABD ve AB dayatmalarını mutlak doğru sanıp, bunun sonuçlarını hesaba katmadı. Tüm bunları hesaba katmayan bir sürecin, pusulasını yitirmiş bir ülkenin hep daha karanlık sokaklara sapmasından başka netice vermeyeceği artık anlaşılmalıydı.” Çağrıları haklıydı ama maalesef yankısız kalmaktaydı.

MİT açılımın neresinde?

Açılım denen projenin gerçek mimarı Amerika’ydı. Bu yol haritasında elbette yerli uzmanlar da görev almıştı ve bunlar acaba neye göre hangi saiklerle bu şekilde bir tasarım yapmışlardır.

Bilinen gerçek bu projenin bir grup danışman tarafından hazırlandığı... Fakat kamuoyu önünde hemen hiç gözükmese de 'Kürt açılımı' projesinde çok etkin temel bir aktör vardı. MİT Müsteşarı Emre Taner. Bu tezimiz açıktır. Zira, Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı ve kamuoyuna yansıyan görüşme notlarından, süreci izleyen Ankaralı meslektaşların bilgi ve izlenimlerinden çıkan somut veri Sayın Taner'in bu süreçte önemli rol oynadığıdır. Amerikalı meslektaşlarıyla yaptığı buluşmalarda, Kuzey Irak'taki liderlerle yapılan toplantılarda, İmralı adasında gerçekleşen konuşmalarda şekillenen ve Başbakan'ın ikna edilip onaylamasıyla yürürlüğe giren bu plan Türkiye'yi açıkça parçalamaktadır.

Obama'nın Başbakan'la yaptığı görüşmede ne açıklanmıştı? Mesele, Washington'da 'Kürt azınlığın' kalkışması olarak algılanmıştı. PKK, son olarak hangi çağrıyı yaptı? 'Gelebilen dağa, gelemeyen sokağa'... Toplumun ne hale geldiği ortada... İnisiyatif kimde? Öcalan'da... Bu ne demek? Şehirlerimiz karışacak. Bu aşamada özellikle polise yönelik saldırılar ise kimseyi şaşırtmasın... Sıradan vatandaş meseleye nasıl bakar? Kendisine, malına canına yönelik bir saldırı varsa bunu engelleyecek veya kendisini koruyacak devletin güvenlik güçleri vardır. Önümüzdeki günlerde, o güvenlik güçleri metropollerde göstericilerden taş yerine kurşun yemeye başlarsa ne olacaktı? Peki, bu ülkede,  doğrudan Başbakan'a bağlı İstihbarat Kurumu tüm bu olasılıkları hesaplayarak bir risk haritası sunamaz mıydı? Niye sunmamıştı?

Gördüğümüz şu: Öcalan, Kürt sorununu uluslararası kamuoyu gözünde bir Filistin sorunu haline getirecek... Sokaklardan yansıyan fotoğraflar bu imajı yerleştirecek. Bu süreç, sandıkta AKP açısından hezimetle sonuçlanacak. Bu işin mimarlarından biri sayılan Sayın Emre Taner ise muhtemelen o tarihlerde emekli olduğunda köşesine çekilecek.[2]

İsrail, Gazze'yi yerle bir edip kadın çocuk demeden sivil insanları öldürdüğü saldırılara gerekçe olarak Gazze'den atılan füzeleri gösteriyordu.

Gerçekten de Gazze'nin bilinmez yerlerinden İsrail'in kenar mahallelerindeki boş arazilere Kassam füzeleri atılıyordu. Kimin attığı belli olmayan ve nedense kimseye de bir zararı dokunmayan bu füzelerin faturalarını Filistinli küçük çocuklar, masum siviller ödüyordu. İsrail'e asla zarar vermeyen, Filistinlilerin de hiçbir işine yaramayan füzeleri acaba kimler fırlatıyordu? Belki çok kaba bir ifade olacak ama bugün terör, bütün dünyada kurulu Siyonist nizamın metresi işlevini görüyordu. Terör sayesinde zulüm sistemleri topluma yaptığı her türlü muameleye haklı bir gerekçeye buluyordu. Terör, müesses nizamın vücuduna verilen aşıya benziyordu.

Fetullah Gülen’ce alkışlanan ve Erbakan’a karşı tezgahlanan 28 Şubat sürecinde bazı şer odakları toplumun dindar kesimiyle uğraşırken, onları bin bir çeşit iftiralarla sindirmeye çalışırken, PKK eylemlerini askıya almıştı.

Bugün de şer odaklarının en sıkıştığı anda, PKK ve onun şehir yapılanması olan KCK imdatlarına koşmaktaydı.

Yedi yıllık... Meclis'te tek başına çoğunluk... Köşk elde, Meclis Başkanlığı elde, Başbakanlık elde... Hadi askeri bir yana, sivil istihbarat örgütleri elde...

Az gidip uz gidip sonunda "sokak iç savaşı"nda bulmuşsa kendini, sorumluluğu önce kendinde arayacak. Gecikmeler ile telaşlar arasında "zemin"! nasıl müsait kıldığına bakacak. Onca yıl ciddi adım atmadan, en müsait ortamları ıskalarken, bir gün aculluk etmiş mi... "Gaz ölçümü" yapmadan dinamit ateşlemiş mi, ona bakacak. İyi niyetle "analar ağlamasın" demek hoştu elbet. Çoğumuzun arzusuydu bu. Lakin, eğer içten dıştan kuşatılmış, çomaklanmışsa, terörle dinamitlenmişse, hepsine elverişli olmaktan bir türlü çıkamamak iktidar basiretsizliğidir. Bu sözler; çok sorumlu, demokrasiye adanmış, ülkenin ruhunu açacak çözümler üretmiş muhalefet olduğundan değil elbet. Lakin, "tek başına" iktidar; devlet, Meclis, güvenlik, istihbarat... Yasama ve yürütmede "muktedir" parti varken, muhalefet dövmenin de manası yok.

Kanaatim uzun süre hep şöyle oldu: Türkiye'nin (tabii iktidarın) burnunu sürtmek üzere; ABD'de bir süre ciddi iktidar da olan bir kesim, Almanya'da bir kanat, İsrail'in çeşitli birimleri, burada kaosçu, komplocu, darbeci, iç savaşçı bir katman ile PKK'nın kökten maşalaşmış kancı bir parçası arasında hep bağ oldu. Bu ülkenin (iktidarın) o sırada "cezalandırılması" gerektiğinde, birbiriyle bağlantılı, birbiri peşi sıra çok olay oldu. Tamam da... Ne otobüsü yakan çocuk bunu böyle bilir... Ne o çocuklara karşı satırı kapan esnaf! Bu ikisini oradan, birbirinin ecelinden, birbirinin nefretinden, bir ötekinin şiddetinden uzak tutacak iklimden birinci derece sorumlu hükümettir. Öyle muhalefetle konuşmayarak, uzun süre DTP'li eli sıkmayarak, naz niyazla, bir gün kendinizi yanan otobüs içinde bulursunuz; bir başka gün de taşlanan "öteki otobüs"ün içinde.

Çıkın en azından şunu deyin: Şu demokratik, siyasi, kültürel, ekonomik hakları, şu af ihtimallerini gündeme getirdik. Attığımız adımlar şöyle, atacaklarımız böyle. Lakin karşımızda, silah bir yana, "tek adam" için hepsini boş verecek, her adımı yakacak, halkı ateşe sürükleyecek bir yapı da var! Ne kadar iyi niyetli olursa olsun; yalapşap, hukuksuz, gaz ölçmeden dinamit gibi patlatılmış, kâbus gibi çökmüş bir "sınırdan kabul" ötesinde, hangi adım, hangi ufuk? Durmadan "kuşku" ifade ediyorsunuz ya, çıkın en azından şunu deyin: Elimizdeki bilgiler şunlar... Şu olayların hepsi arasında bağ, bağlantı var... Memleketin "iktidarı" da, herhangi bir muhalefet partisi, sıradan vatandaş gibi yakınmayla, kuşkuyla, keşkeyle yetinecekse... Asıl iktidar kim” diye soruyor Bay Umur Talu.

Biz söyleyelim; Mason Locaları ve ABD’deki Yahudi Lobileri!..

DTP’nin kapatılmasının sokak gösterilerindeki şiddetin dozunu artıracağını tahmin etmek güç değildi. Nitekim öyle oldu. Sokağa çıkmak, kırıp dökmek için fırsat bekleyen gençler, çocuklar kendilerinden bekleneni yaptı.

Bütün bunlar, göre göre ülkeyi kan ve ateş çemberine atmak, en hafif deyimiyle vatana ihanettir.

Bizimki gibi silahı bol bir ülkede, bir kez silahlar patlamaya başlarsa nerede duracağını kestirmek de mümkün değildir.

12 Eylül 1980 öncesinde “senaryo” Sünni-Alevi çatışmaları üzerine kuruluydu.

Bu kez senaryo Türk-Kürt çatışmaları üzerine kuruldu ve adım adım ilerliyor. Çatışmaların boyutları büyüdükçe ortaya “olağanüstü hal”, hatta “sıkıyönetim” önerileri  kaçınılmazdır.

12 Eylül’den önce de siyasiler bir araya gelemiyor, gözler önündeki gidişe karşı birlikte tavır alamıyor; tam tersine, her gün gerilimi artırıyorlardı.

Bugün de durum çok farklı sanılmamalıydı.”

İlk düğme yanlış iliklenirse...

Açılım süreci, aynen bazı AK Partili vekillerin dediği gibi oldu. İlk düğme yanlış iliklendi, peşinden de diğer yanlışlar birbirini izledi.

Bu tezin haklılığını görmek için, gelişmeleri en baştan ele almak yeterli.. İlk günden bugüne dek, ne yapılacağıyla ilgili açıklamayı, hiçbir yetkili net bir biçimde ifade edemedi. İyi niyet söylemleri dışında, hiçbir somut öneri dile getirilmedi. "Güzel şeyler olacak" sözleriyle yola çıkıldı, o şeylerin ne olduğu öğrenilemedi. Tarihi adım atılacak duygusu yaratıldı, onun da içi boş kaldı. Tarihi adımdan, tarihi fırsata geçildi, ama o fırsatın ne olduğunu da kimse duyamadı.

"Biz yapmazsak gelir başkaları yapar" uyarıları savruldu, ancak o başkalarının kimler olduğu öğrenilemedi. Terörü can kaybı yaşamadan sonlandıracağımız bildirildi, aslı çıkmadı. "Anayasa değişikliği olmayacak" denildi, iki gün sonra gelen "Anayasa değişikliği yapılacak" açıklaması kafaları karıştırdı. "Her şey hazmettire hazmettire, alıştıra alıştıra olacak" diye buyuruldu, ama olan biteni kimse hazmedemedi. Habur skandalı ise hazımsızlığı kalp sızısına çevirdi. O görüntüler için önce "Habur'daki manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Türkiye'de iyi şeyler oluyor, güzel şeyler oluyor" denildi. Birkaç saat sonra ise "Bu manzarayı kabul etmek mümkün değil" diye geri vitese takıldı. Gerisi malum..

Yanlış iliklenen düğmeyle Türkiye bugün iç savaş ortamına dayandı. Şimdi bundan kurtulmanın yollarını arıyor, yeni sayfa açmaya çalışıyoruz...[3]

Milli haysiyetli ve güçlü bir TSK’dan rahatsızlık duyan, AB’ye eyalet olmak için can atan, Amerika Irak gibi Türkiye’yi işgale kalkışsa bayram yapacak olan bir sürü soysuz, GKB Org. İlker Başbuğ’un, Trabzon açığında demirli Oruç Reis Firkateyninde basına söyledikleri duyarlı ve tutarlı sözlerinden, kuyruk altına diken batırılmış sıpalar gibi çırpınıyordu. Oysa Sn. Başbuğ “Silahlı Kuvvetlerimizin hukuka bağlılığını ısrarla vurguluyor” ama haklı olarak hukukun haksızlığa ve siyasi hesaplara alet edilmesine de hepimiz gibi sitem ediyordu. Çünkü bir türlü bitmeyen Ergenekon dalgaları, bir nevi orduyu yıpratma ve töhmet altında tutma operasyonlarına çevriliyordu.

Hatta bu psikolojik baskı ve hakaretleri içine sindiremeyen Yarbay Ali Tatar, Deniz Kuvvetleri Lojmanlarındaki evinde, kendisini defalarca sorgulamak üzere savcılığa götüren polisler kapısı önünde beklerken, artık dayanamıyor ve intihar ediyordu. Bu Ergenekon’la irtibatlandırılıp intihar eden 6. subay oluyordu.

Silivri cezaevini emekli kuvvet komutanlarının ve paşaların tutuklu kışlasına çevrilmesine sevinen sünepeler şu Ergenekon’un gizli ve kirli tanığı ve meşhur Danıştay saldırganı Osman Yıldırım’ın iğrenç kimliğini ve iğreti ifadelerinin perde gerisini niye hiç gündeme getirmiyordu?

Danıştay katili CIA, MOSSAD ve MİT tetikçisi mi?

Ergenekon savcılarının "Osmanım" diye hitap ettikleri Danıştay tetikçisi hakimin "Osman Bey"i oluyordu. 8 Aralık’taki duruşmaya başkanlık eden hâkim Hasan Hüseyin Özese, Osman Yıldırım'a tam 37 kere "Osman Bey" diyordu.

Ergenekon savcıları, Osman Yıldırım'ın “gizli tanık 9” olarak ifadesini alırlarken "Osman’ım" dedikleri gizli tanık ifade tutanağının 35. sayfasında yer alarak iddianameye de giriyordu.

Bu Osman Yıldırım'ın kendi beyanları, kişiliğini anlamak bakımından önemli bilgiler içeriyordu.

Atatürk'e "İngiliz p.çi" diye saldırıyordu

Osman Yıldırım, Danıştay cinayeti davasının 13 Şubat 2008 tarihinde yapılan nihai duruşmasında, hüküm verildikten sonra kalkıp Atatürk'e küfretmişti. "O İngiliz p.çinin kurduğu Cumhuriyet'i başınıza yıkacağız! Benim yegâne görevimde Cumhuriyeti yıkıp ikinci Osmanlı devletini kuracağım!" diye bağırıyordu. Osman Yıldırım, Atatürk'e yönelik küfürlerine, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı'nı da hedef alarak devam edip "Sen de onun p.çisin! Cumhuriyet'i yıkıp şeriat düzeni kuracağım diye zırvalıyordu.

2 yıla mahkûm oluyordu

Osman Yıldırım, 19 Eylül 2008'de kesinleşen kararla, Atatürk'e küfür ettiği için 2 yıl; Mahkeme Başkanı'na küfür ettiği ve bu eylemi alenen gerçekleştirdiği için de 1 yıl 9 ay hapse mahkûm ediliyordu.

“12 cinayete katıldım, hüküm giymedim” diyordu

Osman Yıldırım'ın adli sicil kaydına bakıldığında birçok suçtan hüküm giydiği görülüyordu. Adam öldürmekten, fuhuşa aracılık etmeye, ruhsatsız silah taşımaktan belgede sahteciliğe kadar pek çok suç işliyordu. Bir de kendi anlatımına göre işlediği, ama cezasını çekmediği suçları" bulunuyordu.

Zira, Ergenekon davasının 25 Ağustos'ta yapılan 106. duruşmasında işlediği suçları şöyle anlatıyordu:

"Ben 1982'de bir kan davası nedeniyle 12 cinayete katıldım. Yaşım küçük olduğu için yargılanmadım, hüküm giymedim.”

"83 tarihinde Ankara'ya geldim. Ankara'da 83 tarihinden 89 tarihine kadar yüzlerce suç işledim ve hiç birisinin bedelini ödemedim. 89 tarihinde bir cinayet işledim; yakalandım. Dört yıl ceza yattım, 93 tarihinde tahliye oldum.”

"Buraya dikkat edelim; 93'te tahliye oldum, 94 tarihine kadar hiç bir suç işlemedim. 94 tarihinde bir mafya liderine suikast düzenlediğim için yakalandım, Bayrampaşa Cezaevi'ne girdim.”

"Gündüz cezaevindeydim, gece çıkıp dışarıda yine suç işliyordum. Yüzlerce suç işledim. 500'ü aşkın suç işledim.”

"Cumhuriyet gazetesini bombalattırdım. Bundan dolayı da pişman değilim."

Öz ablasını bıçaklayarak öldürüyordu!

Osman Yıldırım'ın 1989 yılında öldürdüğünü söylediği kişi, öz ablası Miyase Yıldırım’dı. 20 Mayıs 2007'de, Danıştay cinayetinin faili olarak yakalandığında Ankara TEM Şube Müdürlüğünde verdiği ifadesinde, cinayeti şöyle anlatıyordu:

"1989 yılında Manisa'da ikamet eden teyzemin yanına gittim. Burada daha önceden kayıp olan kardeşim Miyase Yıldırım'ı gördüm. Onu teyzemin evinde, namus meselesi yüzünden bıçaklayarak öldürdüm. Buradan, yakalanmamak için İzmir iline kaçtım. Daha sonra yakalanmamak için çeşitli illeri firari olarak dolaştım. 1989 yılı sonlarına doğru Manisa ilinde yakalandım." Osman Yıldırım, öz ablasını öldürme suçundan 20 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Akhisar, Kars ve Erzurum cezaevlerinde 4 yıl yattıktan sonra tahliye oluyordu.

“5 kişiyi öldürdük, 60'a yakın evi  yerle bir ettik” itirafında bulunuyordu

Osman Yıldırım, 120. duruşmada başladığı savunmasında da, kan davası nedeniyle beş kişiyi öldürdüğünü anlattı. "1979-1982 tarihlerinde bizde bir kan davası yaşandı. Abim vuruldu, dört tane amcamın oğlu vuruldu, bir o kadar karşı aşiretten vuruldu. Ben Geltöre aşiretine mensubum. Ağabeyimi öldüreni öldürdük, 4 tane de akrabasını öldürdük. 60'a yakın evlerini yerle bir ettik. İki aşiret, iki aşiretin mensupları da yakalanıp bunun bedelini ödediler."

Yeğenine zorla fuhuş yaptırıyordu!

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin "Bey" diyerek onure ettiği Osman Yıldırım, 1998 yılında da kız kardeşinin kızına fuhuş yaptırdığı için hüküm giyiyordu. Öz yeğenini para karşılığı satan "Osman’ım", Erzurum 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14 Temmuz 1998 tarihli kararıyla 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılıyordu.

Kumarhane işletip tahsilatçılık yapıyordu!

Osman Yıldırım, bir dönem kumarhane işletip, geçimini “tahsilatçılık” yaparak sağlıyordu. Gerek Danıştay cinayeti faili olarak Ankara'da verdiği ifadesinde, gerekse Ergenekon davasında verdiği ifadesinde kumarhane işletmeciliğini, tahsilatçılığını ve çıkar amaçlı suçlar işlediğini anlatıyordu.

"Bombalama işini çıkar amaçlı aldım"

"Alacak-verecek", "tahsilâtçılık" yaparak çıkar amaçlı suç işlediğini kabul eden Osman Yıldırım, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması işini de 500 bin dolara aldığını iddia ediyordu. Yıldırım Ergenekon davasının 120. duruşmasında Cumhuriyet gazetesinin bombalanması eylemi için şöyle diyordu:

"Ben Ergenekon üyesi değilim. Bağımsızım. Eğer Ergenekon bir örgütse; bağımsız bir şekilde, çıkar amaçlı bir iş almışım. Bu bundan ibarettir.

"Hasımlarıma yönelik bir intikam duygusu, kin, nefret duygusu var bende. Bana bir gram zarar veren insana, bir ton olarak geri ödetmek gibi bir yapıya sahibim. Şimdi Cumhuriyet gazetesi işini, Cumhuriyet gazetesinin ortakları arasında bir anlaşmazlık vardır düşüncesiyle, çıkar amaçlı o işi aldım."

"Tek başına suç işleyemeyenden hayır gelmez" diye övünüyordu

Osman Yıldırım'ın "suç işleme" anlayışını, Ergenekon davasında zabıtlara geçen kendi ifadeleriyle aktarmayı sürdürelim:

"81 vilayette arkadaşım, ahbabım, eşim dostum var. Kime sorarsanız sorun; birisine deyin ki, Osman Yıldırım şu insanın işlediği suça yardım etmiş deseniz, kimse inanmaz. Ben bir insanın işlediği suça ne yardım ederim, ne iştirak ederim, ne de gözcülük ederim. Bu tür şeyler beni aşağılar, aşağılık kompleksine kapılırım. Bir suçu ya kendim yapar, ya kendim işlerim, ya da yaptırırım. Bunun dışında bir suç işlemem. Kimseye yardım etmem, iştirak etmem, gözcülük yapmam. Bu tür şeyler bana terstir. Bir insan eğer tek başına suç işleyemiyorsa zaten o kişiden hayır gelmez. Zaten onu uzaklaştırmak lazım. Çünkü öyle bir yüreği yok. Tek başına işleyemiyor,

"Hele hele benim gibi bir insan! Kimin suçunu üstleneceğim ya! Suç işleyenlerin kanı kaç para ediyor! Kim onlar? Onların kerameti ne? Ben Cenabı Allah'tan sonra, yeryüzünde kendi irademden başka kimsenin iradesini tanımıyorum. Gözüm kimseyi de görmüyor. Herkes benim gözümde bir sinektir! Bir sinek kadar değeri vardır!" (9 Kasım 2009,120. duruşma)[4]

Şimdi böyle bir insanın:

1- Dini ve manevi bir duyarlılık taşıması ve “başörtüsü kararına tepki olarak” Danıştay saldırısını yapması

2- En yakınlarının namusunu pazarlayacak, gözünü kırpmadan kız kardeşini boğazlayacak, her türlü hırsızlık, haksızlık ve ahlaksızlığı rahatlıkla yapacak bozuk ve dengesiz bir karakter sahibinin, birileri tarafından kullanılan kiralık tetikçi olarak değil de, İslami bir gayretle ve milli bir gaye için böyle bir kahramanlığa (!) gönüllü atılması 3. ve sonunda da, tehlikeli mahkûmu ve tescilli sanığı olduğu Ergenekon savcıları ve yargıçlarıyla gönüllü işbirliğine girişip kötüleri ve şer şebekelerini deşifre etmeye kalkışması

Alken, vicdanen, hukuken, ahlaken, doğru, uygun ve mümkün olabilir mi? Bu tiyniyetsiz tiplerin düzmece itiraf ve ifadeleri üzerine adil bir hüküm bina edilebilir mi?



[1] 13.10.2003 / Hürriyet)

[2] Serdar Akinan / Akşam

[3] Osman Gençer/ Habertürk

[4] Aydınlı / 13 Aralık 2009


Bu yazarin diger makaleleri

  NE FAYDA!        Her an bu tahribat, gider derine Basiret gözümüz, oyduk...
Devami
  DUAM DAVAMDIR      Bir an bile beni, bana bırakma Batıl saf olmasın,...
Devami
  ÖZLÜYORUM YÂR!        Gönlüme sevdanı, koydum koyalı Aklım “sıbğatullah”1, renge boyalı “Elestü bi...
Devami
  Rusya’yı Suriye batağına çekmek ve özellikle Türkiye ile bozuşturup birbirine...
Devami
Hatırlanacağı gibi, bay Recep T. Erdoğan ABD "umre"si sonrasında Hindistan'a...
Devami
  DÜRÜST KAZANIR        Cenab Hak’tan korksan, halktan utansan Kötülükten takvan, tasan kurtarır… Vicdanına...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1319

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR